Karakutu
Karakutu.Com - Kültür Sanat
Ana sayfa
Galeri
Haberler
Karakutu Tv
Forum
Ekart
Ana Konular
Arşiv
Sanat Ajandası
Sinema
Müzik
Medya Rehberi
Sesli Kitap
Kitap Tahlili
Metin Listesi
Metin Hali
Üye Paneli
Üye Günlüğü
Özel Mesaj
Metin Gönderme
Tavsiye Edin
Künye
İletişim

Reklam


Google Arama



Arama



Online üyeler
Şu an sitemizde, 27 Üye Adayı ve 1 Üye bulunuyor.

Henüz Sitemize üye olmamışsınız, buraya tıklayarak ücretsiz üyemiz olabilirsiniz.

Reklam



Forum Son Başlıklar

 KORKUYORUM
 NİCCOLO MACHİAVELLİ
 İç...
 Yarış
 Gene Hackman
 Doktor Doktor
 Ahmet İnam'la sıradışı bir sohbet...
 Sömürünün kavramları
 Halide Nusret Zorlutuna ile yeniden
 Mutfak kitapları
 FELON
 Kalbin hafızası var mıdır?
 Dahası ne?
 bir cumartesi
 Ayaklarının üstünde
 Bayramsız Çocuklar
 İyi Bayramlar
 bir cezm kaldı
 Uzlette...
 Çizginin Yüzleri...

Karakutu.com-Kültür Sanat Forumu


Giriş Sayfanız Yapın
Favorilere Ekle!
İletişim Formu

Önemli Linkler
BBC Türkçe
İngilizce Dersler
DW-World Türkçe
VOA Türkçe
Google
Yahoo
Msn
Zoque
Resim Yükle

Karakutu - RSS - Alexa

Alexa - Karakutu internet gezgini

Site RSS
Forum RSS


Karakutu.com-Kültür Sanat: Karakutu Forum

Lale Müldür


Lale Müldür
Sayfa 1, 2  Sonraki
 
Yeni Başlık Gönder   Cevap Gönder    Karakutu Forum Ana Sayfası -> Şairler ve Şiirleri
Yazar Mesaj
gunfrfd
Hiç


Kayıt: Oct 14, 2006
Mesajlar: 3937

MesajTarih: Sal Tem 22, 2008 6:20 pm    Mesaj konusu: Lale Müldür Alıntıyla Cevap Ver

Alıntı:



1956’da Aydın’da doğar ama "Aydın’ı hiç hatırlamadığını" söyler.

Robert Koleji’ni bitirdikten sonra bir şiir bursu ile Floransa’ya gider. Türkiye’ye döner ve ODTÜ Elektronik ve Ekonomi Bölümleri’ne birer yıl devam eder.

1977 yılında İngiltere’ye gider ve Manchester Üniversitesi Ekonomi Bölümü’nü bitirir. Sonra Eddx Üniversitesi Edebiyat Sosyolojisi Bölümü’nden master derecesini alır.

1983’te Belçika’lı bir ressamla evlenir.

1986’da İstanbul’a döner. Halen edebiyat ve müzik dünyasında çalışmaları devam ediyor.

İlk şiirleri 1980'de Yazı ve Yeni İnsan dergilerinde çıkar. Gösteri, Defter, Şiir Atı, Oluşum, Mor Köpük, Yönelişler, Sombahar dergilerinde çok sayıda şiiri ve yazısı yayımlanır. Şiirlerinden bazıları bestelenir, filmlerde kullanılır.

Seçme şiirleri "Water Music" adıyla Dublin'de,

Fransız Ressam Colette Deble'in resimleri üzerine yazdığı şiirler de "Yağmur Kız Böyle Diyor" adıyla Fransızca yayımlanır.

1998'de yazdığı Divanü lügat-it-Türk kitabı, Fransız bir Türkolog tarafından Fransızca'ya çevrilir.

New York'ta yayımlanacak şiir kitabının çevirisi sürüyor. Şiirleri İsrail'de İbranice'ye çevriliyor.



Kitapları

UZAK FIRTINA (1988)
VOYICIR II (Ahmet Güntan’la), 1990)
SERİLER KİTABI (1991)
KUZEY DEFTERLERİ (1992)
BUHURUMERYEM (1993)
SAATLER/GEYİKLER (2001)
ULTRAZON'DA ULTRASON (2006)

Düzyazı: DİVANÜ LÜGAT-İT-TÜRK (1998)

Deneme: HALLER LEYLA (2006)

Roman: BİZANSİYYA, Yapı Kredi Yayınları, (2007).






DESTİNA


Dün gece sen uyurken
İsmini fısıldadım
Ve hayvanların korkunç
Öykülerini anlattım

Dün gece sen uyurken
Çiçeklere su verdim
Ve insanların korkunç
Öykülerini anlattım onlara

Dün gece sen uyurken
Yüreğim bir yıldız gibi bağlandı sana
İşte bu yüzden, sırf bu yüzden
Yeni bir isim verdim sana
Destina

Sen öyle umarsız uyusan da bir köşede
İşte bu yüzden, sırf bu yüzden işte
Yaşamdan çok ölüme yakın olduğun için
Seni bu denli yıktıkları için
Yaşamımın gizini vereceğim sana
Başa dön
gunfrfd
Hiç


Kayıt: Oct 14, 2006
Mesajlar: 3937

MesajTarih: Sal Tem 22, 2008 6:21 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

BUHURUMERYEM


Her melek zalimdir. Meryem’in ipiyle
bağlı geçen o 13 ay. ’13 aylı yıl’
ayırdı bizi nedenini bilmediğim
korkunç melekler. Melankolimin 19. haftasıydı
seni tanıdım. Bir şeyler değişiyormuş gibi
oldu birden. Sanki artık kader denen
o kudurmuş atın önünde sürüklenmiyordum.
Sonra korkunç bir dolu yağdı.
Ürkünç rüzgarlar esti. Güneydeki Haç Yıldızı
yerinden kıpırdadı. Melankolimin 19. haftasıydı.
Her melek görür bizden öncesini ve
bizden sonrasını. Bizim elimizde değildi.
13 aylı yıl ayırdı bizi.
Neden bitecek şeyler başlatılır ki sevgilim
neden Muhammedi bir gül birdenbire büyür
neden gözyaşı büyüklüğünde dolular dökülür?
Kara saten bir çarşafa
altın bir haç çiziyorum senin için.
Yokluğunu böyle ifade edebilirim ancak.
Gözlerimi büyük büyük açıyorum
meleklerin üflediği o cam parçacıkları
rüzgârına. Gelmiyorsun. Kara yağız atlar
geliyor soğuk odama. Düşen göktaşları
geliyor. Gözlerini karalarla bağlamış
melekler geliyor. Sen gelmiyorsun.
Nedeni yok işte. Yok hiçbir nedeni.
Kiliselerde ikona kızlar bizim için
dua ediyor. Dışarda korkunç bir
dolu yağıyor ipimizi sürükleyen
meleklerden daha da korkunç.
Bilmiyorum belki büyük bir günah
işledik. Ben keşiş giysilerime sarınıyorum.
13 ay böyle geçecek işte. Güneydeki
Haç Yıldızı bize kara kara gülümseyecek.
Dilimin dönmediği şarkılar söyleyeceğim ben.
Kimin ne için başlattığını
bilmediğim bir büyü 13 aylı yıl
boyunca akacak başucumda.
Ellerimi temizlemek isteyeceğim
geri dönmek belki de.
Geri dönemeyeceğim.
Altın haçlı o kara çarşafın
üzerinden 13 aylı yıl akacak.

O sole mio! O Sole Negre!


(Buhurumeryem’den)
Başa dön
gunfrfd
Hiç


Kayıt: Oct 14, 2006
Mesajlar: 3937

MesajTarih: Sal Tem 22, 2008 6:22 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

CAM SESLERİNDEN BİR ANI


kısacık bir andı, bana cam sesleri gibi
bir anı kaldı
kısacık bir andı, o çok duyarlı dengeler
yansıdı
İpe dizilen inci
dünya ile kişi
ilk yazdı, sonradan saydam bir şeyler
yağdı
uyum karıştı ince havaya
kısacık bir andı, belki farkında bile
değildin sen
ben sonsuz kişiydim, o kapıdan
çıkarken
anıların cam kırıkları gibi
toplandığı o an
başka anıların anıları
geçiyor aklımdan...
Başa dön
gunfrfd
Hiç


Kayıt: Oct 14, 2006
Mesajlar: 3937

MesajTarih: Sal Tem 22, 2008 6:23 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

BUĞU BANYOSU


Kırgızistan'da batık bir vadide
Men seni bela sandım.

Kalbimden uzakta çok uzakta bir kurt öldü.
Şarap kızılı bir lale sızıpdur şimdi orada farkında mısın?

Geceyarısı batkıları ve al kanlar içinde ekşimden
öle budum. Yıllar ve yıllar var ki Bizansiyya'nın
tungasında erguvani balıkçıl gibi yaşadım.
Çünk heeç, heç görmedim dosttan vefa. Gözyaşım duştu.

Gözelsiz, vefasız, hakikisiz
Meleksiz, çeçeksiz, heykelsiz
Ben bu yerde yaşamadım.

Sonunda bir gün könlüme bir buğu banyosu yaptım.
Bulanık bir yağmur yağdı. Batkın eşklerden kendimi
kurtarıp başka bir tür Aşk'lara aldım.

Ben bu Aşk'a düşeli kimse yüzüm bakmaz.
Sevmiş bulundum güzelim gayri ne çare.

Ela gözlerim teninizin en derenlerine getti.
Batıl bir evlenme yaşadım. Sevsem de öldürüyorlardı
Sevmesem de. Düşerler onlar da yıkılıp düşer bir gün.
Heeç ağlamadım. Mavi kuzgun buğday başaklarını sıyırdı.
Gözyaşım duştu. Ben bu yerde heç yaşamadım.
Başa dön
gunfrfd
Hiç


Kayıt: Oct 14, 2006
Mesajlar: 3937

MesajTarih: Sal Tem 22, 2008 6:23 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

BEYAZ


İz!
Beyaz bir ülkeden çıkıp gelen ikiz!
Lacivert çarşaflara buzdan siluetini çizen sonsuzluk
ve giz, Yaklaş!
Beden nerede parçalandıysa kartallar oradadır. Uykunun
beyaz kum tanecikleri gibi dağıldığı bir gün şeffaf
kanatlar seni yerden kaldıracaklar.
Tuz! Buzu çözen formül, kanallardan akan kar ve pus
Beden nerede parçalandıysa kanatlar oradadır.
Dev kanatların yalayıp geçtiği tuz çölleri,
kızgın havanın ve tuzun örttüğü, örterek çizdiği figürler,
prizmatik kuşlar, bale, beyaz değme noktaları....
Kim yaşamını kurtarmaya çalıştıysa kaybedecek. Kim
kaybettiyse bulacak onu yeniden. Fezanın
lacivert bir serap gibi insanları sardığı bir gün
dağınık hafif bir uykudan kalkar gibi
teyelleyeceksin kendini.
Yırtık neredeyse beyaz uyum noktaları oradadır sevgilim.
Uz! Yırtık bir göğün altında yaşıyor muyuz?
İşyerlerini saran beyaz yası
Unla kaplanan hasta yataklarını
Çocukluğun kırık kollu eğitimini düşündüğümde
Bana değdiğinde
O bilinmez elektrikte
Seni düştüğün yerden birisi kaldırdığında
Mutsuz bilincin beyaz kelebekleri savrulduğunda
savrulduğunda
Şok
Elektroşok
Kim rezerve ranzada yattıysa bilir.
Parçalar neredeyse kanatlar oradadır.
Seninle geçirdiğim bütün beyaz anların toplamı bu sevgilim
kendimi bütünlemeyi beklerken diktiğim.

İz!
İkiz bir ülkeden çıkıp gelen ikiz!
Lacivert çarşaflara buzdan siluetini çizen makas
ve sis, Yaklaşma!

Tuz! Tuz ve buz! Kendinden ayrılarak akan kar ve pus!
o beyaz ülkeden çıkıp giden ikizindi
ardından gelen yağmuru dinle şimdi

İkizinle geçirdiğim bütün beyaz anların toplamı bu sevgilim
kendini bütünlemeyi beklerken diktiğim.
Başa dön
gunfrfd
Hiç


Kayıt: Oct 14, 2006
Mesajlar: 3937

MesajTarih: Sal Tem 22, 2008 6:25 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

MANOLYA


Bana biraz gökyüzü getir
Tek bir kelime bile konuşmadan
Suyun kıyısında durup
İşaret ver kalbime
Gözlerin hangi çiçekten renk almışsa
Mecaz duruşuyla o dalga
Beni de içine çağırsın
Konuştukça azalıyor güzelliğim
Dalından düşen bir yaprağın kaderini yaşıyorum
Aynalar kırılınca
Fotoğraflar da düşüyor suya
Muğlak bir cümlenin peşine düşüp
Üşüyorum
Rüzgâra açık bir yanında oluyorum hayatın
Merhametin, o ılık rüzgâr değmese yüzüme
Elbet benim de kıyametim olacak
Bedenimdeki dünya kokusu
Kendime sapladığım bu bıçak bu ağrı
Dışımdaki kalabalık içimdeki tenhalık
Ne çok şey buluyor beni sen olmayınca...
Bana kehanetler üzerine sorular sorma şimdi
Sesim ki bir gölgenin rengine bürünüp
Sana varlığını sunuyor
Manolya! Yüz yıllık adresim
Beni bana bırakma
Bak, daracık merdivenlerinden çıkıyorum sarayına
Düşebilirim sen olmasan
Derin kuyulara
Yeryüzü korkularına
Ey bir yazın rüyasında
Bir kere daha açan çiçek
Her gölge varlığının esîridir
Âşikâr kıl kendini
Demli bir çay, biraz melâl
Yetmiyor bu hayatı anlamaya
İstersen çocuk olur
Defne ağaçlarını düşünürüm
Meleklerin yaprakları altında
Gizli duruşlarıyla oldukları yerde
Beni kimseler bulamaz
Uyurum suların serin yatağında
İstersen yolcu olurum dağlarında
Kapında akşamları bürünüp sabahı beklerim
Ey ay ışığı! Gökten bana bakan sûret
Mürekkebi kurumadan şiirimin
Bana bak
Yeni açılmış bir güle benzesin yüzüm mustafa özçelik
Başa dön
gunfrfd
Hiç


Kayıt: Oct 14, 2006
Mesajlar: 3937

MesajTarih: Sal Tem 22, 2008 6:25 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

KADİFE ŞAİRLER


ölüyorlar kadife şairler...
pazarların tozunda ve kulelerin sisinde gömülü

gün geceye akıyor... güne gece...
ölüm yaşama akıyor yaşam bilince...

bilinç de akar / daha karar vermediler
gitse odalarından / gitse odalarından birileri...
Yalnızlık ve melankoli...

her yerdeydiler...
dönecek yerleri yok şimdi...
Başa dön
gunfrfd
Hiç


Kayıt: Oct 14, 2006
Mesajlar: 3937

MesajTarih: Sal Tem 22, 2008 6:26 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

LA LUNA


bana Zaman ve La Luna
herşey gitti bak
herşey ağlayarak gitti
sular soğudu
bir Kurban düşüyor şimdi aramıza La Luna
üçümüzden biri kurban
serin bir çizgi çekiliyor gökyüzüne
çok geç çok geç artık


terkedip gidiyor beni teker teker bütün güneşlerim
bir daha hiç dönmeyecekler mi yaşamıma
alnımdan fırlayan bir Kartal yarıp
geçiyor göğü
görünmez bir Çarkın çıldırtıcı gürültüsü
duyuluyor bir yerlerden
uzak anılar
yengeçler gibi
çıkıyorlar bir gün batımına
son güneşler son güneşler de düşüyor
bak
tüm metal dairelerinle sen çıkıyorsun yaşamıma
görünmez güçlerle
karanlık ve anlaşılmaz acılarla, uyandırdığın,
tıpkı kendin gibi,
korkutucu gözüküyorsun
sende hiç insani bir şey yok mu La Luna
her şey mümkün her şey açıklanabilir gözükse de
bir şeyler kenetlenmiş bir yerlerde
sen yine de gel İmparator, Gece
ve beni al son bir kez karanlık gözlerine
saçımı ör eskil bir anahtarla La Luna
yüzümü yaralarımı sar sarmala
çaputlar ve karalarla La Luna
beni o yabanıl şölene hazırla
karanlık duvarlardan geçen siluetler gibi
lacivert geceyi bekleyen buzdan çiçekler gibi
belirsiz bir denizi tarayan bir fener gibi
uzayda gümüş bir sarkaç gibi sallanan
Darağacındaki Adam.
bir Keşiş, bir Lehimli
adamotu büyütüyor gözyaşlarından...
isli bir camın altından geçirilen
zehirli bir duman gibi
bulutlar, senin üstünden, kayıyor
kayıyor, La Luna, başlar ve sonlar
bana Zaman ve La Luna
biraz zaman
duyayım bir kez daha o selenli liri
ve Sirenleri, mor şarkılarıyla, uzaklardan...
Başa dön
gunfrfd
Hiç


Kayıt: Oct 14, 2006
Mesajlar: 3937

MesajTarih: Sal Tem 22, 2008 6:27 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

PİRİNÇ

pirinç ülkesi
pervazlarda beliren ilk
bir erik yeşili gibi dağılan tepelere
güneş nasıl kayarsa
gölge-tarlaların üzerinden
kalem öylesine kayıyor pirinç kelimelerle
bu sabah yatağımın kenarında
bütün günahlarımın silindiğini gösteren
bir işaret buldum:
kayık şeklinde bir leğenin içinde
yüzen bahar dalları...
ah evet, uzak okuyucu,
günahların hatırlanmadığı bir yer olmalıydı
bizim için...


Hiç kimsenin göndermediği
artık gönderseler de fark etmez çünkü yazdım
bundan sonra da göndermeyeceği
cam bir kutuda yüzen bir krizantem olmalıydı
evimizin önünden geçen beyaz boneli
Hollandalı bir kız olmalıydı
ki elindeki kumral köy ekmeği bana daima
güzel şeyler hatırlatır
veya ne bileyim ben sarışın spiral
bulut halinde saçlarıyla Rapuntzel
ya da her an bir çam ağacına dönüşüverecekmiş
duygusunu veren çünkü bordo flütünden daima
koyu yeşil ezgiler dökülür dökülürdü
bir Pan olmalıydı...
bizim için...


herkesin küçük bir bahçesi olmalıydı
üzerinde fikir teatisinde bulunabileceği saatlerce
mesela aramızdan biri bahçesinde gece yarısından sonra
enteresan bir durum gözlemişse hemen hiç çekinmeden
arkadaşlarını arayabilmeliydi
hareket eden cisimler üzerinde pembe mumlar
kendini gizlemeliydi
tam gece yarısı olduğunda birdenbire
Mona Lisa çalmalıydı...
gümüş kapların içinde bir tadımlık
yiyecekler olmalıydı...
ne kötü şimdi şu an dışarı baktığımda
sana bu derece yabancılaşmam...
o kadar yakındık ki...
ama işte şimdi elimi dışarı uzattığımda
yağmurun yağıp yağmayacağını kavramak dışında
sana dair hiçbir şey bulamıyor olmam
sana tutunamamam ki katiller bile geride
el izi bırakır, ne acı...
şu an üstümde sarı simlerle işlenmiş
lacivert kadife eşofman olmasından son derece
memnun olmama karşılık bütün bunları
ve başka birçok şeyi bırakıp
çiçekli ince elbiselerle
kafamda hasır üçgen bir şapkayla
sulak pirinç tarlalarında
seninle yan yana dolaşamayacağımızı
bilmek ne kötü...
ah senden bir işaret
en ufak bir işaret gelse...
ama belki de o zaman sen Napoli’ye, Sicilya’ya
hatta Korsika’ya gitmek isterdin de yine bu
pirinç tarlaları ideası suya düşerdi...
hatta hiç unutmam bir seferinde ikimiz
Mısır’a gitmek istemiştik de
ben kendimi Salzburg’da sense evde bulmuştun...
senin benimle hiç konuşmadığın günlerdi
sanki aramızda bir çatlak açılmıştı
Salzburg’da seni unuttuğum söylenemezdi
unutmadığım da...

hiçbir şey çözümlenemiyordu öncesinde de
sonrasında da geriye dönülmez hareketlerin...
ben şimdi Paris’te bir Çin lokantasında oyalanıyor
olsam da bu ancak gülünç bir tedavi, soytarılık
çünkü biliyorum hatta hepimiz biliyoruz ki
pirinç tarlaları projesi asla gerçekleşmeyecek
ve artık hiçbir şey eskisi gibi değil
olamaz da
seninle ayrıldığımız günden beri
bunun için yatak odalarımızda
başuçlarımızda su dolu bardakların yanında
mumların yanması gerekmiyor
artık sözcüklerle sonsuza dek
oynamak istemiyorum
bazan gri-mavi bulutların içinden
sessizliği yararak bir jet uçağı geçiyor
bu basit gibi görünen gerçeklik imajı birçok şeyi
bütün sözcüklerin ötesinde
birden açıklıyor sanki
bunu bilmek bana yetiyor.
Başa dön
gunfrfd
Hiç


Kayıt: Oct 14, 2006
Mesajlar: 3937

MesajTarih: Çrş Tem 23, 2008 1:53 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

"Seni bir gün en yakının ele verirse eğer,
öğren susmasını ve ağlamamasını.
bir kavanozun içinde mavi bir gül yetiştir
her gün daha çok yaşayan.
bir masalın ağzını kapat ve yat
geniş odalarda, bir oksijen çadırında.
ona kötü bir şey olsun istedim.
bana aşık olsun istedim..."





Alıntı:
Altın Portakal Şiir Ödülü'nü almasından bir gün sonra Haydar Ergülen’in Lale Müldür'le yaptığı konuşma:



Alıntı:
Radikal 2 / 22/03/2007


Ödülden başlayalım. Sen yakınlarda çok önemli bir ödül aldın. ?
Altın Portakal Ödülü.

Ondan daha önce de bir ödül aldın, ne ödülüydü bu?
Şişli Terakki bir ödül verdi.

Sen ordaki şiir yarışmasında da onur konuğusun.
Öyle mi?

Evet. Öyle adlandırıyorlar. Biz de gelip senin hakkında konuşmalar yapacağız. Ben senin bir yıldız olduğunu söyleyeceğim.
Çok güzel canım. Aferin.

Peki Altın Portakal Ödülü?
O da bilinmedik bir zamanda geldi. Doğan Hızlan telefon açıp ödül kazandığımı söyledi. Ama nerede kazandığımı söylemedi, ben de sormadım. Ortaya sonra çıktı Altın Portakal olduğu.

Ne düşündün ödül alınca?
Geç kaldıklarını ama hak ettiğimi düşündüm.

Ben de Necatigil Ödülü'nü 40 yaşında almıştım.
40 yaşında geç tabii yine de.

Gerek 'Bizansiyya' romanıyla gerekse Altın Portakal'la ilgili pek çok söyleşi, yazı çıkıyor bu günlerde gazetelerde, dergilerde. Onların bir tanesinde ödül almanın seni üzdüğünü söylüyordun. Yani geç kaldığı için mi üzüldün?
Üzülmedim. Ne sevindim ne üzüldüm yani senin anlayacağın.

Gazeteciler öyle mi yazmış?
Sevindim tabii canım niye sevinmeyeyim. Sevindim tabii.

Bir konuşmada 'Ultrazon'da Ultrason'un belki de son şiir kitabın olacağını söylüyorsun. Niye?
Evet. Artık şiir yazmak istemiyorum.

Neden?
Bir yere varamadım şiirle.

Daha nereye varacaksın? Bak ödül bile aldın.
Parasal açıdan diyorum ben.

Neyse bunu geçelim o zaman.
Ben söylerim gerçekleri ama.

Sonra hiç şiir yazmadın mı?
Yazdım. Duruyorlar.

Ama yayımlamayacaksın.
Felsefi Türkçe şiirlerim var.

Evet ona birkaç yerde rastladım. Artık felsefi şeyler yazmak istiyorum diyorsun. Ama zaten felsefi metinler de yazıyorsun.
Yazıyorum tabii. Ama gerçek felsefe yok. Gerçek felsefi şiirler yok, göreceksin sen de.

'Haller Leyla' kitabında da zaten şairlerin yaptığı türden felsefe yapıyorsun.
Tam felsefe yaptım mı hiç?

Romanda yapıyorsun ama.
Yaptım ama tam felsefi şiirler diyorum ben sana.

Peki yarı otobiyografik romanın 'Bizansiyya'da tasavvufun da izleri var, felsefi okumalarının da...
Tabii vizyonları bile anlamıyorlar.

Vizyon nedir, gündüz gözüyle görülen rüya mı?
Gündüz görülen rüya değil. Gündüz görülen film gibi görüyorsun.

Peki bu kitaptaki tasavvuf öğeler ya da mistik tecrübeler, yazacağın felsefi yazılara giriş sayılabilir mi?
Bu romanla ilgili bir şey çıkmayacak artık. Güvenebilirsiniz bana. Bu roman burada biter arkadaş gerisi yok.

Bu roman çeşitli biçimlerde okunuyormuş, ben de bunu hem arkadaşım olduğun, hem de hayran olduğum bir şair olduğun için bir şairin romanı olarak okudum...
Estağfurullah. Sen de büyük şairsin.

Sen benden büyüksün ama.
Bunu yazın mutlaka. 'Sen benden büyüksün'.

Diyorlar ki bu romanı ancak Lale Müldür yazabilirdi. Ben de katılıyorum bu görüşe.
Tabii ancak benden çıkardı böyle şeyler. Başka kimse yazamaz. Dünyada bile yoktur böyle bir şey.

Niye?
Çünkü vizyonlarım özel. Özel vizyonlarım var.

Ne var mesela bu kitapta özel vizyonlarından?
Bana sorma. Vizyonu anlayan anlar. Anlamayanlar gelmesin yanıma.

Peki buna bir düzyazı şiir diyebilir miyiz?
Diyebiliriz ama roman daha çok. Sizin elbirliğiyle yapmaya çalıştığınız şey roman olduğunu inkâr etmek. Bütün yazarlar, romancılar, ressamlar bir roman yazmak için 15 yıl çekmiş. Gerçek roman öyle yazılır arkadaş. Roman dediğin öyle bir şeydir.

Ben pek roman sevmem doğrusu.
Sevmezsin tabii sevmezsin. Ama benimkini sevmek durumundasın.

Seninkini sevdim. Hem zaten şair arkadaşların romanlarını okumaktan başka romanlara da sıra gelmiyor. Nedir bu roman merakı şairlerde? Gençlerde, bizim kuşakta...
Roman yazıp para kazanıyoruz.

Bundan para kazanacağını mı sanıyorsun?
Tabii ki.

Ahmet Güntan, Radikal İki'deki yazısında genç şairlere 'Bırakın şiiri, romana geçin diye söylendiğini yazıyordu...
Ben değilim o. Ben direkt muhasebeye geçin diyorum.

Neyin muhasebesi?
Hayatın muhasebesi.

Çok mu paragöz oldun?
Paragözüm tabii. Kaç yıl çalıştığım şeyden 2 bin lira mı alacağım, söyle?

Romanda dediğin gibi, İstanbul'da garip şeyler olduğu için mi 15 yılda yazdın kitabı? Ne gariplikler oldu bu sırada, bahsetsene.
Ne diye bahsedeyim yahu. Ben gariplikler kraliçesi miyim?Ben normalim. Normal bir kraliçeyim.

Peki. Ahmet Güntan 'Bizansiyya' üstüne kendi kendine konuşurken Radikal İki'de, 'Bizansiyya'nın gücünü Lale Müldür'ün şairliğinden aldığını söylüyor. Bunun gerisinde ise Ahmet'e göre senin muğlak alanlarda uzun yıllar dolaşarak edindiğin bir deneyim var...
Söyleyin nedir muğlak? Belirsiz değil mi? Belirsiz alanlarda epey dolaştım yıllarca.

Nerelerde dolaştın?
Bahçelerde dolaştım.

Peki bundan sonra bir roman daha yazacak mısın? Madem şiiri bırakıyorsun...
Bir roman daha yazacağım. Konusunu araştırıyorum günlerdir. Dinlenme halindeyim. Kesinlikle televizyon izliyorum. Romanı da düşünüyorum, konusunu. Buldum gibi de bir şey.

Ben bu romanı okuyunca Ece Ayhan'ın 97'de yayımlanan 'Mor Requiem' romanını hatırladım. Çünkü yapı olarak andırıyor.
Okumadım Ece Ayhan'ın romanını.

Hayır zaten etkilendiğini düşünmedim. Ahbabımız olduğu için, o da parçalı bulutlu bir romandı. Tek romanıydı. Nedense bunun senin tek romanın olacağını düşündüm.
İstiyorsunuz yazamayayım diye. Yazacağım işte hepinizi sinir etmek için. Hep öyle düşünüyorlar tabii. Romancı olmayayım da ne olursam olayım. Onların tek derdi o.

Bence de romancı olma, ne gerek var, zaten büyük şairsin...
Şair romancıyım ben. İkisinden de üstteyim. Fransızların yaptığı gibi. Onlar da romanı benim gibi görüyorlar.

Şiirden geldin, romanı da yazdın. Bütün kodları çözdün mü gerçekten? Çözmedim. O bildik cümlem benim. Bir hayli çözdük diyebiliriz. İnşallah.

Sana şimdi de Seyhan Erözçelik'in ilettiği bir soruyu sorayım. Diyor ki: 'Bizansiyya' İstanbul oldu ama değişen bir şey yok. Eskiden Bizantium'du, sonra Konstantinopolis oldu, Kostantiniyye oldu. Osmanlı paralarında bu ad son senelerine kadar geçer. Ama bir gazete 80'lerin sonunda adı sırf 'Kostantiniyye' diye mahkemelere düşmüştü. Bu nasıl bir şey? Biz ikiyüzlü müyüz, unutkan mıyız, yoksa hıyar mıyız?
Bugün Bizansiyya İstanbul'dur evet. İstanbul Bizansiyya'dır ya da. Gerçekleri yazmaktan daha hayret verici ne vardır? Ama o gazete için diyorsa, o yapılan ikiyüzlülük tabii, aynı zamanda da cahil halktan kaynaklanır. Esas halktan bahsetmiyorum ama. Taş yiyen kadın varmış. Böyle Anadolulara diyecek lafım yok, bizden daha ilerideler belki de. Ama bu romancıların el attıkları Anadolu hikâyesine de inanmıyorum ya da televizyonların sürekli gösterdiği Anadolu, Anadolu değildir. Yozlaşmış bir şeydir. O Anadolu değildir. O açıdan Anadolu'dan önce geliriz tabii. Biraz da cahil olan biziz orda.

İkiyüzlüyüz yani
İkiyüzlü değiliz belki ama bir şeylerin de farkında değiliz.

Bir de yayımlanır yayımlanmaz tükenen ya da kaybolan kitabından söz edelim, 'Haller Leyla'dan, biraz da 'Haller Lale' demek mi o?
Kaybolmuş evet ama herkes de biliyor 'Haller Leyla'nın ne demek olduğunu. Artık yazmıyorum. İhtiyacım yok. O defteri kapattım. Şiir de zor gelir bundan sonra söyleyeyim sana...

Roman daha mı kolay?
Roman daha kolay. Şiir-roman zor, ama roman çok kolay.

Bana da şiir-roman zor geliyor.
İyi, bunu itiraf etmene sevindim.

Tabii canım bunu hep söylerim.
Şimdi en gizli sorunu sor bakalım.

Sen bu ülkeden gitmek mi istiyorsun?
Hafif gitmek istiyorum tabii...

Niye?
Sıktınız çünkü beni.

Şairlerden mi sıkıldın yoksa halktan mı?
Her şeyden sıkıldım.

E nereye gideceksin? Dönüp, dolaşıp yine buraya geleceksin.
Öyle ama belki de kocamla yeniden evleneceğim.

O evlendi ama değil mi?
Evlenmedi. Bıraktı da kızı. Beni bekliyor yani.

Gelmiyor mu Türkiye'ye?
Gelecek bu Paskalya'da...

Bazen gençlerden sıkıldığını söylüyorsun, bazen de seni bir tek onların anladığını söylüyorsun...
İyi gençler var. Uygur var mesela şiirde. Yapı Kredi kitaplarının unuttuğu bir şairdir mesela o. Gerçek bir şairi unutmuştur. Bir aşk şiirleri var müthiş. Donat vardı, Adnan vardı... Gitti onlar, bıraktılar şiiri.

Peki yeniler arasında böyle ilgini çeken yok mu?
Takip etmiyorum.

Onlar seni takip ediyorlar ama.
Edecekler tabi. Ben onların ustasıyım. Çok muyuz acaba?

Ne bileyim 9-10 tane vardır...
O kadar yok. Gerçek şiirden bahsediyoruz biz.

Peki yazmasan matematikçi olur muydun?
Saçma sorular.

Matematikçi olmak istiyordun ama, öyle değil mi?
Hâlâ da olmak istiyorum. Vazgeçtim beyin kanamamdan sonra, hem artık nerede matematik öğrenecek kafa bende? O yüzden felsefeye döktüm işi.

Bence şiiri matematik niyetine, romanı da felsefe niyetine yazdın.
Evet.

Böyle küçük kurnazlıkların da vardır.
Yaptım tabii. Şiirimde felsefe yoktur ne demek, kim iddia edebilir bunu?

Hayır var felsefe, ama daha çok romana uygun gördüm bunu... Lale, 15 yılda romanı yazdın, şiirlerinle de ödül kazandın. Şiirinle bir de Nobel kazanmanı dilerim...
Nobel'i isterim ben. Parası bol olan ödülü isterim. Altın Portakal'da para yok. Onu söyleyeyim.

Hiçbirinde yok ki doğru dürüst...
Yok tabii. Nobel'e adayım ama.

Lale, romanla şiirin arasına kurulmuş bir mahya gibi...
Tabii. Sen şimdi dök bakalım kıskançlığını.

Hayır seni şiir yazmaya teşvik ediyorum. İmge arkadaşlığı yapıyorum sana!
Ben her kitabımdan sonra bir daha yazmayacağım derim. Onu unutmuşsun röportajlarda yakalamayı...

Doğru.
Bana soru soruyorlar gizlerimi elde etmek için. Roman yazdım daha hâlâ soru soruyorlar. Ne yapayım ben daha bu adamlara yahu, kendilerine gelmeleri için.

O zaman söyleşilere gelme.
Söyleşilere geliyorum. Düzgün soru soran olabilir diye. Sen soramadın. Romanın içinden bir şey sorabilen var mı? İyi bir sorunuz yoksa boşuna gelmeyin. Güzel bir söyleşi oldu, birebir.

O zaman romanı bir daha okuyayım da, daha güzel sorularla geleyim! 'Ultrazon'da Ultrason' için bu son kitabın diyorsun.
Son kitabım tabii. Yeni kitabım daima yenidir benim. Yeni bir şey bulmadan çıkmam ben ortaya bildiğin gibi. O anlamda son şiirler. Her seferinde kaç defa yineleyeceğim ben bunu. Artık bir kitap çıkardığım zaman onun son olduğunu düşünmeme alışmalısınız. Bütün gerçek şairler de öyle düşünüyor zaten. Bunu ancak Lale Müldür yazabilir diyen çok. Ama niye yazmışım ondan bahseden yok.

Niye yazmışsın?
Onu ben açıklamayacağım. Onu ben romanımda açıkladım. Sizler konuşun artık o konuda.

Biraz Burak konuşsun o konuda.
Konuşsun bakalım. Ne diyorsun haksız mıyım, haklıyım tabii...

Burak Fidan (Lale Müldür'ün asistanı): Bu romanı anlayabilmek için bütün şiirlerine baştan aşağı bakmak gerekiyor. Şiirindeki bilinmeyen kavramlar kodlanmış bir şekilde romanın içine dahil oldu.

L.M: Doğru evet.
H.E: Yani bir tek bu kitabı okuyarak Lale hakkında bilgi sahibi olunamıyor...
B.F: Yani evet. Bir de bir kırılma noktası var ve o kırılma noktasından sonra böyle bir roman 15 yıldan beri yazılıyor yani. Kitabın ilk 30 sayfasında kırılma noktasının nerede olduğu ortaya çıkıyor. O vizyonun neden görüldüğü tek cümlede tam olarak anlaşılabiliyor. Ama bu nedir söyleyemem Lale Müldür sözlüğünde yazacağım onu.
H.E: Bu konuyu açtın mı Lale'ye?
L.M: Açmadı, ne var, ne bulmaya çalışıyorsun şimdi?
H.E: Sen buna izin verecek misin?
L.M: Veriyorum tabii. Ne diye izin vermeyecekmişim? Her şeyi, her istediğini açıklayabilir.
B.F: Şöyle bir cümlede yatıyor her şey 'Ben bir peygambere âşık olduğum için her şey çığ gibi başıma düştü.' Yani bunu düşündükten sonra romanı okuyup anlamak gerekiyor.
L.M: Hadi güzel bir şey söyle.
H.E: Lale'yi peygamberler seviyor.
L.M: Büyük konuşmayalım. İnşallah diyelim.


Haydar Ergülen, 1997'de 2. Altın Portakal Şiir Ödülü'nü almıştı. 12 şiir 3 düzyazı kitabı olan Ergülen'in Keder Gibi Ödünç' adlı son şiir kitabı 2005'te yayımlanmıştı. Ergülen, Radikal sanat sayfalarının ve Kitap Eki'nin düzenli yazarı.
Başa dön
gifrer
Yazar


Kayıt: Feb 16, 2007
Mesajlar: 435

MesajTarih: Çrş Tem 23, 2008 1:31 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Bugün bir melek resminin yanına
Elinde tabanca yere serilmiş
Siyah deri ceketli bir
Kadının resmini koydum
"Noli me tangere" yazıyordu.
Bu benim ağlama biçimimdi
Çünkü artık ağlayamıyordum.



Mor kadınları anlatmaya devam ediniz lütfen...
Başa dön
gunfrfd
Hiç


Kayıt: Oct 14, 2006
Mesajlar: 3937

MesajTarih: Prş Tem 24, 2008 12:08 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

BİR YAĞMUR


Bir yağmur… atların birden çöküp yan yattığı…
Bir yağmur…garlardan…cılız gar çiçeklerinden
Sonuna dek el sallayanlardan…her şey bittikten
Sonra dönüp gene bakanlardan…onlardan işte en
Çok onlardan bir yağmur…bırakılmış cam
Ayakkabılardan…bırakılmış ülkelerden
Bırakılmış insanlardan bir yağmur…

Ortasına bırakıldığım bir ülke…eylül ülkesi
Mistikler gibi geçilen belirsiz geceler
Bir alga rüzgârı… denizaltı karanlığında
Işık ve siyah…deniz ağaçlarında güzel bir mai
Aramak…okyanusların siyah güneşi
Bir yosun müziği…mani…melankoli…


1986
Başa dön
gunfrfd
Hiç


Kayıt: Oct 14, 2006
Mesajlar: 3937

MesajTarih: Prş Tem 24, 2008 12:18 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

DELTA GÜNLERİ


Duino harebelerinde bir gölge, ay
ve nesnesi olmayan bir melankoli...
Yitik şeyleri içselleştirmek... İçimizde
hareket eden akıl, Mobius dönüşleri, dönüşümleri...
Yeni bir melankolinin gizli imleri... delta günleri...

Uzak bir günde, delta günlerinin birinde
bir heksagram kurmak ve kapatmak - evreni, arzuyu
bilinmeyeni (ilk çizgi, kırık, öznesini iplerle, halatlarla
bağlanmış olarak gösteriyor... üç yıl boyunca
kendisini çözemeyecek ve kötülük olacak)

Ateş, barika, tehlike...
Gece umarsız bir Y işaretiydi ve düşüyordu sana doğru.
İsminin anagramlarında kendisiyle
karşılaştın ve evlendin
Bir uzaklık, ilk günlerdeki gibi, gizil rezonanslar...
Piyano seslerinin ve masaların üzerindeki cam
kırıkların arasından ona yaklaştın.
O yüzünü dönmedi.
İçinde bir şey, fümerol gibi bir şey, onu sevdi.
Hava yapıştı yüzüne. Sonunda anladı gerçek ismini
ve sana ne olmadığını söyledi.

Ağaçların arasında yitiyor gölgen, uzaklıklar, Pompei...

Biri yaralıyor diğerini
boğuyor
yutuyor

Ayşama dönemleri bitti artık...
Ağır yıldız kümeleri yer değiştiriyor aklımda...
Başa dön
gunfrfd
Hiç


Kayıt: Oct 14, 2006
Mesajlar: 3937

MesajTarih: Prş Tem 24, 2008 12:27 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

SENİ BIRAKIYORUM


Seni bırakıyorum semender ellerimle
seni bırakıyorum
seni bırakıyorum
duvarlarda kurutulan anemon ellerimle

içimdeki sulara
içimdeki sazlıklara
içimdeki bataklıklara

seni bırakıyorum

seni bırakıyorum kendine kapanmış
kollarımın anarşik güzelliğiyle

içimdeki yosun yeşili sulara
içimdeki tehlikeli kıyılara
içimdeki siyah ışığa

seni bırakıyorum

seni yatıracağım ellerimde
bir ıhlamur yaprağı gibi
seni yatıracağım göğüslerimde
menekşeler gibi
seni yatıracağım gözlerimde
bir yağmur suyu gibi...
Başa dön
gunfrfd
Hiç


Kayıt: Oct 14, 2006
Mesajlar: 3937

MesajTarih: Prş Tem 24, 2008 12:30 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

“İçimizde dönen yıldızlara bakıp sessizce
Düşlerin kışını ciğerlerimize dolduruyoruz
Hep yarıda kalan dostluklar sürdürüyoruz
Çekiciliğini kararsızlıktan alır sonlu varlığımız
Uzayda acının sonsuz titreşimlerini yayan
Bir yıldızdır kahkahamız…”





Alıntı:
Alıntı:
PARİS'TE MODA OLAN SUFÎLİK / LALE MÜLDÜR



Radikal2 08/09/2002




Paris'teki aşırı snob Şairler Çarşısı'na (bir tür TÜYAP) çevirmenim Sophie ile yalnızca iki gün gittik. Fazla asılmadık yani. Paris eskiden Hemingway'in dediği gibi bir şenlikti. Yoldan geçen herkes ayrı bir tipti. Şimdi eski Paris kalmamış. Çünkü her şey artık kesinleşmiş. Sınıflar, ırklar, meslekler kesinlikle birbirinden ayrılmış. Ya içerdesin ya dışardasın, ortası yok. Başarılı olmak için, hem zengin, hem güzel hem iyi olman gerekiyor. İyiden çok zengin ve güzel desem abartmış olur muyum? Bana öyle geldi. Bu yüzden kardeşim Uğur'un Avrupa Komisyonu'nda bölüm başkanı olması daha da önemli geldi bana. Çünkü Parizyen'lerle aman Allahım. Cin gibiler bir de. Biz çok saf kalıyoruz. İyi ki!

Guy Goffette'yle gittiğimiz kafede 15 kadın ve bir erkekle (guy) otururken Nedim Gürsel geldi. O da Gallimard'da editörmüş. Nedim, Sophie'nin yakın arkadaşı. Sophie daha önce Türk ve Paris entelijansiyası için bar işletirken Nedim oraya takılırmış. Bar rekabet ve mafya yüzünden kapanmış. Nedim Gürsel sanki Sophie'ye âşıkmış gibi geldi bana. Gözlerinde aşk vardı. Nedim'le ayrılırken çok sıkı el sıkıştık. Birçok şey konuşulmadan anlatıldı böylece. Bu bakıma Nedim Gürsel'in yaptığı da olağanüstü bir iş. Orhan Pamuk, Enis Batur gibi daha başka bilmiyorum kim gibi yazarları devletin koruması lazım. Ne kadar zor olduğunu bilemezler. Her şey bir ilişkiler ağı. Türkiye'de de öyle ama ben biliyorum ki Yapı Kredi ve Metis gibi yayınevlerinden gelen her şey okunuyor. Paris'te okumuyorlar.

İkinci gün Collette Deble ile kadın şairler standında randevulaştık. (Bu arada 'kadın şair' out). Ben daha önce Collette'in resimleri üzerine şiir yazmıştım. Kitap, Fransız Enstitüsü'nden Alain Bourdon ve Ahmet Soysal sayesinde çıkmıştı. “Ainsi parle la fille de la pluie/Yağmur Kızı Böyle Diyor” adlı kitap satışa çıkmadı; Türk ve Fransız entelijansyası arasında dağıtıldı. Collette çok tanınmış olduğu için bana acayip isimlere kitap imzalattı -Derrida, Michel Butor filan gibi.

Ben inanamadım ya, Ahmet Soysal'a göre kitap çok sükse yapmış. Alain, eşi Catherine ve beş çocukları olağanüstü tipler. Başka bir gün yazarım. Collette tarih boyunca kadın imgesini araştırıyor ve eski kocası Bernard Noel, Fransa'nın en meşhur şairlerinden biri. Bernard Noel'le karşılaşamadım. Yazık oldu, çünkü tam bir şair. Seziyorsun. Collette de aynı zamanda güzel bir kadın. Evi güzel, atölyesi yakın, nefis yemek pişiriyor. Evi Sophie'ninki gibi Belleville'de- bir tür Cihangir.
Başa dön
Mesajları göster:    Önceki başlık :: Sonraki başlık  
Yeni Başlık Gönder   Cevap Gönder    Karakutu Forum Ana Sayfası -> Şairler ve Şiirleri Tüm saatler GMT +2 Saat
Sayfa 1, 2  Sonraki
1. sayfa (Toplam 2 sayfa)

 
Forum Seçin:  
Bu forumda yeni konular açamazsınız
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz
Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız
Benzer Başlıklar
Başlık Yazar Forum Cevaplar Tarih
Yeni mesaj yok Lale edibese Genel 35 Pts Oca 15, 2007 7:38 pm

 




 

Karakutu.Com - Karakutu.tv - KaraSozluk.Com - MustafaYuce.Com
 


 Karakutu.com Sitemap RSS - Sadece Başlıklar RSS - ÖzetliAdd to Google

PHP-Nuke