Tarih: Pzr Oca 27, 2008 12:41 pm Mesaj konusu: soap opera: hep ne için (b)aşk-a
eğer bir sahnede olsaydım, üzerimdeki yedi ayrı renkteki tülle bakışlarınız doyurur, söze girişmeden önce küçük bir dansla duyularınızı açma imkanına sahip olurdum. böyle bir olanığımız bulunmadığına göre, her bölüme kişileri tanıtmak yerinde olacaktır. söze duyulan meraklı ilginizi, harekete dayanan yaşantıların ipuçlarından yoksunluğunuzla beslemek zorunda kalıyorum. zihinden düşüncenin hızla geçişine güveniyorum.
meryem: kibar bir çevreden, hoş görüntüye sahip bir hanımkız.
serpil: onun biraz safça arkadaşı
tülay: deli dolu ve şımarık
yasemin: kendince filozof, nükteleri can yakan bir kişidir.
aynur: kaba saba olmasına rağmen, etrafındakilerin zaaflarının ince bir gözlemcisidir.
erdem: uşak - efendi - aşık
tülay kadınsı bir telaşla eteklerini savura savura odaya girdiğinde, meryem ve serpil sohbetin en koyu yerindeydiler. "düşüncesizlik" diyordu meryem, "aşkın bir belirtisi ise, sen, gerçek bir aşıksın!" kendi aralarında rahatça konuşabilecekleri şekilde oturmuşlardı. içerisi ne fazla aydınlık, ne de yeterinden az loştu. serpil, kanepenin sırtına sol kolunu koymuş, başını kolunda ve meryemin sözlerinde dinlendiriyordu. meryem, ellerini ensesinde birleştirmiş, tavandan dökülen bir hikayeyi anlatıyor gibiydi. tülay'ın odaya girişiyle toparlandılar. ikisi de merakla kadının ağzından çıkacak sözleri bekliyorladı. kızları fazla bekletmeden, kestirmeden ve özetle, sanki olaya son noktayı koyarcasına tek kelimeyle seslendi tülay; "doğruymuş!"
son umudunu da yitirmiş olmanın çaresizliği ile kolları iki yana düşerken, "hepsi mi?" diye sordu serpil. "evet hepsi doğruymuş" diyerek kızların yanına ilişti tülay. her zamanki şen şakrak sesinden eser yoktu. tüm samimiyetiyle ve gerçek bir acılıkla konuşmaktaydı. "bu yemekte öğrendim ki; kendini beğenmişliği, yapmacıklığı, dönekliği, kötü niyeti ve ikiyüzlülüğü, şehvete düşkünlüğü ve çirkinliği... evet hepsi doğruymuş işte!"
meryem yerinden kalkıp pencereye doğru ilerledi. aşırı özentili giyimi ve makyajı ışığın altında daha çok sırıtmaktaydı. kırıtkan, kadınsı ve bir üst perdeden konuşması kaybolmuş, hareketlerine açıkca rahatlık gelmişti. yatıştırıcı bir tavır ile "bunun böyle olacağı besbelliydi zaten" diyerek yüzünü kızlara döndü. " o geceyi hatırlasanıza"...
kimse o geceye dönmedi. hatırlamak dahi istemediler. başka bir konuya yönelip anıya şimdilik kulak tıkamak niyetindeydiler. meryem tuttu lafın ucundan en dedikoducu haliyle hatta gereğinden fazla yapmacıklıkla; "faruk aynur'la görüşmek istemiş biliyor musunuz?" serpil'in suratı ekşidi. o gruptan özellikle uzak durmaya çalışırken, aynur'daki bu tutum sinirlerini bozuyordu. üstelik ya serpil'i alacaktı yanına görüşmeye giderken ya da meryem'i. tülay; "ben size daha beter bir haber vereyim" dedi, "evde dört kişi kaldığımızı duyan ev sahibimiz kirayı yükseltecek". ayağını sertçe yere vurdu meryem, "kahretsin! kimden duydun?" bir protesto çığlığı gibi yükselen serpil'in "hadi ya?!"sı soruda kaybolup gitti. ve anlaşılamadı elbette bu nidanın tülay'a mı, meryem'e mi yöneldiği. "bizzat kendisinden" cevabına "ne zaman, nerde?" yi sertçe yapıştırdı meryem.
sabahın kargalarla haşır neşir olduğu saatlerde, koşudan dönen tülay'ı apartmanın girişinde yakalayıvermişti evsahibi. pusuya yattığını gizlemek zorunda hissetmeden, kızların açığını yakalamıştı çünkü, yüzündeki zaferli gülümseyişe zıt bir tembellikle gelecek aydan itibaren filanca miktar zam yaptığını belirtti. hazırlıksız yakalanmıştı tülay, "misafir", "siz", "geçici", "kontrat", "biz", "kış" kelimeleriyle ne espiri yapabildi ne de doğru düzgün bir cümle kurabildi. evsahibin şahadet parmağı tam karşısında duruyordu. ve parmağa laf anlatmak hiç kolay olmuyordu. sahte bir dürüstlükle havada bir ileri bir geri sallandı parmak. sonra ait olduğu bedendeki tembelliğe eşlik ederek arkasını dönüp gitti. peşinden emrivaki bakışlar, sigaradan pörmsümüş ses ve eşlik edenleri...
meryem, silkinip doğrularak oturduğu yeri ve kendini sağlama aldı. "yapacak bir şey yok, ben evsahibiyle konuşmaya çalışırım ama gelecek ayki bütçemizi yeniden hazırlamamız gerekecek" deyip konuyu kapattı. aklı aynur'un yapacağı görüşmedeydi. kızlarla bu konu hakkında konuşmak boşa atıp doluyu tutmaya çabası olacaktı. zaten aynur'da neredeyse gelir bir haldeydi.
beklenecekti. bunun farkına varan kızlar içlerine örrtüldüler. serpil odasına kapanıp, içindekileri yoklamaya yöneldi. tülay böylesi bekleyişlerde hep yaptığı gibi tırnaklarıyla uğraşmaya başladı. farkında bile olmadan eliyle tırnak törpüsü buluşmuştu bile. meryemse nikotin paketini alıp, bunca zaman ateşlememiş olmasına biraz da şaşırarak, mutfağın yolunu tuttu. mutfak kapıya yakındı. kapı aynur'a açılacaktı...
aynur geldiğinde serpil ve tülay çoktan uyumuşlardı. meryem sigara üstüne sigara yakmış, ortalığı toplarmış, kitap okumuş, bulaşıkları yıkamış, ders çalışmış ve bu sırada bolca kahve içmişti. bitkin bir şekilde içeri girdi aynur. üzerindekileri ve elindekileri girişteki sandalyeye bırakmış, salondaki koltuğa kendini zor atmıştı. meryem yanına gelmeseydi oracıkta uyayakalacağı kesindi.
- nerde kaldın?
- dernek toplantısı uzadı biraz. çıkışta da faruk'la görüştüm.
- ne! yalnız mı gittin yoksa?
- ordumu alacaktım yanıma meryem. yalnız gittim tabi. hem dur bakayım sen faruk'la görüştüğüme şaşırmadın da yalnız gitmeme mi şaşırdın?
- öğlen yemekte bizim çocuklardan duydum, senle görüşme istemiş.
- kötü haber seri yayılıyor desene.
yorgun bir gülümseme ile yerinden doğruldu. sonraki sözünü, gizlemeye çalıştığı tuhaf heycanıyla ve çarçabuk söyledi; "görüşme oldu"
meryem küskün küskün arkadaşının yanından kalktı, "biliyordum" diyerek, karşısındaki koltuğa oturdu. "çok yorgunum meryem, yarın konuşalım mı" bu sorudan çok meryem'in bakışlarına çaresiz bir karşı koyuştu. işe yaramayacağının farkındaydı ve yaramadı da.
- eee?! dertleri neymiş, taleplerini sana ulaştırma merakında olduklarına göre gaz sancıları oldukça büyük olmalı. aslında ben senin aldığın derslere ömer çocuğu gönderdiğinde bi durum olduğunu anlamıştım ya.
- dur ben sana bir kahve yapayım, dedi meryem, sonra anlatırsın. aynur'un kahveye hayır diyemeyeceğini biliyordu. tam onikiden vurmuş olmanın getirdiği hinoğlu hin bir ifadeyle göz kırpıp mutfağa koşturdu.
meryemin bu hareketi aynur'a kahve, çay ve nikotin düşkünlüğünden kurtulması gerektiğini tekrar hatırlattı. "ah, rakı fanta olaydı şimdi, ilaç gibi..." diye içinden geçirdi. hırsla sigarasına yöneldi. bir süre çakmağı aradı. buldu. yanmadı. "gazı bitmiş, kahrolasıca"yla sinirlendi iyice. kahve ve sigara mutfakta içilecekti anlaşılan. daha uzun bir süre bacaklarını gerip pergel hareketleriyle dinlendiremeyecekti. sigarasını ocakta tutuşturup, yemek masasına oturduğunda kahvesi de önüne geldi. meryem ise bitki çayını alıp dizdize konumunda kuruldu arkadaşının karşısına.
- bari şuna oturda, buraya ayaklarımı uzatayım biraz, dedi aynur. meryem yer değiştirdi. aynur sandalyeyi ayak parmaklarıyla itip, topuklarını kondurdu. şövalye tavrıyla kahvesini avuçladı. bu merasim sırasında, kızlar aralarında meraklı bir bakış alış verişi yaptılar.
- eee? dedi meryem. sağ dirseği masada, sağ eli sağ yanağında, başı hafifçe sola yatık, gözlerinde "hadi"li kısıklık. aynur'un kahveden ilk yudumunu almasını bekleyip, uzun bir "eeee" daha ekledi.
tane tane anlatmaya başladı aynur. bir çok detayı özensizce geçip, meryem'in asıl merakını giderecek sözleri törpüleyerek anlatıyordu. ama meryem hiç tepki vermiyordu. biliyordu ki uygunsuz bir söz ya da tavırla bölerse aynur keserdi sesini. tecrübelerindendi. sadece dinliyordu. konu tam faruk'a gelmişti. ortalıktaki sessizlik iyice yoğunlaşmış, meryem kulaklarını daha bi kabartmış, kızın ağzından döküleceklere odaklanmıştı.
bu sırada içerden yakarış, sızlanma, ağlayış kılıklı bir inilti duydular. ses giderek yükseliyor ama ritmini bozmuyordu. ikisi de irkildi. bir kaç saniye birbirlerinin gözlerinde çakılı kaldı bakışları. sonra apar topar içeriye yöneldiler. yanyana ilerleyemedikeri koridorda meryem aynur'a yol verdi. ses en dipteki odadan geliyordu. oda koridorun sonunda tam karşılarında duruyordu. kızlar kapıya varmadan odanın ışığı yandı. aynı anda yasemin odanın kapısında belirdi. yasemin hemen bitişikteki odada kalıyordu. dışarı çıkmak için ışığın yanmasını beklemiş gibiydi. önce seslerin geldiği odaya, sonra kızlara daha sonra gene odanın kapısına baktı. içeri girmek için koşutururcasına oda kapısına yönelen kızları bekliyordu. neyseki kızlar yaseminin kıpırtısız telaşına tam vaktinde yetiştiler. kapıyı aynur açtı, meryem yasemin'in koluna girdi ve birlikte süzüldüler içeriye. manzara bildikleri, bekledikleri gibiydi. tülay yatağın içinde sessiz sedasız oturuyor, serpil yerde bağdaş kurmuş, avuçları döşüne dayalı kollarını kavuşturmuş, bir öne bir arkaya sallanıyordu. başı önünde olduğundan yüzü görülmüyordu. odaya girenler önce hasta sandılar. kızların içeri girişiyle sarsıla sarsıla ağlamaya başlayınca ardından tülay çaresizce yüzlerine bakarak "erdem!" deyince anladılar...
aynur, serpil'in tam önünde diz çöküp kollarını uzatarak omuzlarını tuttu. ve dirseklerine doğru sıvazladı. diyecek kelime bulamıyordu. diğerleri yatağa, tülay'ın yanına iliştiler. kimse ne diyeceğini bilmiyordu. arkadaşları gözlerinin önünde acı çekiyordu. ve ellerinden hiç bir şey gelmiyordu. serpil'i rahatlatacak, sızısını biraz olsun dinlendirecek her hangi bir söz öbeği bulunmuyordu ki yer yüzünde. tesellisiz bir acıya şahit oluyorlardı.
vaktiyle serpil'in yaşadıklarına dair şimdiye dek hepsi bir şeyler söylemişlerdi. serpil, hepsini dinlemiş, duyduklarıyla içlenmiş, zaman zaman ağlamış, kızmış, bolca üzülmüş ama hep yorumsuz kalmıştı. acı çeken ya da bu çeşit bir duygu seline kapılan diyelim, sadece acı serpil'in yaşadıklarını anlatmaya yetersiz kalırdı, tuhaf bir utançla kilitliyordu kendini. serpil de böyle kapanmış, kapatmıştı kendini, kızlara bile... farkındaydılar serpil'deki bu halin. bu yüzden sessizce ortak oluyorlardı feryadına, isyanına, ahına, içlenmesine...
bir süre sonra yasemin elini uzatarak yerdeki iki kızı yanına çağırdı. tülay ve meryem de uzandılar ve iki kızı tutup çektiler yatağa. enlemesine uzanmışlardı şimdi. hepsinin ayakları yataktan taşmış, aşağıya doğru bıkkınlıkla sarkıyordu. serpil kızların ortasında kalmıştı. yasemin ve tülay bir yanında, aynur ve meryem diğer yanındaydılar. bakışları odaya dağılmış, yavaş yavaş hüzün örüyor gibiydiler. gözlerini ilk yuman aynur oldu. sonra hepsi sırayla ve yorgunlukla uykuya birer birer teslim oldular. gözlerinde yaşı tüketen serpil, en son ve derin iç çekişlerle bayılır gibi daldı gitti...
bi ara uyanan aynur, tülay'ı dürterek uyandırdı. "yarın bu kızla mutlaka konuş, mevzuyu enine boyuna öğren. bu böyle olmayacak" dedi. tülay, yarımyamalak "tamam, hıııı, olur" diye mırıldanarak sırtını dönüp uyudu. sırtını dönüp uyuyamadı aynur. kafasında kırk tilki dolaşıyordu ve deyimin tam anlamıyla kırkının da kuyruğu birbirine değimiyordu. bu sırada meryem kolunu uzatıp karnını sardı aynur'un. tilkiler darmadağın oldular. "dost" diye uzattı bakışlarını kızlara, "yorgunum" deyip uyudu tekrar.
…
Uykuyla uyanıklık arasında gözleri gidip gelen kızların hepsi, düşüncelerini birbirinden saklamaya çalışır gibi gözlerini sıkı sıkı kapıyor, gözler açılacak olursa düşünceleri beyinden sızıp açık bir kapı gibi duran gözlerinden dışarıya çıkacakmış gibi sanki. Böyle bir şey olsa yatak , yatak olmaktan çıkar okyanusun ortasında bir oraya bir buraya savrulan kayığa dönecekti. Her biri kendisinin de boğulacağını düşünmeden bu kayığı devirmek isteyecek yada delecekti.
Duygular böyle anlarda nasıl da beyni tokatlıyor. Kadın olmak başka bir çeviklik gerektirir. Kadın hayata dişleriyle nasıl da yapışır. Kendisine ait olanı nasıl da sahiplenir. Bir örümcek gibi ağını kurar ve bekler. Takılacak. Kesin takılacak bir şey. Ve bekler. Ağın kendisi beklemek. İstek beklemek. Cesaret beklemek. Av beklemek. Kadının hammaddesi beklemek. Duygu beklemek. Beyin kaç kere tokat yemiştir kadından. Suspus durmasının sebebi bu. Bunu da en iyi bilen Meryem’ken yaşayan Tülay oluyor.
İşte kızların hepsi de bu yatağın üzerinde uyurken yada uyur gibi yaparken birbirlerine karşı kurduğu ağ beklemek. Sıkı sıkı kapadıkları göz kapaklarının altında gözbebekleri nasılda hareketli. Rüya gören insan hali kadar kıpırtılı gözbebekleri. Beyin, dışarıdaki dünyaya ve az önce odanın içinde yaşananlara nasıl da isyankar. “Hadi…!”diyor kendisinin yönettiği bedene. Bedenin kalkmaya cesareti yok. Uzanırken her biri savunmasız askerler gibi nefes almayı bile bir kenara bırakabilecek kadar kıpırtısız duran bu bayan bedenleri beyinlerini dinleyecek durumda değil. Tüm uzuvlar, bedeni yöneten beyine yabancı birer isyankar. Duygunun saltanat sürdüğü ülke kadın.(dört mevsim, yedi iklim, yedi renk kadın ve tek iklim erkekten azade/ayrı bir ülke) Beyin bile buna inanamıyordu. “Hadi kalksana…!”şeklinde bir yankı daha oldu kafataslarında. Kendi sesi kendisinde yankılanan beyin, iyice çileden çıkacak durumda. Kadının iç sesi, dış sesine nasıl da meydan okur. İç ses, dış sesi nasıl da bastırır…Beyin bu durumlarda bir dilenci. Pejmürde. Bu durumlarda kızların hepsi, gemiye binen ve aşkını bir gece öncesinde kollarının arasına alan birer Helen.
Gözleri halen sıkı sıkı kapalı hepsinin. Helen, hepsinin içinde. Hepsi bir Helen’e aşina. Aşk bir gemiye binmesi gerekiyorsa bir gece yarısı sessizce, Paris’le aynı abanın/hırkanın içinde gizlenerek Helen olur. Savaş çıkacaksa bu duygu işi değildir. Tamamen stratejik bir şeydir. Akıla dayalı hilelerdir savaş. Labirentin içinde dolanan fare değil midir beyin ve beynin salgıladığı şeyler/ akıl yürütmeler?
Bu yatağın içinde bulunan kızlar, ayakları birbirine dokunurken birbirlerinin içinde dolaşan Helen’in o anlık ne kadar kendisi olabileceğini ölçmek ister gibi biraz daha sıkı ayaklarını yapıştırıp durdular birbirlerine. Biri diğerinin bedeninin kontrol mekanizmasına dönüşüyor. Bu bekleyiş bir firar habercisi olacak. Denetim ne kadar güçlü olursa olsun kadın duygularıyla görünmez kılar kendini. Bunu başaramazsa aynı duygularla bir başkaya bürünür/başka olur, tanınmaz kılar kendini.
Hangisinin içindeki Helen, önce firar edecekti? Kaçacaktı. Kaçışını bir savaş nedeni yapacaktı. “Ölüm nedir?” bu durumda kadın için. Ya ölür yada yaşar. Üçüncü seçeneği tanımaz kendine . Sürünmek erkeğe bırakılan bir eylem. Ya ölür ya da yaşar. Sabbah’ın fedailerine taş çıkartacak bu cesaret , bu intihar eylemi kadına ne çok yakışıyor. Yatağın üzerindeki uzanışları bile birer eylem planıdır. Bu plan sessiz sessiz işliyor. Gözlerin kapalı olduğu bir anda. İntihar, aşka dair. İntihar isteye dair. İntihar tutkuya dair. Ve Truva savaşı bir kadın savaşıdır. Bir intihardır.
Gözleri sıkı sıkıya kapalıyken hepsi kendileriyle ne çok konuşuyor. Duysalar birbirlerinin sesini…Gerçekten duysalar birbirinin sesini..? Hangisi diğerine “zavallı…”diyor? Hangisi diğerinin acılarını(dolayısıyla mutluluğunu) kıskanıyor? Ve hangisi biraz daha dişi, biraz daha kadın? “Kadın olmak meydan okumaktır.”diyor her biri sessiz sessiz kendine.
Aynur’un, ayaklarını uzatmak için Meryem’den yer değiştirmesini istemesi nasıl bir emri vakilikse , “eeee…”deyip Aynur’dan lafa girmesini istemesi de Meryem’in emri vakiliğidir. Ustaca bir emir komuta zinciri. Komuta ve kolluk görevi kaba bir nezaketle nasıl da devrediliyor kadınlar arasında. Güç gösterisidir bu. Aynur, anlatırken/konuşurken, ayrıntıları atlaması/geçiştirmesi, hikayenin kendisine ait olduğunu ve “Benim hikayem bu, istediğim gibi şekillendiririm.”deyip kontrolün asıl kendisinde olduğunu ilan etmesidir olay. Bunu Meryem da kabulleniyor. “Tecrübelerinden” bildiği üzere hikayeyi keserse Aynur bir şey anlatmayacak. Gizli gizli de “Sana bu anlatma faslını ben emrediyorum. Sen istediğin gibi anlat, ben satır aralarını okurum.”demesiyle de emir komutalığı elden bırakmıyor..
Hatta hikayenin en başına dönelim bir kere daha. “doğruymuş…!”lafını ağzının bütünüyle söyleyen Tülay bir kadın oluş şeklini koyuyor ortaya. “Big Bang…! “ İstediği etkiyi de yaratıyor. Başarıyor bunu. Kulakları sarsılıyor evdeki kızların. Düşüncelerindeki kabuller değişiyor. “Yok…yok…olmaz…olamaz böyle bir şey..doğru olmaz…!” beklentilerini paramparça ediyor, Tülay. Kabullerini Adem ve Havva’nın cennetin dışına sürülüşlerine dönüştürüyor. Ve eski kabullerinden çok daha farklı bir kabullenme ,çok daha ayrı bir “doğruymuş…!” doğrusunu ortaya çıkarıyor.
Uyumaya çalışıyorlar…
not: Sevgili eylem,
Ne yapayım? Dayanamadım öyküne müdahil oldum. olay örgüsünü bozmadan/dokunmadan olay örgüsüne öykünün aforizmalarıyla yürüdüm biraz...affola...
kızların hepsi sakin bir sabah umarak uykuya daldıklarının farkında değildiler. gece dinlenememiş, güne umut bağlamışlardı. rüyasız, karanlık, sancılı bekler gibi uyuyorlardı. güneş doğacaktı. "gün ola harman ola"dan az evvel, daha karanlık elini eteğini tam anlamıyla çekmeden; önce usul usul ama telaşlı, sonra duyurma çabasıyla ve yine telaşla kapının çalındığını duydular. uyanmalarının arasında saniye farkı bile yoktu. "kapıda biri var" dediler. kim dedi, kime iletti belirsizdi. bakışları cama yöneldi, gün ışımamış, bakıştılar. birbirlerinden kapının çalındığı teyidini aldıktan sonra Aynur kapıyı açma görevini üstlendi. "hayırdır" diyerek çıktı odadan. o çıktıktan sonra kızların aklına saate bakmak geldi. "beşe on var" dedi Tülay. içlerinde aynur'dan sonra en uyanık o gibi görünüyordu. diğerleri henüz kendilerine gelememişti. serpil yorganı tepesine kadar çekerek, dünya umrumda değil tavrına büründü. bu hali diğer kızları yataktan çıkmak için tetikledi. yasemin serpil'e benzer bir edayla odasına yöneldi. meryem ile tülay üstlerine bir şeyler almak için odanın içinde dönüştürüyorlardı. birer hırka buldular.
bu sırada aynur, odasından eşofmanın üstünü alıp bir yandan giyinmeye çalışarak kapıya varmıştı. "kim o?!" dedi sertçe.
-ömer ben, açsana aynur!
aynur sesteki isimle afalladı. belleğinden karelerce görüntü aktı. kampüste ömer'i ilk gördüğü sabahtan, dersliklerin arasındaki silik görüntüsüne kadar yüzlerce mimik içinden az önce duyduğu sese uyanını bulamıyordu bir türlü.
- bi dakka, dedi kapıya doğru ve belli belirsiz.
kızlardan herhangi birinin yanına gelmesini bekliyordu.
bir dakika. arkasına döndü. bir dakika...
...
“Bi dakka…bi dakka…”
Bu bir dakika faslı etrafta görünmez binlerce kapı açıyor birden. Antreden evin çeşitli yerlerine açılan birkaç tane kapının dışında, evin giriş kapısının bir metre berisinde görünmeyen yüzlerce, binlerce kapı beliriyor. Kalabalık bir kapı senaryosu. Aynur, bu kapılardan hangisiyle başka bir boyuta, başka dünyaya geçmesi gerektiğini üç, bilemedin dört saniye içinde karar vermeli. Evin içinden bir bilinmeze açılan bu kapılardan hangisinden içeri girmeli?( Hangisiyle dışarıya girmeli?) Alis’in harikalar diyarı kapıları gibi bir şey. Çok farklı dünyalara ve zamansal mekanlara açılan bu kapılar, korkutucu /ürkütücü aynı zamanda. “Yüzlerce mimik arasından” seçeceği bir yüz çatlağından/kırışığından içeriye girecek, o yüzün hatlarında kendisine oturacak bir yer bulacak, surat çok gerginse bir sinek kaydı tıraşından sonra yağlanan cildin üzerinde fazla tutunamayacak ve başka bir mimik deneyecekti.
“…bi dakka…”yı kampusun içindeki kalabalığın önüne alıyor önce. “Ömer ben…Açsana Aynur!” diyen sesi, onca kalabalığın içinde kime ait olduğunu tespite yeltenir gibi önüne gelen herkesi kolundan tutup kendine doğru çeviriyor, yüz yüze, göz göze geldiği suratı sesle eşleştirip/barıştırıp kafasındaki Ömer’in silikliğini koyulaştırmaya çalışıyordu. Sesle surat bir türlü uyuşmuyor.
Ömer bir yanlışın, bir hatanın içinde gibiydi. Ya yanlış bir kapının önündeydi o saatte; yada doğru kapının yanlış bir saatindeydi. Uyuşmayan bir şeyler vardı. “Kapıyı ben niye açıyorum?” diyebilirdi Aynur. “…bi dakka…bi dakka…” deyişinde bunu dedi zaten. Silahlı bir kovalamacada ölümü göze alarak “Siz gidin…! Ben bunları oyalarım.”deyip arkadaşlarına zaman kazandırmaya çalışan bir çete başı elemanı gibi içerde üstlerini başlarını toparlamaya çalışan kızlara bu lüksü tanımıştı zaten.
“Bi dakka…bi dakka…”yı kız arkadaşlarının hepsinin önüne alıyordu teker teker. Dışarıda kapının arkasında duran ismi içerdeki kızların isimlerinin önüne getirerek yaptı bunu. Ömer, hiç birisinin ismiyle ilgili değildi. Kendi kapısına dayanan bir işgalci gibiydi bu adam. Sıralama şuydu: “Bir dakika…artı Ömer artı kendi ismi de dahil içerdeki kızların isimleri.” Bu sıralamada/artılamada en hazırlıklı en donanımlı yer Ömer’di kuşkusuz. Söyleyeceği şeyleri çok daha öncesinde tasarlamış, kendi kendine içsel bir monologla yüz kere tekrarlamış, aynı metni/şiiri her 23 Nisan Bayramı’nda okuyan/okutulan çocuklar gibi hıfz edip bunu rölantiye bağlamış bir adam tavrı olacaktı Ömer’de. Tiklemeden konuşacaktı Ömer. Tiklemeden konuşacak bir adam büyüler. Beynin her iki bölümünü eşit bir kullanımla çok düzgün, yormayan, ifadesi anlama sımsıkı sarılan konuşma özelliği olan kadınlara nazaran erkek, beyninin bir bölümüyle konuşur. Ya sağcı ya solcudur erkek. Duygusal metaforlarla seri kurulacak akışkan cümleler birleştiğinde Ömer’in (ki bunu yapacaktı…) karşısında Aynur da dahil içerdeki kızların hepsi saf değiştirebilirlerdi. Kendileriyle değil, kendileriymiş gibi konuşan bir erkek karşında hiçbir bayanın yelkenleri fora olamaz.
“Bi dakka…bi dakka…” bitecek bir şey değildi. Ki bitmiyordu…
not: Sevgili eylem,
Teşekkür edip şımartırsan kumsaati’ni olacağı bu işte. Senin öykünün ortağıyım artık. Yüreğine sağlık…Eyvallah…!
ömer sinirlenmemeye çalışarak dizlerindeki titremeden uzaklaşmak istiyor, sol eliyle habire bacağına vuruyordu. "hadi, hadi ya, hadi" kapının açılmadığı her saniye, kafasının içinde bilmem kaç boyutlu hale getirdiği 'diyecekleri' şekilini korumakta zorlanıyordu. ilk kelime, ilk kelimeyi doğru şekilde söylemeliydi. ama aynur'un karşısında bütün kelimeler kocaman bir yanlışa gömülüyordu. bir kızda bu kadar mı 'doğru!' bir duruş oldu? aynur'dan uzaklaşıp, diyeceklerine odaklandı tekrar. bir an önce iletilmeliydi, "zaman kaybetmemek lazım" diye tekrarladı içinden. farkında olmadan, herşeyi anlattıktan sonraki haline gidiyordu aklı. ne olacak, nasıl hareket edecek, ne yapacak? kapı tokmağına uzandı kolu. işaret ve orta parmağıyla hafifçe tıklattı kapıyı.
sesle kapıya doğruldu kızların bakışları. meryem ve tülay, aynur'un yanına gelmişlerdi. kapının tekin bir haberle çalınmadığı belliydi. kızın koluna girmek istediler. ama aynur'daki duruş buna izin vermiyordu. "aç hadi" dedi tülay. açtı kapıyı aynur. ömer'le gözgöze geldiler. koridordan vuran ışıkla esmer yüzü, kalın kaşları ve bıyıklarıyla, utangaçlığın çekinliği değil de, başka bir tedirginlikle ışımıştı.
merakına yenilip, aynur'un repliğini aldığını belli ederek sordu meryem;
- hayırdır ömer bu saatte?
- hayır değil...
kapı önü mevzusu değil dercesine içeri davet edildiğinde, ömer zaten adım hamlesini yapmıştı. biraz daha kıpırtısız kalırsa, bir daha asla kımıldayamayacağını hissetmişti. kızlar geriye doğru çekildiler. ömer'i süzüyorlardı. evden hazırlıksız çıktığı belliydi. ayak burnunu diğerinin topuğuna dokunarak, eğilip bükülmeden ayakkabılarını çıkardı. çünkü kızlar salona doğru istikamet göstermişlerdi. bu hareketinden az önce, "geç ömer" demişti tülay salonu göstererek.
hep birlikte salona geçildi. makineli tüfek gibi anlatmaya başladı ömer. sanki salona girince, birisi düğmeğe basmış ve kurulmuş zemberek boşalarak odaya akıyor gibiydi. kızlar hem şiveden, hem hızdan, hem de sesin düşüklüğünden anlamakta zorlanıyorlardı.
akşamki toplantıdan bahsediyordu. sonra eve gidişinden, kaç gündür uyumadığından, yorgunluğundan, aç karna nasıl sızıp kaldığından... ta ki sinan'ın eve gelişine kadar.
- sinan benim ev arkadaşım. aslında gece gelmeyecekti. eve gelmiş, üstünü değiştirmiş, toparlanırken bana seslendiğini duydum. kalk ömer faruk alındı, deyince zıpkın gibi fırladım yataktan. yaklaşık bir saat önce faruk'u almışlar. evin altını üstüne getirmişler, sinanları da biraz tartaklamışlar ama sadece faruk'u almışlar.
- faruk alındı mı! kızlar koro halinde şaşkınlaşınca, ömer kendini yanında durduğu koltuğa bıraktı. aynur salonun kapısını örttü. bir refleks gibiydi hareketi.
- zaman kaybetmemek lazım, dedi ömer.
- haklısın, dedi aynur. sadece faruk'u aldılarsa arkası gelecek demektir.
- faruk'u hangi şubeye götürmüşler? sinan nerde? evde başka kimler vardı?
- herkes iyi, olması gereken yerdeler, diyerek merak çağlayanından sıçrayan soruları en illegal tavrıyla kesmişti ömer.
- aynur, faruk dün seninle de görüştüğünden özellikle sana haber verilmesi gerektiğini düşündüm.
- sağ ol ömer, dedi aynur. sesinde hiç bir duygu ifadesi yoktu. sesi de kendisi gibi ayakta ve kıpırtısızdı.
meryem ve tülay, ömer'in cümlesiyle tedirginleştiler. tülay eli belinde bi oraya bi buraya adım atıyor kararsız kalıyor yine de hareket etmeden duramıyordu. meryem, ömer'in karşısındaki koltuğa ilişmişti dinlerken. şimdi elleriyle bacaklarını sıvazlıyor, diz kapaklarını sıkıyordu avuçlarıyla. bir karar vermeye çalışıyor gibiydi.
- sen eve dönmeyeceksin sanırım ömer, dedi aynur. kalacak yerin var mı?
- var. sen de gelmek istersen, sağlam bir yer?
- eyvallah ömer. sen bizi düşünme. biz hallederiz, seni alıkoymayalım.
sinirlendi ömer;
- tamam o zaman. zaman önemli. ben gideyim o zaman. zaman kaybetmemek lazım dedi.
ayağa kalmasıyla kapının dışına çıkması bir dakika bile sürmedi.
“Hayır* değil...”
Ömer’in ağzından çıkan bu ibare bir dönemin hafızasıdır. Kalabalıkların (birilerinin direktifleriyle/ vahiyleriyle) bir birini ite- kaka hayatın dışına çıkarmaya çalıştıkları ve kendilerine biraz daha geniş bir yaşama alanı için didindikleri toz-toprak ve sisli bir geçmiş. Bu topraklar, hayrı da şerri de alasını görerek/ yaşayarak test etti.
Ömer’in diz titremesi bu toplumun ruh titremesidir. Toplum, ayağa kalkmaktan hep korkmuştur. Bastırılmış özgürlük anlayışı, sindirilmiş kişilikler, törpülenmiş istekler, umutlar, kafasına vurularak elinden alınan gelecek kaşıkları/lokmaları, kendi içlerinde sürgüne gönderilen entelektüeller, şımarık para babaları, statüko ve kirli ilişkilere kurban edilen samimiyetler, safiyetler…
Ömer’in "hadi, hadi ya, hadi…!" demesi ve kapının açılmadığı her saniye kendisini hayatın dışında tutması, hayata dokunmadan orada öylece kendisini ayakta bırakışı/bekletmesi, içeriyi kendisini ifade edebileceği yegane yer olarak görmenin dışında nefes alabileceği tek yer olarak telaki edişi, sokağı o anlık düşman olarak görmesi, korkması geçtiği sokaklardan, ürkmesi…hasta bir toplumun kamplaşmış, kemikleşmiş zavallı bir tahteşşu’urunun (bilinçaltı) göstergesidir.
Korku filmine döner zaman kesitleri. Sirenler sessizliğe karışır. En sessiz anda şiddetli bir gürültü duyulur. Bilinç kafatasında çıldırır. Çığlıklar atmaya başlar. Aynı çığlığı farklı zamanlarda toplumun her kesimi duyar ve yaşar. Ülke mahalle kavgasına dönüşür. Öyle bir dönemdi işte Ömer’in kapının önünde beklediği dönem.
Açılmasını bekliyordu Ömer kapının.
Kapının ardı biraz daha karanlık. Kesif… Kapının açılışı çok daha korkunç. Hayal ve işkencenin bir birine karıştığı anlar. İdealizmin tokatlandığı anlar. Hislerin ayak altına alındığı anlar. Aşkın ve aşkınlığın metafiziğin küçümsendiği yerler kapı artları. Her şeyin rafa kaldırıldığı, kırılganlığın, naifliğin ve gençliğin ipe asıldığı yerler.
Kapı açılacak olursa Ömer konuşmaya gelmişti oraya zaten. Ama gariptir kapı açılacak olursa ona ilk söylenecek şey, “ Konuş ulan! Konuş…!” olacaktı. Konuşabilmeyi, kendini ifade edebilmeyi ne çok istiyor halbuki Ömer. Konuşmak/ konuşabilmek için yaşıyordu bu tedirginliği zaten. Tüm kavgası bunun içindi. Konuşa-(e)bilmek…!
“Konuş ulan vatan haini! Konuş…!” denilip ağzı burnu kan-revan olacaktı. Kelimeler kanlanacak, nefes alışverişler kanlanacak, saç-baş darmadağın edilecekti. “Siz mi değiştireceksiniz dünyayı ulan! Şerefsizler… Piç kuruları!”
İnsan yaşadığı cemiyetin kucağında nasıl da ürkek bir ceylana dönüşür. Av olmak, faka basmak, temkinli olmak, tereddütlü olmak, damağın kuruması…ne garip şeyler.
Ömer bir kapının önündeydi. Tedirginliğini bastırmak için “ha bire dizine vuruyordu.”
Kapılar bu memlekette çıkmaza açılır. Korku işaretleri kapılar. Zilsizdir çünkü bu memleketin kapıları. Tekmeyle açılır, aynı hareketle kapatılır. Yıllar bu tekme izlerini silemeyecek kapılardan. İçeriye girildiğinde/alındığında bir daha çıkılamayacak/açılamayacak ne çok kapısı vardı halbuki bu memleketin.
“Ayağa kalkmasıyla kapının dışına çıkması bir dakika bile sürmedi.” Ömer’in.
-------------
(*Ne çok yakışırdı şuraya bir “hı” harfi. “Hayr.” Üzerine nokta konmuş ve bu noktayı başının üstünde(gövdesinin altında değil) sır taşır gibi taşıyan bir “hı” harfi. Yakışır valla...)
yasemin dış kapının örtülmesini duyduğu anda aynanın karşısındaydı. farkında olmadan irkildi. daha sert kapanışlara alışıktı. yine titrediğini fark edip hırsla saçlarını çekiştirircesine toplamaya çalıştı. aynada yüzüne bakamıyordu. acelesi vardı. benzer telaşlarla kaçardı aynalardan. kimseyle göz göze gelmemeye dikkat ederdi. bulunmaktan, görülmekten, farkına varılmasından korkardı. "unutulmak... hiç var olmamış olmak... " diye düşünmeye başlarken, "şimdi sırası değil" diyerek defetti. aynada yatağın üzerinde duran küçük valize takıldı gözü. dönüp yatağın üzerine, valizinin yanına oturdu. aynur'la ilk konuşmasını yaptığında da bu valiz vardı aralarında. aynı valizi iterek uzanıp sarılmıştı aynur. buralara kadar o sarılışın peşine düşüp gelmişti. "ey istanbul, ah istanbul" diye mırıldandı, "ne uzaksın şimdi"...
aynur'la istanbul'da tanışmışlardı. 'dava' arkadaşıydılar. 'dava'yı bırakmış olmasına rağmen yasemin'i bırakmamıştı aynur. soğuklukla ürperdi. valizin fermuarıyla oynuyordu bir yandan. eşyadan yardım umuyordu. insanlardan yana umutlu olmamayı kafasına vura vura öğretmişlerdi. ama ona sarılmıştı aynur. tüm umutların ötesinde, bambaşka bir yerde anlayarak sarılmıştı. ürpertinin çektiği güne gitti. salonda oturuyorlardı. kimin evi olduğunu şimdi hatırlamıyordu. o güne dek adını duyduğu ama hiç biriyle yüzyüze gelmediği herkes ordaydı. hepsi de 'dava'nın önemli kişileriydi. yasemin'in özeleştirisi üzerine konuşuyorlardı. yasemin konuşulanları duymuyordu, kafasında tek soru dönüp duruyordu 'kim rapor etti?'... tartışma uzadıkça uzuyordu. bir karara varılabilmesi için oy birliği gerekiyordu. aynur'a sebep bu birlik bir türlü sağlanamıyordu. yasemin, sandalyenin üzerinde sorusuyla kıvranıp dururken, artık bitsin dercesine bir umarsızlığa gömülmüştü.
osman'ın gür sesiyle kendine geldi. "neden, aynur neden?!" diye patlamıştı sonunda osman.
aynur hışımla ayağa kalktı. kendinden emin oluşu korkutuyordu. manikürlü parmakları, ojeleri, boynundaki lila rengi fulara dökülen fönlü saçları, upuzun etekleri ayak bilekleriyle oynaşan elbisesi aynı kıvraklıkla el bileklerinde dolanıyor jestlerine sağlam bir destekçi oluyordu. bir çırpıda fakat hiç acele etmeden saatlerce konuşulanları özetledi. "yani" dedi, "yasemin arkadaşa bir görev verilmiş. bunca zaman bu görevi başarıyla yaptığını hepimiz biliyoruz. son olay hakan'ın yersiz kaprisidir. yasemin görevinin gereği ve hakan'la iletişim halindeyken insiyatif kullanarak yazısını kaldırmıştır. sorumlusuna da konu hakkında bilgi vermiştir. sorumlu arkadaşın duruma bu şekilde müdahalesi o meşhur 'kişiye tapınma' tavrından başka bir şey değildir. bu hastalıklı bir durumdur. hakan'ın davamıza neyi kadar kattığı bu terazinin kefesinde olması gerekse de hakan'a bir dokunulmazlık kazandırmamalıdır. aynı durum ve şartlar altında yasemin'in ya da bir başka arkadaşımızın aynı şeyleri yapmayacağını nerden biliyoruz. bu şekilde dokunulmazlıklar yapıya zarar verir. göz göre göre buna izin verilirse hastalıklı bir hal alır. işte bu nedenle ya bunun olmasına izin vermeyeceğiz"
"ya da ne?" diyerek diklendi aysun. "evet ya da ne?" diye tasdikledi veysel. osman susuyordu. yasemin susuyordu. aynur her ikisine de kızıyordu. tartışmayı sündürmek istemiyordu.
"ya dası yok. son sözüm budur. aksi halde beni azlettiğinizi düşüneceğim." diyerek salondan çıktı. bir kaç saat sonra yasemin odasına valizini almak için geldiğinde, yatağın üzerinde otururken buldu aynur'u. yatağın altından valizini çıkardı. bir kaç parça eşyasını içine koyarak ağzını kapadı ve oturdu. susuyorlardı. yasemin fermuarla oynuyordu. tıpkı şimdi yaptığı gibi...
içerden sesler yükseldi. gelen her kimse gitmişti. kulak kabarttı. anlaşılmıyordu. yan odada serpil'in uyandığını duydu.
ömer'in ardından kapıyı örten meryem, gözleriyle tülay ve aynur'u aradı. içinde bulundukları durumun bütün dehşeti bakışlarına çökmüş gibiydi. hemen hemen donuk ve monoton bir sesle çabucak "acele edin. bir an önce toparlanmamız lazım" dedi. sesinde faruk'la görüşmeye gitmemiş olmanın rahatlığı seziliyordu. bunu kendisi de fark etmişcesine kısa bir susuşun ardından pişmanlık dolu bir hüzünle "hadi ama" dedi.
aynur hızla tülay'a doğru yöneldi. kaskatı ayakta dikilip kalmış olan kızı adeta bir uyur gezeri uyandırıyormuşcasına omuzlarından tutup sarstı. tez ve tiz bir sesle "tülay!" dedi. kız kendine gelir gibi oldu. içine düştüğü uyuşukluktan kurtulmalıydı. "durum" değişecekti.
aynur, durumun fazla ciddi olmadığını belirtecek şekilde rahat hareket ediyordu. içinde duyduğu ve kızlarda gördüğü korkunun, karşında bulunduğu tehlikeye göre orantısız olduğunu biliyordu.
tülay, buz gibi bir bakışla "şimdi ne olacak?" diye sordu. aynur, sorudan gücenmiş, hayrete düşmüş gibi kaşları hafifçe yukarı kalkmış halde "öncelikle sakin olun. sakin olmalıyız" dedi. omuzu üzerinden meryem'e bakarak, "acaba başarabilecek mi?" diye düşündü. bu sırada göz göze geldiler. düşüncenin çıkmazında şaşalayıp kalmış bir ifadeyle cevap verdi kız, "tamam aynur." sonra içeriye doğru bakarak "hala uyuyorlar mı?" diye sordu.
"hemen uyandırmayalım. bir kaç şey diyeceğim size" diyerek mutfağa doğru yöneldi. başıyla ve elleriyle kızlarıda çağırdı. emre itaat eden kızlar peşinden mutfağa girdiler. aynur kapıyı yavaşça kapattı. fısıltıdan öte geçmeyen sesiyle konuşmaya başlarken kızlara oturmalarını işaret etti. masaya oturan kızlar, dikkatli ve anlayışlı bir halde aynur'un ağzından çıkacaklara odaklanmışlardı. yine de korktukları nefes alış verişlerinden hissediliyordu. korku geçici emniyet duysundan daha güçlüydü.
aynur hafifçe çatılmış kaşlarıyla seri bir şekilde konuşmaya başladı.
"meryem, hemen yasemin'i çıkar evden. kampüse gidin. yasemin derse girsin. sen eczacılığın kantininde yusuf'u bul. yusuf geçen hafta bana derya'nın bir arkadaşının evine birinin lazım olduğunu söylüyordu. o olmasa da başka bir yer ayarlasınlar. konuşun yusuf'la. ders çıkışı yasemin'i ona emanet et. sen bilme nerde kaldığını. yasemin bugün tüm derslerine girsin. sen öğleden sonra girmesen de olur. eve gelip toparlan üç beş gün şu aliağa'daki dayınlara git istersen ya başka bir yere ama mutlaka akrabalarından biri olsun. yabancı yerde kalma. arada bir kampüsü yoklarsın, vakti geldiğinde eve dönersin."
"tamam" dedi meryem. diyaframında küçük heycanlı bir bükülme duyumsadı.
"tülay, ev de serpil de sana emanet. bu gece söylediğim şeyi unutma" dedi ve kızın hatırlaması için ona biraz süre tanırcasına meryem'den kahve yapmasını istedi.
"lütfen hiç ders kaçırmayın" diye devam etti. "notlarınız tam olsun. bizi zor günler bekliyor. okulda sorun olmasını istemiyorum. küçük bir hatamızla fırtına koparmayı bekleyenler var. kimseye bu fırsatı vermeyelim. en başta kendimize, hayatımıza, hayatımızdakilere karşı sorumluyuz."
meryem kahveleri masaya koyduğunda, her iki kız da veda hüznüyle bakışlarını aynur'a diktiler. aynur gözlerini kaçırıyordu. bir sigara yaktı. derinden çektiği nefesin ardından, "anlaşıldı değil mi!" diye sordu. fakat bu cümle sorudan çok; toz bulutlu borandan binbir zorlukla çekip kurtarılmış, aynur'un dokunuşuyla sardunya kokusuna bürünmüş 4 yapraklı yoncaya benziyordu. kızların onayına sunulmuş bir soru da değildi. kesin bir talimattı sözleri. hatta davranışları.
kahve bittiğinde, "yasemin'le konuşmak istiyordum ama vakit yok, hemen çıkmalıyım" dedi. ayağa kalktılar. kızlar masayı toparlayıp, fincaları çalkalayana, küllüğü dökene kadar aynur odasına gidip giymişti bile. kızlar aynur'a göre çok ağır hareket ediyorlardı. aynur mutfağa girmeden dış kapıya yöneldi. peşinden seyirttiler. tam postallarının iplerini bağlıyordu ki vaz geçti, fermuarlı botlarını giydi. montunu ve sırt çantasını aldı. "hakkınızı helal edin" diyerek kızlara sarıldı. fazla uzatmadan kendini dışarıya attı.
…
Aynaya bakmak kadına ne çok yakışıyor. Kadın duvara yapıştırılmış bir aynadır aslında. Evin içindeki kadınlardan biri öylesine kafasına üşüşen “varoluş ile yokoluş “ meselesini “unutulmak…hiç varolmamak…” şeklindeki iç monologa dönüştürüp yine öylesine savuştururken, savuşturduğu bu düşünceler aynanın içine sinen kendi yüz çizgilerini biraz daha belirginleştiriyordu. Ayna, düşüncenin makyaja çekildiği yer değil. Masallarda konuşan aynalar bir davanın içine sığmayacak kadar büyük aşklara tanık olmak için asılır duvarlara. “Hak-hukuk, eşitlik-adalet, özgürlük…” kelimeleri bir kadının çantasına tıkıştıracağı şeyler değil. Bir kadının özgürlüğü aynada yansıyan görüntünün güzelliğinde. Ayna bunları görüntü görüntü parçalayarak karşısında duran kadına fısıldar. Her kadın bu fısıltıda inanılmaz bir savaşçıdır.
Kendi yüzüne biraz daha gömülmek istedi aslında aynanın karşısındaki kadın. Biraz daha içe doğru ilerlemek istedi. Kadın iskeletinin “dava” kelimesine katacağı şeyin ne olduğunu da düşünüyordu. Arkasında sağlı sollu dağılan odalarda uyuyan, konuşan, yemek yapan, dışarıya/dışarıdaki kavgaya çıkmak için hazırlık yapan diğer kadınlar, memelerinden /kalçalarından/ boyunlarından/ şehvetlerinden kısmen yada tamamen vazgeçen bu kadınlar, bir davanın fertleriydi ve kendisi, kendini paçasını bir yere kadar ıslatıp sonra geri çeken biri gibi görüyordu şu an. Pişmanlıktan değildi bu geri çekiş/çekiliş. “İnançsızlıktan…” İnsanlara olan inancını yitirmişti artık. Ama gene de insanlara inanan bu “davalı” kızların arasında durmak ona iyi geliyordu. İnancını yitiren biri, halen inanıcını koruyan ve yaşatan diğerlerini görmekten çok ciddi bir hoşnutluk duyar. Kendisinin yapamadığını /inanmadığını bir aldanış bile olsa inanan ve yapanların yanında olmak/durmak ona bir ezilme hissi yaşatsa da iyi geliyordu.
“Güçlü duran ve kendisi gibi olan kadınlar. Hayatı değiştirmeye çalışan kırılgan kadınlar. Erkeklerle yan yana omuz omuza dövüşen kadınlar. Hem kadınla hem erkekle hem de hayatın sertliği ile tüm yumuşaklıklarıyla karşı duran kadınlar. Ölen kadınlar…” Kafasından bu ve buna benzer bir sürü şey geçiriyordu. Bunları savdı işte. Bunlara “Şimdilik boş ver…”dedi işte.
Haksız da sayılmazdı aslında. Ayna ne işe yarar ki? Devrim kompozisyonu cümle sonu noktasının anlam kazandığı yer, dışarıda ve dağlarda vurulan insanların kanının sızdığı yer, silah seslerinin çok ince çizgiler şeklinde aynaların önünden geçtiği yer miydi aynalar bir kadın için?
“Bir kadın neyi boyar aynalarda, dudaklarını mı düşüncelerini mi?” derken kendi kendine, boyasız dudaklarını boya saydam dursun diye dudaklarında yeni ruj sürmüş gibi içe doğru büzüştürdü dudaklarını.” Kızıla boyadığı şey ne kadının? Devrim türküleri, en kaliteli rujun tadını verir mi? Yasak düşünceler kulağa takılan küpeler mi, yasaklanan alanları geçmek bir kadına göre mi, kadın ne kadar kadın bu çağda?” sorularını da aynadaki kendi görüntüsüyle beraber içinde bulunduğu eve yayıyordu.
Bir fermuarla oynar gibi ağzıyla, dudaklarıyla bir aynanın karşısında oynamak kadına yakışır. Ağzını bir fermuar açar gibi açıp başka bir kadın çıkarmak da dudaklarından, kadına yakışır. Yakışanı yapıyordu işte aynanın karışındaki kadın.
"seni sürekli endişe içinde bırakmak ve karşılaşacağın şeye kendini hazırlama olanağı tanımamak için ne yapacaklarını senden gizlemeye, şok etkisi yaratmaya çalışırlar"
...
"gözündeki bağ düştüğünde ya da yana kaydığında ne hale geldiklerine dikkat ettin mi? delikanlılıkları akıllarına gelinceye kadarki telaşlarına..."
...
"senin gibi bir drijan nasıl bu duruma düşer"
kafasının içinde birbirinden bağımsız zaman ve mekanlarda duyduğu sözler 500 mumluk bir ışığın etkisi ile çınlıyordu. aynur tepesinin hemen üstünde o 500 mumluk lamba ile yürüyordu. farklı bir yürüyüşü vardı. diğer kadınlar gibi belinin yardımı ile kalçalarından değil, baldırlarından kuvvet alarak atıyordu adımlarını. ayaklarının götürdüğü yere teslim olmuş bir eda vardı yürüyüşünde.
ışıklar, görüntüler, sesler boyunca yürüdü. yağmur öncesinin kararsız havası içinde sim gibi bir iz bırakıyordu geçtiği yollarda. iri gözlerinde ürkeklik taşıyarak nereye gittiğinin / gideceğinin ayrımına varmaya çalışıyordu. yürek çarpıntısı içinde bir baş dönmesi duyumsadı. bir yerlere tutunmak, geçmesini beklemek istedi. böyle bir çabanın tökezlemek olarak anlaşılacağından çekiniyordu. anlayacak, fark edecek kim kalmıştı ki kendisinden başka. bir film gibi izliyordu kendisini, adımlarını. ilerlemekten vazgeçmiyordu. yürüyordu aynur. okuduğu romanlardaki kadın casuslara benzetti kendini bir an. gülümsedi. içinden "serinkanlı halimi korumalıyım" diye geçirdi.
"kimse kimseyi sonsuza dek takip etmiyor" demişti, yaptığı görüşmede faruk 'legalize etmeye çalışma' dediğinde. 'takip atlatmakta üstüne yok, bilirim' demişti sonrada. susmuşlardı. bu cümlenin kapsadığı alanlardan ürkmüştü. şimdiki gibi değil ama ürkmüştü işte.
terk ettiği kentlerin hesabını soruyor gibi duruyordu bu şehir ve bu şehirdekiler...
birden hızla sağa doğru dönüp, önüne çıkan çıkmaz sokakta en son eve doğru ilerledi. bahçe kapısının önünde durup derin bir nefes aldı. bildik bir alışkanlıkla bahçeyi kolaçan etti. "karayağız" yerinde mi diye bakmıştı aslında. pırıl pırıl son model bir tenere. bakıştılar. çaktırmadan göz kırpıp içeriye girdi aynur.
kapının önünde durdu. aslında duraksadı. "n'olur evde ol Nevin" diye kapıyı çaldı ve bekledi...
…
Aynur sokakta yürürken kadın değildi.
Evden sokağa çıkma halleri, karmaşık olmayan patlayıcı bir mekanizmada iki üç cm’lik yer değiştirmek gibi bir şeydi. Ne zaman, nerde kullanılacağı bilinmeyen, kimin bedenine saplanacağı belli olmayan, avuca rahatlıkla sığan, el kadar , kabzası rahat kavranabilen, çift emniyetli, siyah bir sıcaklığı olan, yedili bir tabancanın şarjöründen namlusuna sürülmüş ve iki üç cm yer değiştirmiş bir mermi oluvermek gibiydi mesela bu haller. İşlerliği çok ciddi hareketler, daima birilerinin durumunu düşünen haller, kendi durumuyla beraber benzer bir sürü ismi dahil ederek kendi ismine, bu isimler adına düşünmek, hissetmek, algılamak, sentezlemek, durmak, yürümek ve gerektiğinde koşmak…kovalanmak…
Evden çıkarken Yasemin için konuşulanlar…ve diğer konuşmalar. Ayrıcalık tanıma/tanınma olayı., “Ya da ne …evet ya da ne…?”sorusunun barındırdığı kişisel gerçeklik dışında, kolektif anlayışın üretimi olan binlerce ihtimal…Bu ihtimalleri barındıran, yaşayan-yaşatan adımlarla caddeyi geçiyordu. Mekanizma yeni yağlanmış, yeni bakımı yapılmış gibi kendisinden istenen hareketleri yerine getiriyordu. Şak şak…!
Bir yeri yürüyerek bitirmek gibi değildi eylemi. Ayak diremek gibiydi. İnadına bir sokaktan geçmek gibiydi. Önünde duran ve diken şeklinde sokağın her iki tarafına saplanmış evlere bakarken, sanki dünya kurulduğundan beri bu evler buradaymış gibi geldi ona. Dinazor kalıntıları gibi, uçan kocaman yarasalar gibi. Karşıdan, sadece bel kısmı örtük, saçı sakalı birbirine karışmış, elinde mızrakla bir şeyleri kovalayan ve kendisine doğru koşan bir mağara adamı çıkacak olsa şaşırmayacaktı Aynur. Modern dinazorların ve mağaraları markalı eşyalarla doldurulmuş adamların dünyasında ucu sivriltilmiş yasaklarla kovalanıyordu zaten. Kravatlı, kelli felli giyinik olan bu adamlar düşünce bazında mağara adamından daha ilerde değil.
Bu tür şeylerle uğraşmayabilirdi Aynur. Ne bileyim biraz daha kendine ayıracak zamanı olabilirdi yani. Savaşma yerine sevişebilirdi bu kadın.
Gideceği evde onu bekleyen zengin bir züppe olabilirdi mesela. Tenine ve kokusuna alıştığı bu züppenin okkalı paralarla zenginleşen parfüm şişelerinin boy boy dizildiği bir yatak odasında saatlerce çırılçıplak yatıp şehvetin dibine vurabilirdi mesela. İç çamaşır satan mağazalarda saatlerini geçirip dişiliğini ortaya çıkaracak dantelli minik parçaların seçiminde ruhunu dişiliğine harcatabilirdi. Zamanı uzatacak dokunuşlarla, öpüşmelerle bu oyunu zenginleştirebilir, kuduran hayatın sırtına biner gibi içindeki savaşma duygusunu tutkuya dönüştürebilir, varoluşun ağırlığını, acıtan tarafını hafif loş ışıklı odalarda dindirebilirdi.
Ama hayır. “Gökyüzünde çocuklar aşkına uçurtma uçurmaya aşık olan kadın” gökyüzünün rengini kendi eliyle boyayacak. Boyaları yıldızlara kadar taşımaya kararlıyken ayın yüzünü kendi tırnaklarıyla tırmalayacak. Doğruları doğurmaya niyetli her kadın gibi, gerekirse ölümü doğuracak.
Evde onu bekleyen bir kadın avcısının sabırsızlığını hisseden kadının yürürken akışı, süzülüşü, günah kadar çekici oluşu ve evde olduğundan emin olduğu o puştun ona verdiği güven duygusundan, istenme gururundan azade/ziyade “Ne olur evde ol Nevin…!”tedirginliği, Aynur’u da az kadın kılmıyor değildi.
"kalbim kırık", dedi serpil. "bir keresinde ağaçtan düşmüştüm. sağ ayağım kırılmıştı"
"ne zaman oldu bu" diye sordu tülay.
"çocuktum. çok canım yanmıştı, acıyı o kadar net hatılıyorum ki, kemiğin kırılışı saniye saniye yankılanmıştı. hem bedenimde hem beynimde. çığlık attığımı hatırlıyorum bir de. şimdi çığlık atamıyorum tülay. canım daha çok yanıyor ama çığlık atsam bile koşup gelen kimse olmayacak biliyorum. ya da koştura koştura gelen benim beklediğim kimse olmayacak. gerçi gelse de ne değişecek ki" serpil ağzından çıkan her kelime ile uzaklaşıyordu.
"sayıklıyorsun serpil. görüntün bulanıklaşıyor, sesin cızırdıyor, kendine gel. lütfen" tülay ne yapacağını bilmiyordu. serpil'i konuşturması lazımdı. beceremiyordu. kız konuştukça kayboluyor ve bu durum tülay'ı korkutuyordu.
meryem'le yasemin de evden çıkınca yalnız kalmışlardı. ve tülay serpil'in gözlerine bakamıyordu. gerçi serpil de gözlerini kaçırıyordu ama tülay göremiyordu. yerde oturuyorlardı. halının üzerinde. kırmızı rengin hakim olduğu, sımsıcak battaniye gibi sergiydi. üzerinde karşıklı otmuşlar, konuştukça sıcaklığa yayılıyorlardı. dağılıp gidiyorlardı.
tülay, hafifçe gırtlağını temizleyerek, "ben tanımıyorum aslında erdem'i. hikayeyi de doğru düzgün bilmiyorum. başından anlatır mısın bana? n'oldu, nasıl oldu?"
bu soruyla muhteşem bir gülümseme yayıldı serpilin yüzüne. yavaşça ve dalga dalga. başlangınca gitmek ne kadar kolaydı. başlangıçtan bu yana gelmek zor. her görüntünün, sesin, kokunun hakkını yemeden çekip bu güne getirmek. ve bahsetmek...
"o zaman nerdeydik, şimdi nerdeyiz?"
misal ben, anlatıcı yani, hepsinin 10 yıl, onbeş yıl sonraki hallerini bilirken 'o zaman nerdeydik, şimdi nerdeyiz' yazmak ne kadar tuhaf. yazamadım sonrasını, kestim.
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız