Tarih: Çrş Hzr 04, 2008 8:49 am Mesaj konusu: SIRRI SÜREYYA ÖNDER; Beynelmilel, O. Çocukları,...
Henüz sinema dünyasında çok yeni olmasına karşın beğeni toplamış filmleriyle dikkat çeken bir senarist. Karakutu forum ve Anasayfada filmleriyle ilgili değerlendirmeler mevcut. Ekşi Sözlükte ve nette ağır abiliği dile getirilmiş sıkça.
Fotoğrafını görünceye kadar O olduğunu bilmiyordum. Fotoğrafını gördükten sonra hatırladım. En son gördüğümde Kurtuluş Parkı'nda siyah çarşaflı bir hanımla çay içiyordu. Annesiydi muhtemelen. Beni görünce şaşırmış, tedirginliğini annesine hissettirmemeye çalışmıştı. Bir iki hatır sözcüğü sıkıştırılmış kısa bir selamlaşma olmuştu. Bu ilk ve son konuşmamızdı. Hatta son görüşmemiz./ Öncesinde defalarca karşılaşmıştık oysa. Sınav salonlarının kapısında, Taş Oda'nın kapısında ağır bir taş gibi hayallerime, inançlarıma, içime oturmuştu./ Sonrasında hızla parktan çıkıp gitmişti. Zamanla belleğimden de.
Beynelmilel filmini bir kaç kez izledim. Sırrı'nın senaryosu olduğunu anladığımda sevindim. Gevendelerin gözünden baktığında halkı ve hayatı taktir etmişti. Bize de O'nu takdir etmek düşmekte.
En son fadim tarafından Çrş Hzr 04, 2008 9:06 am tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
İSTANBUL - "Dünyanın neresinde olursa olsun 1 milyon 600 bin kişi gözaltına alınıp istisnasız hepsi işkence görürse, yüzlerce insan öldürülürse, kaybedilirse, hapis yatarsa bunun yüzlerce filmi yapılır, binlerce romanı yazılır" diyor 'Beynelmilel'in yönetmenlerinden Sırrı Süreyya Önder. Hiçbir şey boşa değil işte. Vakti zamanında devletin sakıncalılar listesinde bulunan, hapis yatan Önder, yıllar sonra 12 Eylül'ü hem kendi hatırlıyor hem de bize tekrar hatılatıyor bir sinema filmiyle. Tıpkı Ömer Uğur'un (o da 12 Eylül mağdurlarından biriydi) 'Eve Dönüş'te yaptığı gibi.
'Beynelmilel' askerlerin ülkeyi kışla gibi yönetmeye çalıştığı, 1982 yılında geçiyor. Askerlerin, düğünlerde müzisyenlik yaparak geçimlerini sağlayan gevendelerden bir orkestra kurma çabasının anlatıldığı filmin odağında müzisyen bir baba ve onun üniversiteye hazırlanan kızı var. Askerler gevendelerden (Adıyaman'da sokak müzisyenlerine verilen ad) oluşturdukları orkestraya üniforma giydirirler ve onlardan marş çalmalarını isterler. Fakat müzisyenler öyle askerlerin istediği türden bir marş bilmemektedir. Konsey üyeleri de o dönem kente gelecektir.
Özgü Namal, Cezmi Baskın, Bahri Beyat, Umut Kurt, Meral Okay, Nazmi Kırık, Oktay Kaynarca, Kahtalı Mıçı'nın rol aldığı 'Beynelmilel'in iki yönetmeni var. Yönetmen koltuğunda Önder'le birlikte Muharrem Gülmez oturuyor.
Yönetmenlerden Muharrem Gülmez, 90'lardan beri sinema dünyasının içinde olan bir isim. Yeşim Ustaoğlu, Reha Erdem, Tomris Giritlioğlu, Canan Gerede, Yılmaz Erdoğan ve Atıf Yılmaz'la çalışmışlığı var. Ama Sırrı Süreyya Önder'in macerası oldukça farklı. Bu filme kadar, sinemanın mutfağıyla ilgili bir tecrübesi yok, sinemayla hep seyirci olarak ilgilenmiş. Ama Önder'in anlatacak hikâyesi var. Bu hikâyenin oluşmasını sağlayan en büyük etken ise 12 Eylül'ün kendisi...
Yıl 1978, Adıyaman Lisesi'nde öğrenciyken Maraş Katliamı'nı protesto ettiği için hapse giriyor Önder. Çıktığında ise azmedip Arkara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'ni kazanıyor ve başkente yollanıyor. 12 Eylül'ü de burada karşılıyor. "12 Eylül olduğu zaman ilk tutuklama furyasında içeri girdim.
Uzunca bir yargılama süreci yaşadım. Sonra 12 yıl hapse mahkûm edildim. Cezaevlerinde açlık grevleri, şunlar bunlar infaz yakmalar sonucu yedi yıl yattım. Yani 12 Eylül'ün bütün hışmını öncesiyle sonrasıyla yaşadım. Babam yoktu, aileme bakıyordum. Bu süreçte ailem fazlasıyla mağdur oldu. Anamdan, kötürüm dedeme kadar ailemizde sıkıntı çekmeyen kimse kalmadı."
İnşaatta da çalıştı
Hapisten çıktıktan sonra onu zorlu bir hayat bekliyor. Üniversite eğitimini tamamlayamıyor, iş bulma konusunda sıkıntılar çekiyor. Çeşitli işlere girip çıktıktan sonra Orta Asya'daki Türk devletlerinde gidip inşaat işçiliği bile yapıyor. Sonra da İstanbul'a dönüyor. Tüm bu süreçte Önder çok okuyor. Aklında da Türkiye'nin 100 yıllık panoraması 'O Tozlar Bu Çamurları Getirdi' adıyla roman olarak yazmak var.
O güne kadar sinemayla seyirci düzeyinde ilgilenen Önder'in yönetmenlik serüveni Beyoğlu Sinema'sında gördüğü bir 'Senaryo yazmak ister misiniz' duyuruyla başlıyor. "Bir gün Beyoğlu Sineması'nda Yılmaz Güney'in 'Duvar' filmi gösteriliyordu. Sanırım yıl 2003. Cebimde fazla bir para yoktu. O sırada Barış Pirhasan'ın da içinde olduğu senaryo atölyesinin ilanını gördüm, 'Senaryo yazmak ister misiniz' yazıyordu. Ben de roman bir türlü bitmiyor gidip senaryo yazayım dedim. Ve Barış Pirhasan'ın yanına gittim, senaryo yazmak istediğimi söyledim, o da 'Neden' diye sordu ben de 'valla biraz öfkeliyim' dedim. Barış Pirhasan da 'Öfke sinema yapmak için iyi bir sebep' dedi. O gün başladım. Sonra bu senaryo çıktı."
Bu senaryonun filme alınmasını istiyor Önder. Ama o güne kadar sinemanın mutfağıyla ilgili bir tecrübesi yok. Sağa sola danışıyor Muharrem Gülmez'in ismi veriliyor. 90'ların başından beri sinemanın mutfağında bulunan Gülmez o sıralar Sydney'de. Ama orada senaryoyu okuyunca etkileniyor "Varım seninle ortaklığa" diyor.
Gülmez, 12 Eylül olduğunda 12 yaşındaymış. "Yaş nedeniyle politika yapacak durumda değildim. 12 Eylül'de olanları yaşarken anlamasam bile yıllar sonra etkilerini gördüm. Çünkü, 12 Eylül'ün yarattığı depolitize ortamın ilk denekleriydik sanki" diyor. Sonra BKM Film'e geliyor senaryo. Ve onlar yeşil ışık yakınca film karışımıza geliyor.
Aslında film, gerçeklere dayanıyor. Adıyaman'da darbe sonrası askerler, gevendelerden orkestra kurmaya çalışmış. Düzenli olsunlar diye üniforma bile giydirilmiş müzisyenlere. O güne kadar pek itibar görmeyen gevendeler üniformayı giyince ahaliyle hesaplaşmanın peşine düşmüşler. Önder, "Dünyanın neresinde olursa olsun bütün cuntalar bir kitle desteği görüyor. Yalnızca dayakla, sopayla açıklanamaz bu durum. Ben bunu anlamaya çalıştım. Sıradan insan üzerine bütün Frankfurt Okulu'dan düşünürlerin kitaplarını okudum. Bu Adıyaman örneği de çıkış noktası oldu benim için" diyor.
[Sırrı Süreyya Önder] İki cihanda da elim darbecilerin yakasında
2006'nın son günlerinde vizyona giren Beynelmilel'i yeni yılın ilk günü büyük beğeniyle izledim. Filmin hem senaryosunu yazan, hem de Muharrem Gülmez ile birlikte yönetip, küçük bir rolü de üstlenen Sırrı Süreyya Önder, 1982 Adıyaman'ında henüz 17 yaşındayken tanık olduğu trajikomik olayları inanılmaz bir duyarlılıkla beyazperdeye taşımış.
Sıkıyönetim Komutanlığı'nın gevende denilen yerel müzisyenlerden askerî bir orkestra oluşturması olayından yola çıkarak, hüznü de kahkahası da kıvamında sımsıcak bir protesto filmi yapmış. Sinemadan çıkarken 'Sıkı bir adam bu. Onu daha yakından tanımalıyım.' dedim. Yanılmamışım. Eserin sahibini, eser kadar sahici buldum. 12 Eylül'ün feci şekilde yaraladığı insanlardan biri olmasına rağmen, dili de yüreği de acımamış. Sol gelenekte yetişmiş, çok yönlü okumalar yapmış, hayata şefkatle ve bilgece bakabilen bir Anadolu insanı. Mutlaka ama mutlaka görün Beynelmilel'i. "Sırrı Süreyya Önder, bir film daha yapsa da izlesek" diyeceğinizden eminim.
Gerçekten yüreğinize sağlık. Bu kadar trajik bir dönemi, nasıl bu kadar ölçülü bir ironiyle ele alabildiniz?
Ortaya çıkardığımız işin eksiği, çapağı olmasına rağmen herkes beğenide çok cömert davrandı. Ama benim her izlediğimde şurayı şöyle yapabilirdik diye uykularım kaçıyor. Seyircili ilk gösterimde kardeşi idam edilmiş biri geldi yanıma, "Keşke o gün de bunlara bu kadar gülebilseydik" gibi bir laf etti. İşte bütün dünyanızı altüst etmeye yeten bir söz. Böyle kritik bir mevzuda kelam ederken bin süzgeçten geçirmek zorundasınız kendinizi. Absürd bir komedi, cıvık bir melodram olma tehlikesi var. Böyle bir bıçak sırtında gitti bu.
Ben sizde filozof bir yan da gördüm. Senaryo kanaviçe gibi işlenmiş.
Ben yazı ile uğraşan bir adamım. Sinema ile profesyonel bir ilişkim yok. Ama çok sıkı bir izleyici ve merak eden bir adamım. İyi ustaların elinde yetiştim. Sosyalist gelenekten geliyorum. Babam berberdi. TİP'in Adıyaman il başkanıydı. Evimiz Behice Boran, Nihat Sargın, Deniz Gezmiş'in gelip gittiği bir yerdi. Böyle bir havayı soludum ben.
Sizde başka bir damar da var sanki. Solcuların o acı dili yok sizde.
O acı dil bir tek solcuların sorunu değil. Bu ülkenin bilcümle düşünen insanları, o andaki şartları veri olarak kabul etmeyen, daha güzel bir hayat mümkün diyen herkes büyük dertlere düçar oldu. Bunu bir Zaman röportajında söylemek istemezdim; ama ben yedi yaşımdan itibaren okuma sürecimin içerisine bütün Risale-i Nur külliyatını da dahil ettim. Çünkü babam böyle bir gelenekten geliyordu. Dayım da insan güzeli, bir Nur şakirdiydi. Ve çocukları çok ciddiye alırlardı. Belki şansım bu oldu. Günlük hayatın kodlarını çözmeye cehdettim. Halkın kendini yönetme hakkına müdahale edildiği zamanlar iyi kötü bir kitle desteği oluşuyor. Bunu yalnız cebir olgusuyla açıklayamayız. Niye bu millet zulüm değirmenine su taşımaya bu kadar iştiyakla koşturuyor?
Filmde, yerel çalgıcıların askerin orkestrasına dönüştüğü anda bunu nasıl kullanmaya başladıklarını görüyoruz. İzlemeyenler anlamazlar diye bir parantez açalım.
Okur anlamasın ki gitsin seyretsin! Hakkımızda çıkan her yazıyı okuyorum. Sanırım Yeni Şafak'ta bir arkadaş şöyle bir şey yazmıştı ki ben bundan çok önemli bir azar çıkarttım kendime. "Her filmde olduğu gibi bu filmde de sağ yok." dedi. Evet, dönemin bir belirleyeni olarak sağcılar ne yaptılar o gün gibi bir karakter koymadık.
Bense sinemadan çıkarken, sizin 28 Şubat'ın da filmini yapmanızı istedim.
Onu da 28 Şubat'tan perişan olan, sıkıntılarını iliğinde, kemiğinde tüm çatışmaları ile yaşayan bir arkadaşın yapması, benim seve seve yardımcı olmam sanki daha sağlıklı bir yol. Dramaturji, çatışma kurma sanatıdır. Senaryo kuramında Allah'tan bir kere el alabilirsiniz. Yani senarist bir yeri sinemasal olarak çözemezse, orada bir mucizeye ihtiyaç vardır. Bir deprem olur ya da kahraman tesadüfen oradan geçer gibi. Sağ estetiğin kötü filmler yapmasında bunu görüyorum. Her şeyi takdir-i İlahi olarak kavrayan bir dünya görüşünden geliyorsanız çatışma kurmanız zor.
Sağcıların doğru dürüst sinema yapamayışını kadercilikle açıkladınız; ama ben bu filmde de kaderci bir koku aldım. Askerler de devrimciler kadar mağdurdu sanki. Kimse durumunu kendi seçmemişti, bir selin içinde yuvarlanıyordu herkes.
Materyalist kadercilik diyebiliriz belki! On binlerce yıllık bir gelenekten süzüle süzüle bugüne gelmiş bir coğrafyanın çocuğusunuz. İçinizde her şeyin genetik kod olarak bir karşılığı var. Bunlardan vareste tutamazsınız kendinizi. Fakat bir film yaptığınızda, bir kitap yazdığınızda sizden on binlerce yılın hercümerç ettiği bir olguyu bir çırpıda çözmeniz beklenir. Oysa film işi de, roman işi de bir enstantanedir. Bir anı yakalarsınız.
Anların yakalanışına bakıyorum da sizi pek materyalist göremiyorum. Siz kaderinizi sevmeyi öğrenmişsiniz. Çektiğiniz onca acıdan bunca lezzetli bir iş çıkmazdı yoksa.
Bu biraz "sel gider kum kalır" gibi bir şey. Marks, "Tarihte ne olmuşsa başka türlü olamayacağı için öyle olmuştur." der. Bunun kaderle arasında ince bir çizgi var. İslam'da kader mevzuu biraz ferasete bırakılmıştır. Cüz'i iradeyle külli iradenin etkileşimi, İslam mütefekkirinin de içinden çok net çıkamayıp iman perdesine bıraktığı bir meseledir. Ben niye yaptım bu filmi? Dünyadaki bütün diktatörlerin iki ortak noktası var. Hepsinin eli kanlıdır ve hepsi aptaldır. 12 Eylül, taşları çok önceden örülmeye başlanan, çoklu alternatifleri olan ve gelişmelerin buraya gelmesinden sonra devreye sokulmuş bir organizasyondu.
Ve siz filminizde uygulayıcıların aptallıklarından doğan zulümleri anlatıyorsunuz.
Darbenin sözcüsünün herhangi bir meydan konuşmasını bir psikiyatrist incelese adamı müşahede altına aldırır. Bu olgu bana bu topraklara hakaret gibi geldi. Düşünün bu topraklar nice alimler, idareciler yetiştirmiş. Ve gelmiş bu ülke bir tiksinç, sığ, kuyu suyu gibi tadı tuzu olmayan, zulmünden vazgeçtim, bir salak iradeye teslim olmuş. Bilmem nereye oturmak ve darbuka çalmak yasaktır diye tabelalar asılmış parklara.
İçeriden bakınca böyle. Ama meseleye yukarıdan baktığınızda şunu görmüyor musunuz? Eblehlik olacak ki alimlerin değeri anlaşılsın. Zulüm olacak ki kahramanlar doğsun. Bu bir idrak meselesi, zalimi alkışlamak değil, anlatabiliyor muyum?
Çok iyi anlıyorum. Eğer bir drama yazıyorsan her karakterin haklı olduğu bir taraf olması lazım. Afişle resmi, sloganla edebi metni ayıran şey budur. Dostoyevski gibi kahramanlarımıza şefkatle yaklaşmalıyız. Sol ürünlerde faşistler, işkenceciler çok çirkin gösterilir. Sağ ürünlerde de solcular hep parkalı, sakallı, kötüdür. Yarattığınız karaktere saygı duymazsanız yaptığınız şey sanat olmaz. Ekşi Sözlük'te okudum. "Gülendam'la Gülendam olmuş. Askerle asker olmuş." diyor.
Nitekim Gülendam'ın ağzına "Ağlamayan gülemez" repliğini vermişsiniz. Demek ki farkındasınız; her şey olması gerektiği gibi oluyor hayatta.
Evet ama her şey bu kadar ağır yaşanmak zorunda değil ki kardeşim. Başkasında bir endikasyon olarak geçebilecek şeyi biz bir travma olarak yaşıyoruz. Yazık bu ülkeye!
Filme dönelim. Resmettiğiniz her şeyi birebir yaşadınız mı?
12 Eylül olduğunda arandığım için Adıyaman'a gidemiyordum. Bir kez gittiğimde gördüm ki, yerel müzisyenlerden bir bando oluşturulmuş ve çok absürt bir üniforma giydirmişler. Kentte tecrit edilmiş, ufak yollu aşağılanma ile anılan bu müzisyenler, aslında abdal geleneğinden gelen Türkmenler. Üniformayı giyince kendilerini cuntanın bir uzantısı hissedip kentle hesaplaşmaya girdiklerini karelerle gördüm. Her sabah memurlar, öğrenciler gibi hükümet bahçesinde sıraya giriyorlar. Bando İstiklal Marşı'nı çalıyor. Bütün memurlar okuyup içeri giriyorlar. Ve beşte yine çıkıyorlar, marş okuyarak dağılıyorlar. Bu arada kentte kapalı mekanlar ve hastane dahil herkesin ayağa kalkması isteniyor.
Bütün bunları gördüğünüzde kaç yaşındasınız?
17 yaşındaydım. Tüm caddeleri yürüterek hükümet binasına götürüyorlardı insanları. Sonra ihbar furyasına tanık oldum. Ozan Edip Karabi'nin bir şiiri var. "İnsan ki tamam yok gibidir kevni mekanda. Dalga da o, derya da odur aynı zamanda." İhbar furyasında o insanın dalga da, derya da olmasını görüyorsunuz.
Dalga da derya da olmanın daha derin tasavvufi anlamları var ama neyse...
Yani o adam belki o gün de kötü bir adam değildi. Ama yaratılan büyük korku, insanların diğerkam olmalarının yollarını kesti. Bugün baktığımızda çok acı veriyorsa bu ülkedeki belli resimler, bence mihenk taşı o gündü. O gün öyle bir terörizasyon olmasaydı, daha kalender meşrep bir hayat tarzı olabilirdi bu ülkenin. Çünkü erdem ile tanış olmak insanı tutan bir mayadır. Kötülüğe bir kez bulaşınca erdem çizgisine gelmek çok müşkül bir iştir. Yani o şansı elimizden aldılar o gün.
Enternasyonal Marşı size ne ifade ediyor bugün?
Oldum olası marşlara sıcak bakmam. Marş, kitleleri ajite etmekle sınırlı kaldığında kıymetlidir. Fakat ona taşıyacağından çok fazla anlamlar yüklüyoruz. Ben niye buna saygılı davrandım? Çünkü bunun arkasında binlerce insanın kanı, canı, çilesi var.
Kenan Evren'in filminizi seyretmesini ister misiniz?
Eksik kalsın! Benim bir serinkanlılık meleği gibi dolaşmam, bunun önce sinema olabilmesinin gereğinden. Ama konsey üyelerinin, acıdan kırk Bornova battaniyesi parçalamadan ölmemesi için her gece beddua ederek yattım ben. Öyle acılar yaşattılar ki, ölülerimizi hayırla yâd edin derler ya, o günah da benim boynuma olsun. Bunları hayırla yâd etmeyelim. Dili olan beddua, gönlü olan buğzetsin.
O dönemde fiziksel işkence gördünüz mü?
Bir milyon altı yüz küsur insan gözaltına alındı. Birisi çıksın, ben eza cefa görmedim desin. 105 günlük sorgumun 30 günü yoğun işkenceyle geçti. Hiçbirine hakkımı helal etmiyorum. İki cihanda da elim yakalarında.
38 gün açlık grevi yaptınız geçmişte. Bedeninizde bir arıza kaldı mı?
Bunları konuşmayı; şöyle eziyet gördük, böyle araz bıraktı demeyi sevmiyorum. Ama o günlerin resminin bilinmesi lazım. Tabii ki insan olanda araz kalır. Anam mütedeyyin bir insan. Hacca da gönderdim. "Oğlum o kavatlar için kırk gün aç kaldın. Bir gün Allah'ın orucunu tutmuyorsun." diye sitem ediyor bana.
Öperim ben annenizin ellerini. Bugün ölüm orucu direnişçilerine ne diyorsunuz?
Bir ülkede bu ıstırabı çeken insanlar varsa kendinizi bir nebze onların yerine koymaya çalışacaksınız. Bu sizin de başınıza gelebilir. Çünkü bu topraklar düşman icat etmeden yönetebilme hünerine sahip değil. Bir gün bu tehlike komünizm, ertesi gün bölücülük, ertesi gün irtica oluyor. Bugün itiraz edebilirseniz yarın sizin derdinize insanların yanmasını isteme hakkınız olabilir. Aç insanları Mamak'ın o buzunda çırılçıplak soyup sabaha kadar üstlerine köpekler saldılar. Ölüm orucu intihar değil. Bedeninizi, son sermayenizi, bir tokat gibi yüzlerine fırlatabileceğinizi her salise gösterebilme cesareti.
Ama çözüme hiçbir katkısı olmuyor.
Ama soruna rıza göstermek çok daha travmatik bir yol. Bu, 12 Eylül'ün bütün kurum ve kurallarıyla devam ettiğinin en bariz göstergesi. Muhtemelen Şevket Kazan çok vicdanlı bir insandı. Cemil Çiçek muhtemelen öyledir. Tayyip Erdoğan'ın belki buna içi yanıyordur. Fakat sorunu çözemiyorlar. Bunlardan erdem adına beklenen şey, aczlerini beyan etmek. Bunu dedikleri anda sorunun kaynağına yönelecek insanlar. Mehmet Ali Birand'ın 12 Eylül belgeselinde Kenan Evren'in bir beyanı var. Diyor ki, "Bize taraflı demesinler diye o zaman bir solcunun idam kararı önümüze gelmişti. Bir de sağcınınkini imzaladık."
Bir onlardan, bir bunlardan! Evren'i çok dengesever gördüm canım!
Şimdi sağ ne güne duruyor? Tam da bu dengeye kurban giden idamlığın öyküsü, sinemanın, romanın konusu değil midir? Onun yerine sağ bu ülkede daima yönetenlerin değnekçiliğine soyundu. En cesur çıkışı "Fikrimiz iktidarda kendimiz içerideyiz" serzenişi oldu. Sen o zaman bu insanları yarı yolda bıraktın. Bugün ülkenin geleceğine talip olamazsın. Başörtüsü meselesine kadar daima aynı koronun içinde aynı türküleri söylerken gördük sağı. İhlaslı solcuların hepsi bu başörtüsünün teessürünü de bir şekilde hissettiler. İş çığırından çıktığı noktaya kadar da bunların haklarına sahip çıkma erdemini gösterdiler. Sağ biraz vicdanına sığınmalı.
Darbe çığırtkanları içimi sızlatıyor'
OLKAN ÖZYURT
Darbenin bıraktığı acılar bir bir ortaya çıkıyor. Sinemada 12 Eylül’le ilgili filmlerin çoğalması tesadüf değil. Çünkü toplum yakın tarihiyle hesaplaşmak ve ülkenin karanlık dönemlerinde yaşanan acı olayları öğrenmek istiyor. Ve filmler de buna bir şekilde vesile oluyor. ‘Babam ve Oğlum’, ‘Eve Dönüş’, ‘Beynelmilel’, ‘Zincirbozan’dan sonra ‘O… Çocukları’ ile yeniden 12 Eylül günlerine gidiyoruz.
Bir taraftan Ergenekon soruşturması, ‘günlükler’ derken gerçek hayatta ülkenin ‘darbe koşullarına hazırlandığı’ iddiaları diğer yandan özellikle filmler, diziler ya da kitaplar vesilesiyle eski darbelerin yeniden hem de kitlesel olarak hatırlanışı söz konusu. En son 12 Eylül Askeri Darbesi’ni yaşayan Türkiye’de bir şeyler değişiyor. En azından her 10 yılda bir darbe olur klişesini artık duymuyoruz. Bu değişimle birlikte de ciddi bir hesaplaşma istediği var.
‘Beynelmilel’in senaristi ve yönetmeni Sırrı Süreyya Önder, milyonlarca 12 Eylül mağdurundan biri olarak ‘darbecilerin’ yakasını bırakmıyor. Dün vizyona giren ‘O… Çocukları’yla onlardan ikinci kez hesap soruyor. Fakat bu sefer kadınların ve çocukların darbe günlerindeki çilesini anlatıyor. Filmin senaristi Önder ve oyuncularından Altan Erkekli ile hem filmi hem de darbe günlerini konuştuk.
‘O... Çocukları’ tekrar bize 12 Eylül Askeri Darbesi’ni hatırlattı. Siz bu darbenin ciddi mağdurlarından biri olarak senaryosunu yazdığınız iki filmle süreci didikliyorsunuz. Fakat son yıllarda toplumda bu darbeyle ve ülkenin yakın tarihiyle ilgili ciddi bir hesaplaşma algısı var. Ve genelde Türkiye üzerinde ciddi oyunlar oynandığına dair bir çıkarım yapılıyor. Siz sürece nasıl bakıyorsunuz?
Altan Erkekli: Şu anda Çin’deki deprem, Myanmar’daki kasırganın kaybettirdikleri gibi, Türkiye bir acı yaşadı. Edirne’den Ankara’ya Ardahan’a kadar her yer bir deprem gibiydi. İnsanlar öldü, işkenceler yapıldı, insanlar sakat kaldı, travma geçirdi, aileler dağıldı. Çocuklar annesini babasını kaybetti, sevgisiz büyümek zorunda kaldı. Kültür sanat hayatı, demokratik kitle örgütleri yok edildi. Bütün o yüreğinde demokrasiye, eşitliğe ve kardeşliğe ve barışa inananlar göçük altında kalmış gibiydi.
Sırrı Süreyya Önder: Şöyle bir hafıza tazeleyelim, 1978’den başlayarak tüm sosyalist siyasi örgütlenmeler bir faşist darbenin gelmekte olduğunu, gelirse neler olabileceğini ve bunun nerelerde organize edildiğini çok açık seçik anlattılar, duyurdular, tepki gösterdiler. Ama buna rağmen darbe yapıldı; çağına, ülkesine, insanına duyarlı ne kadar insan varsa toplanıp toplama kamplarına koyuldu ve bence büyük bir katliam yapıldı. O gün ne deniliyordu bir hatırlayalım, bunlar arşivlerde var. Amerika öncülüğündeki emperyalist sistem dünyada yeni bir yapılanmaya gidiyordu. ‘Yeşil Kuşak’ projesi olarak özetlenecek ve bugünkü Büyük Ortadoğu projesine kadar öngörülen bir yapılanma planlanıyordu. Bu projeleri demokrasinin işlediği ülkelere dayatmak mümkün değildi. Latin Amerika’dan başlayarak bir domino taşı etkisiyle bütün kritik ülkelerdeki yönetimler alaşağı edildi ve faşist askeri yönetimler iş başına getirildi. Türkiye, jeopolitik ve stratejik konumu nedeniyle bu projenin önemli ayaklarından biriydi. Bugün artık yapanların bile sahiplenmediği, bir askeri darbe organizasyonu ile mevcut siyasal sistem tasfiye edildi ve yerine halen bugün bile kılına dokunulamamış olan bir yapı getirildi.
Sırrı Bey, siz 12 Eylül yapılanmasının ana omurgasının hâlâ sağlam olduğunu düşünüyorsunuz.
Sırrı Süreyya Önder: Türkiye, demokratik sistem işliyor gibi gözüküyor ama buna aldanmamak gerek. Demokrasinin olmazsa olması halkın yönetime iştirak ediş biçimidir. Bunun en önemli ayağını da Seçim ve Siyasi Partiler Yasası oluşturur. Bizim Mussolini İtalya’sından bile geri bir yasamız var. Darbeyle birlikte yargı siyasal idarenin emrine verilmiştir. Şemdinli olayında savcının hiçbir güvencisi olmadığını gördük. Bundan fazla ideolojik resimler çizmeye gerek yok bence.
Peki bugün siyasal iktidar bile yargılanabiliyor. İktidar yargının siyasallaştığını iddia ediyor.
Sırrı Süreyya Önder: Bu ülkede yürütmenin muktedir olamayacağını son AK Parti örneğiyle gördük. AK Parti, rehin alınmış bir iktidardır. Bu rehinelik durumuna rıza gösterdiği her yerde muktedir oluyormuş gibi algılanıyor. Ne zaman bu rehinelik prosedürünü ihlal edecek bir hamle yapsa, daha büyük hükümdar emperyalist yapı dişini gösteriyor. Darbe böyle bir şey işte, gelip gitmez kalıcıdır. Darbe gelir tüm kurum ve kurallarıyla yerleşir. Tasfiye etmek için gerçekten sınıflar ittifakı, kararlı bir siyasal irade ve geniş bir kitle desteğine ihtiyacın vardır. Mesela darbeci generallerinden biri Amasya’da bir berberin oğludur ve ilkokuldan sonra devletin okullarında okumuştur. Fakat dünyanın en zengin generallerinden biri olarak sayılır. Fikri Sağlar ile Cüneyt Canver bunu araştırmak için Meclis’e önerge verdiler; fakat Milli Güvenlik Komisyonu tarafından tehdit edildiler. Darbe günlükleri ortaya çıkıyor. Bu günlükleri yazanların yargılanmalarının önünde hiçbir hukuki engel yok. Suç işlenilen fiillerin askerlikle alakası yok. Anayasal düzeni tağyir, tebdil ve ilgaya dönük bir teşebbüstür. Askeri İç Hizmetler Kanunu’nda anayasal düzeni tağyir, tebdil ve ilga edebilirsin gibi bir madde yok. Emekliler yargılansınlar. Onun yerine olayı ortaya çıkartan gazeteciyi yargılıyorsun. O da beraat ediyor. Peki bizi kim dövüyor!
12 Eylül filmlerinin kitleselleşmesi, siyasi dizilerin revaçta olması, döneme ilişkin kitaplara ilgi askeri darbeyle yüzleşmenin önünü açmakta ne kadar etkili oluyor?
Sırrı Süreyya Önder: Her şeyi engellersin ama soru sormayı engelleyemezsin. Her şey de bir soru sormakla başlar. Ülkemizde karanlık bir dönem var. Bu dönem nasıl olmuş? 80 öncesi başbakanlık, bakanlık yapan bütün adamları alıp toplama kamplarına tıkmışlar. Daha sonra onlar yeniden başbakan ya da bakan olmuş. Bir genç; çağına, ülkesine, insanına birazcık duyarlı ise şu soruyu sorar: Eğer bu adamlar suç işlemişse bugün ne işleri var? Değillerse o gün neden içeri atıldılar? İşte filmler, diziler, kitaplar bu soruların sorulmasına vesile olabiliyor. Yoksa bir sanat eserinin bir dönemle hesaplaşma yaratmasını ya da bir dönemi deşifre etmesini beklemek çok doğru değil. Dolayısıyla ne kadar çok iş o kadar çok soru.
Altan Erkekli: Ülke tarihini bilmek bir daha aynı şeylerin yaşanmamasını engeller diye düşünüyorum. İdeolojisi, siyasi görüşü ne olursa olsun, bu tür yüzleşmeler bizim tekrar düşünmemize vesile olacaktır. O dönem ülkenin muhalefeti ile iktidarı bir araya gelemiyordu. Gençlik dinlenmiyordu. Yani bunlar 12 Eylül sürecini tetikleyen nedenler oldu. Eğer diyalog kurulsaydı böyle olmazdı diye düşünüyorum. Her ideoloji kendi siyasi iktidarını dayatmaya çalıştı. Bugün de benzer durumlarla karşı karşıya kalabiliyoruz. Benim umudum da oynadığımız filmler ya da dönemi anlatan diziler, kitaplar sayesinde bu dayatmaların çok iyi olmadığı sonucunu birilerinin görmesi gerektiği.
Peki o günleri yaşamalarına rağmen birtakım insanların hâlâ darbe çığırtkanlığı yaptığını görünce neler düşünüyorsunuz?
Sırrı Süreyya Önder: İçim sızlıyor. Daha içlerine sinen korkuyla hesaplaşmamışlar ki böyle bir söylem içerisine giriyorlar. Eğer inandığın gibi yaşamazsan bir müddet sonra yaşadığına inanırsın. Bunlar inandıkları gibi epeydir yaşayamadılar. Bunu her kesim için düşünebiliriz. Sosyalizme gönül vermişsin fakat bir sosyalist gibi yaşamıyorsun. Ya da Müslüman’sın, fakat dininin önerdiği gibi yaşayamıyorsun.
Altan Erkekli: Darbe sırasında Ankara Sanat Tiyatrosu’nda bir tiyatro emekçisi olarak siperlerdeydim. Bir tiyatronun en büyük kaynağı seyircisidir. Ülkedeki bu kasırga ve depremin sonuçlarını herkes gibi ben de yaşadım ve tanıklık ettim. Şimdi tüm o acıları yaşayan insanların anısına ‘Eve Dönüş’ten sonra ‘O... Çocukları’yla kişisel olarak ikinci kez o yıllara tanıklık ediyorum. Ama ülkemin böyle kara günler yaşamaması adına, demokrasi için herkesin kendi ülke tarihlerini de bilmelerini istiyorum. Belki bilinirse bu çığırtkanlık da yapılmaz.
Genelde biz erkeklerin dramını izledik sinemada. Fakat siz darbenin en çok da kadınları vurduğunu söylüyorsunuz.
Sırrı Süreyya Önder: Organize olarak kadınları hedef almıyor ama hep altını çizdiğim gibi faşizmin dini, kitabı, Allah’ı, vicdanı ve ulusu yoktur ama cinsiyeti vardı. Erkektir ve tüm jargonunu erkek egemen bir yapı üzerine inşa eder. Erkek egemen kültür kadını baskılar. Ve zamanla da kadını erkekleştirir. Kadın bir anlamda vicdanın sesidir. Bunun için bu tür süreçlerde bu vicdan büyük yara alıyor. Latin Amerika diktatörlüklerini, hepsini kadınlar alaşağı etmiştir.
Altan Erkekli: Genç delikanlılar analarının bağırlarına taş bastırdılar. Onların şişen ayaklarını, yitirdikleri bilinçlerini tedavi etmek doktorlardan daha ziyade anaların işiydi. Gerçekten bu ülkede analar çok acı çekti.
Özgü Namal:
Darbe insanlara büyük acılar çektirdi
‘Beynelmilel’ ve ‘O... Çocukları’nın ortak özelliği 12 Eylül’ün yarattığı trajedileri anlatması. Yaş itibarıyla belki o süreci hatırlamasanız bile sonralarında darbeyle ilgili ne gibi bir fikriniz oluştu?
Açıkçası iki yaşındaydım 12 Eylül darbesi olduğunda. Hafızamda pek bir şey yok. Okuduklarım, izlediklerim, anne ve babamın anlattıklarından yola çıkarak bir fikir geliştirebildim. İnsanların büyük acılar çektiği bir dönem olduğunu düşünüyorum. Dünya üzerinde darbeler, savaşlar, göçler, sürgünler nedeniyle insanlar büyük acılar çekmişler. Ama bu acıları, trajedileri anlamak için illa o dönemi yaşamanız gerekmiyor. Eğer duyarlı bir insansanız ve dünya meseleleriyle ilgiliyseniz o insanların neler yaşadığını anlayabiliyorsunuz. 12 Eylül sürecinin büyük bir haksızlık olduğunu hissedebiliyorum. Binlerce insanın hayatı mahvolmuş, sönmüş, bunları düşününce tüylerim diken diken oluyor.
Sırrı Sürreya Önder, ‘O... Çocukları’nın ortaya çıkmasında sizin kendisini teşvik ettiğini söylüyor. ‘Beynelmilel’in setinde Türk sinemasında kadın merkezli hikâyelerin azlığından çok dert yanmışsınız...
Açıkçası böyle bir durum var. Kadın hikâyeleri sinemamızda çok az yer alıyor. Genelde erkek hikâyeleri yazılıyor. Bundan dert yanmıştım Sırrı’ya (Süreyya Önder). O da haklı buldu beni. Ve ortaya ‘O... Çocukları’nın senaryosu çıktı. Senaryoyu okuduğumda da hiç şaşırmadım. Çünkü o, ister çocuk, ister kadın isterse erkeği ele alsın mutlaka hayatın trajedisini anlatıyor. O, dünyaya uzak olduğunu düşündüğüm bir erkeğin kadınların dünyasını bu kadar iyi analiz etmesini, kadınların içerisinde bulunduğu dünyanın trajedisini bu kadar anlatmasını ancak üstün yetenekli olmakla açıklayabilirim. Sırrı’da da bu üstün yetenek var. Bunun için iyi ki teşvik etmişim diyorum.
‘Mutluluk’ ve ‘Beynelmilel’de Doğulu kadınları oynadınız. ‘O... Çocukları’nın canlandırdığınız Dona, İtalyan kökenli bir insan. Dona’nın gözünden Türkiye’ye baktığınız zaman neler görüyorsunuz?
Oyunculuğun en sevdiğim tarafı bu işte. Her şey olabiliyorsunuz. Dediğiniz gibi iki filmde Doğulu kadınları canlandırdım. Şimdi de Batılı bir kadını oynuyorum. Açıkçası bir Batılı gözüyle bu topraklara bakmam çok zor. Sonuçta bu topraklarda doğdum ve yaşıyorum. Doğu’daki yaşamları gördüm. Oradaki acıların ve trajedilerin çok farkında biri olarak Batılı bir gözle bakamıyorum. Çünkü Batılılar bizim yaşadıklarımızı biraz hafife alıyorlar.
Sırrı Süreyya Önder ile Beynelmilel hâlâ gösterimde iken tanışmıştık. Ben çay üstüne çay deviriyordum, o anı üzerine anı... Yağ gibi akıyordu, anlattıklarının üzerinde. Hikâyelerinin çoğu 12 Eylül darbesi faciası ve akabinde gerçekleşen dramatik hayata tutunma çabalarıydı, ama öyle bir anlatıyordu ki, gülmekten yanaklarım ağrımıştı.
Bir ara içimden 'yuh be kızım, güldüğün adamın hayatı' diye geçirip kendimi ayıplamıştım. Ama sonra 'bunu hak ediyor' diye düşünmüştüm. İnsanı kendi hikâyesinin matlığı ile yüzleştirecek kadar, 'Ne sıkıcı bir hayat yaşamışım' dedirtecek kadar iyi anlatıyordu çünkü. Hakkı yoktu buna ve bu yüzden her şeyi hak ediyordu. Kıskançlığın kendine özgü mantığı...
Tam bir yıl önce, kafasındaki senaryonun taslağını anlattığında çok heyecanlanmıştım; O... Çocukları'nı izledikten sonra ise filmin küfürbaz Mehtap ablasından ödünç aldığım bir dille şöyle dedim kendime, 'Bu kadar iyi bir hikâye bu kadar mı p.ç edilir?' Zira benim dinlediğim hikâye, daha taslak iken bile, zengin dokunuşu ve mizahi örgüsünü yedeğine katıp dörtnala politik hicve koşan bir projeydi. Film ise hikâyede güçlü olan her şeyi küçük figürasyonlara indirgemiş. O... Çocukları, bu memlekette devletin milletine yaptığı muamelenin ta kendisi olmaktan çıkıp, hiçbir tevriye sanatına imkân vermeyecek şekilde harbiden salt Tarlabaşı bahtsızlarını ifade eder hale gelmiş.
1981'in askerî rejimle yönetilen günlerinde, ömürlerinde silah taşımamış adamların işkence altında son bulan hayatlarına devlet eliyle kaza süsü verilirken, Tarlabaşı'ndaki bir evde son derece ilginç şeyler olmakta. Hayat kadınlarının çocuklarına bakıcılık yapan Mehtap, kocası ve kardeşi 'içeride' olan bir anneyi küçük kızıyla birlikte gizlemeyi kabul ediyor. Anne İtalya'ya kaçıyor ve kızını aldırmanın yollarını arıyor. Bir yol bulunuyor nitekim. İtalyan bir çift küçük Hazan'ı, kendi kızları gibi göstererek Türkiye'den çıkaracak, İtalya'ya getirecek. Ancak bunun için Hazan'ın biraz İtalyanca öğrenmesi gerekecek. Öğretici ise konservatuvar öğrencisi, yarı Türk yarı İtalyan Donatella kılığındaki Özgü Namal olacak. Gelgelelim, Namal, Beynelmilel'de sergilediği performansın yanına bile yaklaşamıyor, muhteşem güzelliği bile onu Mehtap ablayı canlandıran Demet Akbağ'ın gölgesinde ezilmekten kurtaramıyor. Bu İtalyan kızın kendisini bırakıp giden bir Türk babanın dilini böylesine akıcı konuşabilmek için gereken motivasyonu nereden bulduğu ve anadili olması gereken İtalyancasının neden bu kadar berbat olduğu da anlaşılamıyor. Konservatuvarlı Donatella ile yakınlaşabilecek düzeyde bir adam haline gelmesi için doğallığından ödün verilen, hızlandırılmış janti, kaçakçı Saffet karakteri, parlak olmanın ötesinde, filmi adeta yaralıyor. Hatice rolünde oldukça trajik bir yan hikâyenin kahramanı olan İpek Tuzcuoğlu dahi, yönetmenin kötü performansının kurbanı olmuş durumda. Demet Akbağ güçlü oynuyor, attığı pasların diğer karakterlerce tutulduğu, karşılandığı karelerde hikâye de ışıldıyor nitekim. Zaten Demet Akbağ ve başta Hayati karakteri olmak üzere, çocuk oyuncuların tatlılığı götürüyor filmi. Müzik kullanımı ise skandal derecede kötü. Ama en kötü olan şey, filmin en kötü oynayan iki oyuncusunun (Özgü Namal-Sarp Apak) canlandırdığı karakterler üzerinden sürmesi. 80'li yıllarda, babası işkencede, annesi İtalya'da, kendisi ise anaçlığı 'bana emanet edilen çocuğu devlet bile elimden alamaz' iddiasıyla maruf eski hayat kadınının evinde olan bir çocuk söz konusu ama film, bu imkânları değerlendiremiyor. Siyasi bir travmanın yol açtığı absürd karşılaşmalar, farklı insani deneyimler ve sürprizler için çok ideal bir alan olabilecek bu tarafsız bölgede, Donatella-Saffet aşkına odaklanmak gibi bir yola savrulmak büyük talihsizlik yönetmen için. Finaldeki buluş, sürekli fikir üreten Hayati'nin bulduğu çözüm ise o kadar aceleci ve özetleyici bir üslupla anlatılıyor ki, insan koca bir 'açıklama' ihtiyacıyla, bir 'nasıl yani?' sorusuyla kalkıyor koltuktan.
O... Çocukları, 12 Eylül hikâyesi olmak için fazla eklektik, bir Türkiye hikâyesi olmak için fazla spesifik bir film olmuş. Neyse ki Sırrı Süreyya Önder'in elinde daha çok hikâye var diyerek teselli buluyorum. Bir de, kendi hikâyelerini kendi sinematografisiyle anlatsın lütfen, diye temenni ediyorum. Çünkü o hikâyeler, bunu hak ediyor. Bir sinemaseverin o hikâyeleri sahibi adına kıskanma hakkı.
Sırrı Süreyya Önder: Faşizm, erkeklik kuyusu ve savaşa dair
Tarih: 04.03.2008 Saat: 11:35 Gönderen: karakutu
Gözaltına alınanlar saç, sakal ve bıyıklarına ilaveten kaşları da kesilerek askeri cemselere bindirildi. Tüm ilçede bir hafta boyunca teşhir edildi
12 Eylül faşizminin tozu dumana kokteyl ettiği zamanlarda, bir taşra kasabamızda aynen yaşandı. Faşizmin dini, imanı, vicdanı yoktur ama cinsiyeti vardır. O en hoyratından bir erkek kristalizasyonudur; sefil, güçsüz, miyop ve korkak! Cunta, "milli birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyduğumuz" o günlerde, yoksullar ve solcuların imhasıyla cansiperane uğraştığı gibi, karı-koca kavgasından trafik ışıklarına kadar bütün günlük yaşam ritüellerine de müdahil oluyordu.
80'li yıllarda, bir taşra kasabasında, sıkıyönetim komutanının önüne bir ihbar geldi. İhbarcı, ilçenin tek hamamı ve tek sinemasında erkeklerin birbirleriyle aşk yaşadıklarını bildiriyordu ve bu ahlaksızlığın behemehal önüne geçilmesini istiyordu. Sıkıyönetim kuvvetleri derhal sinemayı ve hamamı bastılar ve o anda orada bulunan herkesi derdest edip komutanlığa götürdüler. Kentte siyasi sorgulara bıçakla kesilir gibi ara verildi. Bütün sinema seyircileri ile hamama gidenler ve iki işletmenin görevlileri işkenceli sorguya alındı.
Faşizmin çok ayıp bir şey olmasında iki rengin dışındaki renklere tahammülsüz oluşu büyük yer tutar. Bu renkler siyah ve koyu siyahtır!
'Eken biçer'
Sıkıyönetim komutanının eşcinsel ilişkilere dair, kerameti kendinden menkul bir kabulü vardı. "Eken, biçer!" ve "Yel değmedik kavak olmaz!" şeklinde özetlenecek bu mantığın zorunlu bir sonucu olarak herkese şu iki soru yöneltiliyordu: Kimlerle aktif, kimlerle pasif ilişkiye girdin? "C" şıkkı seçeneği olmayan bu soruya iki kategoride de cevap veremeyenler ağır işkencelere uğradı. İşkenceli sorgulardan elde edilen isimler de aynı süreçten geçirilmeye başlayınca, ilçenin erkek nüfusu önemli bir "kırım"a uğradı. Bir müddet sonra bu operasyon kent içi hesaplaşmanın bir aracı haline dönüştürüldü. Artık işkencede itiraf edilen isimler, olayın esas failleri olmaktan çıkmış, türlü gerekçelerle gıcık kapılan insanlardan bir öç alma biçimine dönüşmüştü.
Gözaltındakilerin sayısı astronomik rakamlara ulaşınca durum 12 Eylül generallerinin önüne bir rapor olarak kondu. Dehşete düştüler. "Bülent Ersoy vakası" ilk o toplantıda dile getirildi. Bir dizi önlem almak gerekirdi. Maazallah, erkekliğini yitiren bir toplumu faşizmin uzantısı yapamazdınız! Mübalağa cenk olunmasına karar verdiler. İstanbul'daki eşcinseller gözaltına alınıp saçları kestirildi ve Eskişehir ile Tekirdağ yakınlarında ıssız yerlere bırakılıp kente geri dönmeleri halinde başlarına gelecekler hakkında ayrıntılı olarak bilgilendirildiler!.. Bülent Ersoy'a da çalışma yasağı getirildi.
Bu taşra ilçemizdeki operasyonun son resmi, Auschwitz'den bile daha vahim bir faşizm uygulamasıdır. Gözaltına alınanlar saç, sakal ve bıyıklarına ilaveten kaşları da kesilerek askeri cemselere bindirildi. Tüm ilçede bir hafta boyunca teşhir edildi. İntihar edenler oldu. Kenti terk edenler oldu. Sinema salonu ve hamam kapatıldı. O günkü sorgularda, "Mal benim değil mi? İstersem dinamit kor patlatırım!" diyen adamı o kadar çok dövdüler ki geri kalan yaşantısını yarı delirmiş bir şekilde tamamladı.
Faşizmin çok ayıp bir şey olmasında, bireyin "mal"ını kamusal alan olarak görmesinin de büyük bir payı vardır.
Malı, canı ve bedeni ile özgür bir ilişki kurabilmek "erkeklere mahsus" bir özellik değildir! Erkeklikten insanlığa terfi edebilenler ancak böyle bir konfora sahip olabilirler.
Kadının erkeğe üstün olduğu en önemli alan tam da burasıdır. Savaşa tellal çıkartılan ve riyakâr methiyeler düzülen bugünlerde en büyük umut, anaç ve kadınca itirazların yükseltilmesidir. Bülent Ersoy bu itirazın en ironik bir biçimde vücut bulmuş halidir.
Eksilen her can, insanlığın noksanıdır.
Faşizmin çok çok ayıp bir şey olmasında, ömrünün en cevahir zamanında yitip giden canlara sadece istatistik bir veri olarak bakmasının da görmezden gelinemeyecek kadar büyük bir payı vardır.
"-Tuğçe Beynelmilel' i mutlaka izlemelisin."
"- ..."
"- Bak filmin yönetmeni çok değerlidir, Sırrı Süreyya Önder, yedi yıl içerde, sonra da devamındaki süreçte her türlü işkence ve acıyı yaşamış, yürekli, ilkeli, samimi, arkadaşlığına, muhabbetine doyulmaz bir adam. Filme kendi güzelliklerini yansıtmış. "
"- Tamam, mutlaka izleyeceğim."
......
"- İzledim...'Babam ve Oğlum'dan daha samimi buldum ve daha gerçek."
"- 12 Eylül dönemini anlatan -hem de böyle ajite etmeden veya sulandırmadan- filmler yapılması, çok önemli."
"- Babanın, kızına tokat attıktan sonra uyurken, kızın ağlayarak babasının keman çalmaktan nasırlaşmış parmaklarına krem sürdüğü sahneyi, hatırlıyor musun?"
- Hı hı... Filme dair söylenecek çok şey var Tuğçe ama, ben bu Dilberay'ın türküsüne hayran oldum ya."
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız