Tarih: Cum Oca 11, 2008 3:38 pm Mesaj konusu: Savaşın Gölgesinde Yaşlanmayan Mezar Taşları
Henüz boyumun yalnızca masal kitaplarının olduğu raflara erişebildiği yıllardı.Bir şeylere ulaşmak için beklemenin tadını yaşadığımız yıllar.O zamanlar dünyanın herhangi bir yerinde olan savaşın verdiği acının tek sebebi çizgi filmlerin yerini bitmek bilmeyen haber bültenlerinin almasıydı.
Sonra büyüdüm ya da dünya küçüldü.Savaş haberleri haber bültenlerinden eksilmez oldu.Bir şeylere ulaşmanın kolay ,verdiği mutluluğu hissetmenin zor olduğu yıllar geldi. Bu kez savaşın verdiği acının sebebi bir çocuğun gözlerinde birikenler ve hiçbir şey yapamamanın verdiği çaresizlikti. Gülümsüyordu çocuk savaş muhabirinin yakaladığı karede , yaşadığı tüm acıları inkar edercesine.Oysa henüz başladığı hayatta yapayalnız kalmış, geride kalmanın verdiği acıyı tek başına karşılamıştı. Fonda henüz oyuncaklarını bile görmeden gerçeklerini gördüğü füzelerle yıkılmış yuvası . Öte yandan bizler ,yani dünyanın bir başka köşesinde rahat evinde gazete sayfalarında ve ekranlarda bu dehşete tanık olanlar o çocuk kadar bile cesaretli olamamış ve dünyayı sonu gelmeyen kavgalara sürükleyenlere engel olamamıştık. Kimi zaman şükretmek için onların yaşadığı acıları kendime hatırlattığım için tam kendimden utanacakken , o savaşların başlatma emrini verenleri hatırlıyor , öfkelerimi biriktiriyorum.
Sonra zaman geçecek ,yaşlanacağım.Bu kez savaşın verdiği acıya sebep ,bu acımasız dünyaya ardımda bırakacağım sevdiklerim ve bir de artık ziyaret edeni olmayacağını bildiğim Gelibolu’ndaki öldüğünde on iki , yaşasaydı yüz beş yaşında olacak “çocuğun” mezar taşı olacak. Çünkü dünya güncel yaralarını sarmaya çalışırken eskilerinin kabuklarını kendi halinde dökülmeye bırakacak.
En son remarkablenur tarafından Cum Oca 11, 2008 3:47 pm tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
Bombalanmış bir köyden kaçan Vietnamlı çocuklar. Elbiseleri yanan küçük kız (eğer ölmediyse) ak saçlı bir teyzeydi, izlediğim bir belgeselde onunla söyleşi yapmışlardı.
Seramik yüzeyler temizleyicisi, granit mermer yüzeyler temizleyicisi, derz temizleyici hepsi yan yana rafta diziliydi. Bu hafta büyük bir alış veriş merkezinde tesadüfen gördüm. Derz temizleyicisine ihtiyacım vardı. Ama oldukça pahalıydı, ürün ithal olduğundan mıdır nedir alamadım.
Ama aynı rafta sağ tarafta bir ürün vardı ki akıllara muhafaza. Yunanistan ve Almanya'da cenaze masraflarını ve uyulması gereken geleneklerin çıkardığı gider epeyce bir yekün tutuyor diye anlatmıştı Yunanlı bir arkadaşım. Raftaki ürünü görünce aklıma bu pahalı cenazeler gelmişti nedense. Ürün mezartaşı temizleyicisi idi. Mezartaşı şimdilerde mermerden, granitten yapılmakta. Eskiden tahta ve bildiğimiz taşlardan kenar çizgileri dikdörtgen havasını taşıyanlardan seçilmekteydi. Tabii bunlar sıradan halk için kullanılan mezartaşlarıydı. Şimdilerde mermer veya granit kullanılmasıyla Batıdaki gibi pahalı bir temizleyiciye ihtiyaç duyulacağı için yeni bir temizlik ürünü ithal edilmiş anlaşılan. ya da vahşi kapitalizm mezarımıza da el atmış çoktan.
Hayatın ve ölümün ucuz olduğu ülkelerde cenazeler de kıymetsizdir tıpkı yaşayanlar ve çocuklar gibi. Ne yaşarken kıyafetiniz ne de ölünce yeriniz olur bazen.
.......
Şöyle şatafatlı bir mezartaşınız olsun istiyorsanız mezartaşı temizleyicisini de vasiyet etmeyi unutmayın. Ben tahtadan yapılsın istediğim için masraf çıkartmayacağım geriye kalanlara ve de doğaya.
Babam; ''Ben ölünce. beni Haliç' e atın'' der. Çocukken, Pierre Lotti' nin(şimdi büstü yok) Büstünün altında yatarmış soğuk gecelerde. Donarak ölmemiş. Büyümüş...İçtikçe, her akşam bira şişelerini Pierre amcanın kafasında kırarmış. Her gece, şimdilerde özel mülkiyete geçen CEVİZ AĞACININ altında içermiş Haliç' e bakarak. Her insan anne-babasının yanına gömülmek ister. Bizim peder bey de Haliç' i seçti. Bir ''mezar taşı istemem'' der.
Babaannem Jivane' nin ve dedem Mikail' in çocuğu babam, mezarlıklarını temizlemeden ve kafası bozukken mezarlıklarının üstünde onlarla uyumadan rahat edemez...
Belkide buyüzden Haliç' e atılamak istiyor. Onları rahat rahat görebilmek için.
***
Yüzüklerin Efendisinde; ''Analar babalar çocuklarını gömmesin'' diyen bir kral vardı. En büyük acı budur. Çocukların ''Şeker yiyebilme'' haklarını kimse gasp etmesin. Topaç çevirsinler. İp atlasınlar. Bez bebeklerini çocuklarına saklasınlar... Ölümle erken tanışmasınlar...
***
Mezar taşları konusu ne zaman açılsa Zekai Dede' nin mezar taşı gözlerimin önüne gelir. Eyüp Sultan' a her inişimizde boydan boya mezarlığı geçeriz. Dua ederiz büyük bestekâra. Aşağıya ineriz süslü püslü ''alimlerin'' mezarlık yada mezarlık villalarına küfür ederim. Ama yatana değil. Yatanlarda bu kadar görkemli bir mezar sitesi istememiştir. Mezar taşlarını kurşunlayacak kadar vefasız olan bu millete kalaylarım be...
Bayramlarda mezar temizleyicilerimiz çocuklarımızdır. Ellerinde keser ve su bidonlarıyla peşinizden ayrılmazlar... Ölümle çok erken yaşta tanışır bu coğrafyanın çocukları. Kapitalist açgölülük veya ekmek parası. Adını ne koyarsanız o.
Savaşın getirdiği bir acı değil belki ama, Necip Fazıl'ın mezar taşını görmek insana çok büyük bir üzüntü veriyor. Hiçbir şey istememiş yanına, üstüne, altına.
'Dere sadece akar ve hiçbir yere ulaşmaz' diyen annesine inanmayan Küçük Kara Balık'ı ve mücadelesini unuttuk. O derenin sonunda bir şey vardı muhakkak. Dere, hiçbir yere ulaşmaz diyenler yaşanılan her şeyin doğallığını benimsemiş olanlardı.
GÖRKEM YELTAN
Dere, denize açılır!
Küresel BAK (Barış ve Adalet Koalisyonu) Irak'ta Çocuk Olmak konusu üzerine açıyor bu seneki panayırını. Kuruluşundan itibaren içinde olduğum BAK'ın, bu konuyu gündeme taşıma çalışmasını, işgalin beşinci yılında geç bir çığlık olarak değerlendirsem de tabii ki sonuna kadar destekliyorum.
Hiç düşündünüz mü Irak'ta şu anda yaşayan bir çocuk olmayı... Dibimizde süren bu yıkımın ileride bırakacağı izleri? Bir an aklımıza gelip de ötelediğimiz bu acı verici konu nihayet birileri tarafından masaya yatırılıyor. Ne mutlu Küresel Bak'a. Bir yandan da ne mutsuz bir konu ki bu konu içimizi kemirecek, durmadan.
Haklar, özgürlükler bir yana bırakılıyor şimdilerde. Hem de çok uzağımızda değil. Niye sadece yıldönümlerinde hatırlarız bazı şeyleri, niye 23 Nisan'larda çocuklar Millet Meclisine göstermelik ziyaretler yaparlar? Ben küçükken de yaşıtlarım orada bir şeyler söylediler. Yerine geldi mi, değiştirildi mi herhangi biri? Asla. Niye bu kadar umursamazlık, niye canımızı yakıyor bu kadar üstünden geçilen bir mesele ve hiçbir şey yapılmıyor ısrarla.
Gerçekten sonucu yok, bu çırpınışlar boşuna demeyin bana. Ben hâlâ güzel bir dünyanın mümkün olduğuna inanmak istiyorum. Ben hâlâ başka bir dünyanın mümkün olduğuna inanmak istiyorum.
'Başka bir dünya mümkün!' diyen seslere inanmak istiyorum. İnanıyorum da. Herkes üzerine düşeni yapsa, herkes ses çıkarabilse, inanın mümkün.
Derenin bittiği yeri görmek isteyen Küçük Kara Balık'la yan yana getirmek istiyorum sizi. Tek derdi merak. Tek derdi, oraya varabileceğine olan inancı. 'Dere sadece akar ve hiçbir yere ulaşmaz' diyen annesinin sözüne inanmayan, güvenmeyen Küçük Kara Balık'ın serüvenini bilmeyen yoktur elbette. Unuttuk biz onu. Unuttuk mücadelesini. O derenin sonunda bir şey vardı muhakkak. Dere sadece akar ve hiçbir yere ulaşmaz diyenler hayatlarını, yaşanılan her şeyin doğallığını benimsemiş olanlardı muhakkak.
Küçük Kara Balık'ın yazarı Samed Behrengi, hayatı boyunca çocuklar için yazdı. Behrengi 1968 yılında Azerbaycan'da bir nehirde yüzerken öldü kimilerine göre, kimilerine göreyse Şah'ın gizli polis örgütü tarafından öldürüldü.
Sistemi eleştirmek çok pahalı bir pabuçtur. Ne kadar özgürlük deseler de, ne kadar karşı çıkış yasal bir haktır deseler de bu pabucu giymek cesaret ister. Irak'ta, bugün, çocuk olmak çok zordur. Çocuk olmak bir sürü yerde çok zordur. İnsan olmak birçok yerde çok zordur. Bunu kabul edince yaşamak ne kadar saçma, mutlaka bir şeyler yapmalıyız diye düşünmez mi insan? Düşünür elbet! Düşünmemek de insanlık dışıdır elbet.
Dereler denizlere açılır, bize tersi söylense de. Dereler sadece akmaz, bize söylendiği gibi. Niye kabul ediyoruz bize söylenenleri? Niye gidemiyoruz inandıklarımızın peşinden? Küçük Kara Balık kadar olamadık sözün kısası. Bile bile üstelik bu derenin nereye açıldığını, bildiklerimizin arkasında duramadık. Hem de ne için? Hiç. Koca bir hiç için. Topluma ters düşmemek için karşı çıkamadık bir şeylere. Karşı çıkamadık bile bile çocuklara edilen zulme.
İnsanız biz demeyelim artık. Ben Küçük Kara Balık kadar cesur, onun kadar karakterli olmaya razıyım 'böyle insan' olmaktansa. Ben doğruları söyleyip bir nehirde yüzerken boğulmaya razıyım. Yeter ki utanmayayım kendimden. Yeter ki Behrengi'nin ironik bir biçimde muhteşem kahramanını dereden denize ulaştırırken, kendinin bir nehirde boğulduğu gibi boğulayım. Onurlu yaşadım, karşı çıktım, doğrunun yanında var oldum diyebileyim.
Bu kahraman gibi olmak istemeyenlerin dünyası olsa da dünya, ben hâlâ eminim, hâlâ umudum var; gizleseler de, çıkarlarına ters gelse de herkesin içinde bir Küçük Kara Balık var! Başka bir dünya da başka insanlar olmak da mümkün. Çünkü 'insan olmak' bu!
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız