Diaspora_Hedonist Yazar

Kayıt: Jul 18, 2007 Mesajlar: 329
|
Tarih: Pts Tem 14, 2008 8:41 pm Mesaj konusu: İNSAN DEMLEYEN; ÇAYCI |
|
|
İNSAN DEMLEYEN; ÇAYCI
Yüzünde simasını yeni işgal etmeye başlamış ayva sarı tüyleri, erkekliğin eşiğine ucu henüz değmiş yenice ter tutan bıyıkları, gücenik alnı, hıncını dizginleyen kahve koyusu bakışları, efil efil rüzgârlar uçuran narin elleri, bedeniyle birlikte fakirliğini de örten düzgün elbiseleri içinde, güneş göz yitimine ulaşınca; başlardı her günü.
Yeni çökmüş karanlığın ilk adımlarıyla gelir, dört yolun ortasında kalmış yalnızlığın, dem kokan misafirleri. Kimi kocaman bir yerden iner gibi düşer, tahta sandalyeden; hasretine. Yarım ağız bir çay ister. Çaycı, hasrete vuslat yükleyerek çayı önüne koyar, yüzünü; bilmediği bir ülkenin haritası sandığı adamın.
Başka biri gelir, sırtına bitmemiş yolunu da alarak. Oturur sırtını bile yaslamadan; çünkü oturduğu yerde değil o henüz daha gideceği yerde. O, her ne kadar yolda olsa da çoktandır varacağı yerde. Onun telaşı; gönlü ile bedeni arasındaki mesafeyi kısa tutmak. O, zaten ordaydı, oraya asılmış bir düş gibi düşlüyordu yaşamı. Çoktan varacağı yere varmış olduğundan, şuan gelmiş olduğu yere henüz gelmiş sayılmaz. Çay istemeyi unutması da bundandır. Ama buraya unutkan bile olsa herkes çay için tüner ve herkes bardağa doldurulmuş çay niyetine kendini içer. Çaycı her çayı, diğer çaylardan ayırır, sadece içecek olana adar; içine misafirin getirdiği her neyse onu, tadını kendinden tanısın diye çaya katar.
Kimisi hiç durmamış bir yolcu kılığında yıkılır içeri, kendini bir paçavra gibi atar, ilk bulduğu boşluğa. O, çaycıdan çay değil, bakışlarıyla; mühlet ister. Gitmesi gereken bitmez yolun bir menzili de, burada durmasıdır. Onun durması da yoldan sayılır. Çaycı, bu adamları dururken bile gözlerindeki yürümeden tanır. Ve her gece oraya çivilediği yalnızlığından bir tutam koparır, atar yol hükümlüsü bu adamların yol kokan bakışlarına. Bu yolla bir türlü terk edemediği bu salaş çay ocağından parça parça firar eder. Bu yüzden yolu uzun, ömrü kısa her şoförün bakışlarında; birazda çaycı var.
Burada her hareket çay istemeye bir yol aralar. Çaycı kimin hangi hareketinin çay isteği doğuracağını bilir, çay isteği doğmadan çayı masada bitirir. Üstünden buharlar taşan çayı hiç eksilmez, bittikçe tazelenir, çoğalır. Anasının kavlince; müşteriye yok, düşküne vaat, aşığa umut satmak; haramdır.
Buraya farkı farklı bedenlerde gelir; kimsesizlik. Her gelen kimsesiz, masanın orta yerine boşaltır kimsesizliğini. Öyle bir kimsesizlik birikirdi ki masada, oturan her kimse bu hazır kimsesizliğe bürünür. Ve artık o masa, zaman içinde kimsesizliğin katıksız bekçisi olur, masalığını yitirir. Ne yapsan silinmez bir kimsesizliğin kesif kokusuyla ayılır insan, insanlığına.
Şimdisi geçmişinin kucağında piç gibi oturan adamlar gelip geçer, sanki haksız bir gelişle. Ne zaman şimdinin içinde bir şey yapmak isteseler, isteklerine geçmişin kelepçesi vurulur, haksız isteğin forsası olarak, gelecek düşleri; gelmeden yorulur.
Kendinden kendine uzanan yolun yarı yerinde yorulan; insanlar gelir, içinde taşıdığı bir başkasını; kendi sanan.
Neşesi ağzından taşan adamlar, palas pandıras dalar içeri; hangar gibi açılan boğaz boşluklarından, kırılan bir cam sürahiden saçılan cam ve su gibi dökerler ortalığa neşelerini. Onların bu gamsız gülüşü; batar yalnız olanların yalnızlığına. Bir kıymık daha girer, eğreti bir gülüşle bir yalnızlığa.
Yolculuğunu döktüğü kelimeleriyle anlamsızlaştıran, yarım yamalak yolcular geçer, örtündükleri sözler; onların sözsüzlüğünü ele verir. (her örtü, örttüğünü ifşa eder)
İçini düşünmeyi unutmuş, dışarıyla yaşamayı medet diye insana yutturmuş maskeler sıyrılır düşer yere. Iskartaya çıkmış maskelerin ikinci el pazarına döner; geliş gidişler.
Bazıları, yol köşelerindeki her mekânı kendi öz mekânı sayan bu yolcuların aksine hiç alışık olmadığı bu yol üstü gece yalnızlarının mekânına ürkek bir yabancı olarak girer; ayakuçlarında taşıdıkları hazır bir gitmeyle oturur, çaycının çaya kattığı insanlık demini alamayan ön yargılı damaklarıyla, yüzlerini buruşturarak içer kırk kez inceledikleri bardaktan çaylarını. Çaycı, bunların ucuz zevkleri pahalıya almaya alışmış insan olduklarından, ucuz olanın bayağı olduğuna dair besledikleri şişman önyargılarının piç yanılgılarını tafralarında sakladıkları orospu çocukluklarından tanır.
Buralara hiç kadın gelmez. O yüzden gelen her kadın bir başka güzel. Aslında onların güzelliği; tek tük gelmesi. O kadar erkek arasında dalından düşecek meyve gibi duran kadını, kaçamak erkek bakışları kollar. Çünkü bu âlemin insanında, buradaki her kadın; düşmüş bir kadın ezberi var. —Çaycı bakir bedeniyle her kadına yabansı bir hayvan.- Buraya, erkeklerden; gidilmesi gereken uzun bir yol, (tenha gelen) kadınlardan; geri yürünmesi imkânsız bir pişmanlık, dağılmayı unutmuş bir sis gibi çöker kalır.
Çaycı her ne kadar bardakları özenle yıkasa da, bardaklardan ağız kirinden başka bir şey çıkaramaz. Yalnız bir misafirden kalan; ağır yalnızlık, yol hükümlüsünden; kalan uzun bir yol, ayakuçlarında biriken tedirgin duruştan kalan; güvensizlik yüklü bir ürperti, çok paranın altına pislediği; sonradan görmelik, intikam duygusunu yitirmiş; kör bir pişmanlık bardaklardan taşar duvarlara, demliklere, oturaklara, insanlara siner. O yüzden gelen herkes getirdiği ile gelir, giderken götürdükleriyle gider. Herkes sağır bir geceye şahit, çaycı binlerce imgeye gebe geceye ebe.
Sabaha karşı, insan sıfatındaki hayvanların ruh incitici sevişmelerinden gece yorulur. Kendini anlamsız ve amaçsız çıkan hırıltılı seslerin koynunda hırpalanmış bulur. Herkes, gecenin uçsuz bucaksız hamağında sallanıp düşten düşe düşerken, gece de gündüzün üstüne yatmaya hazırlanır.
Otuz bir bile çekmemiş siftahsız çaycıya, rayiha yüklü, apış arası okşayan fısıltısıyla şeytan sokulur: “Bu gece kaç kadının bacak arasında kaç erkek eridi, insanoğlunun yere bıraktığı doğmayacak çocuklarının kaç milyonu göğe kaldırıldı?” diye sorar. Çaycı bunu düşünmekten utanır, erkekliği; utanmayla karışık hayvansı bir kabalık olarak karşısında bulur.
Çaycı, sevmediği ve içerken hiç tat almadığı halde kendine bir çay alır; başkalarına çay verirken onda ne varsa; çaya onu katar, kendinde ne olduğunu bilmediği için çayına katacak bir şey bulamaz. O yüzden kendi çayı demsiz, boz bulanık sıcak bir sel gibi sadece akar, karın boşluğuna yaptığı şedit baskınla ruhunu en ince yerinden tutuşturur yakar.
Eline aldığı çay bardağını bir atlas gibi parmak uçlarında dolandırarak geceden kalanların insani ortalamasını alır. Bu, tüm yolculara sorumluluğunun bir gereği olarak yarına kavuşturulması gereken ödevidir. Bugünden kalan hatıralar yarına taşınmadığı zaman gelecek olanlar gereksiz, bugün gitmiş olanlar eksik olur. Gece de bir köpük gibi hayatın yüzeyinde kalır.
Akşam son uçlarını dağların ardına sokuşturarak ağır ağır ayrılan güneş, her nedense sabahları biraz daha evecen davranıyor, henüz kendisi dağın ardından baş kaldırmasa da habercilerini erken yollayıp sokakların ve kirli evlerin tozunu aldırıyor. Gece insanların şehvetli solumalarından taşan kirli nefesler, şehrin havasını; temizler için murdar ediyor.
Gece, herkesin hayat meşgalesinde bir an gibi kalırken, çaycı da bir anı olarak kalıyor, çaycı bunu uyanık gördüğü düşlere sayıyor. Ve her gece bu düşü defalarca görüp ezbere yaşanan hayatından; bir paragraf daha silip atıyor.
Güneşle beraber patronda gelir, gece neler olduğunu değil -çünkü burada her ne olursa olsun, onun için önemsizdir- kallede kaç para olduğunu soruyor. Çaycı parayı telaffuz etmeden onun huzurunda sayıyor (sürekli değişen bir miktarı telaffuz etmek tehlikelidir; fazla söyleyip de az çıkardığın zaman patronun bakışları -hiç para kazanmamış gibi- öfkeyle kısılır kısılır bir şarapnel parçası olarak yüzünde patlar. az söyleyip de çok çıkardığın zaman; küçük bir yanlış, normal sonuç olarak kazasız belasız son bulur) saydığı parayı (içinden on beş lirasını ona vereceğini bile bile) patron alır, birde iştahlı fısıltısıyla kendi sayar, bu sayışta; sağlama yapmak kadar, para saymanın zevkine varmakta var. Binlerce kez el değmiş paraları, kirli elini yalayarak, ilk kez kadın vücuduna değdirilen iştahlı ve abaza bir el gibi her defasında aynı coşkuyla (paranın kollarına, bacaklarına, göğüslerine) sürte sürte sayar. İçinden eski olanlarını seçe seçe on beş liraya tamamlar, çaycıya verir. Zamanında geleceğini bile bile “Akşama erken gel” deme alışkanlığının sigortasına aklını yatırarak, sırtını döner gider.
Çaycı para kazanmış bir gövde, geceden yüklü, kamburlaşmış bir bilinç olarak içindeki binlerce ayak izlerine karışa karışa yürür. (yürürken; elleri cebinde, başı önde, gözleri gökyüzünde, sol yanı göçük, sağ yanı donuk ve yalnız)
Yalnızlığını kelimelerden soydukça dili kanar.
O; insan gözünde; “bir çaycı”, zamanın gözünde; geceyi güden “bir çoban”dır.
Hayatta en çok, patikalara sesini düşürmüş çobandır; sessiz olan.
O yüzden çobanların sedası yer ile göğün kesiştiği yerde; namlusunun ucuna kendini koymuş mavzer gibi asılı durur. Hiçbir çoban durduk yere söze davranmaz; dilinin tetiğini olur olmaz düşürmez. Sessizlik kusan dilleri, söz farz olduğunda; yuvasından oynar, manayı ense kökünden kıskıvrak yakalayarak insanların anlayışının içine öldürülmemiş bir çift parlak göz olarak atar.
Onlar, kalabalıktan bile incinmeyen bir yalnızlık olarak yalnızlıklarında durur, her yürüyen insanın; içine doğru… onlar yürür. |
|