Karakutu
Karakutu.Com - Kültür Sanat
Ana sayfa
Galeri
Haberler
Karakutu Tv
Forum
Ekart
Ana Konular
Arşiv
Sanat Ajandası
Sinema
Müzik
Medya Rehberi
Sesli Kitap
Kitap Tahlili
Metin Listesi
Metin Hali
Üye Paneli
Üye Günlüğü
Özel Mesaj
Metin Gönderme
Tavsiye Edin
Künye
İletişim

Reklam


Google Arama



Arama



Online üyeler
Şu an sitemizde, 84 Üye Adayı ve 4 Üye bulunuyor.

Henüz Sitemize üye olmamışsınız, buraya tıklayarak ücretsiz üyemiz olabilirsiniz.

Reklam



Forum Son Başlıklar

 SON CELLAT
 nicht allein
 İçimde Bir Ben Var...
 Bilgi Kuramı
 deprem
 O SEN MİSİN?
 ışıklı kentin sokak süpürücüleri
 vahşi
 Rüya
 Bizler geçmişteki insanlardan daha mı akıllıyız?
 Yaz Dedi Tanrı
 Melekler ağladığında
 Kanadım
 VELEVKİ TARTÜF
 Duan dileğindir...
 Kısa cümleler yazacak bu kalem
 İçinden at başlığını
 atlet giyen tanrıça
 Nazım Hikmet / Masallar
 Mucize Bu!

Karakutu.com-Kültür Sanat Forumu


Giriş Sayfanız Yapın
Favorilere Ekle!
İletişim Formu

Önemli Linkler
BBC Türkçe
İngilizce Dersler
DW-World Türkçe
VOA Türkçe
Google
Yahoo
Msn
Zoque
Resim Yükle

Karakutu - RSS - Alexa

Alexa - Karakutu internet gezgini

Site RSS
Forum RSS


Karakutu.com-Kültür Sanat: Karakutu Forum

Keşke hiç yaşamasalardı!..


Keşke hiç yaşamasalardı!..

 
Yeni Başlık Gönder   Cevap Gönder    Karakutu Forum Ana Sayfası -> Vesaire
Yazar Mesaj
tiananmenian
KARAKUTU YAZARI


Kayıt: Jun 26, 2006
Mesajlar: 1425
Nereden: gebze

MesajTarih: Pts Ağu 11, 2008 10:50 pm    Mesaj konusu: Keşke hiç yaşamasalardı!.. Alıntıyla Cevap Ver




Adolf Hitler

Almanya Devlet Başkanı, Führer

Doğum tarihi 20 Nisan 1889

Doğum yeri Braunau am Inn, Yukarı Avusturya

Ölüm tarihi 30 Nisan 1945

Ölüm yeri Berlin, Almanya

Bağlı bulunduğu parti NSDAP

Görüşü Nasyonal Sosyalizm

Mesleği Politikacı, Ressam

Eşi Eva Anna Paula Hitler

Adolf Hitler (d. 20 Nisan 1889, Braunau am Inn, Yukarı Avusturya - ö. 30 Nisan 1945, Berlin, Almanya), 1933 itibari ile Almanya'nın başbakanı ve 1934'den ölümüne kadar Almanya'nın Führer' iydi. Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi (NSDAP)'nin kurucusu ve başkanıydı.

Hitler, Almanya'da Birinci Dünya Savaşı sonrasında yaşanan Büyük Buhran'dan güç kazandı. Propaganda ve karizmatik bir dille, alt ve orta tabakanın ekonomik istemlerine ümit veriyordu; bunun yanında da belli bir seviyede nasyonalizm, anti-semitizm ve anti-komünizm de sunuyordu. Ekonominin tekrar kurulması, yeniden silahlandırılmış bir ordu ve totaliter ve faşist bir rejimle; Hitler saldırgan bir dış politika izleyerek Alman "yaşam alanı"nı (Lebensraum) genişletmek amacıyla Polonya'ya saldırdı. Hızlı saldırgan savaş taktikleri ile kurduğu Mihver Devletleri ittifakı Avrupa ve Asya'nın büyük bölümünü istila etti.

ABD'nin 2. Dünya Savaşı'na Müttefiklerin tarafında katılımı ve Kızıl Ordu'nun sistematik ilerlemesi ile Alman ordusu gerilemeye başladı. Sovyet güçlerinin 23 Nisan 1945'te Berlin'e girmesi ile III. Reich'in yıkılacağı kesinleşmişti. İstila edilen Berlin'de; Hitler, eşi Eva Hitler ile yeraltı sığınağında 30 Nisan 1945 günü intihar etti. 7 Mayıs 1945'te Alfred Jodl'ın imzaladığı teslim belgesiyle Nazi Almanyası tamamen yok oldu. Nazi'lerin ırkçılığı sonucu 11 ile 14 milyon arasında insan öldürüldü. Bunların arasında Museviler de vardı, ve Holokost olarak tanındı.


Çocukluğu ve Gençlik Yılları

Babası, Alois
Annesi, Klara
Adolf Hitler, 20 Nisan 1889 yılında Almanların yoğunlukta olduğu Yukarı Avusturya'nın Braunau am Inn'da doğdu. Avusturya vatandaşıydı. Bir gümrük memuru olan Alois Hitler(1837–1903) ve Alois'in üşüncü eşi (aynı zamanda yeğeni olduğu söylenmektedir) Klara Poelzl (1860-1907)'ün altı çocuğundan dördüncüsüdür.


İlk tahsilini doğduğu kasabada yaptı. Orta tahsiline Linz şehrinde başladı. O sıralarda, ilerde memur olmasını isteyen babasıyla zıtlaşıyor, ressam olmak istediğini söylüyordu. Sevmediği dersleri asıyor, hiç ilgilenmiyordu (ileride öğretmenlerini çok sert biçimde eleştirmiş, sadece tarih öğretmenini çok sevdiğini ve ona çok şey borçlu olduğunu belirtmiştir).

On üç yaşında tüberkülozdan babasını kaybetti (3 Ocak 1903). Daha sonra ağır bir ciğer hastalığı geçirmiş, doktorun tavsiyesiyle bir yıl kadar okuldan ayrı kalmış, sonrada maddi sorunlar nedeniyle okula geri dönememiştir. Annesine bakma sorumluluğuyla inşaatta işçi olarak çalışmaya başladı.

Gençliğinde kazandığı küçük miktarda paranın önemli bir kısmını kitaplara ayırıyordu. İçindeki anti-semitizim (Yahudi düşmanlığı) ise o zamanlar başlamıştır. İlk başlarda bu fikre karşı çıksa da Yahudilerin birbirlerini kültür, sanat, politika, iş hayatı gibi bütün alanlarda kayırdıklarını düşünmeye başlayınca, Yahudileri sevmemeye başlamıştır. Kendisi bu konuyu şöyle der:

"Ne zaman bir tiyatro gösterisi, bir müzik abartılsa Yahudi yapımı bir şey olduğunu görüyordum. Bunu abartanlar da Yahudilerdi. Bir çok alanı ele geçirdikleri için tüm alanlarda birbirlerini kayırıyorlardı. Güzel bir Alman yapıtı 10 üzerinden 5 alamazken Yahudi yapıtları 10 alıyordu. Bu yüzden bir anti-semitist olmaya karar verdim.

Babasız ve parasız zor yaşam şartlarının üstüne bir de on dokuz yaşına geldiğinde annesini kaybetti (21 Aralık 1907). Annesiyle hep ayrı bir bağ olduğundan söz eder ve o öldüğünde babasının ölümünden daha fazla üzüldüğünü anlatır.


Viyana

Annesi ölmeden hemen önce 1907 yılının Ekim ayında ressam olma ümidiyle Viyana Güzel Sanatlar Akademisi sınavına girmiş ancak başarısız olmuştu. Annesi öldükten sonra da 1908 yılının Eylül ayında tekrar başvurdu ancak gene başarısız oldu. Bir süre, yapıp sattığı resimlerden kazandığı parayla, yaşadı. Bu yılları Hitler sefalet olarak tanımlasa da annesinden kalan miras ve babasının ölümü sebebiyle verilen yetim maaşı o günlerde bir yargıç yardımcısının aldığı paraya denkti. 1912'de Viyana'dan Münih'e geldi.


Siyasi hayat

Hitler'in Deutsche Arbeiterpartei (DAP) yani Alman İşçileri Partisi'ne kayıtlı olduğunu gösteren kart. Bu kartta dikkati çeken bir bilgi üye numarası olan 555 in aslında 55 oluşudur. Partiye üye sayısını çok göstermek için üyeler 500 den başlayarak numaralandırılmıştır.

1933'de Berlin'de

I. Dünya Savaşı 1914'de I. Dünya Savaşı çıkınca Hitler, Bavyera ordusuna gönüllü olarak girmiş ve onbaşlığa (Gefreiter) yükseltilmiştir.


Alman Devrimi

Alman mağlubiyetinden sonra Hitler, arkadaşı mühendis Feder ve altı kişi tarafından kurulmuş olan Alman İşçi Partisi (Deutsche Arbeiterpartei, DAP) isimli gizli bir partiye katıldı ve kısa sürede bu oluşumun üst basamaklarına kadar ilerleyip lider koltuğuna oturdu. Partinin adını Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi (Nationalsozialistische Deutsche Arbeiter Partei, NSDAP) olarak değiştirdi. Taraftarlarına kısaca "Nazi" ismi verildi.

Parti 25 maddelik bir program hazırladı. Bu programın ilk maddesi Almanya'yı Versay'ın ezikliğinden kurtarmaktı. Alman vatandaşlığının yalnız Alman kanını taşıyanlarda olması gerektiği önemli başlıklardan biriydi. Völkischer Beobachter adlı gazeteyi yandaşları çıkarıyordu. Josef Goebbels bu gazetenin tamamen parti bülteni halini almasını sağladı. Gazetede partisinin fikirlerini açıklayan makaleler yayınladı.


Bürgerbräukellerputsch ve Mein Kampf

1924'de Münih'ten hükümeti devirmek için teşebbüslerde (Birahane Darbesi) bulundu fakat başarılı olamadı. Bunun üzerine 10 ay hapse mahkum edildi ve bu zaman içinde "Mein Kampf" (Kavgam) isimli bir kitapta fikirlerini yazdı. Bu kitap, partinin bundan sonraki faaliyetlerine yön verdi. 1924 ve 1929 yılları arasında partisi başarısız oldu. Ancak Dünya Ekonomik Krizinden sonra daha fazla oy kazanabildi (1929). 1930 seçimlerinde yüzde 18 oy ile SPD[18]'den sonra ikinci büyük parti oldu. Hitler'in oyları Katoliklerden daha fazla Protestanlardan, şehirlerden daha fazla kırsal bölge ve kasabalardan, işçilerden daha fazla orta ve üst kesimden geldi.


İktidara doğru

1932 yılında yapılan üçüncü genel seçim, 31 Temmuz tarihlidir. Seçim sonuçlarından yine parlamentoda çoğunluğu sağlayabilen bir parti çıkmamıştır. Toplam oyların yüzde 37’sini alan Nazi partisi, parlamentoda çoğunluğu sağlayamamakla birlikte en çok sandalye sayısına sahip partiydi.

1933 yılının Ocak ayında, Komünistlerin bir genel grevle tüm ekonomiyi işlemez hale getirerek bir “devrimci durum” yaratacakları ya da ülkede içsavaş çıkacağı konusundaki endişeler o derece derinleşmişti ki, Cumhurbaşkanı Paul von Hindenburg Hitler’i, Katolik Merkez Parti’yle bir koalisyon kurarak istikrarlı bir hükümet kuracağı umuduyla başbakan atadı. Ancak Katolik Merkez Parti’yle bir anlaşma sağlanamadı. Milliyetçi Parti’nin de desteğini alan Hitler, ülkeyi yeniden bir genel seçime götürdü. Hükümette oldukları için devletin tüm olanaklarını kullanan bir seçim kampanyası yürütülmüştür. Öte yandan Hitler, hiçbir şekilde ulusalcı bir sosyalist olmadığını, gerçekte ne olduğunu çok net bir şekilde, gereken yerlere anlatabilmişti. Bu seçim kampanyası sırasında endüstri, finans ve sigorta devlerinden büyük miktarda mali destek sağladılar.

27 Şubat 1933 akşamı Reichstag’ta bir yangın çıkmıştır. Bu yangın NSDAP'nin polis örgütü olan gestapo tarafından yapılmıştır ve olay komünistlerin üzerine atılmıştır. Ertesi gün, Hitler Hindenburg’a, anayasanın kişi hak ve özgürlükleriyle ilgili maddelerini ortadan kaldıran bir kararname imzalattı. İzleyen günlerde Nazi partisi ve Milliyetçiler dışındaki tüm partilerin yayınları ve seçim çalışmaları durduruldu.

5 Mart 1933 günü yapılan seçimlerde Nazi partisinin oyları yüzde 44 düzeyine çıkmıştır. Milliyetçi partilerin oyları düşmüş olmakla birlikte parlamentoda çoğunluk sağlanabiliyordu.

NSDAP'nin seçimlerdeki durumu


Diktatörlük

Seçimlerin hemen ertesinde parlamentodan bir “yetki kanunu” çıkartıldı. Bu kanun, Reichstag’ın tüm yetkilerini dört yıl süre ile kabineye devrediyor, ve çalışmalarına bu süre için ara veriyordu.

Ancak böyle bir kanun için parlamentoda üçte iki çoğunluk kararı gerekmektedir. Bu çoğunluk kararının nasıl sağlandığı Nürnberg Uluslararası Askeri Ceza Mahkemesi tutanaklarına da geçmiştir. Oylamanın yapılacağı gün parlamento SA tarafından kuşatılmış, bazı Sosyal Demokrat parlamenterler içeri alınmamıştır. Zaten 81 komünist parlamenter de seçimlerden önce göz altına alınmıştı.

23 Mart 1933 günkü parlamento oturumunda “Halkta ve Almanya’daki Sıkıntının Kaldırılmasına Dair Kanun (Gesetz zur Behebung der Not von Volk und Reicht) adındaki yetki tasarısı kabul edilmiştir.

Bu kararnameyle yürütme ve yasama erklerini eline almıştır. Hemen ardından diğer partileri yasakladı. Büyük bir propaganda faaliyeti yürüterek ve olağanüstü hitabet ve ikna kabiliyetini kullanarak bütün Alman halkını Nazi bayrağı altında birleştirdi. Kendisini, Almanların yanılmaz büyük lideri ilan etti ve halkı da buna inandırdı. Bundan sonra Alman halkı ölümüne kadar Hitler'in peşinden gitti.

Halka, ülkeyi içinde bulunduğu durumdan kurtaracağına söz verdi ve bu yolda çalışmalarına başladı. Almanya'da aşırı artış gösteren işsizliği savaş hazırlığı için kullanarak, iş sahası oluşturdu. Ülke genelinde büyük otobanlar inşa ettirdi.



Anti semitizm

Ülkedeki bütün aksaklıkların nedeni olarak Yahudileri ve çingeneler gibi bazı azınlıkları gösteriyor, Alman ırkının üstün ırk olduğunu söylüyordu. Bütün bir Alman halkını da bunlara inandırmayı başardı ve tarihin en büyük soykırım faaliyetine girişti. Bütün Yahudileri toplama kamplarında topladı. Çalışabilecek durumda olanlar ayrıldıktan sonra diğerleri gaz odalarında öldürülüp, fırınlarda yakıldılar. (Bu faaliyetler sadece Almanya'da değil, daha sonra işgal edilen bütün ülkelerde de gerçekleştirildi. Bu şekilde tüm Avrupa'da yaklaşık olarak 6 milyon insan öldürüldü.) Alman ırkını iyileştirmek adına, binlerce zihinsel engelli insan da hastanelerde, verilen gizli emirlerle öldürülmüştür.


II. Dünya Savaşı

Savaş sonucunda Almanya'nın yenilgisini gören Adolf Hitler ümitsizliğin iyice artması üzerine 30 Nisan 1945'te Berlin'de karısı Eva Braun'la birlikte aynı anda siyanür hapı içip, önce Eva Braun'u sonrada kendisini bir silah vasıtasıyla vurarak intihar etti. Kendi isteğiyle Führerbunker bahçesinde benzinle cesetleri yakılmıştır. Hitler'in bunu istemesinin sebebinin Sovyet ordusu tarafından yakalanıp teşhir edilmek istememesi olduğu iddia edilmektedir. Tüm bu 'resmi' hikayeye rağmen Hitler'in sonuyla ilgili çeşitli iddialar 'komplo teorileri' seviyesinde de olsa hala tartışılmaktadır.

Hitler ölmeden önce ikili vasiyetnamesini yazdırmıştır; Siyasi ve Özel Vasiyetname. Hitler'in siyasi vasiyetnamesi bir hınç çığlığıdır. Ona göre; Almanya bütün milletler için bir zehir gibi tehlikeli olan Yahudileri ve Bolşevizm'i kovalamaktan asla vazgeçmemelidir. Almanya'nın geleceğini tartışmasız bu olgu belirleyecektir. Hitler, savaşa girmekte haklı olduğunu savunuyor ve yenilgiden korkak yalancı generalleri sorumlu tutuyordu. Özel Vasiyetinde ise, tüm hayatı boyunca topladığı sanat eserleriyle doğduğu şehir olan Linz'de bir müze kurulmasını istedi. Tüm şahsi mallarını partiye eğer parti kalmamışsa devlete bıraktığını söylüyordu.


İç politikadaki politika ve uygulamalar

Hitler, iktidara gelmesinin hemen ardından Alman ekonomisinin düzenlemesini hedef almıştır. Gerek I. Dünya Savaşı’ndan yenik çıkmasının, gerekse de 1930 yılındaki genel ekonomik buhranın sonucunda Alman ekonomisi ciddi sıkıntılar içindeydi. Yaşanan hiper enflasyon, aşırı boyutlara varan işsizlik ve bunlara bağlı olarak sanayideki kapasite düşüklüğü, Hitler’in izlediği ekonomi politikalarıyla kısa sürede kontrol altına alınmıştır.

Hitler'in iktidara geldiği 1933 yılını izleyen yıllardaki Alman ekonomisinde gözlenen gelişmeler, çoğu kez Hitler'in olağanüstü başarısı olarak kabul edilir. Hitler'in iktidarın tüm kontrolünü ele geçirmesinin hemen ardından tüm sendikalar kapatılmış, tüm çalışanlar bir "işçi birliği" çatısı altında toplanmış, işçi aidatları, genel bütçeye aktarılmıştır. Ücret artışları ve bunun sonucu olan grev olasılığının kalktığı ekonomide, doğal olarak bir istihdam artışı yaşanmıştır. İşgücü maliyetinin düşmesi ve "iş dünyasındaki barış ve istikrar", işgücü talebini artırmıştır. Teknolojik ve askeri alanlarda büyük yatırımlar yapmıştır.


Dış politika


Alman ekonomisinin canlandırılmasının ardından Hitler, izleyeceği dış politikanın temelini oluşturan askeri stratejisini hayata geçirmeye yönelmiştir. Bu stratejinin ilk adımında Alman kara, deniz ve hava kuvvetlerinin, Versay anlaşmasıyla getirilen sınırlamalardan kurtulmasını sağlamıştır. Bunun sonucunda büyük tonajlı savaş gemileri ve denizaltı, zırhlı kara savaş araçları üretimine geçilmiş, kara ordusunun mevcudu artırılmıştır.

Hitler'in ikinci stratejik hedefi, Almanca konuşan nüfusun yaşamakta olduğu bölgelerin, Alman topraklarına katılmasıdır. Bu stratejik evrenin adımları, 12 Mart 1938 de, Avusturya’nın ilhak edilmesiyle başlamıştır. Ardından ikinci adım olarak Çekoslovakya toprakları içindeki Sudet bölgesidir. Hitler’in baskısıyla 29 Eylül 1938 günü imzalanan Münih Anlaşmasıyla Südet bölgesi Almanya’ya veriliyor. Konferans, Alman, İtalyan, İngiliz ve Fransız başbakanlarının katıldığı, Çekoslovakya’nın temsici bulundurmadığı bir anlaşmadır. Anlaşmanın hayata geçirilmesi konusunda Hitler, hiç zaman kaybetmemiştir. 1 Ekim 1938'de yine silah kullanılmaksızın, uluslararası anlaşmalara dayanılarak, nüfusunun yüzde elliden fazlasını Almanların oluşturduğu Südet bölgesi Almanlarca işgal edilecektir. 15 Mart 1939'da ise Çekoslovakya’nın kalanını da topraklarına ekleyeceklerdir.


Kişisel Özellikleri
Hitler'in vücut dili, mitinglerde halkı etkilemek için bu yolu sürekli kullanıyordu.Hitler' in genel olarak ele alınan en önemli özelliği insanları çabuk etkileyebiliyor olmasıydı. Bu Nazi propagandasıyla birleştirilerek halka sunuluyordu. Hitler'in üstün bir insan olduğu lanse ediliyor, konuşmalarındaki tavırlarıyla bunu, onu dinleyen kitleye hissettirmeye çalışıyordu. Çoğu NSDAP yöneticisinin onu saplantılı bir biçimde benimsemesi ve bu yöneticilerin halkla bir araya geldiklerinde kendi iç yapılarının Hitler'e bağımlı olduğunu bariz şekilde göstermesi yapılan propagandanın etkilerindedir. Nazi Almanyası Hava Kuvvetleri Komutanı olan Hermann Göring, Hitler için şöyle demiştir: Vicdansızım ben. Benim vicdanım Adolf Hitler'dir.

Hitler, mücadeleci bir kişilik sergilemeye çalışıyor ve üstün niteliklere sahipmiş izlenimi vermek için vücut dilini etkin bir biçimde kullanıyordu. Sert bakışlar, ani hareketler ve uzun konuşmalar propaganda amacı ile yapılan ayrıntılardı. Kendisini yanılmaz, hata yapmaz bir lider olarak göstermeye çalışıyor eskiden savunduğu görüşleri halen sıkı sıkıya savunduğunu belirtiyordu. Goebbels onun için şöyle demiştir: Führer hiç değişmez. Çocukken nasılsa şimdi de öyledir.

Saplantılarla dolu hayatında sanata çok önem vermiş, özellikle resim konusunda kendisini otorite olarak kabul etmiştir. Annesinin ölümünden sonra sulu boya resimler yaparak otel odalarında yaşadığı biliniyor, kazandığı parayla müzeleri geziyor, umarsızca parasını tüketiyordu.

Ölümsüzlük hissi Hitler'in başka bir saplantısıdır. Bu fikre, ondan önce doğan kardeşlerinin ölmüş olması yüzünden kapılmış olabilir. Diğerleri ölürken kendisinin hayatta kalması özel olduğu hissini uyandırmıştır. Kendisini ilahi koruma altında görmesini sağlayan dayanaklardan biri de Birinci Dünya Savaşı'nda cephedeyken içinden bir sesin yerinden kalkıp başka bir yere gitmesini söylemesidir. Bu içsel sesten sonra bir bombanın terk ettiği cepheye düşmesi ve oradaki arkadaşlarının ölmesi inandığı düşünceyi saplantılı hale getirmesine sebep olmuştur.

http://tr.wikipedia.org/wiki/Adolf_Hitler
Başa dön
tiananmenian
KARAKUTU YAZARI


Kayıt: Jun 26, 2006
Mesajlar: 1425
Nereden: gebze

MesajTarih: Pts Ağu 11, 2008 11:04 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver



Pol Pot (1928 - 1998)

Asıl adı Saloth Sar olan ve 1928'de Kompong Thom şehrinde çiftçi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Pol Pot, Demokrat Parti'ye hizmetlerinden dolayı Fransa'da elektronik eğitimi almak için burs kazandı. Fransa'da bulunduğu sırada komünizme ilgi duyan, Tito devrindeki Yugoslavya'da komunist gençlik kamplarında eğitim gören Pol Pot, eğitimini yarıda bırakarak Kamboçya'da öğretmenlik yapmaya başladı.


1963 yılında ise ormanlık bölgelere çekilerek Kızıl Kmerler olarak bilinen gerilla teşkilatını kurup organize etti. 1970'teki askeri ihtilal sonucu iktidardan uzaklaştırılan ve Kamboçya'nın kralı Sihanouk ile işbirliğine girerek askeri idareye karşı hareket başlattı ve 1975'te General Lon Nol yönetimindeki askeri idareyi devirerek başbakan oldu.


KANLI REJİM


Başbakan olmasına rağmen bütün idareyi elinde bulunduran Pol Pot, birliklerinin başkent Phnom Penh'i işgal etmesiyle asıl yüzünü gösterdi ve katliamlarını sergilemeye başladı. Şehirde yaşayan herkesi pirinç tarlalarında çalışmaya zorlayan Pol Pot, bütün okulları kapattı.


Yaşlı-genç-çocuk-kadın-erkek ayırımı yapmaksızın yüzbinlerce insanı işkencehanelere dönüştürülen okullarda, komünist idareye karşı olduklarını itiraf ettirdikten sonra ölüm tarlalarına sürdü.


1979'da Vietnamlılar tarafından desteklenen Hun Sen önderliğindeki bir hareketle başkentten uzaklaştırılan Pol Pot ve Kızıl Kmerler, iktidarda oldukları süre içinde Kamboçya kaynaklarına göre yaklaşık 7 milyonluk nüfusun 3 milyon 300 binini katlettiler.


Yine bu dönemde yüzbinlerce ev, binlerce okul, hastane, Budist-Hiristiyan-Müslüman ibadethaneleri yerle bir edildi. Ve bu donemde tüm dünyada 'Bir Numaralı Düşman Kardeş' olarak yadedilmeye başlandı.


1979'dan 1997 Temmuz’una kadar Kamboçya'nın Çin ve Tayland sınırındaki ormanlık bölgede gerilla hareketine devam eden Pol Pot'un bu ülkeler tarafından desteklendiği iddia edildi.

1997 Temuz’unda Kral Sihanouk'un oğlu Prens Ranaridh'e bağlı kuvvetlerle isbirligi yaparak başkenti ele geçirmeye çalısan Pol Pot'a bağlı Kızıl Kmerler, eski başbakan Hun Sen'e bağlı hükümet kuvvetlerince püskürtüldü.


Son basarisiz girişiminden dolayı yandaşlarınca omur boyu ev hapsine mahkum edilen Pol Pot'un sağlık durumu da gittikçe kötüye gitmeye başladı.

Pol Pot ölümünden bir iki hafta önce


Ölümünden yaklaşık olarak bir hafta önce Tayland hükümeti Pol Pot'u yakaladığı halde, 'başka ülkenin içişlerine müdahale olur' ve 'Çin'le ilişkilerimiz bozulur' gerekçesiyle serbest bıraktı. Dönemin ABD Başkanı Bill Clinton ise, Pentagon'a Pol Pot'un derhal yakalanarak milletlerarası bir mahkemede yargılanması emri verdi.

Pol Pot 14 Nisan 1998 de kalp krizi sonucu öldü. Bu açıklama Kızıl Kimerler tarafından yapılmıştı ve dünya kamuoyu bu açıklamaya pek de itibar etmemişti.

Pol Pot ölümünden birkaç ay önce kendisiyle yapılan bir röportajda, milyonlarca insanın oldürülmesiyle alakalı vicdanen rahat olduğunu, bunları kendi basına yapmadığını açıklamıştı.

http://www.kimkimdir.gen.tr/kimkimdir.php?id=1222
Başa dön
tiananmenian
KARAKUTU YAZARI


Kayıt: Jun 26, 2006
Mesajlar: 1425
Nereden: gebze

MesajTarih: Pts Ağu 11, 2008 11:10 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver



Josef Stalin


Doğumu 21 Aralık 1879
Gori, Gürcistan

Ölümü 5 Mart 1953
Moskova, SSCB

Yosif Stalin (asıl adıyla Gürcüce; İosif Visarionoviç Cugaşvili) (1879 - 1953), 1922'den, 1953 yılındaki ölümüne kadar 31 sene boyunca SSCB'nın liderliğini ve Sovyetler Birliği Komünist Partisi'nin liderliği anlamına gelen Genel Sekreterliğini yapmıştır. Lakabı olan 'Stalin' Rusça'da çelik anlamına gelir.

İosif Cugaşvili, 21 Aralık 1879'da Gürcistan'ın Gori kasabasında doğdu. Babası kunduracıydı. Gençken girdiği papaz okulundan devrimci militanlara katılmak üzere ayrıldı ve Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi'nin bolşevik kanadı saflarında yer aldı..

Uzun yıllar Sibirya'da sürgünde kaldı. 1917 Ekim devriminden sonra sürgünden döndü. Aynı dönemde İsviçre'den sürgünden dönen Lenin'le birlikte çalışmaya başladı. 1917 Temmuz ayında Lenin'in tekrar Finlandiya'ya sürgüne gitmek zorunda kalması üzerine, Sverdlov'la birlikte partinin yönetimini üstlendi. Ekim Devrimi'nden sonra Lenin'in başkanlığındaki Sovyet hükümetinde Milliyetler Halk Komiseri oldu.

Lenin'in ölümünden az önce Komünist Partisi genel sekreteri oldu. 1920-1930 arası sağ ve sol ideolojik mücadele sırasında suçlandı. Bu mücadelelerde binlerce insan sürgüne gönderildi veya görevden alındı. Bu sürgünler ve cezalandırmalar milli temelde değil, esas olarak ideolojik çizgiler üzerine oluyordu. Stalin'in ideolojik mücadele sırasında geliştirdiği görüşler ve siyaset, (özellikle muhalifleri tarafından) Stalinizm olarak adlandırılır.

Dönemin en sert ideolojik mücadelesi Leon Troçki'ye karşı sürdürülmüş ve Leon Troçki'nin 1940 yılında Meksika'da öldürülmesiyle Bolşevik Partisi içinde sağ veya sol sapmayla suçlanan eski liderlerden bazıları hayatını kaybetmiştir.

Josef Stalin, planlı ekonomi, kollektivizasyon ve endüstrileşme uygulamaları ile 1928-1936 yılları arasında Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği'nde köklü dönüşümlerin gerçekleştirilmesini sağladı.Bunu yaparken Anti Komünist muhalefete karşı önlemleri arttırmıştır.

İkinci Dünya Savaşı sırasında parti liderliği, hükümet başkanlığı ve Sovyet orduları başkomutanlığı görevlerini bir arada yürüttü. 1939'da Hitler'in Nazi Almanyası'yla Molotov-Ribbentrop paktı diye de bilinen bir saldırmazlık anlaşmasını imzaladı. Bu anlaşma müzakereleri sırasında, Stalin, Hitler'den, Polonya'nın doğusu, Finlandiya'nın güneyi, Estonya, Letonya ve Litvanya'ya ilaveten Türkiye'den de toprak istekleri olduğunu belirtti ve fakat diğer istediklerini aldığı halde Türkiye konusunda başarısız oldu.

Bu tartışmalı tarihsel dönemle ilgili olarak, Stalin'e düşman veya Stalin'den yana olan her iki tarafın da farklı tezleri vardır. Stalin karşıtlarının tezlerine göre, Hitlerle aralarındaki açıklanmayan gizli protokole bağlı olarak Finlandiya, Estonya, Letonya, Litvanya, Romanya ve Polonya'nin Naziler veya Sovyetler tarafından işgalinin yolu açılmıştır. Stalin'in doğru yaptığını savunanlara göre ise, 1937'deki Münih görüşmelerinde açıkça ortaya çıktığı gibi, İngiliz ve Fransız emperyalistleri ve dolaylı olarak da Amerikalılar, Nazileri kışkırtıyorlardı ve onların Sovyetler Birliği'ne saldırısının önünü açmaya çalışıyorlardı. Bu amaçla Avusturya'nın Almanya'ya katılmasına (Anschluss) ve Çekoslovakya'nın işgaline göz yummuş ve onaylamışlardı. Ne var ki, özellikle Çekoslovakya'nın işgalinden sonra Sovyetler Birliği'nin İngiltere ve Fransa ile ilişki kurma çabalarına rağmen bu iki ülke Nazi tehdidini birlikte ortadan kaldırma girişimini reddetti. Böylece Sovyetler Birliği, kendi sınırlarını güvence altına almak için bu protokolü imzaladı. Stalin'in amaçlarına göre, Polonya ve Baltık ülkelerinde oluşturulacak tampon bölgeler, Nazilerin Sovyetler Birliği'ne ulaşmasını engelleyecekti. Böylece 1939 yılında Nazi işgalinden sonra Sovyetler Polonya'nın kalan yarısını işgal edip Estonya, Litvanya ve Letonya'yı sınırlarına kattı. Finlandiya'ya saldırdı ve büyük kayıplar vermesine rağmen Mart 1940'da "kış savaşı' olarak bilinen bu savaşı da kazandı. 1941'de Hitler'in Sovyetlere saldırması üzerine Stalin bu sefer müttefiklerin yanında yer aldı. Sovyetler Birliği'nin en ağır bedeli ödeyen güç olarak (24 milyon ölü) müttefiklerin yanında Nazi Almanyası'na karşı kazandığı zafer uluslararası alanda gücünü artırdı.

Milyonlarca Kırım Tatar Türklerini, Alman Ordularına yardımcı oldukları gerekçesiyle 1944'de Sibirya'ya sürüp, yerlerine Rusya'dan nüfus getirterek Kırım'ı Ruslaştırdı. Ayrıca, 1944 yılında Gürcistan Türkiye sınırında asırlardır yaşamakta olan Ahıska Türklerini de Orta Asya'ya sürgüne göndermiştir. Gene aynı yıllarda Kuzey Kafkasya'da Çeçenistan ve Dağıstan'da yaşayan Türkleri de Orta Asya'ya sürmüştür.

Ayrıca 2. Dünya Savaşı'nın bitiminden sonra, Türkiye'den Kars, Ardahan ve Artvin vilayetlerini ve İstanbul ve Çanakkale Boğazlarında askeri üsler isteyince, Türkiye, 2. Dünya Savaşı'nın diğer galipleri olan ABD ve İngiltere ile ilişkilerini güçlendirmek için Sovyet düzeni benzeri tek-partili Milli Şeflik yönetiminden çok-partili demokrasi düzenine geçmiş ve 1952 yılında NATO'ya üye olmuştur.

Stalin, 1945'ten sonra işgal ettiği Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinde komünist rejimler kurdurdu. Daha sonra bu ülkelerin dünyadan izole edilmesi Churchill tarafından "demir perde" diye anılacak ve bu kavram yaygınlaşacaktır.

5 Mart 1953'te öldü. Ölümünden sonra Kruşçev, Stalin'i suçladı. Ünlü 20'nci Kongre ile başlayan anti-Stalinizasyon kampanyası Sovyetler Birliği'nde Gorbaçov dönemine kadar sürecektir. Gorbaçov tarafından kongrelerde yayımlanan Glasnost ve Perestroika Stalin'e ağır eleştiriler getirdi.

http://tr.wikipedia.org/wiki/Stalin
Başa dön
tiananmenian
KARAKUTU YAZARI


Kayıt: Jun 26, 2006
Mesajlar: 1425
Nereden: gebze

MesajTarih: Sal Ağu 12, 2008 12:56 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver



Ariel Şaron (1928 - .... )



Ariel Şaron, 1928’de doğdu. 14 yaşında İsrail Ordusu’na girdi. Şaron, ordu bünyesinde özel komando birliği kurarak ülke güvenliğinin korunmasında etkin görev üstlendi. Tel Aviv Üniversitesi’nde hukuk öğrenimi gören Ariel Şaron’un komutasındaki İsrail askerleri 1953 yılında bir Filistin köyünü basarak 60 sivili katletti. Tarihçilere göre Şaron, bu saldırı sırasında askerlerine 'herkesi öldürün' emri verdi.

Arial Şaron 1967’deki 6 Gün Savaşı’nda yer aldı ve 1972’de ordudan ayrıldı. Aradan 1 yıl geçmeden 6 Ekim 1973’de, Mısır’ın tüm Sina Yarımadası’nı aldığı büyük zaferiyle sonuçlanan, İsrail’in en büyük dini bayramına denk gelen Yom Kippur Savaşı’nda orduya geri çağrıldı. Knesset’e 1973’te seçilen Şaron, 1 yıl sonra istifa ederek dönemin Başbakanı İzak Rabin’e güvenlik danışmanı oldu. Arial Şaron 1982 yılında Savunma Bakanı oldu. Ve 18 Eylül 1982'de Şaron, İsrail Ordusuna "Filistin mülteci kamplarının yerle bir edilmesi" emrini verdi. Saldırı sonucunda 600 filistinli ölürken, 1800 filistinlinin kayıp olduğu açıklandı. Filistin kaynakları hiçbir iz bırakmadan kaybolan sivillerin Falanjist milisler ve İsrail askerleri tarafından öldürüldükten sonra gizlice gömüldüğünü iddia etti. Şaron, otobiyografisinde, katliam emirlerinin bazılarını kabul etti ve bunları 'hata' olarak nitelidi. 1983 yılında hakkında soruşturma açıldı. Şaron, Sabra ve Şatilla katliamlarından 'dolaylı olarak sorumlu' bulundu ve bakanlık görevinden azledildi. Ama Şaron, İsrail sağı için her zaman popüler bir sima olmayı başardı.

Şaron Yerleşim Bakanı olduğu doksanlarda Batı Şeria ve Gazze'de 1967 işgali sırasında alınan bölgeleri yerleşime açtı. 1996 yılında Netanyahu iktidara geldiğinde onu da kabineye alması için yoğun baskıyla karşılaştı. 1998 yılında dışişleri bakanı oldu. 1999 yılında Netanyahu'nun seçim hezimetinin ardından Likud liderliğine geldi. Gelir gelmez de kışkırtıcı faaliyetlere başladı. Müslümanlarca kutsal olan Mescid-i Aksa’ya yürüdü ve bu konuda kışkırtıcı açıklamalar yaptı.


Şubat 2001 tarihnde seçmenlerin ancak %60’nın oy kullandığı seçimlerde %60’lık bir oyla iktidara geldi. İktidara gelmesi tüm dünya tarafından tedirginlikle yarattı. Gazeteci Phil Reeves bu konuda şunları söylüyordu:

“73 yaşındaki Likud lideri Ariel Şaron, şubat ayında ülkenin başına geçti ve 1983’teki Şabra-Şatilla katliamlarıyla ilgili soruşturmanın onu küçük düşürmesinin ardından, bir daha İsrail’e lider olamayacağını düşünenleri şaşırttı. Yoğunlaşan şiddetten bıkan ve hükümetin yürüttüğü mükemmel halkla ilişkiler kampanyasıyla ikna olan İsrailli seçmenler, kendilerini güvene kavuşturarak Yaser Arafat’a sert çıkacağını düşündükleri bu adama döndüler. Şaron, beklenmedik bir farkla, 21 aydır başbakan olan Ehud Barak’ı gönderip iktidara geldi. Artık eski düşmanı Yaser Arafat ile yüz yüzeydi. Bölgenin kaderi, iki yetmişlik adamın elindeydi: Filistinlileri askeri güçle hizaya sokabileceğine inanan inatçı bir İsrail ideoloğu, eski bir general ile, Batı ile ilişkilerini düzeltmek ve sokakta giderek yükselen radikal dalga arasında sonsuz bir mücadeleye kilitlenen değişken Filistin lideri.”

Şaron 2001 yılı sonu ve 2002 başında izlediği politikalarla bu tedirginlikleri boşa çıkarmadı. Zeevi suikastını bahane ederek filistin yerleşim bölgelerini bombalatan Şaron, çocuk, kadın demeden bir çok filistinlinin de ölmesine neden oldu. 2002'nin Şubat ayında ise geniş bir harekat başlatırken, mülteci kamplarına da saldırı emri verdi. Gazze’deki mülteci kamplarına yönelik gerçekleştirdiği operasyonlar sırasında da 24 Filistinli öldü.


Şaron’un Politik Kariyeri

1975-77:Başsakan'ın güvenlik danışmanı

1977-81:Tarım Bakanı

1981-83:Savunma Bakanı

1984-90:Ticaret ve Endüstri bakanı

1990-92:Yerleşim ve yapı Bakanı

1996-98:Alt yapıdan sorumlu bakan

1998-99:Dışişleri Bakanı

1999:Likud Partisi Başkanı

2001: İsrail Başbakanı

http://www.kimkimdir.gen.tr/kimkimdir.php?id=912
Başa dön
tiananmenian
KARAKUTU YAZARI


Kayıt: Jun 26, 2006
Mesajlar: 1425
Nereden: gebze

MesajTarih: Sal Ağu 12, 2008 9:15 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver




Yaralı Diz Katliamı


(Türkçe'de "Yaralı Diz" anlamına gelir) Lakota Siuları ile Birleşik Devletler arasındaki son büyük çatışmadır. General Nelson A. Miles tarafından Yerli İşleri Komisyonuna yazılan bir mektupta çatışma sonrasındaki olaylar katliam olarak nitelendirilmiştir.

Katliam

1890'da ABD hükümeti Amerikan yerlileri (Kızılderili) arasındaki "Hayalet Dansı" nın bir savaş dansı olduğundan şüpheleniyordu. Ancak bu dans Kızılderililer için kutsal bir seremoni idi ve bazı yerliler ellerinden alınan haklara bu kutsal dansı icra ederek kavuşacaklarına inanmışlardı. Savaş Bakanlığı yerlilerin bir isyan hareketine kalkışacakları düşüncesiyle 7. Süvari alayını Pine Ridge ve Rosebud bölgelerindeki Lakota yerlilerinin kamp yerine göndermiş, bu kutsal dansı icra edenleri tutuklamak istemişti.

29 Kasım 1890'da Birleşik Devletlerin beş yüz kişilik 7. Süvari alayı Minneconjou Lakota yerlilerinin kamp yerlerini çevirmiş ve çıkan çatışmada yirmi beş süvariye karşılık, aralarında altmış iki kadın ve çocuğun yer aldığı 153 Siu öldürülmüştür. Ancak çatışma sırasındaki kargaşada tam olarak kaç kişinin öldüğü bilinmemektedir.

Dee Brown 1970 yılında yazdığı Bury My Heart at Wounded Knee adlı incelemesinde (Türkçe'ye Kalbimi Vatanıma Gömün olarak çevrilmiştir) Kristof Kolomb'un İspanya Kraliçesine Kızılderililerle ilgili şunları yazdığını aktarır: "Yeryüzünde bunlardan daha iyi bir ulus bulunmadığına Majestelerin önünde ant içebilirim. Komşularını kendileri kadar seviyorlar, konuşmaları son derece tatlı ve kibar, konuşurken hep gülümsüyorlar." Ancak sözlerine şöyle devam eder: "Elli adamla bu halkın hepsini boyunduruk altına alabilir ve onlara her istediğimizi yaptırabiliriz.”


1890'da Wounded Knee'deki Siu katliamı Kizilderili özgürlüğünün sembolik olarak sonu oldu. Katliamı yaşayan Kara Geyik o gün bir başka şeyin daha öldüğünü söyler: "O zaman kaç kişinin öldüğünü anlayamamıştım. Şimdi kocamışlığımın şu yüksek tepesinden gerilere baktığımda, yerde birbirleri üzerinde yığılı duran boğazlanmış kadınları ve çocukları hâlâ o genç gözlerimle görebiliyorum. Ve orada, o çamurun içinde bir şeyin daha öldüğünü ve o kar fırtınasına gömüldüğünü görebiliyorum. Evet, bir halkın düşü öldü orada..."

Bu katliamı yaşayanlardan biri, Gelincik Louise yaşadıklarını şöyle anlatıyordu:

"Kaçmaya çalıştık. Ama yaban sığırı gibi bir bir vurdular bizi. Beyazların içinde de iyi insanlar bulunduğunu biliyorum, ama kadınları ve çocukları da vurduklarına bakılırsa askerler çok kötü insanlar olmalı. Kızılderili askerler beyaz çocuklara asla böyle yapmazlardı."


Katliam sonrası

Amerikan Ordusu katliam sonrasında ölüleri gömmek için sivil vatandaşlar kiraladı. Savaş meydanına gelenler soğuk havada 84'ü erkek, 44'ü kadın, 18'i çocuk Lakota cesedi ile karşı karşıya kaldı. Katliamdan yaralı kurtulan 7 Lakotalı Wounded Kne Creek bölgesindeki Pine Ridge hastanesinde öldü.

General Nelson Miles, katliamın sorumlusu Albay Forsyth'ı görevden almış, Askerî Araştırma Mahkemesi taktik hatasından dolayı kendisini eleştirmiş ancak yine de mahkemede hakkında beraat kararı çıkmıştır.

Daha sonra The Wonderful Wizard of Oz'un yazarı olarak ünlenecek olan genç editör L.Frank Baum 3 Ocak 1891 yılında Aberdeen Saturday Pioneer'da şunları yazmıştı:

"Öncüler daha önce güvenliğimizin tek yolunun Yerlilerin tamamen yok edilmesine bağlı olduğunu ilan etmişlerdi. Asırlardır onlara karşı hata edip durmaktansa medeniyetimizi korumak adına daha büyük bir hata yapıp bu evcilleşmeyen ve evilleştirilemeyen yaratıkları dünya üzerinden tek bir iz kalmamacasına yok etseydik daha iyi yapardık. Biz sıradan insanlar ve beceriksiz komutanların emri altındaki askerler için gelecek güvenliğimiz bunda yatmaktadır. Aksi takdirde gelecekte de geçmişte olduğu gibi kızılderililerle tümüyle sıkıntı yaşayacağımızı bekleyebiliriz."


Dee Brown'un eseri

Yirminci yüzyılın sonlarında Wounded Knee Katliamına karşı protesto sesleri daha da yükselmiş, tarihçi Dee Brown aynı adla bir kitap yazmış, Buffy Sainte-Marie ise protest bir müzik bestelemişti. Ünlü oyuncu Marlon Brando 1973'de Baba (The Godfather) filmindeki rolüyle en iyi erkek oyuncu dalında verilen Oskar ödülünü Yaralı Diz Katliamı sebebiyle reddetmişti. 27 Mart 1973'teki ödül törenine kendi adına konuşma yapması için Sacheen Littlefeather adlı Kızılderili genç bir kadını gönderdi. Brando'nun kaleme aldığı, genç Kızılderilinin zaman darlığı nedeniyle tümünü okuyamadığı yazının bir bölümü şu şekildeydi:


Sacheen Littlefeather, Brando'nun Oscar Ödülü'nü reddediş mektubunu okurken"Marlon Brando... benden zaman darlığı ile şu anda sizinle paylaşamayacağım uzun bir konuşma yapmamı istedi ancak basınla paylaşmaktan memnuniyet duyacağım şey şu ki o... çok üzülerek bu cömert ödülü kabul edemiyor. Ve bunun sebebi de... günümüz film endüstrisinin ...beni affedin.. ve televizyonlardaki filmlerdeki yeniden çevrimlerde Amerikan Yerlilerine yaptıkları ve Wounded Knee'deki son olaylardır. Bu akşam aranızda bulunamadığım için beni affedin gelecekte kalplerimiz ve anlayışlarımızda sevgi ve cömerlikte biraraya geleceğiz. Marlon Brando adına sizlere teşekkür ederim."

Littlefeather, zaman darlığı sebebiyle tamamını okuyamadığı konuşmanın tam metnini basına dağıtmıştır. Brando'nun basına dağıtılan metininden bir bölümün çevirisi;

"200 yıl boyunca toprağı, ailesi, ve özgür olma hakkı için savaşan Yerli halka şöyle dedik: "İndir silahını arkadaş gel birlikte oturalım. İndirirsen eğer silahını arkadaş senle barıştan söz ederiz, senin hayrına anlaşırız birlikte." Silahlarını indirdiklerinde onları katlettik biz. Onlara yalan söyledik. Onları topraklarından koparmak için kandırdık. Onları açlığa mahkum ettik ki antlaşma dediğimiz ama hiçbir zamanda andımıza sadık kalmadığımız o hileli anlaşmaları zorla imzalasınlar. Onları, yalnızca yaşamın anımsayacağı kadar uzun bir süredir yaşam vermiş bu kıtada dilencilere döndürdük. Ve tarihi istediği kadar çarpıtılmış dahi olsa nasıl yorumlarsanız yorumlayın: Biz doğru yapmadık. Ne adil davrandık ne de dürüst. Onlara karşı ne haklarını iade etmek zorundaydık ne de anlaşmalarımıza sadık kalmak, çünkü gücümüzün üstünlüğü bize diğerlerinin haklarına saldırma, mallarını gaspetme, yalnızca yaşamlarını ve özgürlüklerini savunmaya çalışırken onların yaşamlarını ellerinden alma hakkını sağlıyordu ki onların erdemleri suça dönüşürken bizim ahlâksızlıklarımız erdem oluyordu.
Fakat öyle bir şey var ki bu sapkınlığın ulaşamayacağı, o da tarihin büyük hükmü. Emin olun ki tarih bizi yargılayacaktır. Ama umurumuzda mı? O nasıl bir ahlâki şizofrenidir ki tüm dünyanın işitmesi için ulusumuzun en tepesindeki sesle ciğerlerimiz patlayana kadar bizim taahhütlerimizi tuttuğumuzu haykırırız da tarihin tüm sayfaları, Amerikan Yerlilerinin yaşamındaki son 100 yıl boyunca geçirdikleri tüm o aç, susuz günler ve geceler bu sesin dediklerinin tam zıttını söyler........"
Başa dön
tiananmenian
KARAKUTU YAZARI


Kayıt: Jun 26, 2006
Mesajlar: 1425
Nereden: gebze

MesajTarih: Sal Ağu 12, 2008 9:50 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver






Nero

Roma İmparatoru

Hüküm süresi 13 Ekim 54 – 9 Haziran 68

(51'den itibaren Prokonsül)

Tam adı Nero Claudius Caesar Augustus Germanicus

Doğumu 15 Aralık 37

Ölümü 9 Haziran 68 Roma

Önce gelen Claudius

Sonra gelen Galba

Eş/eşler Claudia Octavia

Poppea Sabina

Statilia Messalina

Çocukları Claudia Augusta

Hanedan Julio-Claudian Hanedanı

Babası Gnaeus Domitius Ahenobarbus (Konsül 32)

Annesi Genç Agrippina

Roma İmparatorluk Hanedanları

Julio-Claudian Hanedanı Augustus


Nero Claudius Caesar Augustus Germanicus (15 Aralık 37 – 9 Haziran 6Cool, Esas adı Lucius Domitius Ahenobarbus olan ve aynı zamanda Nero Claudius Caesar Drusus Germanicus olarak da bilinen, Julio-Claudian Hanedanı'nın beşinci ve son Roma İmparatoru. Nero, büyük amcası Claudius tarafından tahtın vârisi olarak evlatlık edinilmiştir. Nero Claudius Caesar Drusus olarak, İmparator Claudius'un ölümünün ardından, 13 Ekim 54'de Roma tahtına oturmuştur.

54 - 68 yılları arasında İmparatorluğu yöneten Nero, saltanatı boyunca dikkatini daha çok diplomasi, ticaret ve imparatorluğun kültürel sermayesinin arttırılması üzerine yöneltmiştir. Tiyatrolar yapılmasını emretmiş ve atletizm yarışmaları düzenlemiştir. Saltanatı sırasında, Part İmparatorluğu ile başarılı bir savaş yapılmış ve ardından barış müzakereleri yürütülmüş (58–63), 60–61 arasındaki Britinya İsyanı bastırılmış ve Yunanistan'la diplomatik bağlar güçlendirilmiştir. 68 yılında bir askeri darbe ile devrilen Nero, Roma Senatosu'nun idam tehdidi altında, katibi Epaphroditos'un yardımıyla kendini öldürmek zorunda kalmıştır.

Popüler tarih Nero'yu çapkın ve tiran olarak hatırlar; "Roma yanarken Lir çalan" imparator ve Hıristiyanlara ilk zulmedenlerden biri olarak bilinir. Bu hikâyeler, bazı erken dönem Hıristiyan yazarlarla birlikte tarihçiler Tacitus, Suetonius ve Cassius Dio'un anlattıklarına dayanır. Öte yandan bazı eski kaynaklara göre Nero, halkın gözünde hükümdarlığı sırasında ve sonrasında oldukça popülerdi. Nero, güzel sanatlar, müzik ve spor etkinliklerinin coşkulu bir hamisiydi. Kendisini eleştirenler bunun imparatorluğun zararına olduğunu iddia etmişlerdir. Nero'nun saltanatını gerçekle kurguyu birbirinden tamamen ayırarak ele almak mümkün değildir.




Hayatı

Ailesi

Julio Claudian soy ağacıNero, 15 Aralık 37 yılında Lucius Domitius Ahenobarbus adıyla yılında Başkent Roma yakınlarındaki liman kenti Antium'da doğmuştur. Nero, Gnaeus Domitius Ahenobarbus ve İmparator Caligula'nın kız kardeşi Genç Agrippina'nın tek oğludur.

Lucius'un babası Lucius Domitius Ahenobarbus, aynı ismi taşıyan Konsül Gnaeus Domitius Ahenobarbus ve Aemilia Lepida'nın oğullarıdır. Gnaeus, aynı zamanda Marcus Antonius ve Küçük Octavia'nın kızları Yaşlı Antonia tarafından torunudur.Yine Octavia'dan dolayı İmparator Augustus'un 2. kuşak yeğenidir. Nero'un babası praetor olarak görev yapmıştır ve geleceğin imparatoru Caligula'ya doğu seyahatinde eşlik eden görevlilerinin arasından bulunmuştur. Nero'un babası, tarihçi Suetonius tarafından bir katil olarak tasvir edilmiş ve İmparator Tiberius tarafından vatana ihanet, zina ve ensest ile suçlanmıştır. Tiberius'un ölümü bu suçlamalardan kurtulmasını sağlamıştır. Gnaeus, Lucius henüz üç yaşındayken ödem (ya da "su toplanması") sonucu 39 yılında ölmüştür.

Lucius'un annesi Genç Agrippina, Augustus ve karısı Scribonia'nın kızları Yaşlı Julia ve kocası Marcus Vipsanius Agrippa tarafından torununun kızıdır. Agrippina'nın babası Germanicus, Augustus'un karısı Livia'nın ve öte yandan Marcus Antonius ve karısı Octavia'nın torunudur. Germanicus'un annesi Küçük Antonia, Genç Octavia ve Mark Antony'nin kızıdır. Octavia ise Augustus'un ikinci büyük kız kardeşidir. Germanicus aynı zamanda Tiberius'un evlatlık oğludur. Bir çok antik tarihçi Agrippina'yı üçüncü kocası İmparator Claudius'u öldürmekle itham ederler.


İktidara gelişi

Lucius'un imparator olması öngörülen bir şeydeğildi. Dayısı Caligula saltanatına başladığında yirmi dört yaşındaydı ve kendine bir vâris yapmak için yeterince zamanı vardı. Lucius'un annesi Agrippina, Caligula'nın gözünden düşmüş ve kocasının ölümünün ardından 39 yılında sürgüne gönderilmişti. Caligula, Lucius'un verasetini üstüne aldı ve yetişmesi için onu daha az varlıklı olan teyzesi Domitia Lepida'nın yanına gönderdi.

Caligula'nın hiçbir vârisi olmadı. Karısı Caesonia ve küçük kızları Julia Drusilla ile birlikte 41 yılında öldürüldü. Bunun ardından Caligula'nın amcası Claudius'un imparator oldu. Claudius, Agrippina'nın sürgünden dönmesine izin verdi.

Claudius, Messalina ile evlenmeden önce iki evlilik yapmıştı. Önceki evliliklerinden aralarında genç yaşta ölen Drusus da olmak üzere üç çocuk sahibi olmuştu. Messalina ile olan evliliğinden Claudia Octavia (d. 40) ve Britannicus (d. 41) adlarından iki çocuğu daha olmuştu. Messalina, 48 yılında Claudius tarafından idam ettirildi. 49 yılında Claudius Agrippina ile dördüncü evliliğini yaptı. Claudius, politik olarak yardımı olacağını düşündüğü için Lucius'u resmi olarak 50 yılında evlatlık edindi ve adını Nero Claudius Caesar Drusus olarak değiştirdi. Nero, üvey kardeşi Britannicus'dan daha büyüktü ve böylece tahtın vârisi haline geldi.

Nero, 51 yılında henüz on dört yaşındayken yetişkin ilan edildi. Senatoya girmenin ilk basamağı olan prokonsül olarak atandı, Claudius'la birlikte halk önünde görünmeye başladı ve sikkelerde üzerinde tasvir edilmeye başladı. 53 yılında üvey kardeşi, Claudia Octavia ile evlendi.


İmparator

Erken dönem saltanatı

Claudius 54 yılında öldü ve Nero imparator ilan edildi. Rivayetler oldukça fazla olmakla birlikte birçok eski tarihçi Claudius'un Genç Agrippina tarafından zehirlendiğini iddia eder. Nero'nun Cladius'un ölümü konusunda ne kadar bilgi sahibi olduğu ya da işin içinde ne ölçüde yer aldığı bilinmemektedir.Ancak Suetonius:

...[Nero] imparatorun öldürülmesini teşvik eden kişi değilse bile, en azından Cladius'un öldürülmesinde kullanılan mantarları "Yunan atasözünün dediği gibi tanrıların yiyeceği" diyerek övmesi ile açıkça kabul ettiği gibi onun sır ortağıdır
Nero, on altı yaşında o güne kadarki en genç imparator olarak başa geçti. Eski tarihçiler Nero'nun saltanatının ilk dönemlerinde, özellikle de ilk yılında, annesi Genç Agrippina'nın, hocası Lucius Annaeus Seneca ve Praetorian Prefect'i Sextus Afranius Burrus'un fazlasıyla etkisi altında kaldığını aktarırlar. Nero'nun yönetiminin ilk bir kaç yılı "iyi bir yönetim" örneği olarak bilinir. İmparatorlukta olan bitenler etkin bir şekilde yürütüldü ve Roma Senatosu devlet işleyişinde elde ettiği etkinin keyfini çıkardı.

Nero'un saltanatının hemen başlarında Agrippina ve Nero'nun iki akıl hocası Seneca ve Burrus arasındaki nüfuz mücadelesi nedeniyle sorunlar baş gösterdi. 54 yılında Agrippina, Nero'nun Ermeni heyetini kabul ettiği sırada hemen yanına oturmayı denedi ancak Seneca onu durdurarak olası bir diplomatik skandalı büyümeden engelledi. Nero'nun arkadaşları da Agrippina'ya güvenmiyorlardı ve Nero'yu annesine karşı dikkatli olması konusunda uyarıyorlardı. Nero'nun Octavia ile olan evliliğinde mutsuz olduğu bu sebeple de eski bir köle olan Claudia Acte ile bir ilişkiye girdiği aktarılır. 55 yılında, Agrippina Octavia'dan yana olaya müdahil oldu ve oğlunun Acte'den ayrılmasını talep etti. Nero, Seneca'nın da desteği ile annesinin kişisel ilişkilerine karışmasına engel oldu.

Anlatılana göre Agrippina oğlu üzerindeki etkisinin azalmasıyla tahta çıkması için daha genç bir adaya yöneldi. O sırada henüz on beş yaşında olan Britannicus yasal olarak hâlen bir çocuktu ancak yetişkinliğe ulaşmasına az kalmıştı. Tacitus'un anlattığına göre, Agrippina kendisinin desteğyle Claudius'un öz oğlu Britannicus'un develet nezdinde Nero'nun yerine tahtın gerçek vârisi olarak görüleceğini umut ediyordu. Ancak genç adam yetişkinliğe adım atmasından bir gün önce aniden ve şüpheli bir şekilde öldü. Nero, Britannicus'un bir sara nöbeti sonunda öldüğünü ilan etti ancak eski tarihçilerin hemen hepsi Britannicus'un Nero tarafından zehirlettirildiğini iddia ederler. Tarihçi Suetonius olaydan şöyle bahseder;

[Nero], Britannicus'u zehirlemeye sadece sesini kıskandığından değil (kendi sesinden daha hoş olduğu için) halkın gözünde babasının hatırasından dolayı kendisinden daha fazla saygı görebileceği korkusu ile teşebbüs etmişti.
Britannicus'un ölümün ardından Agrippina, Octavia'ya iftira atmakla suçlandı ve Nero tarafından imparatorluk sarayından gönderildi.


Annesini öldürmesi ve gücünü sağlamlaştırması

Nero ve Poppea Sabina SikkesiNero zaman içerisinde yavaş yavaş gücünü artırdı. 55 yılında, Agrippina'nın müttefilerinden Marcus Antonius Pallas'ı hazinedeki görevinden uzaklaştırdı. Pallas, Burrus'la birlikte imparatorluk tahtına Faustus Cornelius Sulla Felix'i geçirmeye çalışmakla suçlandı. Genç Seneca ise Agrippina ile ilişki kurmak ve zimmetine para geçirmekle itham edildi. Seneca, kendini, Pallas ve Burrus'u temize çıkarmayı başardı.

58 yılında, Nero arkadaşı ve aynı zamanda geleceğin imparatorlarından Otho'nun karısı Poppea Sabina ile romantik bir ilişkiye girdi. Anlatılanlara göre Octavia'dan boşanarak Poppaea ile evlenmesi Agrippina hayatta olduğu sürece siyasi açıdan mümkün olmadığından 59 yılında Nero annesinin öldürülmesini emretti. Bazı modern tarihçilere göre ise Nero'yu annesini öldürtmeye iten şey Agrippina'nın Nero'nun yerine tahta Rubellius Plautus'u geçirmeyi planlamasıydı. Suetonius'a göre, Nero annesini önceden planlanmış bir deniz kazasında öldürtmeyi planlamıştı ancak Agrippina kurtulunca, idam ettirdi ve intihar süsü verdi.


Annesini öldürten Nero'nun pişmanlığı, John William Waterhouse, 1878.62 yılında Nero'nun akıl hocası Burrus öldü. Buna ilaveten, Seneca bir kere zimmetine para geçirmekle suçlandı. Seneca Nero'dan kamu işlerinden emekli olmak için izin istedi. Nero Claudia Octavia'dan kısır olduğu gerekçesi ile boşandı ve Poppaea ile evlenebilmek için onu sürgüne gönderdi. Halkın tepkisi üzerine, Nero Octavia'nın sürgünden geri dönmesini kabul etmek zorunda kaldı, ancak dönüşünden kısa bir süre sonra Octavia idam edildi.

Nero ve Senato'ya karşı ilk vatana ihanet suçlaması 62 yılında yapıldı. Senato, bir şölen sırasında Nero hakkında olumsuz konuşan praetor Antistius'u ölüme mahkum etti. Daha sonra Nero bir kitabında Senato'ya iftira atan Fabricius Veiento'nun idam edilmesini emretti. Tacitus Gaius Calpurnius Piso önderliğindeki suikast komplosunun o yıl başladığını yazar. Gücünü sağlamlaştırmak için, Nero 62 ve 63 yılları boyunca aralarında Pallas, Rubellius Plautus, Faustus Cornelius Sulla Felix ve Doryphorus'un da bulunduğu birçok kişiyi öldürttü. Suetonius'a göre bu süreçte Nero, "her hangi bir ayrım ya da ılımlılık göstermeden canının çektiği herkesi öldürttü."

Nero gücünü sağlamlaştırmak için ufak ufak Senato'nun gücünü de el koyuyordu. 54 yılında, Nero Senato'ya Cumhuriyet döneminde sahip olduğuna eşdeğer güçler vaad etti. 65 yılına gelindiğinde, senatörler ellerinde hiç güç kalmadığından şikayet ediyorlardı ve bu Pisonia Tertibi'ne yol açtı.


Partlarla Savaşı ve Barış

Nero'un 55 yılında tahta geçmesinin hemen ardından, Roma'ya tabi Ermenistan krallığı kendi prensi Rhadamistus'u devirdi ve yerine Part prensi Tiridates'i getirdi. Bu hareket, Romalılarca topraklarının Partlar tarafında işgali olarak algılandı. Roma, genç imparatorun bu durumla nasıl başa çıkacağı konusunda kaygılıydı. Nero vakit kaybetmeden Gnaeus Domitius Corbulo komutasındaki orduyu bölgeye gönderdi. Partlar geçici olarak Ermenistan'ın kontrolünü Roma'ya bıraktılar.

Barış çok uzun sürmedi ve 58 yılında savaş tam anlamıyla başladı. Part Kralı I. Vologases kardeşi Tiridates'in Ermenistan'ı terk etmesine karşı çıktı. Persler Ermenistan topraklarının tamamını işgale başladılar. Komutan Corbulo, Part ordusunun büyük bölümünü aynı yıl içerisinde ortadan kaldırdı. Tiridates geri çekildi ve Roma, Ermanistan'ın büyük bölümünün kontrolünü ele geçirdi.

Nero'nun bu ilk zaferi halk tarafından coşkuyla karşılandı. Tigranes adında, Roma'da yetişmiş bir Kapadokya soylusu Nero tarafından Ermenistan'ın yeni yöneticisi olarak atandı. Corbulo, başarılarından dolayı Suriye valiliği ile ödüllendirildi.


Part İmparatorluğu, 60 yılı civarı, Nero'nun Part İmparatorluğu ile yapmış olduğu barış antlaşması içeride tam bir politik zaferdi ve bu sebeple Doğuda çok sevilmişti.62 yılında, Tigranes Part şehri Adiabene'ye saldırdı. Roma ve Part İmparatorluğu bir kere daha savaştaydılar ve bu durum 63 yılına kadar devam etti. Partlar, Roma eyaleti Suriye'ye yönelik bir saldırı hazırlığına başladılar. Her ne kadar Corbulo Nero'yu savaşı sürdürmeye ikna etmeye çalıştıysa da Nero barış anlaşması yapamyı tercih etti. Roma'da, doğudan yapılan gıda tedariği ve bütçe açıkları konusunda bir endişe vardı.

Barış anlaşmasının sonucunda Tiridates yeniden Ermenistan kralı oldu ancak tacını Roma'da İmparator Nero'nun elinden giydi. Gelecekte, Ermenistan kralı bir Part prensi olacaktı ancak ataması Romalıların onayına tabi olacaktı. Tiridates, Roma'ya gelmeye merasimlerde bulunmaya zorlanması Roma'nın hâkimiyetini sembolize ediyordu. Roma halkının, bu anlaşma sayesinde kurtulan hayatlardan dolayı oldukça mutlu olduğu anlatılır.

63 yılında yapılan bu barış antlaşması, siyasi açıdan Nero için çok önemli bir zaferdi. Nero, İmparatorluğun Doğu eyaletlerinde ve doğal olarak Part İmparatorluğunda da oldukça popüler hale geldi. Partlar ve Romalılar arasındaki barış, Roma İmparatoru Trajan'ın Ermenistan'ı işgal ettiği 114 yılına kadar yaklaşık 50 yıl boyunca sürdü.

Hatta, Nero'dan son derece olumsuz bahseden Suetonius bile, Nero ve Partlarla ilgili olarak şöyle der:

Partların kralı Vologaesus, Senato'ya ciddi bir talep olarak müttefikliğin yenilenmesi için son sözünü gönderdiğinde, bunun onuru Nero'nun hatırasına yazıldı. Aslında, yirmi yıl sonra, ben genç bir adamken, karanlık kökene sahip biri olarak görünürken bile, Nero adı onu gayretle destekleyen ve düşmesini hiç istemeyen Partlar arasında hala bir teveccühtü.

Yönetimle ilgili politikaları

Nero sık sık toplumun alt sınıflarını koruyan ve memnun eden politikalar yürüttü. Bu sebeple Nero popülerlik takıntısı olmakla eleştirilmiştir.

Nero, 54 yılında Senato'ya daha fazla otonomi sözü vererek hükümdarlığına başladı. İlk yılında, Senato'nun övgüleri arasında yasama konusunda başkalarının onu dikkate almasını yasakladı. Nero'nun başlangıçta yönetimden uzak durduğu ve bu süre içerisinde zamanının çoğunu genelevleri ya da tavernaları ziyaret ederek geçirdiği bilinir.

55 yılıyla birlikte, Nero yönetimde daha faza etkin bir rol almaya başladı. 55 ve 60 yılları arasında dört kez Konsül olarak görev yaptı. Bu dönemle ilgili eski tarihçiler kendisinden olumlu bahseder ve sonraki yıllardaki yönetimiyle olan farklılığına dikkat çekerler.

Nero, alt sınıfların haklarını korumak için çalışmıştır. Bu sınıfın muhatap olduğu kefalet ve cezalar için sınırlamalar getirilmiştir. Aynı zamanda, kanun adamlarının alacağı ücretler de sınırlıydı. Senato'da azat edilmiş köle sınıfının kötü davranışları üzerine tartışmalar vardı ve efendilerin gerekli durumlarda özgürlüğü geri alabilmesi talep ediliyordu. Nero azatlı köleleri destekledi ve patronların bu tip haklar elde etmesini engelledi. Senato'nun, bir kölenin işlediği suçtan ait olduğu evdeki tüm kölelerin sorumlu tutulmasına yönelik bir kanun geçirme denemesi Nero tarafından veto edildi.

Yolsuzlukları azaltmak Nero’nun saltanatında önemli bir yer tutmuştur. Yüksek dereceden memurların fakirlerden çok fazla vergi topladığı suçlamaları üzerine, Nero vergi toplama ayrıcalığını daha düşük seviyeden yetenekli komisyonculara verdi. Nero, magistra ya da vekillerin, rüşvet almak için bir toplanma yeri olabileceği korkusuyla, halka açık eğlencelere gitmesini yasakladı. Buna ilaveten, haraç ve rüşvet suçundan tutuklanan bir çok devlet görevlisi görevden uzaklaştırıldı.

Nero’un eylemleri fakirlerin ekonomik durumlarına yardım etmeyi amaçlıyordu. Fakirlerin haddinden fazla vergilendirildiği yönünde yeni şikayetler gelmeye başlayınca Nero tüm dolaylı vergileri yürürlükten kaldırmaya teşebbüs etti. Senato bu eyleminin fazla aşırı olacağı konusunda onu ikna etti. Bir uzlaşma göstergesi olarak, vergiler % 4,5'dan % 2,5'a düşürüldü. Buna ilaveten, gizli devlet vergi kayıtları halka açık hale getirildi. Yiyecek ithalindeki giderleri düşürmek için, ticaret gemilerinin vergiden muaf olduğu ilan edildi.

Nero candan bir sanat ve gösteri aşığıydı. Bir dizi gymnasium ve tiyatro inşa ettirdi ve oyunculara Yunan tarzı elbiseler giydirdi. Çok büyük gladyatör oyunları düzenlendi. Ayrıca quinquennial Neronia festivalini başlattı. Festival, oyunlar, şiirler ve tiyatro gösterileri içeriyordu. Tarihçiler, o dönemde tiyatronun aşağı tabaka için olduğu şeklinde bir inanış olduğuna ve onları ahlaksızlık ve tembelliğe ittiğine inanıldığına işaret eder. Kimileri Yunan etkisini küçümsemişlerdir. Bazıları ise gösteriler için yapılan devasa harcamaları sorgulamışlardır.

63 yılında bütçe krizinin ilk göstergeleri ortaya çıkmaya başladı. Part savaşı ve gıda nakliyesi sırasında kaybolan kargolar Roma'daki yiyecek fiyatlarını tehdit etmeye başladı. Nero, kamu fonlarının yönetimine yeniden atamalar yaptı, bütçe sorumluluklarını sıkılaştırdı ve hazineye özel bir bağışta bulundu. Ardından Partlarla barış seçeneğini tercih etti. 64 yılında, Roma yandı. Nero, yeniden yapılanma için bir kamu yardım çabasını harekete geçirdi. Varsıl çiftlik sahiplerinin yaşadığı eyaletler yangının ardından ağır biçimde vergilendirildiler.

Nero'nun saltanatının sonlarına doğru bir seri büyük imar projeleri hayata geçirildi. Sıtmayı önlemek için, Nero Ostia bataklıklarını Roma yangınından çıkan molozlarla doldurttu. Yangının ardından büyük Domus Aurea sarayını yaptırttı. 67 yılında , Nero Korint Boğazı'na bir kanal kazdırmaya teşebbüs etti. Bu ve diğer projeler devlet bütçesinin yapısını daha kötü hale gelmesine yol açtı.


Büyük ayaklanmalar ve güç mücadeleleri

Selefleriyle karşılaştırıldığında, Nero'nun saltanatı sırasında Roma'ya görece bir barışın hakim olduğu söylenebilir. Part savaşı, iktidarda bulunduğu süre içinde meydana gelen hemen hemen tek büyük savaştır. Savaştan nefret etmesi nedeniyle hem eleştirilmiş hem de övülmüştür. Birçok Roma imparatoru gibi Nero da saltanatı boyunca çok sayıda isyan ve iktidar mücadelesiyle yüzleşmek zorunda kalmıştır.


Britanya Ayaklanması (Boudica'nın yükselişi)

60 yılında, Vali Gaius Suetonius Paulinus ve birliklerinin Druidlere ait Mona Adası (Anglesey Adası) kuşatmasıyla meşgul olduğu bir sırada, Britanya eyaletinin güneydoğu bölgesindeki kabilelerden Iceniler, kraliçeleri Boudica'nın önderliğinde ayaklandılar. [Boudica ve birlikleri, Suetonius Paulinus'un 61 yılında geri dönerek kontrolü ele alıp isyanı bastırana kadar geçen süre içinde üç şehri yerle bir etti. Nero, Suetonius Paulinus'un başka isyanlara yol açabileceği kaygısıyla onun yerine daha pasif olan Publius Petronius Turpilianus'u atadı.


Pisonia Komplosu

65 yılında, Gaius Calpurnius Piso adında bir devlet görevlisi, Nero'ya karşı aralarında praetorian tribün Subrius Flavus ve bir centurion olan Sulpicius Asper'in de olduğu kişilerin yardımıyla bir komplo düzenledi. Tacitus'a göre, komplocuların çoğunun arzusu "devleti imparatordan kurtarmak" ve Cumhuriyet'i yeniden tesis etmekti. Azat edilmiş bir köle olan Milichus bu tertibi öğrendi ve Nero'nun sekreteri Epaphroditos'a haber verdi. Bunun sonucunda tertip başarısız oldu ve aralarında Nero'nun eski arkadaşlarından şair Lucan'ın da bulunduğu komploya adı karışan kişiler idam edildi.[Nero'un eski akıl hocası Genç Seneca komplocularla planı konultuğunu kabul etmesi üzerine intihara zorlandı.


Yahudi İsyanı (Birinci Yahudi-Roma Savaşı)

66 yılında, Yunanlılar ve Yahudiler arasında dinî gerilimlerden kaynaklanan Yahudi İsyanı baş gösterdi. 67 yılında Nero, Vespasianus'u düzeni sağlaması için Yahudiye eyaletine gönderdi. Sonunda isyan 70 yılında Nero'nun ölümünden sonra bastırılabildi. Bu isyan Romalıların Kudüs duvarlarını yıkmaları ve Kudüs Tapınağı'nı tahrip etmeleri nedeniyle ünlüdür.


Vindex'in İsyanı

67 yılı sonları ya da 68 yılı başlarında, Galya'daki Gallia Lugdunensis eyaleti valisi Vindex Nero'nun vergi politikalarına karşı ayaklandı. Yukarı Germania valisi Virginius Rufus isyanı bastırması için bölgeye gönderildi. Vindex, destek elde etmek amacıyla Hispanya'daki Hispania Citerior eyaleti valisi Galba'yı imparator olması için çağırdı. Virginius Rufus, Vindex'in birliklerini bozguna uğrattı ve Vindex intihar etti. Galba, bir devlet düşmanı ilan edildi ve lejyonu Clunia şehrinde kuşatıldı.


Galba'nın yükselişi

Nero, imparatorluğun kontrolünü askeri olarak sağlamayı denedi ancak Roma'daki düşmanları eldeki fırsatı hemen kullanıldı. 68 yılı Haziran ayıyla birlikte senato Galba'yı imparator seçti ve Nero halk düşmanı ilan edildi. Praetorian muhafızlara, kendisi de imparator olma hayalleri kuran praetorian prefect Nymphidius Sabinus tarafından Nero'ya ihanet etmeleri için rüşvet verildi. Praetorian muhafızlar Nero'yu tutukladılar ve sonradan aktarıldığına göre intihar etmeye zorladılar.

Nero'nun ölümünün ardından, Roma Dört İmparator Yılı olarak da bilinen bir iç savaş dönemine girdi. Nero'nun ardılları iktidar mücadelesine girdiler. Galba, Otho ve Vitellius, Nero'un generali Vespasianus'un Yahudiye eyaletinden dönerek Roma'da düzeni sağlamasına kadar geçen sürede bir birleri ardınca kısa süreler için imparator oldular.


Büyük Roma Yangını

Büyük Roma Yangını, 64 yılının 18 Haziran'ını 19 Haziran'a bağlayan gece patlak verdi. Yangın, Circus Maximus'un güneydoğu köşesinde çabuk tutuşan mallar satan dükkanlarda başladı.


Halk etkinlikle

Nero Sikkesi, c. 66. Arka yüzde Ara Pacis.Nero, dört atın çektiği yarış arabaları kullanmaktan, arp çalmaktan ve şiir okumaktan hoşlanırdı. Hatta imparatorluğun her tarafında diğer sanatçılar tarafından seslendirilen şarkılar düzenlemişti. Başlangıçta, Nero sadece özel dinleyiciler için şarkı söylerdi.

64 yılıyla birlikte, Nero popülaritesini arttırmak için Neapolis'te halk önünde söylemeye başladı. Yine 65 yılında quinquennial Neronia fetivalinin ikincisinde de şarkı söyledi. Söylendiğine göre Nero ilgi arzuluyordu ancak tarihçilerin , aynı zamanda yazdığına göre Nero halk içindi şarkı söylemesi için Senato, yakın çevresi ve diğer insanlar tarafından cesaretlendirilmişti. Antik tarihçiler ısrarla şarkı söyleme konusundaki tercihini utanç verici bularak eleştirirler.

Bu eleştiriler, günümüzün meşhur "Roma yanarken keman çalıp şarkı söylüyordu" söylencesine de kaynaklık eder. Her ne kadar Nero lir, çalabiliyoridiyse de, keman 13. yüzyıla kadar icat edilmeyecekti. 13. Yüzyılda ortaya çıkan "İtalyan Lir'i" (lira de braccio) modern keman'ın erken bir formudur ve bu karışıklık günümüz söylencesine yol açmıştır.

Nero, 67 yılında düzenlenen Olimpiyat Oyunları'na Yunanistan ile olan ilişkileri geliştirmek ve Roma hakimiyetini göstermek için katılmaya ikna edildi. Nero bir yarışmacı olarak on atlı araba yarışına katıldı ve arabadan düşmesi sonucu ölümün kıyısından döndü. Aynı etkinliklerde aktör ve şarkıcı olarak da boy gösterdi. Nero tüm bu yarış ve rekabet sırasında her ne kadar sendelemiş olsada, zafer tacları kazandı ve Roma'ya döndüğünde bunlar için bir geçit resmi düzenledi. Bu zaferler imparator olması nedeniyle hakemler tarafından Nero'ya rüşvet olarak verilmiştir.


Ölümü

67 yılı sonları ya da 68 yılı başlarında, Gallia Lugdunensis eyaleti valisi Vindex Nero'nun vergi politikalarına karşı ayaklandı. Germanya superior valisi Virginius Rufus isyanı bastırması için bölgeye gönderildi. Vindex, destek elde etmek amacıyla Hispanya'daki Hispania Citerior eyaleti valisi Galba'yı imparator olması için çağırdı. Virginius Rufus, Vindex'in birliklerini bozguna uğrattı ve Vindex bir suikaste kurban gitti. Galba, devlet düşmanı ilan edildi ve lejyonu Clunia şehrinde kuşatıldı.

Nero, imparatorluğun kontrolünü askeri olarak sağlamayı denedi ancak bu fırsat Roma'daki politik düşmanları tarafından hemen aleyhinde kullanıldı. 68 yılı Haziran ayıyla birlikte Senato, artık Galba'nın imparator olmasını onaylamış. ve Nero "halk düşmanı" ilan edilmişti. Praetorian muhafızlara, kendisi de imparator olma hayalleri kuran praetorian prefect Nymphidius Sabinus tarafından Nero'ya ihanet etmeleri için rüşvet verildi.

Tarihçi Suetonius'a göre, Nero geride kalan arkadaşlarıyla beraber Roma'nın varoşlarında bulunan Via Salaria'ya kaçtı. Her ne kadar kaçması konusunda uyarıldıysa da, Nero kalarak intihara hazırlandı. Anlatılanlara göre, praetorian muhafızlar onu tutuklamak için odaya girdiklerinde o çoktan sekreteri Epaphroditos'un yardımıyla kendini hançerlemişti. Bir Roma askeri figürü görmesi üzerine "sadakat budur" dediği anlatılır. Cassius Dio'nun anlattığına göre, son sözleri " Ey Jüpiter, içimde nasıl bir sanatçı yok oluyor!" olmuştur.

Ölümüyle birlikte, Julio-Claudian Hanedanı sona ermiştir. Bunu Dört İmparator Yılı olarak da bilinen bir kaos dönemi takip etmiştir.


Matem

Tarihçi Tacitus'a göre, Nero'un ölümü Senatörler, soylular ve üst sınıftan kişilerce memnuniyetle karşılanmıştı. Diğer taraftan alt tabakadakiler, köleler, arena ve tiyatronun müdavimleri ve "Nero'nun meşhur aşırılıklarıyla desteklenenler" bu haberle adeta yıkılmıştı.[121] Nero'ya sadık, ancak onu devirmek için rüşvet almış olan ordu mensupları ise karışık duygular içinde olduklarını söylüyorlardı.

Dört İmparator Yılındaki iç savaş tarihçiler tarafından sıkıntılı bir dönem olarak tanımlanır. Tacitus'a göre bu istikrarsızlığa, Nero ve öncüllerinde hemen fark edilen "imparatorluk kanının" yeni adaylarda olmayışından kaynaklanan itimatsızlık neden olmuştur. Galba kısa saltanatına Nero'nun birçok müttefikini ve gelecekteki olası düşmanlarını idam ettirerek başlamıştı. Bunların arasında imparator Caligula'nın oğlu olduğu iddia edilen Nymphidius Sabinus'ta vardı.


Nero'nun tanrılaştırılması, 68 sonrası. Eser, Nero'yu ölümünün ardından tanrısal statüye yükselirken betimler.Otho, Galba'yı devirdi. Anlatılnalara göre Otho birçok asker tarafından Nero'ya benzediği için seviliyordu. Yine anlatılanlara göre, birçok Romalı onu Nero gibi selamlamıştı. Otho, "Nero" adını bir soyadı gibi kullandı, çok sayıda heykelini yeniden diktirdi. Vitellius, Otho'yu devirdi. Vitellius saltanatına, Nero adına düzenlenen ve nerdeyse tüm şarkıları Nero tarafından yazılmış büyük bir cenaze töreni ile başladı.

İç savaş ve Flavius Hanedanlığı sırasında halkın Nero'ya karşı olan aşırı hassasiyeti devam etti. Bu durum, özellikle en popüler olduğu doğu eyaletlerinde özellikle hâkimdi. Philostratus şöyle yazar:

Gerçek şu ki, Nero her ne kadar karakterine biraz yabancı bile olsa Hellas'ın (antik Yunanistan'ın) özgürlüklerini bilgelik ve ılımlılık ile yeniden onarmıştı; şehirler dorik ve attik yapı karakterlerini yeniden elde etmişler, Hellas'ın bile tadına varamadığı oranda bir çeşit barış ve uyum içinde genel bir gençleşme yerleşmiş geleneklere eşlik etmişti. Vespasian, her nedense, bu özgürlükleri söküp atmış, başka bahanelerle fesatçılıklarını delil göstererek aşırı şiddetini temize çıkartmaya çalışmıştır.
Nero'nun 68 yılındaki intiharından sonra özellikle de doğu eyaletlerinde Nero'nun aslında ölmediği ve bir şekilde geri geleceği şeklinde yaygın bir inanış ortaya çıkmıştı.

En az üç "sahte" Nero'nun liderliğinde isyanlar çıktı. Yüzü Nero'ya çok benzeyen ve onun gibi kithara ve lir çalan ilki, 69 yılında Vitellius zamanında ortaya çıktı. Onun gerçekte kim olduğunu bilen bir kaç kişi bulunduktan sonra, yakalandı ve idam edildi. Yine İmparator Titus (79-81) zamanında Nero'ya benzeyen ve yine lir eşliğinde şarkı söyleyen bir başkası da Asya'da ortay çıkmış ancak o da ilkiyle aynı akıbeti paylaşmıştır. Nero'un ölümünde yaklaşık 20 yıl sonra İmparator Domitianus zamanında üçüncü bir taklitçisi ortaya çıkmıştır. Partlar tarafından desteklenen bu üçüncüsünü bu işten vaz geçmeye ikna etmek çok zor olmuştu ve neredeyse bir savaşa neden oluyordu.


Tarih yazımı

Nero’nun çağdaşı herhangi bir tarihsel kaynağın günümüze kadar ulaşmamış olduğundan dönemiyle ilgili tarih yazımı sorunludur. Taraflı ve hayali olduğu söylenen günümüze kalmamış anlatımlar Nero'yu ya aşırı derecede eleştiriyor, ya da göklere çıkartıyordu. Orijinal kaynakların bazı olaylarla çeliştiği de söylenir. Bununla birlikte, adı geçen kayıp birincil kaynaklar, gelecek kuşak tarihçiler tarafından Nero hakkında yazılmış ve günümüze kalmış ikincil ve üçüncül derecede kaynakların temelidir. Çağdaşı olan tarihçilerden birkaçının ismi bilinir; Fabius Rusticus, Cluvius Rufus ve Yaşlı Pliny adındaki bu yazarlar Nero'yu kınayan ve şimdi hepsi kayıp olan eserler yazmışlardır. Yine bazı Nero yanlısı anlatımlar da vardı ancak kimin tarafından yazıldıkları ya da neden Nero'yu övdükleri belli değildir.

Nero hakkında bilinenlerin büyük bölümünün kaynağı üçü de patrici sınıfından olan tarihçiler Tacitus, Suetonius ve Cassius Dio'dur. Tacitus ve Suetonius, Nero hakkındaki anlatımlarını ölümünden yaklaşık elli yıl sonra, Cassius Dio ise yaklaşık yüzelli yıl sonra kaleme almışlardır. Bu kaynaklar, Nero'nun döneminde gerçekleşen Claudius'un ölümü, Genç Agrippina'nın ölümü ve 64 yılındaki Büyük Roma Yangını gibi bazı konuları inkar eder ancak, Nero'yu kınamak konusunda uyumludurlar.

Az miktardaki diğer kaynakların Nero hakkındaki bilgileri sınırlı ve değişik bakış açılarına sahiptir. Günümüze ulaşmış birkaç yapıt Nero'yu oldukça olumlu olarak resmeder. Bazı kaynaklar ise, Nero'yu yetenekli ve özellikle doğu eyaletlerinde olmak üzere oldukça popüler birisi olarak tasvir ederler.

I. Constantinus, 4. yüzyılda Hıristiyanlığın hamisi haline geldi ve tahta çıktığında kendisini aynı zamanda Hıristiyan Kilisesinin Yüksek Rahibi ilan etti. Bu tarihten sonra Roma üzerinde Hıristiyan etkisi başlar. Bu şartlar altında Nero'nun Hıristiyanları cezalandırdığı yolundaki kayıtlar, zaten olumsuz olan Nero algısını daha da kötüleştirmiştir.


Cassius Dio (155 civarı - 229) Roma'lı bir senatör olan Cassius Apronianus'un oğludur. Hayatının büyük bir kısmını kamu hizmetinde geçirmiştir. İmparator Commodus zamanında senatör ve Septimius Severus'un ölümünden sonra Smyrna valisi olarak görev yapmıştır; hemen ardından 205 yılı civarında Suffect Konsül ve daha sonra Afrika ve Pannonia prokonsül'lüğü yapmıştır.

Dio Roma Tarihi adlı eserinin 61 ile 63. kitapları arasında Nero'nun saltanatını tasvir eder. Bu kitaptan kalan parçalar 11. yüzyıl keşişi olan John Xiphilinus tarafından özetlenmiş ve değiştirilmiştir.


Dio Chrysostom [değiştir]Yunanlı tarihçi ve filozof olan Dio Chrysostom (40 civarı – 120), Roma halkının Nero'dan çok memnun olduğunu ve ellerinde olsa ilelebet hüküm sürmesine razı olacaklarını yazar.


Epiktetos

Epiktetos (55 civarı - 135), Nero'un katibi Epaphroditos'un kölesidir. Nero'nun karekteri hakkında bir kaç olumsuz yorumda bulunur ancak saltanatı hakkında herhangi bir gözlem aktarmaz. Nero'yu şımarık, öfkeli ve mutsuz bir adam olarak tasvir eder:

[refah ve mutluluk] imparatora ait bir güç mü? Değil. Eğer öyle olsaydı Nero mutlu olurdu.

Sadece onun Nero'nun damgası olmadığını gör. Hiddetli mi, sinirden kudurmuş mu, kusur mu arıyor? eğer kapris onu ele geçirirse, önüne gelen herkesin kafasını kırarmı?


Josephus

Tarihçi Josephus (37-100 civarı), diğer tarihçileri Nero'ya iftira atmakla suçlamıştır.Tarihçi Josephus (37 civarı - 100), Nero'yu bir tiran olarak adlandırsa da, Nero'ya karşı bir önyargı olunduğunu ilk ima eden kişidir.


Marcus Annaeus Lucanus

Bir tarihçiden ziyade şair olan Lucanus (39 civarı - 65), Nero'nun saltanatınına iltifat eder. Önceki dönemlerdeki savaş ve çekişmelerden farklı olarak Nero'nun saltanatı sırasındaki barış ve refah hakkında yazmıştır. İronik bir şekilde sonradan Nero'yu devirmeye yönelik bir komplo içinde yer lamış ve idam edilmiştir.


Philostratus

"Atinalı" Philostratus II (172 civarı - 250) "Tyana'lı Apollonius'un Hayatı" adlı eserinde Nero'dan bahseder (Kitaplar 4–5). Nero hakkında genellikle olumsuz bir bakış açısına sahip olsa da, Nero'nun doğuda sevildiğinden bahseder.


Yaşlı Pliny

Yaşlı Pliny 'nin (24 civarı - 79) Nero Tarihi günümüze ulaşmamıştır. Ancak Pliny'nin Doğal Tarihler (Naturalis Historia) adlı eserinde de Nero'dan birkaç yerde bahseder. Pliny Nero hakkında en olumsuz düşünen tarihçilerden birisidir ve onu "insanlığın düşmanı" olarak adlandırır.


Plutarch

Plutarch (46 civarı - 127) Galba ve Otho'nun hayatlarını aktarırken dolaylı olarak Nero'dan bahseder. Eserlerinde Nero bir tiran olarak tasvir edilmiştir.


Genç Seneca

Nero'nun öğretmeni ve akıl hocası olan Genç Seneca (M.Ö. 4 civarı - 65), bekleneceği üzere Nero hakkında olumlu yazmıştır.


Suetonius Tranquillus

Suetonius (69 civarı - 130) equestrian sınıfına mensuptur ve İmparatorluk yazışmalarından sorumlu birimin başıdır. 121 yılında Hadrian tarafından işten çıkartılınca, anekdotlara dayanarak ve sansasyonel bakış açısıyla imparatorların biyografilerini yazmaya başlamıştır.

Kitabının Nero'nun hayat hikayesiyle ilgili olan bölümünde, ona olan düşmanlığı açık olarak anlaşılır ve bu durum bazı modern tarihçilerin, Suetonius'un verdiği bilgilerin doğruluğunu sorgulamasına neden olmuştur. Örneğin Nero'nun deliliğinin kanıtı olarak gösterilen aşağıdaki paragraf tamamen propaganda amaçlı yazılmış olabilir, :

Sporus adındaki delikanlıyı hadım ettirdi ve onu bir kadın haline dönüştürmeyi denedi ve ardından çeyiz ve gelin duvağının da dahil olduğu neredeyse geleneksel bir törenle büyük bir kalabalığın bakışları arasında onu evine aldı ve ona karısı gibi davrandı. Kalabalıktan birisinin yapmış olduğu, "eğer Nero'nun babası Domitius'un da böyle bir eşi olsa dünya için çok iyi olurdu" espirisi hala dillerdedir. Süslü imparatoriçe elbisesi giyen ve tahtırevan'a binen Sporus'u mahkemelere ve Yunan çarşılarına götürür ve Roma sokaklarında dolaşırlarken zaman zaman sevgiyle öperdi.

Tacitus Publius Cornelius

Tacitus'un (56 civarı - 117) Yıllıklar adlı kitabı, her nekadar 66 yılından sonrası eksik olsa da, Nero hakkında yazılmış olanlar arasında en detaylı ve kapsamlı olanıdır. Nero'ya karşı hoşgörülü değildir ancak diğer tarihçilere nazaran sansasyonel hikayeleri daha az kullanmayı tercih etmiştir. Tacitus, Julio-Claudian hanedanı imparatorlarını genellikle adaletsiz olarak tanımlar. Ayrıca bu hanedan hakında yazılmış olanların tutarsız olduğunu söyler.


Nero ve Din

Yahudi Söylenceleri

66 yılı sonlarında, Kudüs ve Caesarea'da Yahudiler ve Yunanlılar arasında çatışmalar patlak verdi. Talmud'daki bir Yahudi efsanesine göre, Nero Kudüs'e gelmiş, adamlarına her dört yöne de birer ok atmalarını emretmiş ve sonra atılan tüm oklar şehre düşmüştü. Ardından, oradan geçmekte olan bir çocuğa o gün öğrendiği bir dizeyi tekrar ettirmiş, çocuk bu dizenin anlamının "Edom üzerine intikamımı İsrailoğulları eliyle getireceğim." olduğunu söylemişti.. Nero, bu dizelerden Tanrının Kudüs Tapınağı'nın yıkılmasını istediğini ancak eğer bu gerçekleşirse onu cezalandıracağı sonucunu çıkararak dehşete düştü. Nero, "Tapınağının viran olmasını istiyor, ancak suçu benim üzerime yıkmak istiyor" dedi. Bunun üzerine Roma'ya kaçtı ve olası bir cezalandırmadan kurtulmak için Yahudiliği kabul etti. Vespasian'ı karışıklığı bastırması için görevlendirdi. Talmud, Simon bar Kokhba'nın Roma'ya karşı olan isyanının önemli destekçilerinden bilge Reb Meir Baal HaNess'in Nero'nun soyundan olduğunu söyler.


Hristiyan Söylenceleri

Hristiyan Dirce, Henryk Siemiradzki. Hristiyan bir kadın, Dirce efsanesinin bu yeniden canlandırılması denemesinde öldürüluyor.Erken dönem Hristiyan söylenceleri, Nero'yu genellikle Hristiyanları ilk cezalandıran ve aynı zamanda Petrus ve Pavlus'un katili olarak kabul takdim eder. Yine erken dönem Hristiyanları arasındaki yaygın bir inanışa göre Nero Sahte Mesih olarak kabul edilirdi.


İlk Zalim

Hıristiyan olmayan tarihçilerden Tacitus, Nero'nun 64 yılındaki yangından sonra Hristiyanları yaygın olarak cezalandırdığını ve idam ettirdiğini yazar. Suetonius ise Nero'nun Hristiyanları yangınla ilişkili olduklarından dolayı değil, tanrıya şükretmek için cezalandırdığını aktarır.

Hıristiyan yazar Tertullianus (155 civarı - 230), Nero'nun Hıristiyanlara ilk zulmeden olduğunu söyleyen ilk kişidir. Şöyle yazar; Kayıtlarını kontrol et. Orada, bu öğretiyi cezalandıran ilk kişinin Nero olduğunu göreceksin. Yine tarihçi Lactantius da ( 240 civarı - 320) Sulpicius Severus gibi Nero'dan Tanrının hizmetçilerini ilk cezalandıran diye bahseder. Ancak bazı kaynaklar Hıristiyan ilk cezalandıran kişi olarak, onları Roma'dan kovan Claudius'u gösterirler.


Petrus ve Pavlus'un Katili

Nero'nun bir havarinin katili olduğunu iddia eden ilk metin, yazarı belirsiz İşaya’nın Yükselişi adında 2.yüzyıla ait bir eserdir.Bu metin, annesinin katili ve kendisi bir kral olan (bu kişi), İsa'nın on iki havarisine işkence edendir. On ikiden biri, onun ellerine teslim edilmişti. şeklindedir

Caesarea Maritima Piskopos'u Eusebius (275 civarı - 339), Aziz Pavlus'un Nero'nun saltanatı sırasında Roma'da başının kesildiğini yazan ilk kişidir. Piskopos, her ne kadar Nero'nun işkencelerinin Petrus ve Pavlus'un ölümüne yol açtığını söylese de, Nero'nun onların öldürülmesi için özel bir emir vermediğini de ekler. Diğer birkaç kaynak Pavlus'un Roma'da iki yıl kaldığını ve daha sonra İspanya'ya geçtiğini yazar.

Apokrif "Petrus'un İşleri" adlı eser (200 yılı civarı), Petrus'un ilk olarak Nero'nun saltanatı sırasında (Nero tarafından değil) Roma'da baş aşağı çarmıha gerildiğini yazar. Kitap, Pavlus'un hala hayatta olduğunu ve Nero'nun tanrının emriyle Hıristiyanları daha fazla cezalandırmaması için ebedi kılındığını yazarak biter.

4. yüzyılla birlikte, birçok yazar Nero'nun Petrus ve Pavlus'un katili olduğunu yazmaya başlar.


Sahte Mesih (Deccal)

İşaya’nın Yükselişi adlı eserin ilk metni, Nero'nun bir Sahte Mesih olduğunu iddia eder. Metnin çevirisi şöyledir; Annesinin katili kanunsuz bir kral...gelecek ve dünyanın tüm gücü onunla birlikte olacak ve ona, o ne kadar arzu ederse o kadar kulak verecekler.

2. yüzyılda yazılmış Sibylline Oracles, Kitap 5 ve 8, Nero'nun geri geleceğinden ve yıkım getireceğinden bahseder. Hristiyan toplumu içinde bu bahsedilenlerden ayrı olarak var olan bir inanışa göre Nero sahte mesih olarak geri gelecektir.


http://tr.wikipedia.org/wiki/Nero
Başa dön
kukulkan
KARAKUTU YAZARI


Kayıt: Aug 20, 2007
Mesajlar: 941

MesajTarih: Sal Ağu 12, 2008 10:22 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

??? (Tian'ın hoşgörüsüne sığınarak)



Başa dön
tiananmenian
KARAKUTU YAZARI


Kayıt: Jun 26, 2006
Mesajlar: 1425
Nereden: gebze

MesajTarih: Prş Ağu 14, 2008 6:56 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Eyvallah dostum...




Joseph Mengele

Çok yaşlı, çok zayıf, yorgun, Bastonlu Kadın; Uruguay’laştırılmış bir ülkede,kalabalı k mı kalabalık bir caddede yürürken, karşıdan gelmekte olan Nazi Doktor’u görür. Gençliğinde Kamp’ta ona eziyetlerin en akla gelmeyeceklerini yaşatmış, binlerce hısmını/akrabası nı/eşini/dostunu işkencelerden geçirerek öldürmüş olan Nazi Doktor’u.
Filmde Laurence Olivier’nin olanca ince soğukluğuyla canlandırdığı Nazi Dişçi, Nazi Almanyası’nın ünlü doktoru Joseph Mengele’den ilhamla yaratılmıştır.
Karşısında yıllar sonra işkencecisini gören yaşlı, güçsüz ve yalnız kadın. Bağırarak herkese gösterir “İşte o! Bu, o! O, o! O! O! O!”
Kalabalığın içinde hiç kimse çaresizliğinden çırpınan yaşlı kadını kaale almaz. Duymaz. Aldırış etmez. O ise kafesinin parmaklıklarına çarparak çırpınan küçücük bir kuş gibi, son gücüyle binlerce insanın ölümüne neden olmuş Nazi’yi göstermeye çalışır. “Bu O! O! O! Mengele!”

Perihan Mağden, Radikal

Dr. Josef Mengele, 1911 yılında doğmuştur. Babası Karl Mengele, 1881 yılları ile 1959 yılları arasında yaşamıştır. Josef Mengele’nin 2 kardeşi vardır . Bunlar, Karl Mengele (1912-1949) ve Alois Mengele (1914-1974). Josef Mengele, Münih’te filozofi okudu. Daha sonra çeşitli nedenlerden dolayı Münih’te okulu bırakıp, Frankfurt Üniversitesi’nde “Tıp” okumaya başladı. Daha sonra, Fiziksel Antropoloji ve Gen Bilimi üzerine yoğunlaştı.

1931 yılında 20 yaşına gelen Mengele, Stahlhelm (Çelik Kask) örgütüne katıldı. Daha sonra 1933 yılında SA üyesi oldu. 1937 yılında NSDAP’a katıldı. 1938 yılında SS’e katıldı ve 6 ay hafif dağ komandosu eğitimi aldı. 1949 yılından itibaren, 3 sene Waffen-SS’in tıbbi birimlerinde görev aldı. 1943 yılında, Doğu Cephesi’nde Ruslara karşı savaşırken ciddi biçimde yaralandı. Bu yaralanma olayından sonra yüzbaşı oldu ve gönüllü olarak Auschwitz’e gitti. 24 Mayıs 1943’de kampın tıbbi sorumlusu oldu. 21 ay kadar Auschwitz’de kalan Mengele, kamptakiler tarafından “Ölüm Meleği” olarak anılıyordu. Trenlerden inen esirleri çoğu zaman kendisi ayıklayıp işe yarayacakları seçiyordu.

Mengele, kamp tutsakları arasından "kobay" olarak seçilen yetişkinler ve çocuklar üzerinde, insan vücudunun acıya veya soğuğa ne kadar dayanabildiğini anlamak için korkunç deneyler yaptı. Deneylerinden bir tanesinin amacı, Atlantik’te denize düşen bir askerin kaç saat içerisinde öleceğini ölçmek içindi. Soğuk kış gününde, buz dolu sulara zorla sokulup bekletilen insanların, donmadan önce kaç dakika yaşayabildikleri test etti. Josef Mengele'nin denekleri üzerinde hiçbir anestezi yapmadan cerrahi operasyonlar yürüttüğü, örneğin insanların kollarını, bacaklarını veya midelerini canlı canlı kestiği bilinmektedir. Yaptığı deneyler bugün modern tıp tarafından birer artı olarak kabul ediliyor. Josef Mengele'nin en zalim deneyleri ise, kampa gelen ikiz çocuklar üzerinde oldu. Mengele, kampa gelen tüm ikizleri diğer tutsaklardan ayırmış ve üzerinde farklı deneyler yaparak kalıtımsal faktörlerin etkisini ölçtü. Ancak kullandığı metotlar inanılmaz derecede zalimdi. İkizlerin kanını, birbirine enjekte ederek tepkiyi ölçtü, çoğunda ikizlerin biri veya ikisi şiddetli ağrılar ve yüksek ateş yaşadı. Mengele, göz renginin kalıtsal olarak değiştirilip değiştirilmeyeceğini ölçmek istedi ve bu amaçla ikizlerin gözlerine mavi mürekkep enjekte etti. Çoğu denek, büyük acılar çekti ve bir kısmı kör oldu. Küçük çocuklara, çeşitli hastalıkların mikropları enjekte edildi ve bu hastalıklara ne kadar dayanabildikleri ölçüldü. Pek çok masum çocuk, Mengele adlı bu Nazi canavarının elinde işkence çekti, sakat kaldı veya öldü.

Josef Mengele’nin yaptığı bir diğer deney ise kampa gelen cücelerle olmuştur. Romanyalı beşi kız, yedi Yahudi cüce kardeş, İkinci Dünya Savaşı'nın en yoğun olduğu dönemde, Dr. Mengele'nin eline düştü. Rozika, Franziska, Avram, Frieda, Micki, Elisabeth ve Perla Ovitz kardeşler, doğuştan gelen cüceydiler. Onlar da diğer Yahudiler gibi yakalanıp Auschwitz Toplama Kampı'na getirildiler. Ovitz kardeşlerin boyu, "Pseudoachondroplasie" adı verilen hastalık nedeniyle uzamadı. Yedi cüce kardeş dışında, ailede üç de normal görünümlü kardeşin varlığından Polonya'daki Auschwitz Toplama Kampı'nda haberdar olan ünlü Nazi bilim adamı ve Ölüm Meleği unvanlı Dr. Mengele, cücelik ve devliğin genetik nedenlerini araştırmak için ideal deneklerini bulmuştu. Cüce kardeşler üzerinde ırk araştırmaları yaptı, litrelerce kan aldı. Kampa yeni gelenleri eleyen, gaz odasına gönderen Dr. Mengele, deneylerinde 2 bin ve ayıklama işlemlerinde de 2 milyon kişinin ölümünden sorumlu tutuluyor. Almanya ve kuşatılan topraklarda, toplam 284 toplama kampı içerisinde en büyüğü ve en korkuncu olarak bilinen Auschwitz Toplama Kampı'nda hayatta kalanlar, 27 Ocak 1945 tarihinde Sovyet birliklerin saldırısıyla kurtulmuştu. Dr. Mengele, "Güler yüzlü" olmasıyla da tanınıyordu. Kampa gelen esirleri seyrediyor, elinin tek işareti gaz