Pandora'nın kutusu, gizli, örtülü kalan şeyleri açığa çıkarma çerçevesinde kullanılan bir metafordur. Yunan mitolojisinde kendini beğenmiş, kibirli ve güçlü erkekleri cezalandırmak için yaratılan genç bir kadın olan Pandora'ya, güzellik, beceriklilik, cazibe, kurnazlık, zeka, kıvraklık, belagat gibi bir dizi özellik bahşedilmiş ve ayrıca içinde kötülüklerin bulunduğu bir sandık/kutu verilmiştir.
Pandora, Prometeus'un kardeşi Epitemeus'la evlendikten sonra merakına dayanamayıp içi kötülüklerle dolu kutusunu açmış ve tüm kötülükler dünyaya yayılmıştır. Kutunun içinde sadece umut kalmıştır.
"Pandora'nın kutusunu açma' bir deyim olarak iletişim alanında, denetlenmesi imkânsız denge bozucu hareketler yapma veya 'kötülükleri ortaya çıkaracak' ifşalarda bulunma gibi durumlarda kullanılmakta; bazen da örgütlerde önleyici, koruyucu girişimler yerine, onarıcı, düzeltici müdahalelerde bulunmaya işaret etmek üzere 'Pandora'nın kutusu açıldıktan sonra' şeklinde kullanılmaktadır.
***
Niçin ? karakutu sorusundaki mesajımın ardından, pandora'nın kutusunun ne maana taşıdığını izah için açılmış bir başlıktır.Gerçekten de bu kelimeyi bazı durumlarda kullandığımız olur ve bunun bu maanayla eşdeğerde olmadığı da oluyordur.Şimdi ki günlerde bunun daha bir anlamlandırma çabasını görmekteyiz.Kutunun içindeki "umut" dünyamızdan hiç eksilmesin.
Tarih: Cum Nis 11, 2008 6:41 pm Mesaj konusu: Pandora'nın Kutusuna Dair Bir Alıntı-Öykü
hızır giderken…
Bir adam elinde demir âsa, ayağında demir çarık, sırtında devasa bir sandıkla düşer yollara. Vazifesi büyük, yükü ağırdır. O Ülke adlı bir memleketin insanlarına muradlarını dağıtacak ve Kurtarıcılar Apartmanına dönüp, bir gün Mehdi, bir başka gün de Mesih adlı arkadaşıyla tavla oynayacak, zamanın getirdiği sıkıntıları defetmeye çalışacaktır. Tavladan sıkılınca da İlyas adlı arkadaşının gelmesini bekleyecek, İlyas geldiğindeyse çocukluk hayalleriyle çayır çimende Hıdırellez şenliklerine katılacak, zamanın saçlarına ve sakalına düşürdüğü akları düşünmeden eğlenecek, neden bir türlü ölemediği için kederlenene kadar şerbetler içecektir.
Sırtında Pandoranın Kutusu, az gitmiş uz gitmiş… Lakin romatizması azdıkça azmış, ağrıdan beline sancılar girmiş, Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan O Ülke topraklarına ulaştığında.
O Ülke’de o güne kadar yapmadığı bir şeyi yapmaya karar vermiş: Hangi kapıyı çaldıysa, ”Ben Hızırım! Dileyin benden ne dilerseniz…” demiş. Zira eskiden olduğu gibi işleri zorlaştırıp, ademleri sınamaya kalkışmadan, vicdan ışıklarını yakıp insanlarda merhamet damarı kaldı mı, diye yoklama çekmeden, bir an önce hem onların işleri görülsün, hem de ağrıdan ayağını yere bastırmayan romatizmasına çare bulsun diye Lokman Hekim’e gitmek için acele ediyormuş.
Binaenaleyh, hiçte umduğu gibi gitmemiş işler Allahın askerlerinin, Allaha tapanların, Allaha küfredenlerin, Allaha küsenlerin, her şeyi Allahtan bekleyenlerin, hayrı ve şerri Allahtan bilip Allahla alış-verişi kesenlerin, cümlelerinde mutlak surette Allahı özne kılıpta kendileri fail olanların, Allah için öldürenlerin, Allah adına Allaha inananları mağdur edenlerin, Allah benim kalbimi biliyor, deyip, başka kalplerden Allahı sökmeye azmedenlerin, Allahı bu işe karıştırma, Allahsızlık etme, deyip Allahına sövüp sayılan, Allahın bazen bir kelime, bazen bir sevgili, bazen Rabb, bazen de havale mevkii olarak görüldüğü, Allahsız günün geçmediği O Ülkede…
Hızır, kaç kapıyı çaldıysa ya alay eden, ya kızan, ya ‘geç kaldın!’, ya da ‘git işine be bunak!’ diyen insanlarla karşılaşmaktan bîzar, ayaklarına karasular, gözlerine yılgınlığın kara bulutları inmiş bir vaziyette O Ülke’yi başından sonuna, altından üstüne, camisinden kilisesine, plajından kayak tesislerine, okullarından kahvelerine, stadyumlarından sokaklarına varıncaya kadar gezmiş. Lakin Pandoranın Kutusuna tıkıştırdığı muradlardan birini bile verecek ademoğlu ya da ademkızı bulamamış. (Tam bu sırada aklına “Kral çıplak!’ diyen çocukla, Kırmızı Türbanlı Kız gelmiş ama neçare ki; kralın çıplaklığını haykıran çocuk koskoca adam olmuş ve çoktan evlad-ı ıyale karışmış, Kırmızı Türbanlı Kız ise yurdışındaki eğitimi bittiği halde ülkesine geri dönmemişti.)
Hızırlığın şanına leke düşmeden, ‘Adım Hıdır, elimden gelen budur!’ diyen O ülke’nin insanları gibi sızlanmadan, aklına geleni tez elden yapmak için O Ülke Radyo Televizyon Kurumunun yayın binasına gitmiş. Çalışanlarını geçici bir süre etkisiz hale getirdiği kurumun ana-yayın odasını darbeci generaller, sabah proğramı yapan kadınlar, ağzıyla dünyayı değiştiren profesörler gibi eline, ayağına, yüzüne bir maske gibi geçirmiş. Tabi, kurumun teknik imkanlarından da yararlanarak O Ülkenin tüm tv alıcılarını, 21 milyon civarındaki internet kullanıcılarını ve cep telefonundan canlı yayın izleyen insanları da bir hareketiyle kendi yayınına odaklamış. Koskoca Hızır: ’Ben geldim ama kıymetimi bilmediniz!’ diye ağlayacak değil ya!.. Bunların üzerine ana muhalefet partileri ya da çete liderleri, kabadayılar gibi ağzına geleni de söylediğini zannetmeyin.
Demir çarığını usulca çıkarıp, demir âsasıyla birlikte bir kenara yaslayıp, üzerinde Sekizinci Cennet etiketi olan Pandoranın Kutusunu belini ağrıtacak kadar ağır olmasına rağmen, yayın masasının üzerine koyup, bin yıllık bir yorgunluk ve kederle oturmuş koltuğa. İnsanlar, daha gündüz vakti kapılarından kovdukları yaşlı bunağı ekranda görünce çok şaşırsalar da televizyon yayın alıcıları diğer kanalları göstermediği için Hızır’ı bir komedyeni izler gibi izlemeye başlamışlar.
Hızır, Pandoranın Kutusunu sihirli bir hareketle açarken, etiketteki yazı Sekizinci Cehennem, diye değişmeye başlamış. Ve Hızır:”Cehennem, ötelediklerimizi hatırlamaktır!” deyip, vazifesini yapmış insanların erinciyle çekmiş gitmiş.
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız