Editör: Yayın Tarihi: 2008-04-06

Anayasa Mahkemesi’nin, daha temmuzda yüzde 47 oranında oy almış AKP’ye açılan
davada aslında bir darbeyi görüşeceğini söylersek çok haksızlık etmeyiz. Bu
dalavere, devlet üzerindeki kontrolünü sürdürme mücadelesi veren ‘Kemalistlerin’
yürüttüğü muharebenin yeni aşaması

Darbeler genellikle askerlerle tankların işidir. Ne var ki 14 Mart’ta
Türkiye’de, cüret ve bir iddianameyle donanmış olan Yargıtay Başsavcısı Anayasa
Mahkemesi’ne başvurarak dava açtı. Yargıçlar ellerinde tokmaklarıyla tereddüde
düştü.

Bugünse davayı söz konusu iddianame üzerinden görüşmeyi kabul ettiler.
Bu yargıçların bir darbeyi görüşeceğini söylersek çok da haksızlık etmiş
olmayız. Demokrasilerde seçmen sadece hükümeti seçme ayrıcalığına değil,
‘çıkıntıları budama’ hakkına da sahiptir. Başsavcı Yalçınkaya tarih kitaplarına
geçmeye aday olan başvurusunda, Anayasaya Mahkemesi’nden iktidar partisi AKP’yi
kapatmasını, böylece hakkıyla seçilmiş bir hükümetin düşürülmesini istiyor.
Talepler arasında Başbakan Erdoğan ve Cumhurbaşkanı Gül’ün, 69 AKP ileri
geleniyle birlikte beş yıl siyasetten men edilmesi de var. Savcı, başörtüsü
yasağını kaldırmak isteyen AKP’yi ‘laiklik karşıtı faaliyetlerin odağı olmakla’
itham ediyor.

AKP’nin sivil alternatifi yok

Türkiye’nin Anayasa Mahkemesi’nin siyasi parti kapatmak açısından uzun, şaibeli
bir mazisi var, fakat bugüne kadar iktidardaki bir partiyi kapatmadı. Hele hele
daha sekiz ay önceki seçimde, Gül’ün cumhurbaşkanı olmasına karşı çıkan
generallerin darbe tehdidine rağmen yüzde 47 gibi beklenmedik bir oy oranı
tutturan bir partiyi hiç kapatmadı. AKP hükümetinin akla yakın bir sivil
alternatifinin olmadığı ayan beyan ortada. İddialarının ciddiyetine bakılırsa,
Yalçınkaya’nın elinde AKP’nin laik cumhuriyete kefen biçtiğini gösteren ‘çok
önemli İslamcı kanıtlar’ bulunmalı. Ancak iddianame bu kanıtlara sahip
olmadığını ortaya koyuyor. Herhangi bir demokratik devlette rahatsızlık
yaratacak hiçbir şey yok iddianamede. Yalçınkaya’nın asıl gösterdiği şey, darbe
girişimini ‘meşru’ kılan Anayasa’nın gerçekte 1980′lerdeki askeri darbelerin
çocuğu olduğu ve tepeden tırnağa değiştirilmesi gerektiği. Öyle acayip bir
anayasa ki bu. Sözgelimi Yalçınkaya, siyasetten men edilse bile Gül’ün
cumhurbaşkanlığının süreceğini söylüyor ve anlaşıldığı kadarıyla Anayasa
Mahkemesi de bunu kabul ediyor.

Aslanda başsavcının dalaverası devlet üzerindeki kontrolünü sürdürmek için
mücadele eden ‘Kemalistlerin’ yürüttüğü muharebenin yeni aşaması. Merkezinde
bürokratlar, yargıçlar ve generallerin bulunduğu bu seçkinler, konumlarını
korumak konusunda bugüne dek orduya bel bağlamıştı. Ne var ki generaller geçen
yazki düelloyu, bizzat neden oldukları erken seçimi AKP’nin kazanmasıyla
kaybetti ve yeni bir raunda pek iştahlı değiller. Belki de Yalçınkaya askeri
darbeye varacak bir karmaşayı kışkırtmayı umuyor. Türk halkının onun tarafını
tutacağını hayal ediyor olmasına inanmak mümkün değil. Bu karmaşadan önce
yapılan anketler AKP’ye desteğin yüzde 55′te seyrettiğini gösteriyordu.

Şimdi ne olacak? Bugüne dek Erdoğan ve Gül hayranlık verici bir serinkanlılık
sergiledi ve yandaşlarına da aynı tavrı telkin ediyorlar. Bazıları davanın cılız
olduğunu ve AKP’nin beraat edeceğini savunuyor. Ancak Anayasa Mahkemesi’nin,
hukuku başka araçlarla yürütülen siyaset olarak anladığını gösteren bir sicili
var. Geçen yaz erken seçime yol açan 367 kararını ele alalım. Bu acayip kararı
özellikle rezalet kılan şey, Anayasa’da hâlâ cumhurbaşkanının üçüncü turda basit
çoğunlukla seçilebileceğini yazması ve önceki bütün cumhurbaşkanlarının da bu
Anayasa’ya göre seçilmiş olması.
Mahkemenin tek bir cümleyi ikiyüzlüce yorumlaması bu bozuk kararı mümkün kılarak
üçte birlik azınlığa yeni cumhurbaşkanlarının seçimini veto etme imkânı tanıdı
-dünyanın başka yerlerinde bu kararı hukuken mantıklı sayacak pek az hukukçu
bulabilirsiniz. Kararın pratikteki etkisiyse, mahkemenin ordunun darbe tehdidine
iştirak etmesi ve erken seçim oldu.

Davanın karara bağlanması aylar alacak. Bu arada bugünün hummalı piyasaları
muhtemelen Türkiye ekonomisine korkutucu belirsizlik ithamları dayatacak ve
Kıbrıs’la Kürt sorunlarında ilerleme fırsatları bu felce kurban gidecek. Bu
yüzden AKP davayı geçersiz kılmak için Anayasa’da değişiklik yapmayı düşünüyor
-belki de bu sayede parti kapatmaya yol açan yasalar Avrupa normlarıyla uyumlu
hale getirilecek ve şiddeti savunan partilerle sınırlandırılacak. AKP Anayasa
değişikliklerini halkoyuna götürmek için gereken yüzde 60′lık çoğunluğa sahip,
fakat bu zaman kaybettirici adımı aradan çıkarmak için yüzde 65′lik çoğunluk
lazım. MHP desteği buna yetecek, fakat AKP’nin kapatılmasını önlemeye istekli
olsa da, MHP partinin önde gelen şahsiyetlerinin (özellikle de karizmatik
Erdoğan’ın) halkın karşısından çekilmesine mani olacak reformları desteklemeye
gönüllü değil gibi. Yani AKP’nin kapatılmasına dair bir referandum muhtemel.

Bir demokraside halkın kararına herkes katılır, peki mahkeme kararına katılır
mı? Mahkeme referandum öncesinde AKP’nin kapatılmasına hükmedebilir veya sonucu
geçersiz sayabilir. Bu da bir başka erken seçim anlamına gelir, ki AKP’nin
yerine kurulacak parti, yani ‘AKP 2′, o seçimi ezici çoğunlukla kazanır ve
yasakları kaldırma arayışına girişir. Bu süreçte ordu ve Türk halkının çoğunluğu
tatsız bir biçimde, karşıt saflarda yerini alacaktır.

Batı durumu idare ediyor

Aslında Türkiye demokrasisi bir karar anıyla karşı karşıya. Bazıları ‘uzlaşma’
çağrısı yapıyor ama bir Anayasa Mahkemesi’yle nasıl at pazarlığı yapılabilir ki?
Bazı gazeteler Yalçınkaya’nın AKP üniversitelerde başörtüsü yasağını kaldırmayı
amaçlayan değişiklikleri önerdiği için (MHP’yle birlikte) dava açtığını
söylediğini yazıyor. Belki de AKP’nin hayatta kalmasının bedeli, bu yasağın
devamı. Fakat çoğu Türk’ün yasağın kalkmasından yana olduğu düşünülürse, böyle
bir anlaşma hiçbir şeyi çözmeyecektir.
Türkiye demokrasisinin kaderinin ve son dönemdeki ekonomik rönesansın Batı
açısından hayati önem taşıdığına kuşku yok. Fakat Almanya ve İsveç dışişleri
bakanlarıyla Avrupa Komisyonu’nun genişlemeden sorumlu üyesi dışında tek bir
yetkili de çıkıp ‘Faul!’ diye bağırmıyor.

ABD dışişleri bakan yardımcısı Bryza, ‘demokratik kurumlara ve hukukun
üstünlüğüne saygı’ telkin edip orta yolcu bir tavır sergiledi. Fakat hukuk
demokratik meşruiyete dayanmıyorsa ikisine birden saygı nasıl mümkün olabilir?

Ankara’yı ziyaret eden ABD Başkan Yardımcısı Cheney açıkça sessiz kaldı.Batı hem
kapalı kapılar ardında hem de kamuoyu önünde yerleşik Kemalist yapıya ve onu
koruyan orduya demokrasinin olmazsa olmaz bir veçhesini izah etmeli: Seçimi
kaybedenler sonucu kabullenmeli. Batı durumu idare etmekten vazgeçip açık ve
güçlü biçimde konuşmalı. Eski ABD başkanı Truman’ı hatırlamamak ne mümkün:
Türkiye’nin NATO ve Batı’daki yerinin karşılığının demokrasi yolunda
ilerlememesi olduğunu ısrarla söylemişti.

Grenville Byford
(Harvard Üniversitesi’ne bağlı Kennedy Kamu Yönetimi Fakültesi’nde eski öğretim
görevlisi, 31 Mart 2008)

 

Radikal
02/04/2008

Yorumla

Your email address will not be published. Required fields are marked *

*