Tarih: Sal Şub 02, 2010 7:30 pm Mesaj konusu: ESNAF
Esnaf, kelime anlamı olarak sınıflar anlamına gelir. Bağımsız çalışan, yaptığı iş sermayeden ziyade kol ve beden gücüne dayanan girişimcileri tanımlamak için kullanılır. Zanaatkar ve küçük ticarethane sahipleri esnaf olarak anılır. Esnaf ile taciri ayırmada temel olarak emek-sermaye yoğunluğu dikkate alınır. Esnaf soslojik bir değerdir. Yakın ve uzak tarihimizin en önemli elamanlarındandır. Halkın katmanlarını tarif ederken, orta tabakayı ve yaygın tabiriyle "orta direk" i temsil eder. Orta direk denmesi zannımca toplumun "kaymak tabakası" diye tabir edilen üstü ile tabanı arasındaki denge unsurunu anlamamız içindir. Son zamanlardaki ekonomik anlayışların etkinliğinde maalesef "ortadirek bel veriyor" tabiri ayyuka çıkmakta. Esnaf odalarının hukiki boyutlarının" kısa"! olması sivil toplum örgütü olarak bu yokoluşu hızlandırmakta . Acilen alınacak önlemler vahşi kapitalizmin söylemlerini ödünç alıp çözüm önerileri sunmak büyük marketlerin tahakkümünü kuvvetlendirmekten başka bir işe yaramamaktadır. Halbuki denge unsurunu kaybeden toplumlarda çözülmeyi önleyici hiçbir kaynak, esnafın üstlenmiş olduğu tarihi misyonu üstlenemez. Yoksa toplum yapısının bir "zemberek dağılması"(bu da benim tercih ettim bir tanım) sendromu yaşamasından korkarım.
Bizde Batılı anlamda sınıf olmadığı bariz bir hakikattir. Marx'ın da doğru bir biçimde analizini yaptığı gibi sınıftan söz edebilmemiz için, kurumsallaşmış imtiyaz, süren bir gelenek ve akışkanlığı engelleyen sosyo-ekonomik yapısal mekanizmaların varlığı gerekir.
İslamiyet'ten önce Anadolu, İran, Bilad-ı Şam ve Mısır'da buna yakın bir sınıflaşmadan bahsedilebilirdi. İslamiyet, mülkiyetin meşruiyet çerçevesi olan Mülk'ü Allah'a tahsis edip, maddi kaynaklar, dolayısıyla üretim araçları ve servet üzerindeki mülkiyeti emanete dönüştürdü. Kölenin (kuru başlı Habeşlinin) de liyakatine göre komutan olabileceği hükmünü vaz'etti ve her türlü üstünlük ölçütünü "takva"ya (Allah'tan korkup sakınmaya, hak ve hukuka saygılı olmaya ve bütün dünyevi kaygıların iman karşısında anlamsız ve yersiz oluşuna) bağlayarak imtiyazların önüne geçmeye çalıştı.
Bunların tarihte ne kadar tahakkuk ettiği ayrı bir konu. Ancak köleciliğin ve birbirini ezmek için mücadele halindeki sınıfların olduğu yerlerde, İslami fetihlerle toprağa bağlı konumları dolayısıyla yerli derebeylerin şahsi malı addedilen köylü ve marabaların bu sayede özgürleştiği tarihen sabittir.
Kısaca diyeceğimiz şu ki, bizim tarihimizde Batılı anlamda sınıflar yoktur. Ekonomik olarak bugün "sınıfımsı zümre ve katmanlar"dan söz etmek mümkünse eğer, bunun yakın tarihle ilgili olduğunu, takip edilen modernleşme politikaları ve kalkınma programlarının sonucu olarak teşekkül etmeye başladığını söylemek gerekir. Modernleşme ve kalkınma programları doğaları gereği eşitsizliği ihtiva etmektedirler. Süreç içinde birtakım zümreler ve gruplar kaybederken, yeni zümreler ve gruplar kazanmaktadır. Bu olgu, bizim gibi Doğulu Müslüman toplumlar için özellikle geçerlidir. Batı toplumlarına baktığımızda dün efendinin Ortaçağ'da aristokrat veya senyör, yeni çağda da burjuvazi olarak karşımıza çıktığını görürsünüz.
Tarihimizde sınıfların olmaması, bundan sonra yeni tür bir sınıflaşmanın olmayacağı anlamına gelmez. Hiç kuşkusuz Batı'dakinin aynısı olmaz, olmasına da imkân yoktur. Nihayetinde toplumlar, tarihlerinde kazandıkları özel tecrübeler sonucunda farklı değişme ve gelişme dinamikleri ortaya çıkarırlar. Modernleşme, devletçe ve orduların baskın gücü tarafından emredilen politikalar mecmuası olmasına rağmen, hâlâ toplum tarafından yeterince içselleştirilmemişse bunun bir sebebi budur. Toplum kendi tabii mecrası içinde akmak, kendi değişme dinamiklerini harekete geçirerek değişmek ve gelişmek istemektedir. Devletler ve iktidar seçkinleri ise toplumun bu arzusunu engellemeye çalışıyorlar. Her şeyi Batı'dan kopya etmeye kalkıştığımızda ucube yapılar ortaya çıkıyor. Modernleşme politikaları ve kalkınma programları toplumumuzun dokusunu ciddi manada bozmuş bulunmaktadır. Söylemek gerekir ki, yakın tarihin iki ana modeli, yani II. Mahmut'un ve 20. yüzyıldaki devamı Mustafa Kemal'in takip edip yukarıdan empoze ettiği modernleşme ve kalkınma politikaları ile II. Abdülhamit'in ve 20. yüzyıldaki devamı Turgut Özal'ın takip ettiği politikalar arasında mahiyet farkı değil, form ve yöntem farkı vardır. Bugün de aynı yolun yolcuları olarak modernleşme ve kalkınma politikalarına devam ediyoruz. Formlar ve yöntemler değişiyor, ama temeldeki tercihler aynen kalıyor.
Bugün dilimize doladığımız ana ideolojik argüman "küreselleşme, küresel düzene ve ekonomiye uyum sağlamak, değişim, hızlı kalkınma" gibi aldatıcı kavramlardır. Bunlar öylesine efsunkâr kelimeler ki, bize eski bir hikâyeyi yeni yaldızlı laflarla dinletmeye ve bizi ikna etmeye fazlasıyla yetmektedir. En çok da bu hikâyeyi dinlemeye yatkın siyasilerimiz, akademisyenlerimiz, büyük sermaye ideologları ve aydınlarımızdır. Eğer bu süreci gerektiği perspektiflerden ciddi bir eleştiriye tabi tutmayıp bize empoze edildiği gibi kabul edecek olursak, belki yine bizde Batı'dakine benzer sınıflar ve sınıf çatışmaları olmayacak, ama çok daha vahim, patolojik ve trajik çatışmalar baş gösterecektir.
ALİ BULAÇ-ZAMAN.COM.TR
****
İnşallah korkulan olmayacak. Bizi biz yapan değerler bütünü devreden çıkmayacak. Bu umudu hep taşıyacağız.
"Yoksulluğum övüncümdür!" şeklinde çeviregeldiğim "Fakrî fahrî!" hadîsinin derin anlamına itibarla, eğer hatırlanacak olursa, geçenlerde, bir vesileyle yeni bir karşılık önermiştim:
"İyi ki muhtacım!"
* * *
Fakr (fakirlik) hakikaten "muhtaç olmak" demektir.
Bir düşünün bakalım, içimizde muhtaç (fakir) olmayanımız var mı?
Yok!
Çünkü insan, başka bir nedenle değil, bizatihi özü gereği fakir ve muhtaçtır.
İnsan 'gayr' olmaksızın ne varolabilirdi, ne de varlığını sürdürebilirdi. Varolmak ve varlığını sürdürebilmek için insan 'gayr'a muhtaçtır. Kendinden başkasına.
İnsanın toplumsallığının temelinde işbu "gayra muhtaç olmak" meselesi yer alır. İnsanın toplumsallığı, onun özünden ayrılmaz.
İnsanın "toplumsal canlı" olarak yapılan tanımı, Arapça'ya "medeniyyun bi't-tab" şeklinde aktarılmıştır. Yani tabiatı gereği medenîdir insan! Medenî, yani şehirli.
Yalnız kalabilir ama tek başına kalamaz. Sürtüne sürtüne yürümek zorundadır bu yüzden. Ancak bu dünyada. Sadece şehirde. Başkalarıyla.
Trajik olan da bu değil midir zaten?
Her birimiz kendimizle başkalarının arasında sıkışıp kalmış bir hâlde yaşamı tüketiriz.
İstiğna ve istikbar yakışmaz böylesine zavallı olana!
Kimse kendi yatağından taşamaz!
* * *
Peki o hâlde niçin bu kibir? Nedir o tafralar, ne o kurum kurum kurumlanmalar?
Neyiz biz? Kimiz? Ceplerimiz biraz para görürse, başlarımız göğe mi değecek? Hiç mi düşmeyeceğiz, hiç mi ölmeyeceğiz?
Otobandan ayrıl ey talib, hemen arabanı yolun kenarına çek ve biraz düşün!
Biraz nefes al! Birazcık... Varlık'ın kokusunu hisset!
Sen zengin filan değilsin, basbayağı yoksulsun! Muhtaçsın!
Sen de Mustafa (s.a) gibi, "İyi ki muhtacım" de ki kalbin ısınıversin!
Tüm yoksullar gibi.
* * *
Hakkın insana verebileceği en büyük ceza, her hâlde kendisinden minnettarlık duygusunu alıp onun şükretme yetisini köreltmesidir.
Bugünün dindarının başına gelen de bu! Artık kimse aşağıya bakmıyor, gözler hep yukarılarda. Daha fazlasında. Daha çoğunda.
Kanaatkârlık, artık unuttuğumuz, itibar etmediğimiz bir kavram!
"Eldekiyle yetinmek" demek kabaca. "Eh, buna da şükür!" demek! Çaresizlikten değil, yarışa katılmayı bile isteye reddetmekten...
Yoksulluğu bir kader olarak kabullenen zavallılardan değil, bilâkis yoksulluğu kendi iradeleriyle tercih edenlerden söz ediyoruz.
Bakınız, ustalarımız 'kanaat'i nasıl tarif ediyorlardı:
- "Kanaat, kendisine alışılan, yakınlık kesbedilen şeylerin bulunmaması halinde dahî huzur ve sükûnet içinde olmaktır!"
Kanaat, hakikatte, sahip olmaya değil, olmaya çalışmaktır!
Olmaya, yani adam olmaya... insan olmaya...
* * *
Olmazsan, geçemezsin o köprüden ey talib!
İncelmezsen, güçsüzlüğü umursamazsan...
Boğaz Köprüsü'ne benzemez çünkü Sırat Köprüsü. Kıldan ince, kılıçtan keskindir!
Jeeple geçilmez o köprüden.
Mecbursun ey talib, ağırlıklarını atmalısın! Başkalarının sırtına da binemezsin, eteğine de yapışamazsın. Orada tek başınasın! Kendin olacaksın, olmak zorundasın!
Sırat Köprüsü'nden geçebilmek için, senin sen olmaktan başka çaren yok!
Çaren yine sensin!
Kendin yürüyeceksin! Adımlarını tek başına atacaksın!
Köprünün üzerinde kendi gövdenle, kendi ruhunla, kendi ağırlığınla yürümek zorundasın!
Sahip olduklarını tümüyle bu dünyada bırakacaksın, oraya çırılçıplak varacaksın!
* * *
Sırat köprüsünden jeeple geçilmez, adam olana çıplak ayak gerek. Belki yorgun, belki çelimsiz, belki mecalsiz, ve fakat bir ömür boyu hakikat peşinden koşmuş ayaklar...
Eldekiyle kanaat edebilmeyi öğrenmiş, rıza lokmasıyla yetinmiş, insanı insana kulluktan uzak tutmuş ayaklar...
Mahcub bir yüz, güçsüz bir gövde... zayıf ve çelimsiz... yani kıl kadar bir beden... incecik...
Dünyadan perhiz ettiği, gelip geçici zevklerin orucunu tuttuğu için değil sadece, insanın yükünü taşımaktan eridiği için de...
Kalb taşıdığı için....
* * *
Başın ağrıyorsa Sırat Köprüsü'nden geçemezsin ey talib, bilâkis kalbinde ince bir sızı olmalı! Çünkü Köprü'nün üstündeyken bir tek o ince sızıya güvenebilirsin!
Ağrıları boşver de sen bana asıl sızıdan haber ver!
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız