Bir şair göçünce dünyadan, insanlığın bir yanı da onunla birlikte göçer. Yetim
kalır insanlık… Bir şair göçünce dünyadan, hayat ağacındaki dalların birisi
kırılır. Bir şair ölünce; dünyayı, insanı ve hayatı gördüğümüz gözlerimizden
biri kapanır. Büyük sinema yönetmeni/şairi Theo Angelopoulos’un ölümü, bir daha
yerine koyulamayacak bir boşluk yarattı. İnsanlığın ortak mirası, gerçek
şairlerin insanlık binasına koyduğu tuğlalarla inşa olur. Angelopoulos da o
mirası, yaptığı büyük katkılarla zenginleştiren şairlerdendi. Kaybı, ama
özellikle hayatının son sözü olacak olan Üçleme’sinin son halkasını
tamamlayamadan göçmesi, bir yanımızda hep bir sızı bırakacak.
Hiçbir şey bilmiyorsun
Kim olduğunu bilmek istiyorsun. Sana yol gösterecek çok az şey olduğu ya da
hiçbir şey olmadığı için, kendinin tarihöncesindeki büyük göçlerin, fetihlerin,
ırza geçmelerin, kız kaçırmalarının ürünü olduğunu kabul ediyorsun; yolculuk
yapan tek insan sen olmadığına ve insan toplulukları on binlerce yıldır
yeryüzünde dolaştıklarına göre, ata soyunun uzun ve dolambaçlı kesişmelerle
sürmüş olan yolculuğunun çok çeşitli topraklara ve krallıklara yayıldığını ve
sonunda 1947’de seni dünyaya getiren annenle babana gelene kadar kim bilir kim
kimi o da kimi o da kimi o da kimi o da kimi döllemiştir, diye düşünüyorsun.
Soyağacında ancak büyükannenlerle büyükbabanlara kadar gidebiliyorsun, anne
tarafından büyük- büyükbabanlarla ilgili de kırıntı kabilinden biraz bilgi var,
demek oluyor ki onlardan önceki kuşaklar hakkında ya hiçbir şey bilmiyorsun ya
da birtakım boş varsayımlar, körü körüne tahminler yürütüyorsun.
Kafanda hortlaklar var; sen kaçıksın be adam! Kafasında büyük şeyler ve tanrılar dünyası kuran ve kurduklarına da inanan sen, hayaletler ülkesi kurup kendini onlara karşı vazifelendiriyorsun, oysa o, sana el sallayan bir idealdir. Senin saplantın var! Şaka ya da mecaz yaptığımı sanma, yüksekliklere tutunanları, insanların büyük çoğunluğunu, neredeyse dünyadaki tüm insanları kararsız deliler olarak görüyorum, tımarhanelik deliler.
New York'taki korkunç kolera salgını sırasında, akrabalarımdan birinin çağrısına
uyarak, onun Hudson Irmağı kıyılarındaki «cottage ornée»sine gittim on beş
günlüğüne. Orada, bütün yaz eğlenceleri buyruğumuzdaydı; orman gezintileri,
resim çalışmalan, sandal sefaları, balıkçılık, yüzme, müzik ve kitaplarla çok
tatlı vakit geçirebilirdik elbet, tabii kalabalık şehirden her sabah gelen kötü
haberler olmasa. Gün geçmiyordu ki yakın bir tanıdığın öldüğünü duymayalım.
Sonraları, salgın şiddetini arttırınca, her gün bir dostun ölümünü beklemeyi
öğrendik. Her haberci bizi korkudan titretir oldu. Güneyden esen rüzgar bile
bize ölüm saçıyormuş gibi gelmeye başladı. Bu kahredici düşünce, zamanla bütün
benliğimi sardı. Başka bir şey konuşamıyor, düşünemiyor, kuramıyordum. Ev
sahibim daha serinkanlıydı, tam bir çöküntü içinde olduğu halde beni
yüreklendirmek için kendini tutuyordu, büyük feylesof zekası, gerçekdışı
şeylerden asla etkilenmiyordu. Korkunun nesnelerine karşı duyarlıydı ama,
gölgelerinden ürkmezdi.
Carlos Fuentes’in öykü derlemesi son kitabı başlığını, ‘Anna Karenina’nın
ilk cümlesinden alıyor: “Bütün mutlu aileler birbirine benzer ama her mutsuz
ailenin kendine göre farklı bir mutsuzluk nedeni vardır.” Fuentes,
Tolstoy’un ünlü giriş cümlesinin tersinin de doğru olabileceğini gösteriyor
bu öykülerde. Sonunda biz de sormaya başlıyoruz, mutlu aile diye bir şey var
mı? Fuentes’in anlattığı aileler genelde mutlu bir tek an etrafında
şekillenmiş çoğunlukla mutsuz aileler. Ayrıca öyküleri okurken düşünmeye
başlıyor insan, mutsuz bir evlilikten mutlu bir aile doğabilir mi? Ya da tam
tersi, aşk ile başlayan umutlu bir birliktelikten nasıl bunca mutsuzluk
doğar?
Türkiye’de erkeklerin önemli bir kısmının yine önemli vakitlerini öldürdüğü
kahvehaneler toplumumuzun kültürüne nasıl girdi? Hakikaten, kadınların
uzaktan gizemli gizemli merak ettiği ve biraz da önünden geçmeye çekindiği
bu ziyadesiyle ‘erkek’, ziyadesiyle mühim müessesenin evveliyatı nedir?
Bunca erkek nüfus, her gün nasıl oluyor da eskinin sigara dumanı kokusu
geçmemiş bu mekânlarının çekimine kapılıyor ve oralara gitmeden edemiyor? Bu
virüs içlerine ilk ne zaman girdi?
Yıllar oluyor. Babıali yokuşunun hemen başındaki kırtasiyecilerden birinin
vitrininde soluk mavi yatay çizgileri olan bir kitap görmüştüm. Fakültedeki
hocalardan birisi mi söz açmıştı ismi bile biraz tuhaf şu Schopenhauer’dan? Sadi
Irmak tarafından çevrilmiş bir kitapdı o. İrade Felsefesi. Bu irade meselesi
sonradan ve hep ilgimi çekecekti ancak o kitap uzun süre de o vitrinde soldu
durdu. İradesine teslim oldu. Oysa ben, ‘Aşkın Metafiziği’ne çoktan başlamıştım.
Oradan buradan devşirdiğim ilgilerden bir şey hiç aklımdan gitmemiş, nedense.
Annesi de yazar, romancı imiş Schopenhauer’ın.
Kuzey Kore’ye arkadaşım Gürsel Göncü’yle birlikte gittiğimde, Güney Kore’de
Dünya Kupası oynanıyordu ve kimsenin haberi yoktu. Atlas’ın kapağına Gizli Ülke
başlığını bu yüzden koymuştuk. Sekiz günde, ülkenin daha önce yabancı hiç
kimsenin ayak basmadığı bölgelerine, Kore Savaşı araştırmamız sayesinde
girebilmiştik.
Toplam Haber 5562 - Toplam 557 Sayfa - Her Sayfada 10 Haber