Abartmalı bir övünme açlığı üstüne, eski bir fıkra: Adamın biri, kol yahut
cep saati yerine, sırtında upuzun mobilyasıyla sallangaçlı koskocaman bir salon
saati taşıyarak dolaşıyormuş.
* * *
Kendisine, neden kol yahut cep saati yerine, böyle bir saatle dolaştığını
soranlara da:
- Ben, diyormuş; büyük bir adamım, bana ancak böyle bir saat yakışır. Öteki
küçük saatleri, küçük adamlar taşır.
* * *
Adamın sırtında taşıdığı saat ise; sadece arada bir çalışıyor, sonra duruyor,
arada bir de zamansız bir saati göstererek birkaç kez çalıyormuş.
* * *
Adama:
- Senin saat, demişler; hiç değilse tümden dursaydı. En azından günde 2 kez
doğruyu gösterirdi.
Adam:
- Ben o saati, sadece bana layık saatin nasıl olduğunu göstermek için taşıyorum,
demiş. Tek doğru, benim söylediğim zamandır; saatlerin gösterdiği zaman değil.
Ben “sabah” dersem, sabahtır; “ikindi” dersem, ikindidir. O kadar, anladınız mı?
En büyük benim, başka büyük yok.
* * *
Öyle bir fıkraya, şöyle bir dörtlük de denk düşüyor:
İnsancıklar saati sade benden öğrendi;
Tüm dünya yalnız benim sözlerime güvendi.
Ben olmasam kimsenin gündüzü mü olurdu?
Ben olmasam her kuşak belasını bulurdu.
* * *
Abartmalı bir övünme açlığı ile nedenleri ve politikada o açlığı nutuklarla
avutarak, kendine “egemenlik saltanatı”nda bir yer arama tutkusu; henüz
Türkiye’nin gündeminde, sık tartışılan bir konu değil.
* * *
Şu sırada gündemdeki konulardan biri, kız olsun erkek olsun, çocuklara kadar
uzanan cinsel tacizler.
* * *
Ne gariptir ki, 1850’de İstanbul’a gelen ve o zamanın Taksim’deki ünlü oteli
“Hotel Justiniano”da kalan Gustave Flaubert de; Galata’daki genelevlerde,
sermaye olarak oğlan çocuklarının da çalışmakta olduğunu anlatır.
* * *
İşte Gustave Flaubert’in o satırları:
“...Küçük bir odada, üç zavallı oğlan, üstlerinde binbir işlemeli Rum giysileri,
cansız cansız kıvrılıp kıvranıyor, sözde dans ediyorlar.
Aralarından bir tanesi zenciydi ve güzel yapılıydı. Lüle lüle saçları, 14.
Louis’nin peruklarını hatırlattı bana.
Oğlan çocuklarının dansları, uzaktan Mısırlıların göbek danslarını
anımsatıyordu.
Berbat saatler yaşadım orada.”
* * *
Flaubert, şöyle sürdürüyor Galata’daki genelevlerle ilgili anılarını:
“Aynı gün, yaşlı bir kadının işlettiği, denizci mahallelerindeki gibi döşenmiş
bir yere daha uğradık. Duvarda Louis-Philippe’in bir karikatürü vardı.
Orası burası yırtık, siyah Avrupa giysileri giymiş, pejmürde zenci kadınlar...
İri yarı bir tanesi hamamdaymış; kürkler içinde geldi girdi içeri.
Ev sahibesinin kızı Rosa, daha temiz, daha iyi döşenmiş bir odada oturuyordu.
Sırtında belini sıkan siyah dar bir cepken, saçlarında İspanyol biçimi bir
dantel vardı. Gözleri kestane, kendisi duru beyazdı.”
* * *
1850’deki Galata’nın anlatımını şöyle sürdürüyor Gustave Flaubert:
“Galata’nın sokakları da, kendi dünyası ve rengi gibi karanlık ve derin.
Siyahımsı bir aydınlık içinde daracık, pis sokak araları...
Arka avlulara bakan pencerelerden dökülen tırmalayıcı bir keman, yahut bir
mandolin sesi...
Orada burada, ya bir kapı, ya bir pencere eşiğinde Avrupalı gibi giyinmiş,
başlarında Rum usulü örtüler, kötü yüzlü orospular...”
* * *
Ve Flaubert şöyle bitiriyor Galata anılarını:
“Doğu’ya kadın özgürlüğü acaba ne zaman gelecek?
Yüz yıl içinde burada da harem yok olup gidecek. Avrupalı kadın örneği
bulaşıcıdır. Şu günlerden birinde, Doğulu kadınlar da başlayacaklardır roman
okumaya.
Haydi artık elveda Türk sakinliğiyle durgunluğuna.
Her yerde eski, çatırdayıp çöküyor.”
* * *
Aradan geçen 150’yi aşkın yıl...
Bugünkü sorunlarla kutuplaşmalar da ortada.
* * *
Ola ki bir gün büyüklüklerini göstermek için, sırtlarında sallangaçlı saatlerle
dolaşanlar da; yeğlerler sıradan bir kol saatiyle dolaşmayı...
Milliyet
15/11/2008