Tamam. Kimse bize 'Ulysses'i okuyun' demiyor. Ya da ne bileyim
'Decameron'u ya da 'Niteliksiz Adam'ı okumamızı söylemiyor. Ama bu kadar mı
boşa atılır bir olta. İsmet Özel’in o ünlü şiirinin adını ödünç alırsam,
‘Evet, isyan’ diyorum. Sabrımla bilinen ben bile, hoşgörüyü artık bir kenara
koymak gerek diyorum ve o isyana sizi de davet ediyorum... Bir ‘Dur!’
demenin, bir ‘Yetti artık!’ demenin vakti gelmedi mi sizce de... Bu pespaye
akıl vermeler, bu postmodern olana bile pabucunu ters giydiren ucuzluklar,
bu gizemli olduğu söylenen rakamlar, bir parça kokuşmuş peyniri bulmamız
için şaşkın bir fareye çevrilerek bırakıldığımız labirentlerle dolu
kitaplar...
Marquez, Kırmızı Pazartesi’de çocukken şahit olduğu bir olayı anlatır:
İşleneceğini bütün kasabanın bildiği ama engel olmak için kimsenin kılını
kıpırdatmadığı bir cinayeti anlatır. Bir delikanlıdır öldürülecek olan,
herkes bilir, herkes susar...
Size ‘kırmızı pazartesi’, diyorum.
Size ‘bir cinayet işlenecek’ diyorum.
Ne kaldı o kitaplardan geriye? İçimizde, beynimizde...
Tamam. Kimse bize Ulysses‘i okuyun’ demiyor. Ya da ne bileyim Decameron‘u
Niteliksiz Adam’ı okumamızı söylemiyor. Ama bu kadar mı boşa atılır bir
olta.
Ne güzel söylemiş Avrupalı: “Kültür, her şeyi unuttuktan sonra bizde
kalandır.”
Ne kaldı o kitaplardan geriye? Kocaman bir hiç mi?
Cervantes boşuna mı yazdı
On yılda sadece ve sadece 1 kitap okuyan bizler, bari bunu yapmayalım.
Nereye kadar sabır, nereye kadar hoşgörü. Bıkıp usanmadınız mı aynı
şeylerden. Kaç on yıldır her öğün aynı yemeğin ısıtılıp ısıtılıp önümüze
konulmasından bıkıp usanmadınız mı artık?
Boşuna mı yazıldı Homeros’tan beri yazılan ne varsa. Cervantes boşuna mı
yazdı. Ve Balzac, Dostoyevski, Tolstoy, Flaubert. Boşuna mı yazdılar onca
sayfayı. Ölü Canlar boşuna mı yazıldı. Babalar ve Oğullar, Meyhane, Goriot
Baba, Sefiller, Dorian Gray’in Portresi ya da. Boşuna mı yazdı Yaşar Kemal
İnce Memed’i, boşuna mı yazdı Tanpınar Huzur’u, Oğuz Atay Tutunamayanlar’ı,
Sevgi Soysal Yenişehir’de Bir Öğle Vakti’ni.
Elbette ki boşuna yazılmadılar.
Boşuna yazmadılar.
Biz buysak, haber salalım tek bir satır bile yazmasın artık Marquez.
Ama değiliz.
Umudumu kesmiş değilim ‘biz’den.
Hepimiz isyan ediyoruz, biliyorum.
Bu, son kitap; herkes okuyor diye koşa koşa gidip aldığımız, bunu da
biliyorum.
Zizek İstanbul’da da esti gürledi
Geçen yıl yayımlanan Paralaks‘ı okurken kendimi biraz daha iyi hissettim.
Bazı yazarlar kenidinizi iyi hissetmenizi sağlar yazdıklarıyla. ‘Yalnız
değilim’ dersiniz. Bak, kocaman yazar da böyle düşünüyor, dersiniz. Size güç
verir, dünya daha çekilir bir yere dönüşür...
Bu yazarlardan (kendisine daha çok düşünür diyelim) biri de Zizek’tir.
Yazdığı ve söyledikleriyle insanın zihnini soru işaretleriyle doldurur.
İnsan hayatını etkileyen/etkileyebilecek her şey -dün, bugün, yarın-
Zizek’in alanına girer. Ele aldığı her konuyu tatlı tatlı anlatırken birden
bire sizi tutup şöyle bir silkeleyebilir...
İşte bu farklı düşünür ay başında İstanbul’daydı. İpek Yezdani, Milliyet’te
-Cadde eki- Zizek söyleşisinden notlar aktardı. Birkaç satırın altını
çizdim.
Zizek diyor ki: “Eski etik normların bize yetmediği bir çağa giriyoruz.
Birçok alanda, ekolojiden, entelektüel mülkiyete kadar sıfır noktasına
yaklaşıyoruz. ‘İnsan olmak ne demektir?’den başlayarak her şeyi yeniden
tanımlamalıyız.”
İstanbul hakkında da konuşmuş Zizek: “İstanbul’daki bağımsız sinemalar,
kitapçılar, küçük bağımsız yayınevleri, bunlar Avrupa’da gitgide kayboluyor.
Oysa gerçek bir entelektüel hayat için küçük kitapçılara, yayınevlerine,
sahip olmanız gerek. İstanbul’da bunlar var, Yunanistan, Finlandiya gibi
birçok Avrupa ülkesi İstanbul’la kıyaslayınca birer ‘vilayet’ gibi kalıyor!
İşte bu yüzden de kitaplarımın burada yayımlanmasından gurur duyuyorum.”
DERVİŞ ŞENTEKİN / Radikal Kitap