ÖZET
Hikayemiz, Soğuk Savaş'ın o karanlık ve ürkütücü günlerinde başlıyor ve bize
bugün sahip olduğumuz sınırlı ve tuhaf özgürlük anlayışının, Soğuk Savaş
dönemindeki şüphe ve güvensizliklerin ürünü olduğunu anlatıyor.
Ve insanların, nasıl olup da bencil, yalnız ve şüphe içinde yaşayan canlılar
haline geldiklerini, birbirlerini devamlı gözetleyip bir diğerine karşı hesaplar
yaptıklarını...
İkinci Dünya Savaşı sona erdiğinde, Amerika Birleşik Devletleri, ve Amerikan
filmleri bunu yalnızca bir zafer olarak değil, yeni bir çağın başlangıcı olarak
kutladılar.
O dönem "özgürlük", sadece Nazilerden kurtulmak değil; aynı zamanda ülkede
otuzlu yıllarda yaşanan "Büyük Buhran" ardından ortaya çıkan ekonomik kaos ve
belirsizliğin de sonu demekti bir bakıma... Bu dönemde ekonomide temel denge
unsuru devlet olmalı anlayışı baskın geldi.
İlerleyen yıllarda, devlet bürokrasisi iyice büyüdü ve güçlendi. Bazılarına göre
"toplumsal yaşamın düzenlenmesinde politikaya başvurmak, kapitalizmin
üretebileceği her türlü sorundan çok daha tehlikeliydi; çünkü kaçınılmaz olarak,
özgürlüklerin sonunu ve zorba yönetimlerin iktidarını getirecekti."
İşte bu görüştekiler, serbest piyasa ekonomisine dönüşte buluyordu çözümü.
Görüşlerine bir destek de bilimadamlarından gelecekti.
Bu bölümde Soğuk Savaş'ta Sovyetlerin her bir adımını tahmin etmek üzere
geliştirilen Oyun Kuramı ve bunun gibi matematiksel kuramların nasıl ekonomik
düşünce şekillerine işlendiğini anlamaya çalışıyoruz.
Özgürlük Kapanı
Giriş
Çağımızın sihirli kavramı bireysel özgürlükler… Bireysel özgürlükler adına
ekonomik ve sosyal farkların pekiştirilmesi…
özgürlük ve demokrasiyi
yayacak bir küresel devrim adına İngiltere ve Amerika’nın; başta Irak ve
Afganistan’a olmak üzere, diğer ülkelere askeri müdahalesi. Bu müdahalenin
bedeli öfke ve kan… Ve, giderek demokrasiden kopan bir İslami siyaset anlayışı;
bunun ilham verdiği saldırılar… Buna karşılık, özgürlüklerimizi güvence altına
alan yasaların birer birer yok edilmesi;
özgürlük kapanı…
“Kabusların Gücü” adlı, büyük ilgi toplayan belgeselin yapımcısı Adam Curtis’in
bu yeni dizisi; özgürlük
kapanı…. BBC için Türkçe’ye Aylin Bozyap uyarladı.
Birinci Bölüm
(6, 7, 8, 9, 10…10, 9, 8, 7…)
İnsanlar her zaman ihanet eder, sadece rakamlara güvenebilirsin. Çağımızın en
büyük siyasi hedefi, bireysel özgürlükler. Özgürlüğün, tüm insanlığın geleceği
olduğuna inanıyorum. İngiltere’de hükümet, bireyleri bürokrasiden ve elitlerin
kontrolündeki köhneleşmiş yapılardan kurtarmak adına, devrim yapma niyetinde.
Tony Blair: “Amacımız, bireyi özgürleştirebilmek için İngiltere’yi sınıf
farklarından, köhne yapılardan, ön yargılardan kurtarmaktır.”
İngiltere ve Amerika, diğer ülkelerde ve başta da Irak ve Afganistan’da
bireyleri zorba yönetimlerden kurtarmayı hedeflediğini söylüyor; fakat ortaya
çıkan sonuçlara biraz yakından bakınca görünen bambaşka, tuhaf bir
özgürlük tablosu. Asıl
yaşanmakta olan bürokrasi çemberini kırmak, insanları özgürleştirmek adına
performans hedeflerinin, rakamların belirleyici olduğu; yeni ve insanları daha
fazla kontrol altında tutan bir yönetim sisteminin yükselişi. Her alanda seçme
özgürlüğü vadeden hükümetlerin, aslında eşitsizliklerin büyümesine ve sosyal
akışkanlığın çöküşüne önderlik etmeleri; ve sonuçta sınıf farklılıklarının
büyümesi ve ayrıcalıklı olanların gücünün geri dönüşü. Dünyaya
özgürlük getirme
kampanyasının bedeli ise öfke ve kan… Irak’ta, Amerika önderliğindeki
özgürlük kampanyasının
reddi; Ve, giderek demokrasiden kopan bir İslami siyaset anlayışı, bunun ilham
verdiği şiddet saldırıları. Hükümetlerin, buna yanıt olarak özgürlüklerimizi
güvence altına alan yasaları birer birer yok etmeleri.
İşte bu program dizisinde, bu tuhaf çelişkilerle örülü yeni dünyanın nasıl
şekillendiğini anlamaya çalışacağız.
Hikayemiz, soğuk savaşın o karanlık ve ürkütücü günlerinde başlıyor ve bize
bugün sahip olduğumuz sınırlı ve tuhaf
özgürlük anlayışının,
soğuk savaş dönemindeki şüphe ve güvensizliklerin ürünü olduğunu anlatıyor; Ve,
insanların nasıl olup da bencil, yalnız ve şüphe içinde yaşayan canlılar haline
geldiklerini, birbirlerini devamlı gözetleyip, bir diğerine karşı hesaplar
yaptıklarını. Politikacılar ve bilim adamları da bunu gördü ve insan doğasının
bu yanının yeni bir özgürlük
kavramına, toplumun yapısal değişimine nasıl temel oluşturabileceğini fark
ettiler; fakat, o dönem göremedikleri şey bu karanlık, bu karşılıklı
güvensizliğe dayalı anlayışın aslında içinde, yeni bir toplumsal kontrol
sisteminin de tohumlarını taşıdığıydı.
özgürlük dilini kullanan;
ama gerçekte bizi ve liderlerimizi dar ve boş bir dünyaya sıkıştıracak bir
sistem.
(Müzik ve eğlence sesleri)
2. Dünya Savaşı sona erdiğinde ABD ve Amerikan filmleri bunu yalnızca bir zafer
olarak değil, yeni bir çağın başlangıcı olarak kutladılar. O dönem
özgürlük, sadece
NAZİ’lerden kurtulmak değil; aynı zamanda ülkede 30’lu yıllarda yaşanan büyük
buhran ardından ortaya çıkan ekonomik kaos ve belirsizliğin de sonu demekti bir
bakıma. 2. Dünya Savaşı sonrası hükümetler artık görevlerinin, ekonomiyi kontrol
altına almak ve toplumu kapitalizmin temelini oluşturan bireysel çıkar
güdüsünden korumak olduğuna inanıyorlardı. İktisatçı Robert Chavis: “Artık
hiçbir sınır tanımayan kapitalizm tapınağında ibadet etmiyorduk. 30’lu
yıllardaki ekonomik buhranı atlatmış, üzerine 2. Dünya Savaşını yaşamıştık.
Artık, ‘ekonomide temel denge unsuru, hükümet olmalı’ diyorduk. Bireyler hala
önemliydi; ama hükümet de, bir daha asla ekonomik buhran yaşamayacağımızın
güvencesi olmalıydı.”
İlerleyen yıllarda devlet bürokrasisi iyice büyüdü ve güçlendi. Görevleri
kapitalizmi herkesin çıkarına uygun düşecek şekilde düzenlemekti. İyimserlik
rüzgarının estiği o günlerde bu anlayışı pek az kişi sorgulayabiliyordu. Ama o
dönemde Amerika’da ders veren Avusturyalı bir aristokrat, bu anlayışın felaketle
sonuçlanacağını savunuyordu. Friedrich von Hayek’e göre toplumsal yaşamın
düzenlenmesinde politikaya başvurmak, kapitalizmin üretebileceği her türlü
sorundan çok daha tehlikeliydi; çünkü kaçınılmaz olarak özgürlüklerin sonunu ve
zorba yönetimlerin iktidarını getirecekti. Hayek için bunun en korkunç örneği
Sovyetler Birliğiydi. Sovyet liderler, bir ütopyanın peşinde her şeyi planlamaya
ve kontrol altında tutmaya çalışmışlar; ama bu çaba, diktatörlükle
sonuçlanmıştı. Aynısı, kaçınılmaz olarak Batı’nın da başına gelebilirdi. “Bu
tehlikeyi önlemenin tek yolu” diyordu, Hayek: “Tıpkı eski günlerdeki gibi
serbest piyasanın hakim olduğu, bireylerin kendi çıkarlarını kolladığı,
hükümetin de mümkünse hiç rol almadığı altın çağa dönmekte yatıyor.”
Hayek, bunun sonunda milyonlarca insanın kendi çıkarlarını kovaladığı, kendi
kendini yöneten otomatik bir sistemin, insanın müdahalesinin olmadığı doğal bir
düzenin oluşacağına inanıyordu: “İnsanlarımız en çok kendi çıkarlarını
güttüklerinde kazançlı çıkarlar. Bunun için her şeyi kendiliğinden düzenleyecek
bir sisteme dönmemiz gerek. Özgürlük ve refahı ancak bu sağlayabilir. Görüşlerimin temelinde yatan
budur.”
- İyi de bu, bencilliğe dayanan bir yaşam felsefesi olmuyor mu; başkalarını
düşünmeyecek miyiz hiç?
“Hayır, öyle bir şey söz konusu değil.”
Hayek’in düşüncelerine o sırada ne politikacılar ne de iktisatçılar destek
verdi. Modern, karmaşık bir dünyada sosyal düzenin, bireyleri kendi çıkarlarını
gütmekte serbest bırakarak sağlanabileceği fikri kabul görmedi. Bununla beraber,
Hayek’in düşüncelerine destek ekonomiyle hiç ilgisi olmayan bir başka kesimden,
soğuk savaşın belirsizlikleriyle boğuşan bilim adamlarından gelmek üzereydi.
50’li yılların sonunda New York’un 30 km. kadar kuzeyinde patlayıcılara
dayanıklı, dev bir yer altı sığınağı inşa edilmişti. Dünyanın en büyük
bilgisayarına evsahipliği yapıyordu. Tüm dünyaya yayılmış radarlarla örülü bir
sisteme bağlıydı ve durmaksızın Sovyetler Birliğini izliyordu. Binlerce
istihbarat verisi saniye saniye bu bilgisayara akıyor, burada bunların tehlikeli
bir mesaj taşıyıp taşımadıkları inceleniyordu. Bu sistemi tasarlayan nükleer
strateji uzmanları yepyeni bir savaşın içinde olduklarının bilincindeydiler.
Kimsenin dizginleri karşı tarafa bırakmak istemediği böyle bir dönemde bu
uzmanlar, elde ettikleri istihbaratı, Sovyetlerin her bir adımını tahmin
etmelerine yarayacak şekilde kullanan bir yöntem geliştirmek istediler. Bunun
sonucunda yepyeni bir fikir ortaya atıldı;
‘Oyun Kuramı’
‘Oyun Kuramı’, asıl olarak iskambildeki poker oyunlarını matematik yoluyla
çözümlemek üzere geliştirilmişti. Oyunu bir sistem olarak ele alıyordu. Bu
sistemde tüm oyuncular birbirine kenetlenmişti; yani her biri, diğerinin ne
düşündüğünü tahmin etmeye çalışıyordu. ‘Oyun Kuramı’ buradan hareketle her bir
oyuncu için mantığa uygun en iyi hamleyi gösteriyordu. ‘Oyun Kuramı’nın
geliştirildiği yer, Rand Corporation adlı, Amerikan Merkezi İstihbarat
Teşkilatına (CIA) bağlı bir düşünce kuruluşuydu. Nükleer silahlanma yarışının
temelleri de burada atıldı. Yüzlerce füze, yer altı depolarında korunuyor,
gökyüzünde 24 saat bombardıman uçakları kol geziyordu. Aynı, bir oyunda olduğu
gibi bunlar da Sovyetlere, saldırdığı takdirde Amerika’nın daima karşılık
verecek füzeleri olduğunu göstermeyi amaçlayan stratejik hamlelerdi. Ve bu
oyunun kurallarına göre Rusları saldırmaktan alıkoyan korkuları ve çıkarlarıydı.
İşte Rand’deki uzmanlar Amerika ve Sovyetlerin birbirine kenetlendiği bu durumu
‘dehşet dengesi’ diye açıklıyorlardı. ‘Oyun Kuramı’nın temelinde
insanların sadece şahsi çıkarlarıyla hareket eden ve etrafına devamlı şüpheyle
bakan canlılar olduğu anlayışı saklıydı. Rand’de çalışan bir matematikçi bu
karanlık fikri daha da ileri götürdü; sadece soğuk savaş döneminde değil, tüm
insan ilişkilerinde şahsi çıkarlar ve şüphe üzerinden istikrarın
sağlanabileceğini göstermek için işe koyuldu. Matematik dehası John Nash
Holywood yapımı “Akıl Oyunları” adlı filmde kederli bir kahraman olarak
anlatılıyordu; ama gerçek hayatta, iletişim kurması hayli güç ve inatçı bir
insandı. Geliştirdiği strateji oyunlarını pek çok meslektaşı, ‘Gaddarca!’ diye
niteliyordu; örneğin bunlardan en ünlüsü olan, “Canın Cehenneme Dostum!” adlı
oyunu kazanmanın tek yolu, takım arkadaşınıza acımasızca ihanet etmenizden
geçiyordu. John Nash ‘Oyun Kuramı’nı, insanın her türlü ilişki
biçimine uyarlamayı denedi. Bunun için temel varsayımı şuydu, “Tüm insan
davranışları, ‘Soğuk Savaş’ın rekabetçi ve birbirine düşman dünyasıyla
açıklanabilir; yani devamlı birilerini gözetlemekte olan insanlar, istediklerine
ulaşmak için izledikleri stratejileri de bir diğerinkine uydurmak
zorundadırlar.” John Nash, kendisine NOBEL ödülünü kazandıran bir dizi
denklemle, şahsi çıkarlar ve şüphenin hakim olduğu bir sistemin, nihayetinde
kaosla sonuçlanmadığını gösterdi ve tüm çıkarların birbiriyle kusursuz örtüştüğü
bir tür dengenin daima sağlanabileceğini kanıtladı: “Şöyle bir denge var bu
denklemde; benim yaptıklarım, senin yaptıklarınla kusursuz biçimde uyumlu. Senin
yaptıkların ya da bir başka kişinin yaptıkları da kusursuz biçimde, benim
yaptıklarımla ya da diğerlerinin yaptıklarıyla uyum içinde; yani herkes kendisi
için en iyinin peşinden gidiyor, aynı iskambildeki poker oyununda olduğu gibi.
Anafikir bu; bireyler birbirlerinden bağımsızlar ve gayet bencilce hareket
ediyorlar. Ama benim denklemlerimde her birinin yaptıkları, diğerleriyle uyumlu
ve sonuçta tüm oyuncular karlı çıkıyor; işte denge burada, ama bu denge hiçbir
işbirliğine dayanmıyor.”
Nash’e göre istikrar ve denge, ancak sisteme dahil olan her birey bencilce
hareket ettiğinde sağlanabiliyor; çünkü işbirliğinin olduğu yerde tehlikeli ve
beklenmedik sonuçlar ortaya çıkabiliyordu. O dönemde John Nash’in çalıştığı
CIA’ya bağlı düşünce kuruluşu Rand’de bir başka oyun daha geliştirildi;
‘Mahkumun İkilemi’ adlı bu oyunda, hangi ilişki biçiminde olursa olsun,
bencil davranan kazançlı çıkıyordu. Temelde iki oyuncunun, birbirine güvenmekle,
ihanet etmek arasında seçim yapmak durumunda kalmasına dayanıyordu: “Dünyanın en
paha biçilmez elmasını çaldığınızı düşünün; Ve, bu elması tehlikeli bir
gangstere satacaksınız. Parayla elması değiştirmek üzere buluşacaksınız; ama
sizi öldürebilir, o yüzden elması ıssız bir tarlaya saklayacağınızı, kendisinin
de aynı şekilde parayı başka bir tarlaya saklamasını söylüyorsunuz. Sıra, elmas
ve paranın yerlerini birbirinize bildirmenizde. Tam arayacakken, ihanet fikri
geçiyor aklınızdan. Elması vermek yerine, gidip saklandığı yerden parayı
alabilirsiniz. Bu sırada anlaştığınız gangster de, gitmesini söylediğimiz
tarlada boşu boşuna elması arıyor olacaktır. Ama aynı anda, onun da sizinle aynı
şekilde düşünüyor olabileceğinin farkına varıyorsunuz; yani o da size ihanet
edebilir. Sonuç olarak karşınızdakinin nasıl davranabileceğini tahmin etmek için
hiçbir şansınız yok; işte ikilem de burada.”
Nash’in denkleminde en mantıklı davranış, karşınızdaki kişiye ihanet etmektir;
çünkü bu yolla, en kötü ihtimalle elmas sizde kalacaktır, en iyi ihtimalle ise
hem elmas, hem de para sizin olacaktır. Ama karşınızdaki kişiye güvendiğiniz
takdirde her şeyi kaybedebilir, hatta öldürülebilirsiniz; çünkü, size ihanet
edebilir. Soğuk savaş döneminde CIA’nın yan kuruluşu Rand’de çalışan bilim
adamları, Sovyetlerin adımlarını tahmin etmeye yarayacak bu tür stratejik
oyunlar üzerinde çalışıyorlardı. ‘Mahkumun İkilemi’ oyunu da aslında Soğuk
Savaş’ın tuhaf mantığını ortaya koyuyordu; buna göre iyimser bir çözüm, yani
‘Rusların aynısını yapacağı’ düşüncesiyle tüm nükleer silahlardan arınmak söz
konusu değildi. Çünkü Amerikalılar, kendilerine ihanet etmeyecekleri konusunda,
Ruslara güvenemiyorlardı. Bunun yerine, bir tür denge oluşturuldu; yani her iki
tarafın da aynı miktarda tehlikeli silahlara sahip olduğu bir ortam yaratıldı.
İşte Nash’in yaptığı, bu anlayışı bütün bir toplumun nasıl işlediğini anlatan
bir kurama uyarlamak oldu. Bu uyarlama politikada da inanılmaz sonuçlar
doğurabilirdi; çünkü bireysel özgürlüklere dayanan, ama kaosla sonuçlanmayan bir
toplumun varolabileceği görüşünü destekliyordu. Ama bu özgürlüğün bedeli tüm
insanların, bir diğerine kuşkuyla ve güvensizlikle bakması anlamına gelecekti.
Prof. Philip Mirowski: “Nash dengesi önemli; çünkü politikanın en büyük
kaygılarından biri, şahsi çıkarların tam bir kaosa yol açmasıdır. Nash dengesi
ise mantıklı bir çıkar arayışı ortaya koyuyor; amansız düşmanlar karşısında dahi
tüm oyuncuları, oynadıkları stratejiler üzerinde uzlaştıkları ve bu
stratejilerin onlara bir anlam ifade ettiği gibi bir düzene yönlendiriyordu.”
Fakat, Nash’in denklemlerinde ufak bir sorun vardı; insanların gerçek hayatta
birbirlerine yönelik davranışlarıyla bu denklemler arasında tam bir ilişki
kurmak mümkün görünmüyordu. Örneğin Rand’de çalışan sekreterlerden, karşılıklı
güven ya da ihaneti sınayan ‘Mahkumun İkilemi’ oyununu oynamaları istenmiş;
ancak biri bile beklenen stratejiyi uygulamamıştı. Birbirlerine ihanet etmek
yerine, daima karşılıklı güven tesis edip, işbirliği yolunu tercih etmişlerdi.
Fakat o sıralar, kimsenin farkına varamadığı bir durum vardı; John Nash,
paranoid şizofreniden muzdaripti. Hayaller görüyor, çevresinde kırmızı kravat
takan herkesin komünist ajanlar, kendisinin de dünyayı kurtarmaya çalışan gizli
bir örgütün üyesi olduğunu düşünüyordu: “Deli olduğunuzu kendinize itiraf etmek
istemiyorsunuz; başkalarının delirdiğini düşünüyor, ama kendinizin aklı başında,
hatta mantıklı olduğunuzu düşünmek istiyorsunuz.”
Nash, 1959 yılında zorla akıl hastanesine yatırılacak, sonraki 10 yılını
şizofreniyle mücadele ederek geçirecekti. Nash’in kuramlarında bazı eksikler
olduğu ortadaydı; ama çalıştığı CIA’ya bağlı düşünce kuruluşu Rand’deki genç
bilim adamları, bu kuramların “özgür birey” temeline dayanan yeni bir toplumsal
kontrol sisteminin de tohumlarını taşıdığına ikna olmuşlardı bir kere; çünkü
mevcut denklemler Friedrich von Hayek’in bahsettiği bireysel çıkarlara ve bu
çıkarlarla kendiliğinden oluşan bir ekonomi düzenine dayanan anlayışa bilimsel
desteği sağlıyordu; ancak o zaman için bu düşünce Rand’de çalışan birkaç bilim
adamına saklı kalacaktı. Ama Nash’in fikirleri Amerikalı sağ görüşlü
iktisatçıların ilgisini çekecek ve bu fikirler politikada yer bulmaya
başlayacaktı.
Dizimizin bir sonraki bölümünde, 70’li yılların İngiltere’sine uzanacak ve
çökmeye başlayan devlet bürokrasisini toparlamak adına, siyasiler ve
iktisatçıların nasıl matematiksel kuramlara başvurduklarını anlatmaya
başlayacağız.
BÖLÜMLER
Birinci Bölüm için tıklayın
İkinci Bölüm için tıklayın
Üçüncü Bölüm için tıklayın
Dördüncü Bölüm için tıklayın
Beşinci Bölüm için tıklayın
Altıncı Bölüm için tıklayın
Yedinci Bölüm için tıklayın
Sekizinci Bölüm için tıklayın