YAZARIM KARAKUTU YAZARI

Kayıt: Mar 13, 2007 Mesajlar: 1330 Nereden: TAŞLITARLA
|
Tarih: Cmt Şub 09, 2008 12:59 am Mesaj konusu: NEOLİBERALİZMİN SONU MU? |
|
|
ÖMER MADRA:
Dünyadaki son krizle de bağlantılı olarak, dünyada neoliberalizmin nereye gittiğini konuşacağız bugün.
ÇAĞLAR KEYDER:İşleri iyi giderken liberalizm çok ütopya olarak sunuluyor, işler kötüye gitmeye başlayınca, “Aman devlet gelsin bizi kurtarsın!” deniyor.
Ö.M.: Çok acayip değil mi? Birdenbire herkes şimdi devletin müdahalesini savunur oldu.
Ç.K.: Birden herkes Keynesci oldu tekrar. Fakat bunun çok konjonktürel bir tepki olduğunu ve bir müddet sonra “tekrar eskiye dönelim, serbest piyasa modellerini geri getirelim” denileceğini pek sanmıyorum, bu daha kapsamlı bir dönüşüm gibi gözüküyor.
1980’den beri devam eden, “piyasa herşeye kadirdir, hiç üzülmeyin biz bildiğimiz gibi yapalım herşeyi, devlet de denetimden vazgeçsin, bizi serbest bıraksın, biz herşeyi hallederiz, zaten kamu yararı için en iyi şey herkesin piyasada çalışmasıdır, istediğini yapmasıdır” vb. gibi söylemler galiba yavaş yavaş tükendi.
Ö.M.: Bugünkü programımızın manşeti "Neoliberalizmin Sonu mu?"
Ç.K.:Biliyorsun bu neoliberalizm biraz vampir gibi, hep sonunu ilan ediyoruz ama o hortluyor. Yalnız bu sefer biraz ciddi sanki. Sadece bugünkü bu hisse senedi krizinden söz etmiyoruz, süregiden bir takım dinamikler var ve onların toplamı sanki bayağı önemli gibi gözüküyor; bugün onlardan biraz söz edeyim istiyorum. Bu retoriğin, bu söylemin esasını hepimiz biliyoruz: “Sermayeyi, işadamlarını kendi hallerine bırakın, devlet iyice küçülsün, başka hiçbir işle uğraşmasın, özellikle denetimden vazgeçsin, kontrolden vazgeçsin. Çünkü, aslında hiçbir işadamı kötü niyetli olarak bir şey yapmaz.” Oysa piyasaları böyle boş bıraktığınız zaman işadamları, kendi kalpleri kötü olmasa bile mecburen kötülük yapıyorlar, çünkü birbirlerine karşı daha iyi bir noktaya gelmek istiyorlar, rekabet bunu gerektiriyor.
Ö.M.: Amansız bir rekabet var.
Ç.K.: Siz denetim yapmazsanız adamlar zararlı boyaları da kullanırlar, çevreyi de hiç dikkate almazlar, ödeme gücü olmayan insanlara da borç verirler konut alsınlar diye. Ondan sonra o borçları, bunlar gerçekten emniyetli bir takım senetlermiş gibi, başka bankalara satarlar. Türkiye’den çok iyi bildiğimiz gibi kötü binalar yaparlar, o binalar çöker vs. Bütün bunlar işadamlarının kötü niyetli olduğu anlamına gelmiyor sadece.
Ö.M.: Zaten burada bir iyi niyet ya da kötü niyet aramak da yanlış, çünkü kapitalistin amacı kâr etmek, kârı maksimize etmek.
Ç.K.: Kâr edemezse de hayatta kalamaz, çok açık, zaten sistemin mantığı ve sistemin gücü bu. Öyle bir sistem kurmuşlar ki, kapitalistler bu şekilde hareket etmeye mecburlar. 80’lerden sonraki 20 yıl boyunca bunu söylemek neredeyse bolşeviklik yapmak gibi bir şeydi.
Ö.M.:Yayın yasağı varmış gibiydi bu konunun üzerinde değil mi?
Ö.M.: Oysa bu denetimsizlik ideolojisi, “kamu yararına da toplumu piyasaya emanet edelim, hiçbir şey olmaz, üzülmeyin” söylemi tabii ki çok büyük tahribata yol açıyor. Bu tahribat çok açık, hepimiz görüyoruz, bunların bir tanesini siz özellikle hergün vurguluyorsunuz: iklim değişikliği meselesi. Ama daha az gözüken, bu son 20 yılın getirdiği muazzam bir gelir dengesizliği söz konusu. Bunun ortaya çıkardığı veya potansiyel olarak çıkarabileceği siyasal ve sosyal sorunlar da söz konusu. Bunları hep okuyoruz, yazıyoruz ve çeşitli şekillerde patlak veriyor bunlar. Bunun ortaya çıkardığı, kapitalizmin kendi mantığına aykırı bir takım sorunlar söz konusu. Mesela bu denetimsizlikle beraber, mülkiyet haklarını gayet mutlak bir şekilde fikri mülkiyete de genişletmek, bunun neticesinde büyük şirketlerin bir takım patentler alarak diğer şirketleri veya diğer icat edenleri, yaratıcıları, üniversiteleri bir cendereye almış olmaları.
Neoliberalizmin getirdiği mutlak piyasa ve mutlak özel mülkiyet anlayışının ortaya çıkardığı bir tahribat söz konusu. Bu tahribat da toplumu çok tehlikeye atan bir şey ve toplumun sosyal politik bir takım çalkantılara girmesine yol açıyor.
Ö.M: Bir de tabii şiddeti, hatta terörü de besleyecek bir gerilim, bir hüsran yaratıyor.
Ç.K.: Zaten ekolojik krizle, özellikle Afrika gibi bir yerde veya belki de güney Asya gibi bir yerde ekolojik krizle siyasi çalkantılar arasındaki ilişki çok açık. Ayrıca tabii ki bu dengesizlik, gelir dengesizliği vs. doğrudan siyasi sorunlarla ilişkili. Mesela, sübvansiyon kullanılarak yapılan etanol üretiminin, biyoyakıt üretiminin buğday fiyatlarını yükseltmesi. Bunlar çok açık, hergün gördüğümüz şeyler. Tabii şunu da hatırlamamız lazım, bu denetimsiz piyasa, “piyasayı kendi başına bırakın” söylemi biraz yutturmaca aynı zamanda, çünkü söylem düzeyinde gayet iyi de aslında devleti kullanmadan da hiçbir şey yapılmıyor.
Nitekim 1980’lerden sonra, özellikle Reagan döneminde, sonra Bush döneminde de, yani 2000’den sonra da aynı şeyi görüyoruz. Bir çok yerde, “vergileri azaltalım” diye bir söylem çıkıyor, peki nasıl azaltacağız vergileri? Zenginlerin üzerindeki vergileri azaltacağız tabii, mesela KDV’yi veya genelde ortalama, orta sınıfın üzerine düşen vergileri azaltmak diye bir şey söz konusu değil. Yani devleti belli bir şekilde kullanmak da söz konusu, devlet tabii ki gücünü kullanarak, kural yapma kapasitesini kullanarak bu pazarların, piyasanın oluşmasını sağlıyor.
Biraz önce söylediğim gibi, mesela mülkiyet haklarının genişlemesini, özellikle fikri mülkiyette tam bir orta çağdaki toprağın özelleştirilmesi gibi, vahşi bir dinamiğin ortaya çıkmasını sağlıyor. Tabii aktif bir şekilde mevcut bir takım kuralları gevşetiyor, mesela sendikalaşma hakkını işçilerin elinden alabiliyor, iş hayatının getirmiş olduğu bir takım güvenceleri ortadan kaldırabiliyor. Yani piyasayı kurma amacıyla, eskiden ortaya çıkmış, daha Keynesci dönemde veya daha refah devleti döneminde ortaya çıkmış bir takım kuralları da gevşetmek için devleti kullanmak söz konusu. Olayı tam da o ütopyacı neoliberal söylemin anlattığı gibi, “devlet ortadan kalkıyor” diye düşünmek de yanlış. Devleti belli bir şekilde kullanmak söz konusu, tek yanlı kullanmak ve sermayeyi, bu olayları şekillendirme kapasitesini, tamamen bu devlet kurallarını koyanların özerkliğine üstün tutmak anlamında devlet kullanılıyor. Yani sermayenin devletin üstüne çıkması gibi bir şey olarak düşünebiliriz.
Ö.M.: Bir yandan da ‘neoliberalizm’ terimi de yanıltıcı aslında, çünkü bu ‘neo’ yani ‘yeni ‘bir şey, belki de 200 yıllık, üstelik ‘liberal’ de değil.
Ç.K.:Şu anlamda liberal, liberalizm hiçbir zaman devletsiz olan bir olay değil, o anlamda liberal tabii ki. Kendi söylemleri sanki devleti hakikaten ufaltmak, ortadan kaldırmak gibiyken, aslında devleti belli bir istikamette kullanmak söz konusu. Fakat bunun sonucunda devlet kural koyma ve toplumu ve ekonomiyi daha içeriden şekillendirme kapasitesini kaybediyor tabii ki bütün bu kurallardan vazgeçerek. Gerek bu söylemi, yani “devletsiz liberalizm” söylemini veya daha gerçek olanını, yani “devleti kullanarak liberalizmi empoze etmek” söylemini de kabul etsek, ikisinde de aynı şey ortaya çıkıyor; toplumsal maliyeti muazzam yüksek. Yavaş yavaş bu söylemin etkisi geçince, insanlar uyanmaya başlayınca, yavaş yavaş ortaya çıkan toplumsal maliyet devleti yeniden işe çağırıyor. Böyle bir fırsat krizde ortaya çıkabilir, bugün olduğu gibi.
AVİ HALİGUA: Aslında İngiltere’de olduğu gibi bu işi çok hızla yürüten bir yerde Northern Rock gibi küçük bir banka neredeyse batma noktasına geldi ve insanlar bizdeki gibi kapılara dayandılar, ardından da devlet garantisi verildi, hazine garantisinde banka haline geldi.
Ç.K.: Tamamen öyle. Şu anda hem İngiltere’de hem Amerika’da ortaya şöyle bir şey çıktı; “aman tüketim krizine giriyoruz, insanların elinde bütün bu piyasayı sürdürebilecek para, kapasite yok, tüketim kapasitesi yok, yoksullardan vergileri biraz kısalım, yoksullara vergi iadesi yapalım, zenginlerden vergileri çok kestik, onu değiştirelim, çünkü çok acil bir durum var, insanlar artık bu alışveriş merkezlerine gidip alışveriş yapmayacaklar, dolayısıyla onlara biraz para aktaralım” diye bir müdahale talebi gelmeye başladı. Amerika’da “subprime” krizinde gördük aynı şekilde, “aman bir şekilde müdahale yapalım ki insanların elinden alınmasın, hiç olmazsa yoksul kesimin elinden alınmasın bu konutlar, çünkü bu çok büyük sosyal çalkantıya yol açabilir” diye düşünüldü.
Ayrıca şunu da unutmayalım, bu müdahale talebi sadece en aşağı kesimden geliyor diye de düşünmemek lazım, çünkü mesela yine bu ‘subprime’ krizinden sonra Amerika’daki bankalar bu sefer Federal Reserve’e, hükümete gittiler, aman bu finans piyasasını biraz daha denetim altına almak lazım, regülasyonsuz olunca gördüğünüz gibi neler oluyor” diye. Yani kendilerine dokunmaya başladığı anda hemen tekrar denetim, regülasyon, kontrol istiyorlar.
Ö.M.:Bu şimdi söylüyorlar, ama burada büyük bir etik problem de var.
Ç.K.: Zaten kapitalizmin pek etik problemlerle uğraştığını söylemek zor. a1-2 ay kadar önce Financial Times’a bütün sayfa ilan vermişti büyük şirketler ve dediler ki; “yahu uğraşmayın bu karbon vesikaları, ticareti vs. ile, bize doğrudan doğruya denetim getirin ve kural koyun, ‘ancak havaya şu kadar kötü gaz salabilirsiniz’ şeklinde, o çok daha iyi olur bizim için, çünkü kuralları biliriz hiç olmazsa” diye bir ilan verdiler.
Ö.M.:Bunu bilmiyordum ben çok ilginç.
Ç.K.: Dünyanın en büyük 150 şirketinin imzası var altında. Bir anlamda büyük şirketler de artık kendi söylemlerine veya bir müddet için kabul ettikleri söyleme karşı çıkmaya başladılar. Çok tuhaf bir durum.
Ö.M.: Evet çok tuhaf.
Ç.K.: Evet, tabii bu ütopik söylem dünyanın tek bir binasında devam ediyor o da Beyaz Saray tahmin edebileceğimiz gibi. Yani şirket merkezlerinde devam etmemesine rağmen, muhtemelen bir çok yerde mesela İngiltere’de olduğu gibi, “aman biraz daha bu dengeleri tutmaya çalışalım” vs. diye konuşulmasına rağmen, sanki Beyaz Saray’da hâlâ devam ediyor, o yüzden Amerikan seçimleri çok önemli.
Çünkü Beyaz Saray dünyanın da maalesef hükümet konağı ve bu Amerikan seçimlerinde de tahmin ediyorum ki, kim gelirse gelsin, bu söylemde ve pratikte önemli bir değişikliğe şahit olacağız.
Bu aslında çok standart bir dalgalanma diyebiliriz veya standart bir geriye dönüş diyebiliriz, çünkü buna benzer bir durumu daha önce gördük dünyada; Birinci Dünya Harbi sonrasında, 1920’lerin kuralsızlığı ve piyasacılığı sonucunda büyük bir kriz oldu ve bundan sonra çeşitli talepler gelmeye başladı ve bu taleplerin sonucunda bir spektrum üzerinde gayet devletçi çözümler ortaya çıktı.
Ö.M.: “Soyguncu Baronlar Dönemi” dediğimiz dönem Amerika’da değil mi?
Ç.K.: Evet o dönem bittikten sonra. Zaten Birinci Dünya Savaşı’ndan önce bir reformizm vardı, fakat savaş sonrasında ne olup bittiği belli değil. 1930’lara geldiğimiz zaman bir spektrum üzerinde çeşitli devletçi çözümler ortaya çıktı. Türkiye gibi bir yerde, çok daha fazla, belki faşizan diyebileceğimiz mertebede bir devletçilik söz konusu, yani piyasanın pek anlamlı olmadığı. Başka ülkelerde, piyasayı kurtaran, devlet türü veya daha bir refah devleti başlangıcı türünden çözümler ortaya çıkıyor. Bazı yerlerde de doğrudan doğruya faşizm veya devlet kapitalizmi ortaya çıkıyor. Yani bir spektrum üzerinde, ama sonunda ortak bir payda var, ortak payda da şu: “Bu piyasa kendi başına bırakılamaz, kapitalizm sistem olarak iyi olabilir, ama devletin de kural koyması, olayı yönetmesi ve planlaması, şekillendirmesi muhakkak gerekli. Çünkü devletin esas amacı kamu yararına yani toplumun idamesi için, devam edebilmesi için gerekli önlemleri almaktır.” Bunun içinde gelir dağılımı da var, çeşitli kurallar da var, devletin mülkiyet olaylarını sınırlaması meselesi de var. 1980 sonrası ortaya çıkan dönem hakikaten bitmek üzereyse -bu şu andaki krizle ilgili değil, zaten bitmek üzereydi bence- “acaba başka nerelerden geliyor bu talep?” diye bir soru da sorabiliriz. Toplumun tahribatından dolayı ve aşağıdan gelen talepler söz konusu muhakkak, ama bence devletlerden de gelen bir talep olmaya başladı, yani devletin daha özerk bir güç olarak ortada olduğunu düşünebilirsek, devletin piyasadan veya bu ortaya çıkan tahribattan ve taleplerden bağımsız olarak bir takım şeyleri kendi başına getirmesinden söz ediyorum.
Mesela AB’yi düşünün; AB Brüksel’de, sürekli hergün kurallar, kaideler, denetim mekanizmaları, yönetmelikler vs. devamlı bunlarla uğraşıyor. Yani AB şu anda çok çok güçlü bir denetim mekanizması kurmuş durumda, herşey üzerinde; banka, finans, tüketim malları, çevre, güvenlik vs. yani devlet kapasitesinde bir büyüme, bir ivme söz konusu diye düşünüyorum. Çin ve Hindistan zaten hiçbir zaman tamamen denetimsiz olmamıştı, ama devlet bu yeni ortaya çıkan iktisadi fırsatlar çerçevesinde biraz daha devlet işine içine girmeye başladı ve devlet kapitalizmi diyebileceğimiz noktalara kadar geliyor. Rusya’da aynı şey var, Brezilya’da aynı şey var. Rusya belki çok gerçek, tam bir örnek. Fransa’da da görüyoruz, Sarkozy gidip satış yapıyor Suudi Arabistan’da. Devletin kendi gücünü sürdürmek için, kendi gücünü yükseltmek için ekonomik fırsatları kullanması söz konusu.
Burada esas dizgin kimin elinde, sermayenin elinde mi, devletin elinde mi? Bunu söylemek zorlaşıyor, devlet ile ekonomi arasında, devlet ile kapitalistler arasındaki denge, sanki devletin lehine de dönüyormuş gibi oluyor. Niye böyle? Bence bunun çok önemli bir nedeni var; 11 Eylül’den sonra devletler birdenbire kendilerini çok daha güçlü buldular. Mesela Amerikan siyasi sahnesine baktığımız zaman, çok açık gözüküyor; 11 Eylül’den önceki Bush yönetimini kimse ciddiye dahi almıyordu, “bu adam gitsin Beyaz Saray’da otursun, popcorn yesin ama sonuçta piyasayı rahat bıraksın” gibi bir hava vardı. Fakat birdenbire şahlandı Amerikan hükümeti 11 Eylül’den sonra. Aynı şey bütün devletler için söz konusu aslında, devlet adamları veya devlet eliti birdenbire kendilerine, toplumsal dengeyi etkileyebilmek, hatta kontrol edebilmek için bir arka kapı buldular ve oradan girmeye başladılar. ‘Güvenlik’ herşeye çakılabilecek bir koz halinde ortaya çıktı ve güvenlikten dolayı devletlerin kapitalizmi kontrol etme kapasitelerinin arttığını görmeye başladık.
Burada bir parantez açayım; liberal ve Marksist devlet anlayışlarında bir öncül vardır, “o da esas olan toplumdaki dengelerdir, devlet de bunlara cevap verir”. Yani Marksist anlayışta, “esas olan kapitalistlerin hakimiyetidir, devlet de onların istediği şeyleri yapar” ya da liberal anlayışta “belki kapitalistlerin hakimiyetini teslim etmiyoruz, ama yine de deriz ki devlet sonunda toplumdan gelen taleplere cevap verir.” 1930’larda böyle bir şey söylesek herkes gülerdi, çünkü devlet çok daha önemliydi, tabii ki devlet kapitalistleri idare ediyor gibi gözüküyordu, mesela Nazi Almanyası’nda çok açık veya Türkiye’de çok açık, İtalya’da çok açık görülüyor. Devletin elinde topluma cevap vermek, toplumun taleplerini yanıtlamaktan öteye bir takım stratejiler var, onlar da şunlar; devlet diyor ki “bakın biz çok tehlikeli bir dünyada yaşıyoruz, ya diğer devletlerle aramızda sürekli bir problem var, benim ona göre hareket etmem gerekir sizi korumak için” ya da bugün olduğu gibi, “aman çok korkunç tehlikeler var, terörizm var, küresel ısınma var, şu var, bu var, sizin bana güvenmeniz gerekir, aksi takdirde çok kötü olur durumunuz” gibi devlet böyle bir söylemle ortaya çıkabiliyor. Böyle yapınca da ekonominin üzerine, sermayenin üzerine, kapitalistlerin üzerine biraz farklı bir güçle gidebiliyor ve dengeleri devletin lehine çevirme imkânı oluyor. Bu aşağıdan gelen ve bütün bu neoliberal söylemin ve neoliberal pratiğin yol açtığı tahribatın getirdiği bir takım talepler var devletin işin içine daha çok girmesi için. Bir yandan da devlet öyle masum bir şekilde bekleyip, “aman beni çağırsınlar da geleyim” diye de düşünmüyor. Devlet eliti, yani siyasetçiler, bir yandan da olayı çok daha fazla kendi taraflarına çevirmek için her fırsatı kullanıyorlar, 9-11’i de kullanıyorlar, ekolojik krizi de kullanıyorlar, icabında petrol krizini de kullanıyorlar. Bu iki dinamik bir yerde birleşiyor gibi gözüküyor, yeni dengeler oluşturuyor ve bu yeni dengeler içinde, devletin çok daha güçlü bir pozisyonda bulunmasının kabul edilebileceği dengeler içinde, Keynesci politikaların çok daha ötesinde, belki devlet kapitalizmini de göreceğiz. Görüyoruz da muhtemelen bir çok yerde. Siyasi kapitalizm denilebilecek bir takım şeyler, yani kârın tamamen siyasi ilişkilere bağlı olduğu modeller, hatta doğrudan devletçilik... Mesela Chaves’in durumunda olduğu gibi veya Putin’in durumunda olduğu gibi. En iyimser şekilde de daha Keynesci, biraz yeniden dağıtımcı refah devleti söz konusu olabilir, ama bu spektrumun ortak bir yanı olacak diye tahmin ediyorum: En azından çok daha fazla denetim ve devlet müdahalesi.
(25 Ocak 2008 tarihinde Açık Radyo’da yayınlanmıştır.)
kaynak: acıkradyo.com.tr |
|