Karakutu
Karakutu.Com - Kültür Sanat
Ana sayfa
Galeri
Haberler
Karakutu Tv
Forum
Ekart
Ana Konular
Arşiv
Sanat Ajandası
Sinema
Müzik
Medya Rehberi
Sesli Kitap
Kitap Tahlili
Metin Listesi
Metin Hali
Üye Paneli
Üye Günlüğü
Özel Mesaj
Metin Gönderme
Tavsiye Edin
Künye
İletişim

Reklam


Google Arama



Arama



Online üyeler
Şu an sitemizde, 203 Üye Adayı ve 13 Üye bulunuyor.

Henüz Sitemize üye olmamışsınız, buraya tıklayarak ücretsiz üyemiz olabilirsiniz.

Reklam



Forum Son Başlıklar

 SON CELLAT
 nicht allein
 İçimde Bir Ben Var...
 Bilgi Kuramı
 deprem
 O SEN MİSİN?
 ışıklı kentin sokak süpürücüleri
 vahşi
 Rüya
 Bizler geçmişteki insanlardan daha mı akıllıyız?
 Yaz Dedi Tanrı
 Melekler ağladığında
 Kanadım
 VELEVKİ TARTÜF
 Duan dileğindir...
 Kısa cümleler yazacak bu kalem
 İçinden at başlığını
 atlet giyen tanrıça
 Nazım Hikmet / Masallar
 Mucize Bu!

Karakutu.com-Kültür Sanat Forumu


Giriş Sayfanız Yapın
Favorilere Ekle!
İletişim Formu

Önemli Linkler
BBC Türkçe
İngilizce Dersler
DW-World Türkçe
VOA Türkçe
Google
Yahoo
Msn
Zoque
Resim Yükle

Karakutu - RSS - Alexa

Alexa - Karakutu internet gezgini

Site RSS
Forum RSS


Karakutu.com-Kültür Sanat: Karakutu Forum

SUSKUNLAR


SUSKUNLAR

 
Yeni Başlık Gönder   Cevap Gönder    Karakutu Forum Ana Sayfası -> Yerli Kitaplar
Yazar Mesaj
termadon
Yeni Üye


Kayıt: Dec 23, 2007
Mesajlar: 72

MesajTarih: Pzr Oca 20, 2008 12:55 am    Mesaj konusu: SUSKUNLAR Alıntıyla Cevap Ver

CEMAL ŞAKAR
Bize masal içinde masallar anlatan İhsan Oktay Anar'ın son romanı Suskunlar, İletişim Yayınları arasından çıktı. Romanlarını, ele aldığı konuya ait geniş bir sözcük dağarcığıyla yazan Anar, son romanını da musiki etrafında kurar; tabii ki, musikiye ait oldukça geniş bir dağarcıkla. Bu konuda öylesine gayretkeştir ki, musikiye uzak biri için sözlükler de kâr etmez; tıpkı Amat'taki gemi ve denizcilik terimleri gibi.
"Başlangıçta sükût var idi. Ve her yer karanlık idi. Ve Yaradan Yegâh makamında terennüm eyledi." Bu yaratılışın birinci günüdür ve Yegâh makamındadır; ikincisi Dügâh; üçüncüsü Segâh; dördüncüsü Çârgâh; beşincisi Pençgâh; altıncısı Şeşgâh ve Tanrı'nın yaratış sonrası dinlendiği yedinci gün ise Heftgâh'dır. Heftgâh makamının niseb-i şerife sayısı da yedidir. Yedi sayısı, Suskunlar'da çok önemli bir simgeye dönüşür ve roman yedi günlük yaratış evresine uygun olarak Yegâh makamıyla başlar; Konstantiniye'nin yedi musiki üstadı birer birer öldürülür. Romanın son bölümünde Yedikule Kahini'ne yedi arkadaşı bir ayna hediye ederler. Kahin rüyasında yedi şehrin yedi kahinini görür. Dünyanın ikinci hakikatini göreceği bu aynada, yaşanan yedi olayı müşahede eder ve roman böylece son bulur. Elbette roman sadece 'yedi' simgesi üzerine kurulmamıştır. Zaman, mekan, kişiler, olaylar hepsi birer simgedir. Azazil, sonra Tağut olacaktır; Kabil, İsmail Dede, Pereveli İskender Efendi yani çembalo üstadı cüce; herkesi kendine âşık eden Nevâ; Bâtın, Zâhir, Dâvut, Eflâtun, Kalın Musa, Veysel Bey, Bağdasar, Gülâbi, Meymenet, Âmin, Firavun ya da tersinden Nuvarif, Muhayyer Hüseyin Efendi ve daha niceleri aslında roman boyunca kişileri temsil eden özel isimler olmaktan ziyade birer simge olarak vardırlar. Örneğin Kabil, ismiyle müsemma bir şekilde romana cellad olarak girer; ama Kabil öldürüldüğünde onun katili artık Kabil olmuştur. Ya da elleriyle bir felçliyi iyileştiren Zâhir. O da 'oniki' kişilik şâkirtiyle birlikte oturduğu iftar sofrasında kendisi için hazırlanan kavunu ve rakıyı şâkirtlerine üleştirir ve: "Alın! Bu kavunu yiyin! O benim etimdir! Rakıyı da için! O benim kanımdır!" der. Görüldüğü gibi bu atıflar açıkça Hz. İsa'nın 'son yemek' olarak bilinen Hıristiyan anlatısınadır. Zaten yemek sonrası 'Yâkuta' isimli bir santurî onu ispiyon eder. Zâhir başından ve ellerinden bir tomruğa bağlanarak işkenceler altında uzun bir yol yürümek zorunda kalır.

Simgeler sayesinde gizemli bir hâl alan romanda, iç içe anlatılan hikayeler de aslında yap-bozun parçacıklarıdır. Belki de bu nedenden dolayı roman sanki baştan sona doğru kurulmuştur. Aslında ilk sayfaları okuduğumuzda olay ya da olacak olanlar bize anlatılmıştır. Ama anlamlı bir bütüne ulaşabilmek için, anlatı boyunca serpiştirilen parçacıkları bulup yan yana getirmek zorundayızdır. Örneğin Cüce Efendi'nin niye musiki düşmanı bir adam olarak camide vaaz ettiğini anlamak için, romanın son bölümlerindeki parçaya ihtiyacımız vardır. Okuduğumuzun kurgu olduğunu, zaten romanın da bu kurgu için yazıldığını bize ihsas ettirmesi postmodern edebiyatın önemli unsurlarındandır. Zaten postmodernlere göre hayat da bir kurgudan ibaret değil midir? Üstelik kurgunun gerçeğe, gerçeğin kurguya inkılâp edip durduğu bir gerçeklik çevrimi içinde değil miyiz? "hayatında öyle bir olay olur ki, buna inanasın gelir! Bir de bakarsın ki, bu masal gerçeğin ta kendisiymiş!" Böylesi bir gerçeklik anlayışı elbette insanın bağlandığı, tutunduğu, kendisini tanımladığı temel değerleri değersizleştirmektedir. Tarih, tarih olmaktan; inançlar, inanç olmaktan, görünen dünya, göründüğü gibi olmaktan çıkmakta ve sadece romanın kurgusu içinde bir anlam kazanmaktadır. Kaçınılmaz olarak olaylar, olgular, gerçeklik romancının dünyagörüşüne göre anlamlı bir bütüne kavuşmaktadır. Binlerce yıllık simgeler romancının elinde bambaşka bir simge-simgelenen ilişkisine dönüştürülmektedir. 'Sultan Ahmed-i Sâni Han Efendimiz'in' devrinde, mevlevîhâne ve camiler etrafında kurulan romanda (belki Eflâtun hariç tutulabilir) herkes bir şekilde günaha bulaşmaktadır; daha doğrusu günah içinde debelenmektedir. Olumlu bir tip neredeyse hiç anlatılmaz. Amat'ı da semitik dinlerin neredeyse ortak bir biçimde anlattığı yaratılış alegorisi etrafında kuran Anar; Suskunlar'da da kişileri kendi kurduğu simgelerle çizmişti: içkinin, afyonun; alaverenin, dalaverenin gırla gittiği bir anlatışla.

Simge esasen nesne merkezli bir göstergedir. Nesneyle simge arasındaki simgeleme ilişkisi açıktır, bilinebilirdir. Anar, simgeyle simgelenen arasındaki bu ilişkiyi kırarak romanında onları 'inançları' etrafında yeniden biçimlendirmekte ve böylece Müslümanların binlerce yıllık simgelerini tanınamaz, bilinemez; dahası kirletilmiş, günaha bulaştırılmış bir hâle sokarak 'düşük'leştirmektedir. Zaten böylesi bir düşükleştirme gerçekleştirilmeden sözkonusu simgeleri postmodern romana taşımak olası değildir, akıl işi değildir. Zira sadece bir eğlence, haz ve dahi anlatmanın keyfi, anlatmanın eğlencesi olarak yazılan bu tür romanlarda zaman, mekan, kişiler, olay ve olgular da bu hizmete binaen vardırlar. 'Kendi'leri olarak var olmaları, romana bir 'büyük anlatı' olarak hakikati, gerçeği dayatma riskini taşırlar. Oysa postmodern romancı bir hakikati, gerçeği, doğruyu, iyiyi göstermek, anlatmak derdinde değildir. Zaten genellikle tarihe ve polisiyeye sığınmaları da bu nedenledir. Güncel olandan kaçmanın başkaca yolu yoktur. Tarihin güvenli uzamı (ki tarihi de 'retro bir senaryo olarak' inşa ederek) romancıya keyfî bir artalan her zaman sunar. Böylece bir şeyi seçmek; yanında ya da karşısında olmak zorunda kalmaz. "Kur'ân-ı Kerîm'i koruyan Allah, Tevrat'ı ve İncil'i niye koruyamamış da kâfirler bu kitapları tahrif edebilmişler?" diye satıraralarına 'zekice' sorular yerleştiren Anar; ayet, hadis alıntılamakta; kelâmi konulara atıflar yapmakta ve birçok İslam âlimini isimleriyle romanına taşımakta da herhangi bir beis görmez. Çünkü onun için her şey sadece romanda kullanılan birer 'malzeme'den ibarettir. Ayrıca postmodern romanın 'ansiklopedist' yanıyla da uyum içindedir. Herkesin bir sesin, bir nefesin, bir nağmenin yani Hayat Nefesi'nin peşinde koştuğu böylece belki de ölümsüz olacağına inandığı (Tağut tarafından inandırıldığı) romanda; 'Eflâtun, yegah perdesinde karar eder ve Yaradan'la, yegahta yekvücut olur. İbrahim Dede de Ene'l Hakk demeye ihtiyaç duymayan Eflâtun karşısında secde eder' ve böylece bir vuslat yaşanır. Bir başka vuslat da; Dâvut, Araban eseri çaldığında yaşanır: Herkesin âşık olduğu Nevâ kapının önüne çıkar; ikisi birlikte göklere doğru bir ışık olarak yükselen Âsım'ı görürler. Nevâ'nın ses, sedâ anlamını düşünürsek peşinde koşulan 'sesi' daha rahat anlamış oluruz. Bir de romanın başındaki Mevlânâ'dan yapılan alıntı bizim için çemberi tamamlar ve roman kendi üzerine kapanır: "Kulak eğer gerçeği anlarsa gözdür."

Artık Yedikule Kâhini'nin gören tek gözüne de ihtiyacı kalmamıştır: "Hakikati gören gözün başka hiçbir şey görmesine gerek yoktu. Yedikule Kâhini'nin yegâne gözüne de bu şekilde perde indi. Ama kör olmasına rağmen hiçbir şey görmüyor değildi. Gözlerinin ona gösterdiği yegâne şey, o uçsuz bucaksız karanlıktı. Tıpkı sessizliği dinleyen Eflâtun gibi, kâhin de sustu. Belki de susmak, gerçeği anlatmanın tek yoluydu
Başa dön
termadon
Yeni Üye


Kayıt: Dec 23, 2007
Mesajlar: 72

MesajTarih: Pzr Oca 20, 2008 12:58 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

İhsan Oktay Anar "Suskunlar"
SUSKUN MÜZİK OLUR MU?

“Her musiki, sesin değil de, aslında sessizliğin bir taklidi.”
(s.231)

Bazen aklıma takılır, sofu, dinci ve muhafazakâr politikacılar nasıl olur da Mevlana’yı överler diye. Gerçekte tam anlamıyla felsefesini anlasalar aynı şekilde sahip çıkarlar mı diye sormadan edemez insan (ya da şöyle sormalı, felsefesini anlayan zaten softa olabilir mi?) İbadetlerini hareket ve müzikle eden Mevleviler, nitekim gerici çevrelerin baskısı ve yasaklamalarıyla tarih boyunca karşılaşmışlar. Başka bir açıdan daha bakarsak, dini kurumlar sanatları her zaman emirlerinde kullanmışlar fakat bazen sanatların gelişmesine de engel olmuşlar böyle yaparak.
İhsan Oktay Anar’ın son romanı “Suskunlar” bu düşünceleri yeniden okurun aklına düşüren cinsten bir kitap.
Konuya ilkçağlardan Pisagor ile başlamak belki en doğrusu. Pisagor, evrende her şeyin tam sayıyla özleştiğini söyleyen ilk düşünürlerden biridir. Doğanın tümüne yansıyan bir kusursuzluk görür filozof ve bu kusursuzluğu zihin ancak yaratılış hikâyesiyle birleştirdiğinde anlamlı olur. Müzikle de uğraşan ve Babil’de aldığı eğitim sonucunda matematiğin kutsallığına inanan Pisagor, müzikal sesleri de aynı kusursuzluk teması üzerine kurar.
Yüzlerce yıl Pisagor’un kuramları müzik kuramcılarını etkisi altında tuttu. Müzik de evren gibi tam bir matematiksel kusursuzluk üzerine kurulu olarak düşünüldü. Notalar arasındaki aralıklar, bu kusursuzluğun simgesiydi. Bu felsefeden etkilenen ortaçağ kuramcıları, bazı bozuk akorlara “musica ficta” diyerek, şeytanın işi saymaya kadar götürdüler. Do ile fa diyezin birlikteliği şeytan aralığı olarak düşünüldü ve kilise müziklerinde (hatta tüm müziklerde) kullanılması bir dönem için yasaklandı.
“Suskunlar” tam da bu konuyu romanın merkezine yerleştirmiş. Kusursuz aralıklarla, tam armoni yaratmak nasıl ilahi bir erdem sayılıyorsa, bu armoniyi kıran, bölen ya da parçalayan sesler de şeytana ait sayılıyordu. Şeytan tanrının yarattığı kusursuz evreni bozmak üzere yeryüzüne inmişti. Anar romanında, şeytanın kullandığı ses aralıklarını, kusursuz ulvi ahenk ile karşılaştırarak, romanın gerilimini yaratmış. Tanrı, insanın içine nefes üfleyerek can vererek neyzene benzetilmiş; Şeytan ise sadece evrensel uyumu değil, insanın yarattığı sanatsal kusursuzlukları da bozarak Tanrı ile insan arasına girmiş.
İhsan Oktay Anar’ın diğer romanları gibi “Suskunlar” da basit birkaç tümceyle özetlenecek türden bir kitap değil. Yine de konu, Udi Davut adında bir gencin çözmesi gereken üç sorun etrafında toparlanabilir. Davut’un çözmesi gereken ilk sorun, yürek paralayan hüzzam eserin kemençesinden dökülmeye başlamasıyla, aşk acısı çeken Paşa hazretlerinin genç yeğeninin son nefesini vermesine neden olan babası Veysel’i atıldığı zindandan kurtarmak. İkinci görevi cimriliğiyle nam salmış dedesi Kalın Musa’nın, oğlunu kurtarmak için ödemesi gereken altınlarından ayrılamadığı için geçirdiği felci iyileştirmek. Üçüncü ve en önemli sorunu da, can-ı cananı, biricik aşkı, yüzünü sadece bir kez görebildiği güzeller güzeli Nevâ’ya musallat olan hayaletten sevdiği kızı kurtarmak.
Bütün bu sorunları çözmek üzere yola çıkan Davut’un başında, bir de canı gibi sevdiği ikiz kardeşi Eflatun’un ölüm tehdidi altında olması derdi vardır. Bütün bunlar, Konstantiniye’de, hattat ve şair olan, ayrıca müzikle yakından ilgilenen III. Ahmet’in tahta geçmesinden sonraki yıllarda yaşanır. Burada duyulan tek sesler ilahi notalar değildir, ayrıca “gece gizlice girdikleri evlerde masum çocukların kanını iştahla emen upirlerin dudak şapırtıları, insan eti yiyen lanetli gülyabanilerin homurtularını, yağmur ve kasvet yüklü kara bulutlardan ve kapkara kâbuslardan kopup gelen karakoncolosların böğürtülerini de” işitebilirdi dikkatle dinleyenler.
“Suskunlar”da Anar’ın dili her zamanki gibi yine ironi dolu. İlk başta romanın adı: “Suskunlar” müzik ile ilgili bir romanın adı olarak cilveli bir anlam taşıyor. Fakat bundan önemlisi roman boyunca karakterleri tanıtırken kullanılan alaycı zıtlıklar. Örneğin cimriliğiyle ünlü bir adamı anlatırken “gönlü zengin biriydi” diye söze başlıyor ve o kişi için asla cimri demeden, ne denli zenginlikten yoksun bir gönlü olduğunu bir iki örnekte gösteriyor. Bu zıtlıklar sadece ironi için değil, romanda konuyu başka yönlere çekmeye de yarıyor. Mevleviliğin, hatta Doğu inanışlarının temelinde yatan çelişik düşünceleri de bu yolla besleme fırsatı buluyor yazar. Aşırı doğru olanın yanlışa kayması, aşırı yanlışa kayanın da doğru yola geçmesi ya da kimsenin duymadığı sesleri duyanın sağır olması gibi çelişkileri de romana metafizik genişleme vermek açısından kullanıyor.
Roman, yan ve roman için pek de önemli olmayan karakterlerin hikâyesiyle başlıyor ve bunlarla çok renkli bir tablo çiziyor Anar, sanki tüm şehrin ve yaşayanlarının günlük hayatlarına sokuyor okuru. Bu hikâyeleri “Muhteşem Neyzen Batın’ın mahdumu Zahir’in şehre gelmesinden önceydi” ya da “elbette bunlar Cüce Efendi’nin Sofuayyaş Mahallesi’ne gelmeden önceydi” diye ilerleyen sayfalarda neye dikkat etmemiz gerektiğini aralarda önceden haber veriyor. Daha romanın ilk satırlarından itibaren şehirde her şeyin Tağut Efendi ve Neyzen Batın’ın varlıklarıyla değişeceğini hissettiriyor.
Gerçekten de öyle oluyor. Mitoloji ve kutsal metinlerden besleyerek yarattığı bu kahramanlar, Tağut ve Neyzen Batın, şeytani ile tanrısal olanı temsil ediyorlar. Aynı temsil ettikleri gibi, onlarda doğrudan eylemde bulunmuyorlar. Kötülük ve iyiliğin yayılması için insanları kullanıyorlar. Biri Cüce Efendi’yi diğeri de oğlu Zahir’i kullanıyor. Romanın en hoş bölümlerinden biri, Zahir’in İsa peygamber ile özdeşleştiği satırlar. İsa’nın ekmek ile şarabı, eti ve kanı olarak sunması gibi Zahir de kavun ve rakıyı sunuyor şakirtlerine. Yine aynı İsa gibi gammazlanacağını biliyor ve sonu geldiğinde babasına haykırarak neden onu yalnız bıraktığını soruyor (kullandığı dil aynı olmasa da!) “Ah Beybaba! Ah be Babalık! Niye çamura yattın?”
“Suskunlar”ı okuduktan sonra, İhsan Oktay Anar’ı okurlarının bunca sevmelerinin (ve tabii benim de sevmemin) nedenini düşündüm. İlk başta, kuşkusuz, sadece ona özgü olduğu düşündüğümüz nefis bir dil üretmesi geliyor, bu dil argodan, sokaktan, tarihten, bilimden ve felsefeden eşit ölçüde beslenmiş. Sonra okuru şaşkına çeviren bir hayalgücüyle karşılaştığımızı fark ediyoruz. Belki biraz hastalıklı bile geliyor bu hayalgücü ama hiç olumsuz anlamda değil, hastalıklı çünkü “normal” sayılan her şeye karşı, her şeyin ötesinde...





Asuman Kafaoğlu-Büke
Başa dön
termadon
Yeni Üye


Kayıt: Dec 23, 2007
Mesajlar: 72

MesajTarih: Pzr Oca 20, 2008 1:03 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

“Senin buraya gelmenin sebebi sadece bizim “Gel” dememiz değil, ayrıca onların sana git demeleri. Hiç kimseye kötüdür deme. Aslında onlar, bilmeden iyilik eden insanlardır.” (sf. 122)
Başa dön
termadon
Yeni Üye


Kayıt: Dec 23, 2007
Mesajlar: 72

MesajTarih: Pzr Oca 20, 2008 1:05 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

"Hızır paşa'nın zurnazenleri zurnalarını zırıl zırıl zırıldatırlarken zırıltı zirveye varıp hitâm bulunca, ortamda sanki tâmât başlıyor, tâk tâk tâmmeleri ile köszenler tokmanlara vurup tumturâk ile kösleri tokur tokur tokurdatıyorlar, tokmaklarını sanki kâfirin beynine indirmek için tâ yukarı kaldırıp köslere acımasızca darp ederlerken, dudakları hınçla yukarı doğru büzülüyor; çevgâniler ise çın çın çıngırakları çınçılan misâli çıngır çıngır çıngırdata çıngırdata sallarlarken, davulzenler tokmaklarını güm güm indire indire davulları gümgüme ile gümbür gümbür gümbürdetiyorlardı; bu arada boruzenler de yanaklarını şişirip borularını ciğerlerinin bütün gücüyle üflemekteydiler. Bu takımın galeyana kapılan üyeleri, bazen de aşka gelerek, "yektir Allah!" diye haykırmaktaydı. Sanki kıyamet kopmuştu"
Başa dön
termadon
Yeni Üye


Kayıt: Dec 23, 2007
Mesajlar: 72

MesajTarih: Pzr Oca 20, 2008 1:05 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

'... bu sazdan üflenen nağmeler, sırrın ufulevi vüsafası olan ehl-i vukuf füsünkarlarının bezediği o vasi füseyfisada raks ve vüsüb eden vüsema gibi birer üfkuhe idiler. Ama füsüs ki, üflendikçe gönüllerdeki menhus ufünetin üfül olduğu, bu füyüz dolu, tabii bir vüs ve vüs'at taşıyan nefesler, hangi yusuf-ı kalbinden nasıl hâsıl olur diye sanki fusül-ı erbaa teessüf ediyordu. Üflenenler adeta şems'in üfül ettiği ufka gönderilen canlardan ibaret bir demet vüfüd idiler.'
Başa dön
sabandal
KARAKUTU YAZARI


Kayıt: Jun 25, 2006
Mesajlar: 717

MesajTarih: Pzr Oca 20, 2008 7:42 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

S U S K U N L A R

(DÜŞÜNGÜLÜ ELEŞTİRİ)

Taşı toprağı altın olan memleketimin,
‘Urum Eli’ dediği oylumun gazete sahiplerine…
Eleştirisiz hayat, eksiktir..!?

İşlek bir kalemi olmayan İhsan Oktay Anar, Sultan İkinci Ahmet’in halkına yaşattığı cahiliye iklimini aynasına düşürmüş.
Okurun fantastik romanı sevdiğini düşünüyor olacak ki, aynı izlekle kurgulamaya devam ediyor. Yazar, bu kez de topraktan yaratıldıktan sonra burnuna yaşam nefesi üflenen insanın ölümsüzlük sırrının ney sesinde olduğunu, ‘hayat nağmesi’ni dinleyince ölümsüz olacağını söylüyor. Tabi bu ölümsüzlük bu yeryuvarda bu bedenle değil. Sanım, ‘Amat’ romanında olduğu gibi ahireti kastediyor.
Okurunu sürekli bir çatışma ortamında tutabilen Anar, romanlarında hayaletlerin ve ölümsüzlüğün sırrını çözecekmiş gibi bir izlenim veren kurgu yaratıyor. Okurun içindeki boşluğu doldurmak için sürekli merakı devindiriyor. Şimdiki kavalcılar gibi dini kullanıyor. Dini motiflerle bezeme yapıyor. ‘Amat’ romanında olduğu gibi yazdıkları, semavi dinlerin söylemleriyle örtüşmüyor. Yeryuvarda güzel şeyler yapmaya çalışan ve aklın ışığını bir adım ileri taşıyan kişi ölümsüzlüğü yakalar, diğerleri ise ahiret yurduna (cennet – cehennem) bile gidemez demek istiyor.
Olay örgüsünün dışında yer alan anlatıcı, masal gibi düzayak, zaman zaman da geleceği görmüş gibi anlatım yapıyor. ‘Anlatılanlar doğruysa bacasından zaman zaman, zırnık ve kükürt kokan bir duman tütmekteydi’ (s.127) ‘Torunları Dâvut ile Eflâtun’un dünyaya gelmesinden çok önce, yani Muhteşem Neyzen Bâtın Efendimiz’in mahdumu Zâhir’in Kostantiniye’ye geleceğinin Yedikule Kâhini’ne malûm olmadığı senelerde’ (s.22)
Simge anlatımdan da bir kez yararlanan Anar, kâinatın yedi günde yaratılışını yedi makamla özdeşleştirmiş: yegâh (1 gün), dügâh (2 gün), segâh (3 gün), çârgâh (4 gün – Hz. Muhammet’in Kuranı Kerim okuduğu makam), pençgâh (5 gün), şeşgâh (6 gün), heftgâh (7 gün)
Anar, romanın yüz otuz yedinci sayfasında ‘Kalın Musa’nın torunu, Veysel Bey’in mahdumu ve Davut’un ikiz kardeşi, sağır ve dilsiz Eflâtun Bey’dir’ (s.137) diyor, ama Eflâtun’u yüz kırk ikinci sayfada bakın nasıl konuşturuyor. ‘Bana ney üflemeyi öğreteceğinize söz verirseniz tabiî söylerim!’ (s.142) Oysa Eflâtun yüz kırk altıncı sayfada sağır ve dilsiz oluyor. ‘Zavallı sağır olmuş! Yazık! Ney üflemeye çok hevesi de vardı. Şimdi hem sağır hem de dilsiz!’ (s.146) Hiç olmaması gerek bu hataları zaman zaman hepimiz yapıyoruz.
Fantastik bir kurguya abartılı anlatım gerekliymiş gibi betimlemeleri de abartılı yapmış. ‘Bakanın sadece eşkâlini değil, aynı zamanda hâlet – i ruhîyesini de gösteren Venedik aynaları!’ (s.67) ‘Dolunaydan süzülen mavi ışığın yıkadığı’ (s.41) ‘midesine bir kese içinde yerleştirdiği binotuz altundu.’ (s.223) ‘Amat’ romanında sayıları rakamlarla yazan yazar, bu kez bitişik yazmış. “bu hayvan sağa sola bakarken ara da bir duruyor ve ‘Toprağa göz! Toprağa göm!’ diye çığlık atıyordu.” (s.225)
Öykünün oylumunda yazının izini sürerken ‘Amat’da olduğu gibi birkaç yerde anlatımın gerçeğe uygun düşmediğini görüyoruz. ‘etraf artık zifiri karanlıktı. …öncü koşup koşup bir köşeye siniyor, sağa sola bir göz atıp tehlike olmadığına kanaat getirdikten sonra, el edip diğerlerini’ (s.204) Göz izleği kurguda hayat bulmamış...! Yedikule kâhinine İzmir’den müjde istenecek kadar kıymetli hediye geliyor. ‘Gel gör ki kâhinin daracık evinde, büyücek bir eşyayı koyacak yer yoktu. Bu yüzden kâhin, zaten bahşiş bekleyen arabacının da yardımıyla bu havaleli eşyayı tavan arasına kaldırdı.’ (s.265) Kâhine o gece rüyasında ayan olacak ya, merak edip hediyeye bakmıyor!..
Romanlarında masalımsı kurgulara yaslanan Anar, sekiz satıra oturttuğu uzun cümlelerle, öyküleri hayatta yaşandığı gibi anlatırken okuru tökezleten eski dili kullanmış. Genç okurlarını hiç düşünmemiş. Kapalı imgelerle yazan şairlerin şiirlerine benzemiş. Uzun anlatı cümleleri ve yabancı sözcükler dilde sorun yaratıyor. Uzun cümleler arasında, kurgu için yapılmış iki kısa cümle, okura yama yapılmış izlenimi veriyor. Romanın yüzde 11.4’ü (16)* iç gözlemleri canlı tutan diyaloglarla geçiyor, sayfada ortalama 3 (2.7) paragraf yapmış.
Burak Eldem ve Reşat Nuri gibi rastlantılara yer veren Anar, sözcüklerin süslü büyüsüne kapılan okurunun gözünü boyadığı söylenemez. ‘Kötü ve ölü bir düşmanım olacağına, iyi ve diri bir dostum olsun istedim.’ (s.137) ‘Kusur, benim imzamdır.’ (s.141) Hoş olmayan sözler: “İşte bunlar, ‘musiki ve sema’ı bir ibadet olarak gören Mevlevîlerdir. Gidin bu zındıkların dergâhlarına! Ve onları seyredin. Onlar ellerini açmış dönüp dururlarken suratlarını bir bakın! Sarhoşlardan farkları var mı?’ (s.177) Halk diliyle ilim yapılmaz ama edebiyat yapılır, romandaki farklı ağızlar: ‘Atarsınız ep böyle kırmızı fenerli bitirimhanelerde koptiden keriz! Ayatınız bu! Düşmeyiz biz todiler öyle yerlere!’ (s.36) Absürt ve argolu sözler: ‘Abe angut! Te nasıl olur da verirsin ite uğursuza rızkımızı!’ (s.37) ‘Behey deyyûs!’ (s.169) Geçmişe ait hayatı olduğu gibi yansıtmakta en iyi olan Anar, öyküleri konuşulduğu gibi anlatmak isterken sayfada ortalama 69 (21.4) kez yabancı sözcük kullanmış. ‘üzüntü guddelerinin aşırı ifrâzâtı nedeniyle ölmüştü.’ (s.56) ‘aralarındaki ilişki mütenâzır olacak’ (s.248) ‘Suskunlar’ romanı ortalama (%) 31 yabancı sözcükle yazılmış. (sözcükler tek tek incelenmedi) Erciyes Üniversitesi Fen – Edebiyat Fakültesi Bölüm Başkanı Prof. Mustafa Argunşah ‘Dil Yarası’ kitabında 2000 Yılında yapılan bir anketi vermiş. Ankete göre gazetelerin yabancı sözcük oranı (%) : Cumhuriyet 16.2, Hürriyet 18.7, Sabah 20.6, Türkiye 27’dir.
Şov uğruna aykırı söylemlerde bulunarak halkıyla ters düşen yazarlar gibi medyatik bir tavır içine girmeyen Anar, yazıya inanılmaz zenginlik katan ayrıntıları kullanmakta ustalık göstermiş. ‘sabah namazını kılmadan önce, dosdoğru Sarıca Hamam’a giderek boy abdesti aldılar. Çünkü adam öldürmüşlerdi.’ (s.227)
Masal gibi bir anlatım tekniği seçtiği için katmanları, kurgu ile aynı düzleme düşürmekte güçlük çeken Anar, bellekte çarpıcı çağrışımlar uyandıran ve kullanıldığı yere de derinlik katan imgeyi sayfada ortalama 2 (0.Cool kez kullanmış. ‘başları üzerinde çalgı âletleri çalınacağını, şarkıcı kadınların şarkı söyleyeceklerini, Allah’ın da onları yerin dibine batıracağını…’ (s.179) ‘o sıtma görmemiş davudî sesi’ (s.22)
Okurun dikkatini çekmeyen soru, ıskalanmış bir sorudur. Okur, soru işaretinde bırakılmamalı, bir gıdım da olsa ileri taşmalıdır. “Beni affedin efendim. Bir yanlış anlama da olabilir ama, beni siz mi çağırdınız? Bana siz mi ‘Gel’ dediniz?” (s.122) Sayfada ortalama 0.5 (0.4) kez soru yöneltmiş. Doktora eğitimini felsefe bölümünde yapan bir yazar için oldukça düşük bir oran.
Anlatımını bir suskuna yaptırtan Anar, romana inandırıcılık sağladığı gibi kurguya da hayat veren betimlemeleri sayfada ortalama 18 (3.Cool satır yapmış. ‘Tağut’un gözleri önden arkaya ve arkadan öne dönüyordu. Ayrıca her bir gözünde, biri insanınkine benzeyen diğeri ise yılanınkine andıran iki gözbebeği vardı’ (s.188) ‘Edremit şarabı, bir demir asâlı ve demir pabuçlu bir dervişin bile içini gıcıklayacak kadar lezzetli, sakîlik yapan oğlanlar da bir evliyâyı baştan çıkaracak kadar cilveliydi.’ (s.31)
Bir mizah cenneti olan ülkemizde, ne yazık ki çarpıcılığı yakalayamıyoruz. Sanırım günlük tutmakla bu sorunumuzu çözebiliriz. Öğretim üyeliği yapmakta olan Anar, sayfada ortalama 0.1 ( - ) kez mizah yapmış. ‘Helâya girer ve çıkarken, sipâriş edip Hicâz’dan onca paraya getirttiğim Zemzem suyunu içerken ve hattâ karım yahut odalığımla cimâ ederken bile, dinimizce en makbul duâlar ağzımdan dilimden hiç eksik olmaz.’ (s.87)
Kurgulamada boşluklar yaratıp okurunu göçüklere düşüren Anar, halk ağzıyla söylenip bellekte özgün imgeler oluşturan benzetmeleri sayfada ortalama 1.9 (1.4) kez kullanmış. ‘enseleri kilise direği gibi kalın birer çam yarmasından farksız kalyonculardan’ (s.113) ‘imânına kadar cimri olan Musa’ (s.23) Eğretilemeye de sayfada ortalama 1.5 (0.7) kez yer vermiş. ‘Hazreti Muhammed Mustafa Aleyhi Ekmelit’tehiya şefâatlerine mazhar eylesin!’ (s.180) ‘Kalın Musa kalabalığı yararak evine ulaştı’ (s.20)
Okuruna İkinci Ahmet’in padişahlık dönemine yolculuk yaptırtan Anar, kendi gerçek anlamının dışında yan anlamı da olan mecazı sayfada ortalama 1.8 (0.4) kez kullanmış. ‘belli ki kıskançlıktan çatır çatır çatlıyordu.’ (s.87) ‘dikkat et de karpuzu çizdirme!’ (s.110)
Okurunu gizem peşinde koşturmasını bilen Anar, manevi kültürümüzü yansıtan, çağrışım gücü yüksek deyimleri sayfada ortalama 1.6 (1.4) kez kullanmış. ‘şifâ bulup kefeni yırtıyorlardı.’ (s.173) ‘göğüs geçirdiler ciğerleri dağlandı ve yüreklerinin yağı eridi.’ (s.173)
Hayal ürünü masalımsı hikâyelere yaslanarak korkuyu doruklara taşıyan Anar, her biri bir öyküyü anlatan sözvarlığımız atasözlerini romanlarında hiç kullanmıyor. Laf ebesi eski insanlar, atasözleri ile edebiyat yaparlardı..!
Romanlarında yarattığı iklimle okurunu etkilemesini bilen Anar, bilinç çakımı tekniğini ve iç söylemleri dile getirmesini sevmiyor. İçmonoloğu sayfada ortalama 0.1 (-) kez kullanmış. ‘Eflâtun’a bir baktıktan sonra kendi kendine, ‘Anlaşılan devlet hazinesinde akçe kalmadı! Bu güzelim şehri dilenciler istilâ etti! İki lokma yemek yerken bile insana rahat yok!’ dedi.” (s.9Cool Bellekçakımını ise sayfada ortalama 0.1 (-) kez yer vermiş. “böylece, ‘Allah’ın bir kulu kadar mutlu ve huzurluysa, dünyada korkulacak bir şey de olmamalı,’ diye içlerinde geçirirlerdi” (s.140)
Eskiden kanun çalan biri olmasına karşın, İslam dinine sığındıktan sonra kraldan çok kralcı olan cami imamının, cuma vaazında müzik aletleri çalmasının günah olduğunu söylemsinin ardından müzisyenlerin teker teker öldürülmesini dile getiren Anar, yazın diline estetiklik katıp ahenk veren ikilemeleri sayfada ortalama 0.4 (1.5) kez kullanmış. ‘vecde gelip sarsıla sarsıla ağladığı’ (s.49) ‘günbegün dirhem dirhem eriyen bîçâreyi’ (s.51)
Romanlarında kurguya hükmeden güçlü karakterler yaratan Anar, bir tür ikileme de olan pekiştirmeleri seviyor. ‘Pabuçları gıcır gıcır ve kıpkırmızıydı.’ (s.36) ‘onun yanı sıra yürüyüp efendisini pohpohlayıp pehpehleyen’ (s.102) Sayfada ortalama 0.7 (0.7) kez pekiştirme kullanmış.
Kurgusunu musikiye yaslayan Anar, hâlâ yabancı sözcüklerin etkisi altında olan terimleri ustalıkla kullanmasını bilmiş. ‘Dergâhtaki Suskunlar Hazîresi.’ (s.268) ‘Galata Mevlevîhânesi’ne’ (s.124) Sayfada ortalama 5.5 (1.7) terim kullanmış.
Biri hariç, romanlarını 235 – 269 sayfaları arasında yazan Anar, ayrıntıların olmazsa olmazı, nesneleri niteleyen sıfatları sayfada ortalama 7.5 (8.3) kez kullanmış. ‘bir okka çeken horasanî ve yeşil çuhadan, kafesi andıran bir destâr sarılı’ (s.100)
Mevlevi dervişlerinin yaşamlarından kesitler sunan Anar, yazının içinde albenili bir çiçek gibi duran şiir alıntısını her doksan sayfada bir kez (14 dize) yapmış. Her yirmi iki sayfada bir kez de montaj tekniğinden yararlanmış.
Roman formatlarının dışında yazmayı sürdüren İhsan Oktay Anar, ‘cahiliye devri’ni yaşayan, ilim ve irfandan uzak, cinci, üfürükçü, hurafeye inanan, bukalemundan daha marifetli insanlara kitabında rol vermiş. Elindeki felsefe gibi insana iyi gelen ilacı sorularda kullanmamış, kurgunun arka yüzü ve temeline atmış..?! * * Suskunlar / İhsan Oktay Anar / İletişim Yayınları / 269 s. / / / Eleştirel bakış, bakmakla görmek gibidir. Gördüğünü yazmama gibi bir şansı yoktur. Eleştirmenler alıcı gözüyle bakabiliyor mu?.. Yazar gibi her eleştirmenin de kendine has bir tekniği olmalı mı?..
* - Parantez içindeki bilgiler, yazarın ‘Amat’ romanına ait değerler.
Ali akdemir- edebiyatdefteri.com
***
Bu romanın , İhsan Anarın kelimelerle harika işler başardığının ötesi yok. Ama reklamının kitaptan daha güzel yapıldığı da kesin.
Başa dön
termadon
Yeni Üye


Kayıt: Dec 23, 2007
Mesajlar: 72

MesajTarih: Pzr Oca 20, 2008 11:09 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Ben çok severek, ilgiyle ,haz devşirerek okudum bu eseri.Okuyanın kesinlikle pişman olmayacağını iddia etmek abrtı olmaz zannımca.
Başa dön
fatih1247
Sadece Okur Adayı Bölümüne Yazabilir


Kayıt: Mar 28, 2008
Mesajlar: 2

MesajTarih: Cum Mar 28, 2008 1:30 pm    Mesaj konusu: suskunlara farklı bir bakış açısı Alıntıyla Cevap Ver

İhsan Oktay Anar ustaca yaptığı benzetmeler, iç içe geçirmeler, zamansız – mekansız anlatımlar hem düşündürüyor, hem zevk veriyor. Bende kitaplarını merakla okudum.
Makamlar, enstrümanlar, karakterler ve olaylar, geçmiş ve geleceğin şimdiki zamanda anlatımı, akıllıca.
Asım ve Cüce bana bir çok noktada, Hz. Ali ve Hz. Muhammed’e atfedilmiş gibi geldi.
Zahir Hazretleri ( Hz. İsa ) ve Davut ( Mehdi ) geliyorlar ve Asım'ın ( Hz. Ali'nin ) itibarını kurtarıyorlar.
Cüce’nin yazdığı, Zahir Efendi’nin Davut’a verdiği Sonata Reminör nedir acaba? Veda Hutbesi olabilir mi?
Başa dön
zeytinagaci
KARAKUTU YAZARI


Kayıt: Mar 08, 2007
Mesajlar: 566
Nereden: kocaeli

MesajTarih: Pzr Nis 20, 2008 9:44 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Anlatımı ve ifadeleri o kadar eğlenceliydi ki kimi yerlerini kahkahalar atarak okudum. Ama anlayamadığım bir iki yer var. Mesela yedikule kahininin kitabın sonunda aynada gördüğü o uzun boylu çekik gözlü adam kim?

Tavsiye ederim okuyun mümkünse.
Başa dön
fatih1247
Sadece Okur Adayı Bölümüne Yazabilir


Kayıt: Mar 28, 2008
Mesajlar: 2

MesajTarih: Prş Nis 24, 2008 12:19 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Benim anladığım :

Kahin hem İhsan Oktay Anar, hem Allah'ın rolunu üstlenmiş.
Aynada kendisini görüyor.
Başa dön
Mesajları göster:    Önceki başlık :: Sonraki başlık  
Yeni Başlık Gönder   Cevap Gönder    Karakutu Forum Ana Sayfası -> Yerli Kitaplar Tüm saatler GMT +2 Saat
1. sayfa (Toplam 1 sayfa)

 
Forum Seçin:  
Bu forumda yeni konular açamazsınız
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz
Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız

 




 

Karakutu.Com - Karakutu.tv - KaraSozluk.Com - MustafaYuce.Com
 


 Karakutu.com Sitemap RSS - Sadece Başlıklar RSS - ÖzetliAdd to Google

PHP-Nuke