Bu hafta soL'da vardı: Bolu'da çocuklara bedava oyuncak dağıtılırken yetişkinler hemen oraya üşüşmüş, çocuklar ezilme tehlikesi atlatmış...
Geçen hafta gazetelerde çıktı: Trabzonspor Başkanı Albayrak, takımına verilen seyircisiz oynama cezasının kaldırılması halinde hasılatı şehit ailelerine vereceklerini açıklamış...
Bakkallar, müşterilerini "mahalle baskısına" karşı koruma niyetiyle olsa gerek, rakı aldığınızda mutlaka siyah poşete koyup veriyorlar...
Yabancı kuruluşların Türkiye'de verdikleri hizmet içi eğitim programlarında, katılımcıların birbirleriyle tanışırken kullanacakları cümleler arasına "merhaba" yanında "selamün aleyküm" de artık iyiden iyiye yerleşti...
* * *
"Toplumsal çürüme" diyoruz. Cesur bir saptamadır: Çürümeyi ve kokuşmayı toplumun sınırlı bir kesimine yakıştırmaz; emekçiler dahil genel anlamda halkın da bu bozulmadan nasibini aldığı mesajını içerir.
Gerçekten de, eğer genel bir çürümeden söz ediyorsak, bunun en üstteki sınıflarca öznel olarak şekillendirilip topluma dayatıldığını düşünmek işleri aşırı basitleştirmek olur. Basitleştirmek olur; çünkü, kapitalist üretim tarzına özgü ilişkilerin, şu veya bu sınıfın öznel tarzının ötesinde tüm topluma nüfuz eden nesnelliğini görmezden gelir.
Bir kapitalist satamayacağı malı nasıl üretmezse, burjuva sınıfı da toplumun genelinde hiç karşılığı olmayan ilişkileri, değerleri ve tarzları kendisi üretip halka dayatamaz.
O halde, burjuva medyası magazin üretiyorsa, bunun halkın merak ve dürtülerine değen bir yanı vardır.
Burjuva siyaseti "borsaya bakın" diyorsa, borsadan hiç anlamayanlar bile borsa ile istikrarı özdeşleştiren bir düşünceye şöyle veya böyle koşullanmış demektir.
Bu ülkede özelleştirmeler ciddi bir direnişle karşılaşmadan yürüyüp gitmişse, bunda "yan gelip devletten maaş alanlar" şeklinde özetlenebilecek popüler öfkenin de payı vardır.
* * *
Marx, ilk yapıtlarında "insanın özü" denilen felsefi soyutlamayı reddetmişti. Daha doğrusu, insanın, yaşanılan tarihselliğe ve verili toplumsallığa aşkın bir "özü" olamayacağını söylemişti. Bu nedenle, tarihsellik ve toplumsal belirlenmişlik dışında insan mutlak anlamda ne iyidir, ne kötü. Ne cesurdur, ne de korkak. Ne bencildir, ne de diğerkâm. Ne sofudur, ne de hazcı...
Bu açıklama ve çekincelerle birlikte, günümüz kapitalizminin eskisine göre çok daha ileri boyutlarda bir yabancılaşma getirdiğini; bu yabancılaşmanın verili bencillikleri, çıkar kaygılarını, gündelik hırsları ve dar bakışlılığı katmerleştirdiğini kabul etmek zorundayız.
Peki, bütün bunlar "işimizin daha da güçleştiği" şeklinde yorumlanabilir mi? İlk bakışta böyledir. Gerçekten de, böyle bir toplumsallıkta hava delikleri açmak bile güç görünmektedir. Gelgelelim, karşı tarafın işi de bunca avantajına karşın pek kolay değildir. Örneğin Türkiye'de egemen sınıf, kazandıklarını, başka bir deyişle karşı taraftan aldıklarını son derece eğreti ve yarını belli olmayan ekonomik-siyasal-ideolojik gerekçelerle açıklamaktan başka yol bulamamaktadır.
"Birey odaklı" bunca söyleme karşın hiçbir burjuva iktidarı kendini büsbütün atomize bir toplumda sürdüremez. Günümüz kapitalizmi toplumu atomize ediyorsa, bir "toplayıcı" etmen gerekmektedir. Türkiye'de "toplayıcı" etmen milliyetçiliktir, şovenizmdir ve bir yerlerden "ortak düşman" bulup çıkarmaktır.
(Yumurta kapıya dayandığında bu konularda celallenenler kıç üstü oturmak zorunda kalabilirler.)
Evet, borsa teyakkuzu yabancılaşmanın daniskasıdır; ama bunun da açıklaması vardır: "Bakın, Türkiye'ye sıcak para giriyor, döviz yükselmiyor ve piyasa rahatlıyor; böylece sen de rahatlıyorsun..."
(Ne kadar daha böyle gidecek?)
"Evet, özelleştirdik, sattık savdık; ama bunlardan sağlanan kaynaklarla yakın gelecekte kişi başına gelir düzeyi 10 bin dolara çıkacak..".
(Sahi mi? Bir zamanlar, önce "küçük Amerika" sonra "büyük Türkiye", en son da "21. yüzyılın yükselen yıldızı" olmuştuk!)
"Sosyal devleti yok ettiniz diyorlar; iyi de, size yapılan bunca kıyak, istediğiniz hastanenin kapısını çalabilme serbestisi, odun-kömür ve ihalelerden payınıza düşen ‘cemaat yardımları' ne güne duruyor?"
(Bu değirmenin suyu hiç tükenmeyecek mi?)
Özetle, elden çıkan ve toplumdan alınan çoktur, yerleşik dengeleri sarsacak boyutlardadır ve giden gitmiştir. Buna karşılık elden gidenin gerekçeleri, Türkiye'yi yönetenlerin kendi iradesi dışında, yarın nereye yöneleceği belli olmayan birtakım trendlere, etmenlere ve konjonktürlere bağlanmıştır.
* * *
Mesele, çok açık bir biçimde iki noktada düğümleniyor: Türkiye ekonomisinin dış gelişmeler ve eğilimler karşısında aşırı kırılgan yapısı ve dış politik ilişkilerde gelinip dayanılan nokta. Bu iki noktada yaşanacak kriz, tıkanma veya sarsıntı, içerde halen oturmuş gibi görünen kimi dengeleri ciddi biçimde bozacaktır. Yanlış anlaşılmasın: Dengeler bozulduğunda, yepyeni, diri, aranışçı ve sorgulayıcı bir toplumun peydahlanacağını söylemiyoruz. Böylece Türkiye'de yepyeni bir beyaz sayfanın açılacağını da söylemiyoruz. Bundan böyle, önümüzde yeni, beyaz ve temiz bir sayfa bulmamız olanaksız.
Açılan sayfada, üzerine bir şeyler çiziktirecek boşluklar kalsın yeter.
Rüyalara inanmam ben, Hıncal Uluç’a, geleceğe, ufka, umuda. Fasit bir dairenin sınırları içerisinde kırık cam parçaları üzerinde dans etmektir hayat denilen macera. Mutsuzluk tanımlanmasının üzerime yapışıp kalması ve her seferinde büyüyerek ağırlaşan bir kambura dönüşmesi benim bakış açımı asla tamamıyla betimlemez. Gaza basarak ve geriye çekilerek korunuyorum ben. Bir seferinde doğduğum kentin soğuk bir kış günü kahvehanede oturup geyik çeviriyorken çay eşliğinde masa etrafında, laf dönüp dolaşıp hapishane mevzusuna takıldı. Bir arkadaş aynen şöyle dedi ve kapattı konuyu anında. “Aslında dünya bir hapishane biliyor musunuz?” , eh “ Evrensel fare kapanı” na aşinayız bir yerlerden, anladık ve sustuk.
Doğal bir haldir, Bukowski’nin ‘donuk adam’ı ile 1984’ün ‘büyük birader’i aynı potada eriyip tüm zamanların en büyük düşünürünün ‘üstün insan’ı olmuştur artık. İstanbul’da dolaşırken üzerime üzerime gelen firma reklamları ve onların her türlü maskeli yüzleri belediyelerin gelir kaynağı olması bir yana devasa bir sektörün ekmek kapısı olması ve binlerce insanı geçindirmesi ile benim ruhumun saflığını bozması arasında seçim yapacaksam eğer hapishanemi odamın duvarları ile sınırlamam icap ediyor.
Kaçış yok, bu deve güdülmüyor ve başka hiçbir yer beni mülteci olarak kabullenmiyor. Yalnızlığıma sığınıp, kendi kulvarımda koşumu sürdürmeliyim. Şimdi işsizlik kör kuyusundan başımızı çıkartma zamanı. Bu sabah on civarında, koca memeli borsa müdiresi beni telefonla arayıp, ertesi gün gerekli birkaç belge ile birlikte bürolarına uğramam gerektiğini söyledi. Uzman yardımcısı olarak işe alacaklarını, üç ay içerisinde kurum içinde sınavlarını verip uzman olacağımı, o döneme kadar asgari ücret ile istihdam edilip ardından altı yüz yeni Türk lirası alacağımı da söylemeyi ihmal etmedi. Balıkçı Rüstem amcam olsa yanımda “Dipten aşağı düşülmez oğlum Selim!” derdi gülerek. Bir bakıma doğru, şerefli bir yaşam borçsuz bir hayatı gerekli kıldığına göre, ekmek parası denilen kargaşanın peşine takılıp ayak uydurmak gerekiyor zamana. Her ne kadar benim işe gideceğim günün son gecesinde rakıyla kafayı tütsülemem tartışılır bir eylem olsa da özelde bir iki bira ile başlayıp ardından Salih vasıtasıyla işi abarttığımızın altını çizmekte de fayda var.
Sınırlı sorumlu yapı kooperatifleri her ne anlama geliyorsa gelsin zihni bulandırmadan ve ortaklarını söğüşlemeden yollarına devam etsinler, İstanbul küresel ısınmadan etkilenmesin, porsuklar korkusuzca çiftleşsin ve gelecek nesillerinin yiyecek ekmekleri olsun, Pelin Batu Türkçeyi aksansız konuşsun, Yasemin Kozanoğlu kendine adamakıllı bir sevgili bulsun, Oğuz Atay yazılarıyla bir gölge gibi beni takip etmesin ve benzeri binlerce sorunu düşünmeyeceğim bundan böyle. Sigara ve alkolle aram iyi olduğundan altmış yaşına gelmeden ve muhtemelen SSK kurumundan emekli olamadan geberip gideceğim ve iki nesil sonra ardımda hiçbir şey kalmayacak. Tek başına insan hayatı değersizdir, toplu olanı ise cinnet.
Önemli olduğu varsayımıyla salınan binlercesi arasında yerim olmadığını ilk gençlik çağlarımda çözdüm ben, sokaklar benim oyun saham değil, kendi krallığımı kitaplardan kurmaya ve yalnız yaşamaya da gücüm yetmiyor, öyleyse sarkacın salınımına devam etmeli oğlum. Öfkeye kapılmadan, bükülmeden, endişelenmeden, acele etmeden ve inceden inceden. “Yine de şahlanıyor aman kolbaşının kır atı” ile “Gül Ali’min saçları pırıl pırıl parlıyor” arasında ortalarda bir yerdeyim ve hapishane ve boks filmlerinden zevk alıyorum. Bireysel mücadele ve isyan beni ilgilendiriyor. Amerikan savaş uçaklarının sınır ihlali neticesinde Recai Kutan efendinin “İncirlik kapatılsın’ söylemi ise .ikimde bile değil. Ben apolitiğim, küfretmeden siyaset üzerine bahis açamıyorum uzun süredir.
Bir akşam parasız kalmışım gurbet elde, hemşerilerim ve arkadaşlarımın hiçbirinden borç para alamamışım, olabilecek en .oktan durum, cebimde sadece otobüs bileti parası var. Akşamı kurtaracak yurt müdürlüğünün verdiği yardım fişi var, yarım ekmek ve bir tane reçel parçası veriyorlar karşılığında ama sigara bitmek üzere. Hay bin kunduz! Delilik zamanlarımdan kalma bir alışkanlıkla sigara manyağı olmuşum ve yapabilecek tek şey karnı doyurup erkenden yatmak. Solcu abilerimiz eğlence düzenlemiş o gece ve saz çalıp oynuyorlar kızlı erkekli. Reçeli yayıp yarım ekmeğe onları seyrediyorum bir yandan. Valla billa dramatik bir sahne uydurmuyorum işkembeyi kübradan, yüzde yüz gerçek bunlar. Derken masanın bir tanesinde bir gazete bırakmışlar, elime alıp çıkıyorum odama. Solcu abiler Zülfü’den Ahmet Kaya’dan çalıp oynuyorlar hala. Sene doksan öncesi. Kızlar çiçek gibi, oğlanlar besili ve adidas spor ayakkabılı. Üç tane kırt buldum beşinci kattaki odama çıkarken merdivenlerde. Sigara içmeyi bilmeyen dallamalar, dibine kadar içmeyip atıvermişler sağa sola. Tekel ikibinin yeni çıktığı zamanlar ve yarın okula gitmeye para yok cebimde. Şimdi erişilebilir bir hedef olabilir ancak, ben ilk adidas ayakkabımı askere jandarma komando asteğmen olarak Mardin’e gittiğimde üçüncü maaşımda alabildim. Neden? “İçimde yılların yorgunluğu var” şarkısına gönderme yapmak en geçerli sebep. Neyse konunun aslından ayrılmayalım da Aslı’ya ayıp olmasın. Giresunlu bir çocuk var odada, bir çuval fındık getirmiş memleketten. Dolap kilitli ama kimin umurunda, ufak bir bıçağı sok ağzına, iki yokla anında açılıyor meret. Arkadaş arkadaşın ..zevengidir derler İstanbul ağzıyla, ben o gece hırsızı oldum. Bir çuval fındıkla gazeteye gömüldüm. İlk kırt sigaramı içtiğimde, ölmeden önce hiç sevilmeyen, ölüp gittikten sonra da yere göğe sığdırılamayan merhum Turgut Özal’ın hala yaşayan eşi ve o dönemlerin Anap kadın kolları ‘papatyalar’ grubunun, Semra Özal’ın doğum gününü Dom Perignon şampanyalar eşliğinde yabancı bir ülkede kutladığını okuyorum gazete denilen paçavrada. Bu ‘papatyalar’ grubunun başkanı da Selim Edes denilen ve birkaç yıl sonra rüşvet skandalı ile gündeme gelen işadamının karısı belirtmekte fayda var. Bu .iktimin şaraplarının kaç Türk parasına patladığının hesabını yapıyor gazete ve ben başkasının sıkılıp attığı ve tükürüklerinin izinin kaldığı sigaraları içiyorum onları okurken. Gel de anarşist olma...
Cumhurbaşkanını eşinin başörtülü olmaması için e-muhtıra veren Genel Kurmay başkanlığı bu olay karşısında nasıl bir tutum izlemiştir farkında mısın? Onun tek derdi laisizm, gerisi umurunda değil. Başı açık olsunda ne olursa olsun. Semra hanım hala Fatih Ürek adlı gay şarkıcı namzedinin bar gecelerinde ince purosuyla arzı endam ediyor ve ben artık intikam almaktan vazgeçtim. Allah hesabını sorsun ve mümkünse en şiddetli biçimde. O gün bugündür siyasetle ilgilenmem, çünkü o an içimden geçenlerinin yarısını yazsam, Deniz Gezmiş’in aldığı idam cezası ile Dostoyevski’nin kürek cezası solda sıfır kalır, bürokratların kıçı tavana vurur, yeşillerin dili tutulur...
Azız, sesimiz zayıf çıkıyor, kırılganız ve küfürbaz, ama mücadele devam etmekte. Dalga dalga gelseler de, herşeyi delip geçseler de, bütün değerlerin içini boşaltıp teker teker çalsalarda yerlere, vicdanlarında sızı olmaya ve sırtımızı dönüp sigaramızı tüttürerek yolumuzda yürümeye devam edeceğiz...
Çürüyoruz ne kadar doğru bir başlık olmuş. Yitip gidiyor insanlığımız, sağduyu dediğimiz kavram duyumsuzlaştırılıyor, umursamazlık aşılanıyor. İsyanlarımız , çığlıklarımız sessizleştiriliyor. Uzaktan seyrediyoruz, seyirciyken bile bize birşeyler olmuş sus-pus kalıyoruz. Yorumsuzlaşmışız İçimize batan ısırgan otlarının huysuzluğuna bile dönüp bakmıyoruz. Bilincimiz uyutuluyor. Uyuyoruz.
(207 kez okunmuş ve bir kez yazı yazılmış ama içime oturan bir yazıya bakıyorum dakikalardır. )
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız