Tarih: Cum Oca 29, 2010 4:04 pm Mesaj konusu: Çavdar tarlasının çocukları yalnız kaldı
Çavdar tarlasının çocukları yalnız kaldı
20. yüzyıl edebiyatının en önemli yazarlarından Amerikalı Jerome David Salinger 91 yaşında öldü. Anti kahraman Holden Caulfield'ın okuldan atılmasıyla yaşadığı süreci anlattığı 'Çavdar Tarlasında Çocuklar' romanıyla ünlü yazar 30 yıldır eser yayımlamıyor, röportaj vermekten de kaçıyordu.
Temsilcisi Phyllis Westberg Amerikalı yazarın, dün New Hampshire’daki evinde 91 yaşında hayata veda ettiğini açıkladı. J.D. Salinger, yaşamının büyük bölümünü, 1951’de basılan ‘Çavdar Tarlasındaki Çocuklar’ ile kavuştuğu ünden sakınarak yaşadığı küçük Cornish kasabasında geçirdi. Salinger ‘9 Stories’ (9 Öykü) ‘Franny and Zooey’, ‘Raise High the Roofbeam Carpenters (Yükseltin Tavan Kirişini Ustalar)’ ve ‘Seymour - An Introduction (Bir Giriş) gibi eserlerin bulunduğu kitap ve öykü derlemelerine imza attı.
Salinger 1. Dünya Savaşı’nın hemen ertesinde Yahudi bir baba ve İrlandalı Katolik bir annenin oğlu olarak 1919 yılında New York’ta doğdu. Gençliği, modern 20. yüzyıl edebiyatının tarihsel-toplumsal kaynağına, iki savaş arasının ‘kayıp kuşak’ dönemine dahil Salinger önce kısa öyküler yazdı. Asıl ‘ünlü’ olma ıstırabına ise ‘The Catcher in the Rye’ ile (Türkçe’de Adnan Benk’in çevirisiyle ‘Gönülçelen’ ve Coşkun Yerli çevirisiyle ‘Çavdar Tarlasında Çocuklar’) katlanmak zorunda kaldı. ‘The Catcher in the Rye’ ‘farklı’ zekâsı ve duyarlılığı ile ‘büyüklerin’ sıradanlığına katlanamayan Holden Couldfied’in hikâyesini anlatır. ‘The Catcher in the Rye’ her türlü süsten arındırılmış sade üslubuyla 2. Dünya Savaşı sonrası ‘rock’n roll’ gençliği için bir çeşit ‘başkaldırı’ manifestosu oldu. (ap, afp)
Salinger’den alıntılar
Çavdar Tarlasındaki Çocuklar: “Her sokağın sonuna gelişimde, lanet adımımı kaldırımdan aşağı attığım an,karşıya varamayacağım diye bir duyguya kapılıyordum... Sokağın dibine batacak, batacak, batacaktım ve hiç kimse görmeyecekti beni bir daha.”
“Olgunlaşmamış insanın özelliği, bir dava uğruna soylu bir biçimde ölmek istemesidir... Olgun insanın özelliği ise bir dava uğruna gösterişsiz biçimde yaşamak istemesidir.” Franny ve Zoey:
“Ve işin en kötü tarafı da, bohem takıldığında ya da bunun gibi bir çılgınlık yaptığında, sen de herkes kadar düzene ayak uydurmuş oluyorsun, sadece biçim farkı var.”
Kız kardeşi Holden'a: "Sen olan hiçbir şeyi sevmiyorsun zaten" der.
"Olan" hiçbir şeyi sevmeyen Salinger...Şimdi çavdar tarlasındaki çocuklar değil "Kablolu/Kablosuz Ağlarda Varolan çocuklar" moda, biz Araf'takiler ise bir ölüm haberi duyunca ne diyeceğimizi pek bilemiyoruz artık, çünkü ne hissettiğimizden pek emin değiliz, hayır ardından öksüz kalmış gibi hissedemiyoruz, geri dönsen başımıza tac da edemeyiz ki bunu zaten en başta sen istemiyordun, ardından bir fatiha okuyalım desek bir sürü teolojik tartışma geliyor aklımıza tadı kaçıyor, en iyisi umarım "olan" her neyse bu kez onu seversin, diye umuyoruz.
Hisli serseridir, bohem burjuvadır
Gayet acımasızca, Salinger’ın bütün numarasının kendisine yarattığı bu ‘anti-şöhret’ aurası olduğunu söyleyenler çıktı. İhlali halinde zaman zaman fiziksel şiddet tatbikine, adli takipe varan böylesi bir inzivayı arzulamasaydı, bununla şöhret olmasaydı, mesela daha çok yazsaydı, kitapları çıktığı hafta ilk hangi gazeteye konuşacağını seçseydi, sonra diğerlerini sıraya dizseydi, bu kadar fenomenleşmez miydi gerçekten Gönül-Çelen? Deneyi zor bir test.
Salinger Reis varlığıyla edebiyata dair şahsi birkaç meselemi tetikleyen bir kişi olmuştur, belki onlardan söz etmeli. Gönül-Çelen’i ilk okuyuşumdan kafama çakılı duran bir lafı vardır Holden’ın. Hisli serseridir, bohem burjuvadır, ama okumayı da sever. Edebiyata dair şöyle bir kriterin olduğunu söyler bir yerde: “Kitap dediğin öyle olmalı ki, okuyup kapadıktan sonra keşke şunu yazan arkadaşım olsaydı da, canım çektikçe telefona sarılıp çene çalabilseydim, dedirtmeli. Böylesini de bulmak kolay değil?”
Birinci mesele bu: Yazdıklarını sevdiğin herkesi, diyelim oldu, harfsiz hayatta da sevmek mümkün müdür? O bildik yaman çelişki... Bırakın tanışmayı, ansiklopediden hayatını okusan soğuyacağın yazar, şair dizi dizi... Mesela mektuplarını okuyunca, daha önce yazdıkları gözümün önünden bir başka geçen yazarlar olmadı mı, oldu. Bir yandan insana yazarını ‘kaybettiren’ bu acılı yüzleşmeyle baş etmenin daha olgun yollarını buldum, ama Holden’ın edebiyata dair tezine inanmak isteyen yanımı da hep diri tuttum. Böyle yazabildiyse, böyle bakabildiyse, bir şey var mutlaka dedim, bir insanlık halinde buluşur, çene çalabiliriz dedim. Ölümünün ardından sebilleşen, Salinger’ın dini, cinsi ve insani “acayipliklerine” dair efsaneleri hiç okumuyorum. Hangisi gerçek bilemem, içimi bulandıramam.
Hangisi daha imkânlıydı bilmiyorum, Holden Caulfield’la bir yerde karşılaşıp da ahbap olmak mı, yoksa Salinger’la beş dakikalık dahi olsa bir münasebet mi? New Hapshire’a bağlı Cornish kasabasında Salinger’ın daha yokuşuna tırmanırken “Yaklaşmayın” uyarıları fışkıran evi edebi bir Hac rotası olarak yüzlerce defa turlanmışken, adam yarım asırdır neredeyse kimseye beyanat vermemişken, fantezi bu ya, Salinger’la çene çalmak isterdim tabii.
Peki ona ne sormak isterdim? “Yazdıklarını yayımlamamaktaki büyük huzur” diye sanki pek nadir bir bitkiden söz edişi, ikinci meseledir kafamı tornavidalayan. “Ben yazmayı çok seviyorum, ama kendim için yazıyorum” diyen bir adam... Sanırım sadece kendi kafamdakini billurlaştırmak için, yazdıklarını yayımlamadan okuyan birisi, birileri olup olmadığını sormak isterdim bir kere. Kimseye okutmamak üzerine yazmak, üç beş kitap ortalığa salıp, neredeyse bir asır, durmadan, her gün sadece kendin için yazmak... İşte bu bastığım halıyı bir ucundan çeker. İşte bunu anlamak isterim. Gerçekten on beş roman ölümünden sonra basılmaya hazır durumda mı?
Sinemaya hayır!
Başka... Kasabaya bile nadiren inerken evde gerçekten o kadar televizyon izleyip izlemediğini, nelere güldüğünü, tüfek kullanmayı evine yaklaşanlara nişan alırken mi öğrendiğini, e-mail adresinin olup olmadığını, Amazon’dan kimlerin kitaplarını istettiğini, gizlice gezdiği dünya ülkelerini, uydu anteninin Türk kanallarını çekip çekmediğini... Bu kadar soracak vaktim olmazdı sanırım.
Daha dört beş ay önce yine bir davayla haber olmuştu Salinger. Fredrik Colting adlı otuzlu yaşlarındaki Amerikalı yazar, J.D. California gibi işkillendirici bir takma isim seçerek kendisine, Holden Caulfield’in yaşlılığını, huzurevinden kaçıp yeniyetmeliğindeki gibi New York’u arşınlayışını yazmıştı. Kaleminden çıkan hiçbir şeyin sinemaya aktarılmasına müsaade etmeyen Salinger, hemen duruma el koymuş, davayı açmıştı. Sonuçta kitabın en azından Amerika’da basımını da engelledi. Alın size bir mesele daha... Holden Caulfield kimindir? On yedi yaşında kalmaya mahkum mudur, yaşlanacaksa bu Salinger’ın elinden mi olmalıdır? Fikrim başka türlü olabilirdi, ah yazarımızın mahlası J.D. diye başlamasaydı... Burnuma nahoş kokular geldi.
Şimdi kim bilir daha neler konuşulacak arkasından? Tuhaf olan şu ki, Salinger’ınki vasiyeti açıldığında hepimize kalacak bir miras olabilir. Hiç bu yabani adamdan bekler miydiniz?
Salinger kitaplığı
ÇAVDAR TARLASINDA ÇOCUKLAR
Çeviren: Çoşkun Yerli.
DOKUZ ÖYKÜ
Çeviren: Çoşkun Yerli.
YÜKSELTİN TAVAN KİRİŞİNİ USTALAR VE SEYMOUR BİR GİRİŞ
Çeviri : Sevin Okyay, Coşkun Yerli.
FRANNY VE ZOOEY
Çeviren: Ömer Madra.
Yazarın kitapları Yapı Kredi Yayınları tarafından yayımlanmaktadır.
Tarih: Pts Şub 08, 2010 11:08 pm Mesaj konusu: Re: Çavdar tarlasının çocukları yalnız kaldı
[quote=]
Salinger’den alıntılar
Çavdar Tarlasındaki Çocuklar: “Her sokağın sonuna gelişimde, lanet adımımı kaldırımdan aşağı attığım an,karşıya varamayacağım diye bir duyguya kapılıyordum... Sokağın dibine batacak, batacak, batacaktım ve hiç kimse görmeyecekti beni bir daha.”
“Olgunlaşmamış insanın özelliği, bir dava uğruna soylu bir biçimde ölmek istemesidir... Olgun insanın özelliği ise bir dava uğruna gösterişsiz biçimde yaşamak istemesidir.” Franny ve Zoey:
“Ve işin en kötü tarafı da, bohem takıldığında ya da bunun gibi bir çılgınlık yaptığında, sen de herkes kadar düzene ayak uydurmuş oluyorsun, sadece biçim farkı var.”
Salinger'a, okudukca hak veriyorum.
Senaryosu müthiş bir Tarantino filmi olabilecek okuruyla konuşan bir yazar.Kendi iç sesimizi dillendiren,bozuk ağızlı ama yalnızlığa söven bir yazar Salinger.
Daha ilk öykü sonunda,Çavdar Tarlası'ndaki Holden'in sanki intiharını okudum.
Bende böyle olur,bir yazarın bir kahramanı başka bir kitabında yaşamaya devam eder.
Holden'inki kısa sürdü.
Oysa ne zaman çılgın bir şey yapacak diye beklemiştim...
Daha ilk öykü sonunda,Çavdar Tarlası'ndaki Holden'in sanki intiharını okudum.
Bende böyle olur,bir yazarın bir kahramanı başka bir kitabında yaşamaya devam eder.
Holden'inki kısa sürdü.
Oysa ne zaman çılgın bir şey yapacak diye beklemiştim...
Salinger etkilemeye devam ediyor.
Dokuz Öykü bitti.
Son öykü de bir yalnızlık öyküsüydü.Issızlığın,varoluş bunalımının çocuk gözüyle anlatımıydı.
Herhalde kiliseden yeni çıkmış olan bir aile hemen önümden yürüyorlardı; baba, anne ve altı yaşlarında küçük bir çocuk. Biraz yoksul gibiydiler. Babanın başında, yoksul heriflerin havalı görünmek için giydikleri o inci grisi şapkalardan vardı. O ve karısı, çocuğa hiç dikkat etmeden filan, öyle yürüyorlardı. Çocuk müthişti. Kaldırımda yürümüyordu, inmiş sokakta yürüyordu, ama kaldırımın hemen dibinden. Dümdüz bir çizgide yürüyormuş gibi yapıyordu, çoğu çocuklar gibi ve durmadan yakalarsa birini biri, çavdarlar arasında; şarkısını söylüyordu. Güzel bir sesi vardı. Üstelik şarkıyı felaket iyi söylüyordu, anlıyordunuz. Arabalar yanından vızır vızır geçiyor, frenler cayır cayır ötüyor ve o kaldırımın dibinden yürüyor, yakalarsa birini biri, çavdarlar arasında şarkısını söylüyordu. Öyle hoşuma gitti ki. Artık pek fazla moral bozukluğu hissetmiyordum.
Geçtiğimiz Ocak ayının sonunda hayatını kaybeden Jerome David Salinger,Çavdar Tarlasında Çocuklar (Gönülçelen) romanında böylesine sinematografik bir sahne yaratır. Bazen böyle olur; sözün yalın gücüyle bir resim oluşur gözümüzün önünde ve onu hiç unutmayız. Bize ait bir anıymışcasına unutmayız çünkü söz, zihne değil belleğe nakşolmuştur o anda.
Ergenlik çağının içinde, yetişkin dünyanın düzenine isyan eden ve bu isyanın bedelini bir psikiyatri kliniğinde ödeyen Holden Caulfield in hikâyesi, yayımlandığı 1951 tarihinden bu yana aynı sıcaklık ve tazelikle vuruyor bizi. Hele de kendi içindeki çocuğu yetişkinler dünyasına kabul ettirememiş Holden'in, başka bir ruhdaş çocuğu fark ettiği şu sahne sonsuzluğa kadar gökyüzünde serili koca bir görüntü olarak kalacak gibi. Çünkü tarih bir tekerrür. Her coğrafyada ve her zamanda yeni Holdenların eskimeyen ıstırabıyla kendini yineleyecek bir döngü. Kanıt mı derseniz, Tezer Özlü derim bir çırpıda ve sözü devrederim: Yaşamımın annemin ve babamın yaşamıyla bir ilintisi olmadığını düşünüyorum. Bir ana ve babadan olma değilim. Bir yaban otu gibi Anadolu yaylasında bittim. Doğumum bile bir kökünden kopma idi... Benim kişiliğimin yöresi mutlaka Anadolu'da bir kasaba. Hiç kibar değil. Bilinçsizce alçakgönüllü. Ne baharımsı ne yazımsı. Sessiz, durgun, ama geniş değil, yalnızca can sıkıcı. Ülkemde birçok şey can sıkıcı. Almanca sözcüğün, ödenin tam karşılığı da yok gibi. Kişiliğimin yöreleri Anadolu kentleri ve yörelerinin anlatımı can sıkıcı. Can sıkıcı, küçük burjuva, memur evimin yanına bir de karanlık, kara, ortaçağımsı, Hıristiyan, sörlerin yönettiği bir lise ekleniyor. Dokuz yılımı geçirmek zorunda kaldım bu okulda, ta ki bir nisan günü kaçıp, Paris'e gidinceye dek. Orada Montparnasse bulvarında bir kahveye oturdum. Sıcak bir Nisan yağmuru yağıyordu. En sonunda yaşamın tam ortasındaydım. Memleketindeki kapan hissiyle bir ömür ödeşen Tezer Özlü de psikiyatri kliniklerinde yıllar geçirdi. Onun ulaştığı özgürlük de her zerresiyle bedeli ödenmiş, ölümlü hayatların çok ötesinde yeni bir boyuttu.
40 yıl boyunca başka hiçbir şey yayımlamadan münzevi hayatı sürdüren Salinger ile ardında bıraktığı az sayıda kitapla hâlâ en genç kuşaklara ulaşabilen Tezer Özlü'yü yüreğimde buluşturan bağı düşündüm. Onlara sığınma gerekçemi. Bir tür savunma mekanizması sanki. Aidiyetsiz olduğunu bildiğim, kainatı kucaklamaya hazır bir yüreğin önüne onları kalkan etmişim. Bir nevi yeni tarih yazımı aslında. Kendi kavmini yaratırsın ya tercihlerle, o hesap.
Bir şarkı eşliğinde
Çünkü beni yalayıp geçen arabalar eşliğinde kaldırımın dibinden yürüyen çocuk da, can sıkıcı sözcüğünü bir Leitmotif olarak taşıyan kadın da biraz benim. Salinger, II. Dünya Savaşı sırasında havacılık eğitmeni olarak yer aldığı orduda savaşın vahşi yüzüyle tanışmış ve sonrasında yıllarca tedavi görmüştü. Kanlı 1 Mayıs'ı, her gece acile taşınan insanları gören Tezer Özlü de Burası bizi öldürmek isteyenlerin ülkesi diye haykırmıştı. Kafasına elektroşok dayadıklarında ise çığlığı Devrimi bensiz yapın diye çıkacaktı.
İnsan içinden geçtiği zamanın tarihi olduğunu genelde algılayamaz çünkü bir yandan günlük hayatının derdindedir. Ama azıcık mesafelenmeyi başardığımızda görebileceğimiz üzere tarihi bir dönemden geçiyoruz. En üst rütbeli kuvvet komutanlarının aralarında bulunduğu 49 subayın gözaltına alındığı son süreç, halka halka iç içe geçirilmiş bir darbeler zincirini ifşa edişi açısından ibret verici. Olaylara münferit demek hep yürek ferahlatır, onca felaket içinde sığınılacak bir can simididir. Bir meczup da bulundu mu, her şey artık unutuluşa terk edilebilir. Oysa artık bu kez böyle bir lüks yok. 2003'ten 2009'a uzanan bir süreçte kerelerce ve birbirine yaslanarak kurgulanan, hayata geçirilme girişiminde de bulunulan darbe süreci, bir yanıyla Tezer Özlü'nün şu can sıkıcı sözünü çınlatıyor beynimde, diğer yandan da Salinger'in o çocuğun yanından ölümüne vızıldayarak geçen arabalarını çağrıştırıyor. Korkumu çok samimi buluyorum ve o korkuya rağmen can sıkıntımı bir şarkıya çevirme çabamı da. Yakalarsa birini biri, çavdarlar arasında..Umudumu elletemem. Yoksa o bozkır yutar beni ve arabanın altında can veririm. İşte o zaman bu sözlerin hükmü kalmaz. Oysa onlar var. Dayatılan onca yalan içinde en değişmez hakikat olarak var. Onlar oldukça devam etme sebebi de var. Hep bir şarkı eşliğindeYakalarsa birini biri, çavdarlar arasında.
”Pek çok insanın hakkında konuştuğum için üzgünüm. Bildiğim tek şey; size anlattığım herkesi biraz özlüyorum… Sakın kimseye bir şey anlatmayın. Herkesi özlemeye başlıyorsunuz sonra.”J.D.Salinger
Franny ve Zoey 'i bitirdim.
Grass ailesinin diğer fertlerini de tanımak için :
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız