Tarih: Cmt Şub 02, 2008 11:59 pm Mesaj konusu: Yabancı ve İç Sesindeki Şeytan Tınısı
I
Otobüse bindi.
Tüm yolculukları, sürgünlüğünün kovalamacısıydı. Önce sürgünlüğü yola koyuluyor bunu arkasından yanına aldırıyordu. Bu yüzden gittiği her yerde oralılar gibi oluyordu. Hiçbir yere ait olmayan her yere ait olandır fikriyle yaşayıp gidiyordu. Nereye gitse oralılar gibi doğar, oralılar gibi batardı hayata. Onlar gibi konuşur, onlar gibi susar.
Aslında böyle değildi. Ama onların öyle bilmesi gerekirdi. Dışardan herkese yakın, içerden herkese yabancı. Dokunduğu her şeye kekremsi bir aroma katar, acı yanı, hep kendine kalırdı. (kekremsilik; anası, kendisi ve tabiat arasında bir sırdı)
Otobüste yeri hiç tavizsiz cam kenarıydı. Çünkü otobüste bile kenar olan; cam kenarıydı. Ortada olmak, sanki ortalıkta olmaktı. Ortalıkta olmak; güçlüler için merkez çekim kuvveti olmak, zayıflar için ayak altında olmak gibi bir şey. Yanına kimin oturacağını asla merak etmezdi. Nasılsa konuşmayacak olduktan sonra “kim”liğin ne önemi vardı. Yanına ilişene hiç bakmaz, onun varlığını içindeki yokluğa adak sunardı. Gece herkes kendine sarkarken uykulu ve uyanık. O, yolla kıvrılır, yolla doğrulur kendi yolsuzluğuna bir yol arardı. Hep düşünürdü en çok çıkmaz sokak hangi çağda, hangi insandaydı. Her yolculuk, yol dışa doğru vursa bile hakikatte içe doğruydu.
II
İndi şehre.
Her yer gibi orada da hayat; koşuşturmaca içinde köşe kapmacaya tutulmuş. İnsanlar sanki o an; o iş olmasa ölecekmiş gibi. Kimi takla atıyor, kimi gözleriyle jimnastik yapıyor, kimi yılan gibi uyuyor, kimi aslan gibi heybetine güveniyor, kimi de köpek gibi hırlıyor. (Bu manzaradan aklına şu sokuluyor; her insanın yedeğinde hayvansı bir kişilik var. Sıfatı insan olsa bile o sıfata yedirilmiş hayvansı bir duruş, düşünüş, davranış, avlanış ve saldırış biçimi.)
Menzile varıyor.
O an, orayla bedeni nikahını kıyıyor, ruhu yine azatlı. (İçinden bir çığlık: “Gidene kadar seninim ey kaltak şehir! Sana söz veriyorum, kimseye yaltaklandığıma şahit olmayacaksın. Girdiğim gibi çıkacağım senden. Ama bilirsin ki ben döl saçmayı severim. Belki de mümbit bir döl yatağı bulurum.” -Başkası üzerinde büyümek her ne kadar alçakça da olsa insanca bir istek-) Dışı tumturaklı, kapısının üstü levhalı, heybetli yol geçen hanının kişiliksiz odasına yerleşiyor. Ve geceyi tanımadığı ve tanımadığından dolayı korkmadığı insanlarla geçirecek. Aynı yıldızların altında, başka insanlarla (başkalaşmış insan olmasındansa başka insan olmasını tercih eder), hayatın bir köşesine sıkışmakta kader. Bazen, kader; insanın kudretinden kaldırılan mecal.
Hiç kimse sormadı.
Kimsin, nesin? Herkes sanki tanıdık ve beklenen biri gibi karşıladı. Asıl öyle değildi. Yabancılığını ve önemsizliğini vurdular yüzüne ilgisizlikleriyle. Kişiliksiz odaya her gün başka başka yüzlerle kapatıldı. Her gün kapanan kapılar değil, bahtıydı. İçerden akan kan, kaldırımlara sızdı bacaklarından. Ama kimse kaldırıma bakmıyordu burada. Herkesin gözü istikbalde, yani göklerde.
Gece
Gece göz kapaklarına mil çekerek yatırdı gölge varlıklar. Göz kapaklarının ardından bir ses duydu. Ses bunu aldı, birkaç dağ aşırdı. Birkaç ova geçirdi. Yerin kaç kat dibinde girişi olan çıkışı olmayan bir vadiye getirdi. (Herkesin göklere baktığı bir şehirde, yerin kaç kat dibine davet almakta belki kaderdi. İnsan geleceğin göklerde olduğunu vehmetse de asıl gelecek olan yerdeydi. İnsanlar dikey yaşamayı sevse de ölüm yukardan değil, aşağıdan gelirdi. Bu yüzden gelmeyecek olana ve kaçana değil, nasıl olsa gelecek olana gitmeli, en azından mesafeyi kısaltmalıydı. )
Onu çağıran ses: “Korkma her şey düzelecek. Aceleye gerek yok” dedi.
Bu: “Ama nasıl olur” dedi.
Ses: “Uzatma ! olacak olan, olacak.Bana güven” dedi.
Bu: “Bana bir delil göster” dedi. (işte; insan peşinatçılığı, korkaklığı ve de güvensizliği)
Ses: “ Şu kesilmiş hayvanın, ön bacağındaki kaslara, damarlara ve liflere iyice bak” dedi.
Bu iyice baktı ve zihninde haritaladı.
Ses: “Şimdi, kendi sol kolundaki, kaslara, damarlara ve liflere bak” dedi. İyice baktı ve ikisinin de şaşmaz bir şekilde aynı olduğunu gördü. Hayvana ve insana ait somut bir benzerlik. (Al sana delil)
Şaşırdı. Sustu.
Ses: “ Bunları en ince ayrıntısına kadar Bilen senin yarın ne olacağını bil(e)mez mi?” dedi.
Bu: “Elbette bilir” dedi.
III
Sabah kalktı.
Her şey içine iyice sinmiş, aykırı yanları törpülenmiş, içindeki boşluk yerini sekinete terk etmiş.
Diğerleri uyurken utana utana duş aldı. Gövdesini değil sanki bir tüyü yıkadı. Her gün bir kesik attığı yüzüne bu sefer kıyamadı.
Güneşin gökyüzünde gönülsüz durduğu bu günün sabahında uzun olmasını temenni ettiği meslek hayatının ilk seminerinin yapılacağı binanın olduğu yöne seğirtti. Caddede kendiyle aynı yere çağrılmış, aynı gibi görünen özde farklı olan evecenliklerle bahçeye geldi. Herkes ilk önce boğaz derdine düşmüş, hamur işi satan esnafın reyonlarını silip süpürmüş. Kiminde bir poşet, kiminde bir kese kağıdı, herkesi saran; nefsini körleme telaşı. (Bunlar, bedeni tıkınmayınca aklının yolları tıkananlardan.)
(Allah’tan kahvaltı alışkanlığı olmadığından böyle sokak ortası, gizli çiğne, aşikar yut derdi yok.)
Herkes nasıl olsa almaz rahatlıyla birbirine elindekini insanlığın değil nezaketin gereği olarak uzatıyor. (dolaylı olarak nezakette insanlığın bir gereği olarak iki yabancı arasında kalıyor) Zaten uzatmalarıyla çekmeleri birbirine ekli tek bir hareket. Diğerleri de yapılmış bu tekliflere, bir refleksle; işmarla karşılık veriyor.
Bahçeye toplanmış bunca insan, aslında birbirini merak ediyor. Ama bu merak şimdilik önemsiz gibi duruyor. Çoğunun bu merakını yatıştıran; yol uzun, elbet bir gün hepsini, en azından tanımak istediklerimi tanıma fırsatı yakalayacağım tesellisi oluyor. Medeni cesareti biraz daha oturmuş (veya şişirilmiş de olabilir) kendine en yakın olana, lafa girizgah babından bir cümle sunuyor, yumuşatılmış bir nezaketle. (Sözündeki kibarlık muhataba saygısından değil, belli ki kendini önemli hissettirme çabasından. Bir mesleğe yeni başlayan herkeste vardır o gün için kendini önemli hissetme ve hissettirme uğraşı. Bu çaba, icra ettiği mesleğini bir unvan gibi adının önüne ekleyip parsadan pay toplamaya çalışan budalalarınki kadar olmasa da yine de dangalakça.) İki yabancının bir sohbete dalmasından önce ilk yapması gereken sözün yörüngesinde bir cümlecikte olsa bir tur atmak. Bir nevi konunun ortaklık barındırıp barındırmadığını test etmek gerek.
İşte böyle incelikli, yoklamalı, alttan almalı, kırık dökük cümleciklerle kör topal ilerleyen bir sabah.
Semineri verecek önemli şahsiyet henüz teşrif etmedi. (Zaten burası insanları beklettikçe kendi önem arz eden, önemsiz insanlar cenneti.)
Herkes dışarının yapmacıklığından sıkıldı.
Güneşte gönülsüz olduğu için daha yakıcıydı.
Salona geçtiler.
Herkes bir tedirginlikle oturdu yakında olanın yanına. (Bu ne tedirginlik! Sanki diğerleri tanıdık. Kimin yanına otursa aynı çekingenlik bugün için herkesin kaderi.) Yanındakine selam verme cesareti gösterenler ve gösteremeyenler aynı salona oturdular. (Hayat hep böyle yapar zaten. Nereyi doldurmak istese ille karışım sever. İnsanların hayatı safiyene olmadığından belki hayatta onlara safiyane davranmaz. Bir tutam karışım yapmazsa bile ille bozucu ve ayırıcı bir leke sürer. Bu seferde karışım insan eliyle olur.)
Bu henüz dışarıda.
Salona girecek ayakları onu getirdi ama gönlünün keyfi henüz ortalıkta yok. Sürü güdüsünden olacak ki bilinçsizce tam içeri salınırken kapıda telefonu çaldı. (Onu bir hatırlayan olmuş derken, insanı hatırda tutma sırasında ilk sırada hep alacaklılar vardı) Konuşması devam ederken önemli şahsiyet geldi. Kapıdan salona girerken buna “Bak geldim. Konuşmanı keste derse gel” bakışı fırlattı. Bu, bakışa “Tamam gördüm, bitirip hemen geliyorum” bakışıyla karşılık verdi. Önemli şahıs girdi, kapı içerden kapandı. (Ve gözler kapı aralığından alınmış bir edayla bunu daha şimdiden kara listeye aldı. Bu, olsun dedi kendi kendine. Bu borç konusunu ikinci kez konuşmaya mecbur kalmaktansa bu anlık tersliği göğüslemek daha akıllıcaydı.)
Konuşması bitince,
mahcupluğuna bulanmış ürkeklikle usulca kapıyı açtı. (Kapı sanki onun sığacağı kadar ancak açıldı ya da buna öyle geldi.) Önemli şahıs gözleriyle öteleyerek ve affetmediğini huzursuzluğu ile ele vererek, baş hareketiyle bunu içeri aldı. (Bu durumdaki hiçbir insan oturmaz, sadece bulduğu ilk yere ilişir. Bu da ilk bulduğu boşluğa ilişti.) Konuşanlara kulak kabarttı: “ hümanistim, dürüstüm, çalışkanım” dedi biri. Sonra diğeri: “pozitifim, özgürüm, samimiyim” diye devam eden sıralı konuşmaların sonunda; kof kavramlar, farklı ses tonlarında kurumlandırılarak döküldü ortalığa. (Ne güzel, herkes mükemmel!?..)
Herkes kendini üç kelimeyle tanımlıyormuş, önemli şahsiyetimiz bir farklı tanışma olsun demiş, böyle uygun görmüş. (Dışardan çok hoş, içerden bir o kadar ahmakça. -Herkesi olumlu yanına ait üç kelime ile tanıdık. Söz konusu kendi olunca hiç kimse bardağın boş yanına bakmadı. Normal, insiyakı bir tavır. Ancak her normal tavır bağışlanacak diye bir kural yok. Normal olanın bağışlanamazlığı belki anormal olandan daha fazla-)
Herkes tanındı, tamam.
Ama bu kaldı, eksik. Hoca ani bir muhakeme kurdu zihninde.
Buna söz vermeli mi, yoksa suçuna mukabil söz hakkı düşülmeli mi? Anaç yanı ağır bastı. Döndü ve: “Sen sonradan gelen, sen de kendini üç kelimeyle tanıt bize.”
Bu sefer muhakeme sırası bunda.
İki yol vardı: Ortama tüy dikmeyecek, ağzını hangar gibi açacak, hurdalığa üç söz bağışlayacak. Sözler arasında, üç söz; önemle söylenmiş ama önemsizlik kaderini önceden giymiş. O kadar önemsiz ki az önce herkes üç kelimeyle kendini tanıtmış ama kimsenin hafızasında hangi mükemmellik kime ait bir kırıntı bile kalmamış. Tüm sözler, sahibinin ağzından havaya karıştığı anda muhatabının da zihninde de buharlaşmaya başlamış. Bu yol, içine sinmedi.
Mecburen nahoş karşılaşmaya uygun düşmeyecek olsa da muhalif olan ikinci yol. (Zaten natıkasının alışık olduğu yolda bu kronik muhalif yol. Herkesle aynı yola giderken bile aykırı bir yürüyüşü vardı aklının.)
Karar verdi, söze girdi:
“Bu yaptığımız anlamlı bir etkinlik değil. İnsanının üç kavramla, kendini sınırlayarak tanımlamaya çalışması varlığın özüne uymayan, eksik, eksik olduğu kadarda yersiz bir şey. İnsan kendini sınırladığı zaman, geride kalan sınırsızlığı, çizilen sınırdan daha fazla ve daha baskındır tanınmaya.
Üstelik bu etik olarak ta yanlış. Bir insan kendi şahsı için ben “dürüstüm” derse bunun ne anlamı olabilir? Bu tür ahlaki olumlu vasıflar, kendimiz tarafından kendi boynumuza yafta gibi yapıştırılınca değil, muhataplarımız ve çevremiz tarafından bize yakıştırılınca içerik bulur, anlamlı olur. “Ben dürüstüm” değildir doğru ve anlamlı olan, “Sen dürüstsün” ya da “o dürüsttür” sözüdür. Bu yüzden özür dilerim ama ben insan içinde, ulu orta ben “dürüstüm”, “samimiyim”, “hümanistim” demekten haya ederim. Ama ille de sana dair üç kelime diyorsanız eğer; Felsefe, Edebiyat ve Türkü diyebilirim. Bunlar beni tanımlamaya yetmez ama bana dairdir.
Önemli şahıs teslim alınmış bu sessizliği bozdu:
“Sen boşa sona kalmamışsın” dedi.
“Hiçbir sona kalmışlık boşa değildir.
Sondan gitmek, ani bir hareketle terse döndüğün an; dairesel devinen bir dünyada başa en yakın olmaktır” dedi.
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız