Tarih: Cmt Arl 08, 2007 12:40 am Mesaj konusu: mektuplaRım
mektuplarım yine konu başlığı oldu. niye kaldırdık, neden tekrar yayında elbet sonraki satırlarda değiniriz. şimdilik sitem ve özlem diyelim...
( istek üzerine öncekileri aktararak başlıyorum)
Merhaba,
Birine mektup yazmanın ne derece güç olduğunu herkes bilir. Ben de mektup yazmakta zorlananlardanım. Ama belirsiz birine yazmak halimi tuhaflaştırıyor. Nasıl başlayacağımı bilmeden oturdum yazıya. Yazma ihtiyacı katlanılmaz hale gelmişti. Yazma kabiliyetinden de yoksunum. (bu ayrı yazılan de ve da ları ne çok kullanıyorum) en kolayı mektup yazmak. Gel gör ki mektup yazacak kimsemde yok. Ben yazayım da nasılsa birileri okur. Okunmaya çok mu ihtiyacım var? Sanmıyorum. Okunmayan pek çok mektubumda var. Ama yazmayı disipline edebilmek için okuyan birileri olmalı. Ancak o zaman, başkasının sorumluluğunu üstlenince, yazabiliyorum. Bu kadar açıklamadan sonra mektuba başlamam gerekiyor biliyorum ama nasıl başlayacağımı bilmiyorum.
Düşünmek ve karar vermek için bir ara verdim. Yine de hiç işe yaramadı bu. Masadan kalktım. Biraz volta attım. Oturdum bir sigara içtim. Hala yürürken sigara içemiyorum. Yazmak istediklerimi düşündüm. Ne kadar çoklarmış. Şaşırdım kendime. Çay alıp, tekrar oturdum masa başına. Öylece baktım, düşünmeden. Sonra yazdım.
Niye canım diye hitap ettiğimi bilmiyorum. Ama bu satırları okuyorsan canımdansındır. Umarım öylesindir. Değilsen de yapacak bir şey yok. Ben sana canım demeyi uygun gördüm. Ya da belki görmedim ki hala bu konuda kendimi iknaya uğraşıyorum. Kim bilir mektuplarımı okuyan her kişinin üzerine alınmasına engel olmak için kullandım “canım”ı…
Bir yıldırım
Kızıl kan
Çelik bir bakış bana uzatılan
Puslanmış umutlar arasında
Davul zurna ölümün düğünü
Herkes davetli
Sır’ı dökülen rüzgâr gibi sesim. Konuşmayı beceremiyorum. Bu yüzden bol bol yedekliyorum insan huylarımı. Öğretildi, öyle itildi ki bize yoksulluklar kızamıyorum bile. İnadına bir sigara yakıyorum. İçim soğuyor. Kendimi ihtiyar bakışlı zamanın mavi nasırlı ellerine bırakıyorum. Şefkat diyorum, umuyorum, diliyorum. Hatta bu sabah otobüste gördüğüm rüyayı bile hayra yoruyorum ki hiç huyum değildir. Birkaç saniyelik rüya için, saatlerce uykuya esir olmayı yediremiyorum kendime. Sonrasında otobüste ki uykunun rüyasından medet umuyorum.
Ayrıca son günlerde iyice unutkanlaştım. Sırtımdaki hançerlerin sayısını bile unuttum. Bunun sebebi hançer sayısının kalabalık oluşu değil, acılarının birbirine bulaşmış olması. Acılarımı ayırt edemiyorum. Bulanıklaştım.
Koskoca bir sessizliğin ortasında karşılıksız oturuyorum. Bu konuda eğitimli değilim. Mıknatıs gibi topladığım kelimeler o an kurtulacakmış sanki benden. Kelimeler her yana saçılacak ve hiçbir yaptırımı kalmayacak üzerimde.
Derli toplu, girişli gelişmeli, niyetli amaçlı bir mektup yazamadım yine. 3 yıldır hiçbir şey yazmıyorum. Bu biraz hafifletici sebep olabilir. Belki hazır değilim. Belki “yerim dar”. Koskoca bir forumda bir konu başlığım var yine de şikâyet ediyorum. Bu seferlik nankörlüğümü hoş gör ve acemiliğime ver.
“bir sihir ne kadar erteleyebilir geceyi”
Bu mektup da erteleyemiyor…
Hastayım. 30 yaşındayım ve kalp krizini önleyici bir bant kullanıyorum. Göründüğümden daha yaşlıyım derdim de kimseler inanmazdı. Bu gözlerle o yaşı taşıyamazın, hala ulu orta ağlıyorsun çocuk gibi derlerdi. Kötüyüm ve hastayım diyorum gördüğüm herkese. Acı çekiyorum diyorum. Aklıma “kendim olmak istiyorum, kendimi bulmak istiyorum” vb ‘muhabbetler’ geldi. Herkes kendisinden şikâyetçi. Şikâyetlerinin sebebi genellikle belli. İnsana yabancılaştıkça, kendimizden uzaklaştığımızı düşünüyoruz. Bu açık. Ama neden bu kadar çok dile getiriyoruz bunu. Vicdanımızı mı rahatlatıyoruz. Ya ben “hastayım, kötüyüm, acı çekiyorum” diyerek neyi gizlemeye çalışıyorum. Ya da nelerin üstünü örtüyorum. Herkes birbirini seyrediyormuş gibi geliyor bana. Kendinin ve diğerlerinin farkında olmak, kendini ve diğerlerini seyredebilmek insan olmamızın ayırt edici özelliği ise; seyredenlere, en başta kendime, neyi göstermeye çalışıyorum “hastayım ben” diyerek?
Bence hayatımıza egemen olan, yaşadığımız büyük olaylar değil küçük sıradan anlardır. Yani benim yaşadığım ve birçok kimse tarafından trajedi olarak nitelendirilebilecek olay karşısındaki tutumumum değil beni güçlü kılan. Güzelliğim o anlarda değil, yaşamın ayrıntılarında belirginleşiyor. Yani bu hastalık da bir trajedi değil benim için. Büyük bir olay da değil. Olası ve beklenen bir durum. Her beklenen olay karşısında insan duygularına da beklemeye alamıyor ne yazık ki. Gözler yolda oluyor, iki eli kanda da olsa gelecekler için. Kimseler gelmese de ummaktan vazgeçilmiyor.
Sonunda çıktım hastaneden. Evde kocaman bir kimsesizlik karşıladı. Ne güzel karşıladı. Uzanıp saatlerce kitap okudum. Geceyle gündüz birbirine karıştı. Sancılarla ya da telefonun sesiyle uyanmasam günlerce uyuyabilirmişim geldi bana. Uyandıkça hayata sarıldım. Çiçekleri suladım. Balkonu yıkadım. “her yer toz, her yer toz” diyerek elimde bir toz bezi ile evi dolaştım durdum. Ütü yapmayı gözüm yemedi. Yarın işe gideceğim. Bir hafta dinlenmem gerekiyor ama bir hafta evde kalırsam dinlenme değil kendini dinleme olacak bu. Tahammül edemem.
“öteki pencereyi de açın, biraz daha ışık girsin” –goethe-
Hayat iki şeritle akıyor “dış dünya” ve “ben”… günahı hep sol şerittekilere atıyoruz. Ve benim sol şeridim şu sıralar biraz karışık, sıkışık, trafik yoğun. Benden giden şeritte ise kimi zaman sıkışıklar yaşıyorum. Tıpkı, bir şeritte kaza olduğunda diğer şerittekilerin kazaya bakmak için yavaşlamaları ve kendi şeritlerinde de trafiği alt üst etmelerine benziyor halim.
İki kelime yazıyorum. kısa bir örnek veriyorum ve anlatmak istediğim her şeyi anla istiyorum. Bu olanaksız elbette. Zamanla doğru düzgün yazarak ne demek istiyorsam onu diyebildiğim mektuplar göndereceğim sana.
Hayatımda ilk kez bu gün hiçbir şey yapmadan, gerçekten hiçbir şey yapmadan, sadece yattım saatlerce. Sabah işe gitmek için kalktım ve hazırlandım. Hatta akşamdan tırnaklarıma oje bile sürdüm en kırmızısından. Daha durakta beklerken, sabahın ilk ışıkları birer ok gibi vurmaya başladı. Otobüsün geciktiği her an bu oklar kamçıya dönüşerek dövemeye başladı bedenimi. Normalde içeriden dışarıya doğru döverdim kendimi böyle sıkıntılı anlarımda. Şimdi dışardan yediğim dayak sersemleştiriyor. Bu sersemlikte bindiğim otobüste ancak 4–5 durak sabredebildim ve attım kendimi dışarıya. Anladım ki ne kadar zorlasam da, güçlü görünmeye çalışsam da işe gidecek ve çalışacak dermanım yoktu. Eve döndüğümde saat sekiz olmuştu. Çektiğim eziyetin yorgunluğundan daha beter bir yorgunlukla attım kendimi yatağa. Ve akşam altıya kadar hiçbir şey yapmadan öylece kaldım.
Evet, üç dört gündür yemek de yemiyorum. Yalnız dün akşam, canım dehşetli revani çekti. Üşenmedim. Bin bir zorlukla yaptım revaniyi. Bir dilim bile yiyemedim ne yazık ki. Oysa hayatım boyunca yaptığım en güzel revaniydi o. Sadece yeşil çay ve su içebiliyorum. Normal çaya da yüz çevirdim. Sigaradan bile tiksindiğime göre bu hal oldukça ciddi sanırım. İçim almayarak, en sevgilim sigara küsmesin diye bir iki tane yarım yamalak içebiliyorum. Sigara seni terk etmez. Öldürür belki ama terk etmez. Bu terk edilmekle ilgili takıntımı da anlayabilmiş değilim. Bana karşı alabildiğine hoyrat davranan herkese tuhaf bir sadakatle bağlanmış olan ben, incindiğim her davranışa birer mazeret, birer hafifletici sebep bularak, kendimden yontan ben, terk edilmekten çok korkuyorum. Hoş artık beni terk eder diye korktuğum kimse de kalmadı ya hayatımda. Benden gidenler için oturup ağlayacak değilim. Gittikleri yerde mutlu olsunlar. Yapacak, diyecek başka bir şeyim yok. (elde bir şey kalmaz gayrı ağlanır) Beni terk edene kadar yüzlerce taviz veriyorum onlara. Gitmemeleri için her şeyi yapıyorum. Hayatımın odak noktası oluyor, hatta “sevgimle boğduğumu” söyleyenler bile oldu. Ama gittikleri anda bitiyorlar bende. Bir fotoğraf karesi olarak yerlerini alıyorlar anılarımda.
Sen hiç anılarında yer alan her hangi bir fotoğraf karesini, oradan çıkarıp, yaşadığın güne getirmek istedin mi? Baktığım hiçbir fotoğrafa bunu yapmak istemedim ben. Bakarken ağladığım çok oldu. Parmak uçlarımı üzerinde gezindirdiğim. Ama hepsi bu. Yani düşünsene, o kareler canlanıyor ve hepsi odanın bir köşesine yerleşiyor.
Kâbus gibi değil mi?
Neye ve ne için kızdığımı anımsamıyorum ama sancılarımla boğuştuğum o gün sildim mektuplarımı. Aynı gün ameliyat oldum. Sonunda… Bazen insan sanıyor ki, mesela sancı çekerken, o an yaşadıklarından başka her şey önemsiz. O an dışında hiçbir şeyin anlamı yok. Yani ben sancı dışında neyim varsa, yok sayarak hepsini, huzuru umdum. Geçici bir rahatlık sağlamış olsa da şimdi yine huzursuzum.
Hastanedeydim. Çıktım. Cuma günü dikişlerim alınacak. Evvelsi gün yirmi saat uyumuşum. İnsan kendini dinlenmeye çekiyor kimi zaman. Sonra bir yerde uyanıyor. Uyandığı yer uyduğu yer olmuyor. Uyandığı yeri uyuduğu yer yapmayan en başta kendisi, gördüğü düşlerle… sonra irin gibi akmaya başlıyor yaşamaya. İrin kötü bir benzetme oldu biliyorum. Yine de şu halimle başka kelime bulamıyorum. Korkuyor, çekiniyor akıtmaya. Hani seğirtme tutar ya kaslarını adamın. Öyle bir seğirtme tutuyor yaralarımı. Gecenin bir yarısı elimde kalmış son sigaram gibi, sakladıklarımı söze dökmeye gücüm yetmeyecek. Bununla ilgili gizli bir anlaşma yapış gibiyim kendimle. Son hançerim içimde kalsın. Kasıtlı yapmıyorum, her şeyi anlatmak istiyorum. Her şeyi bilmenden ürküyorum sonra. Nasıl olur da anlattıklarımdan farklı bilirler beni, düşündükçe susuyorum. Yaşadığından farklı bilinmek… Herhangi birine ‘ben öyle yaşamadım’, ‘nasıl böyle bilirsin’ in şaşkınlığı içinde kendinden bahsetmek dehşet verici.
Gençken okuduğum yazılardan birinden aklımda kalmış; “sokak köpeklerinin öldürülmesine karşı olmak insani bir tutumdur. Her hangi bir insanın buna kayıtsız kalabileceğini düşünemeyiz. Ama sokak köpeklerinin öldürülmesini; öteki her şeyden, mesela insanların öldürülmesinden, üstün tutmak yobazlıktır” cümlesi. Günlerdir böylesi bir tutumla, yobazlıkla, mücadele etmeye uğraşıyorum. Karşımdaki ısrarla “ama gittin” diyor. Gitme eylemini; benden, kendinden, zamandan, mekândan ve diğer insanlardan soyutlayarak başköşeye oturtması ve bu eylemle beni yargılaması dayanılacak gibi değil. ‘bi sor niye gittim’ e verilen cevaplar da tatminsiz oluyor haliyle. Bu konuya daha detaylı değinmek istiyorum sigaramın bol olduğu bir gün.
Böylesi dar vakitte niye bu mektubu yazdığıma gelince, mektuplarımın muhataplarından –ki ben bacıdan öte görüyor seviyorum kendisini (itiraftır) bu sebeple yanıtlarını bekliyorum verdiğim adrese- aldığım sitemdir.
Onca yıllık arkadaşlarım yazmayı bıraktılar. Yıllardır süren, dergi biçimli mektuplaşmalarımız sona erdi. Elbette ki bu mektuplar o çalışmaların yerini alma niyetinde değil. Yerinde duran buruk sızıya bir damla serinlik niyetiyledir belki. Malum fıkrada ki gibi “kaç bir, kaç bir” serzenişle gülümsüyorum.
Fıkra; İngiltere’de araç kullanan Temel hakkındadır. Ters istikamette son hızla giden araç hakkında yapılan uyarı anonsuyla irkilen Temel, başını camdan çıkarır ve ‘kaç bir, kaç bir!’ diye bağırır.
Uyumam lazım. mektup yazmayı bırakmayacağımın habercisi olsun istedim bu satırlar.
Gidiyorum. Beklediğim bu gidişte değilmiş anlaşılan. Bir beklediğim varsa eğer. Daha gitmeden nasıl anlamsızlaşır gideceğim yer. Gidince değişir hissettiklerim diyerek telkin ediyorum kendimi. Hele bir gidelim bakalım…
Evde zorunlu kalışım boyunca, yarım bıraktığım yazıları serdim ortaya. Tembelliğim almış yürümüş, dur diyenim yok. Böyle olmadık yazmalar iştahımı kabartıyor. Yazıyla horon tutulmaz. Bu benzetme de nerden çıktı diyebilirsin ki ben dedim. Serdiğim kâğıtlarla duruşum bunu andırıyordu. Hangisinin koluna sarılacağım kestiremedim. Okuyacağım kitap sayısını dörde indirip, bitirmek için yanıma bir yazı almaya karar verdim.
5 adam-insan ın birbirlerini duymadan yaptıkları konuşmaları andıran epey sayfa var. Onu seçtim. Çok yazılmış bana düzenlemek düşecek sanırım. Yine tembelliğim kabardı. Bu beş insanı nasıl yan yana getireceğimi kestiremiyorum. Konuşmalar düşünce balonlarının içine hapsolmuş. Oradan çıkarmaya niyetim yok. Tradlar olmaksızın nasıl karşı karşıya durduracağım bu düşünce balonlarını? Sokak tiyatrosu diye dosyalamışım. Bu da alakasız… Brecht’in sinema estetiği ile ilgili notlarını iliştirmişim. Ne düşündüm, neyi planladım hatırlamıyorum. Yazılmışları adam etmek, yeniden yazmaktan daha zor. Sonunda ortaya çıkan elde olanlardan çok uzak olabilir. Tuhaf bir heyecan sardı şimdiden. Sonraki mektupta notlarımın bir kısmını göndermeyi düşünüyorum. 5 adam-insanı bir tabloya sığdırma işini köydeki günlerime erteliyorum. Of! Bir of çeksem, karşıdaki dağları yıkma olasılığım nedir? Dağa ne ki benim “of”larımdan. Ben içimdeki dağları titretememişim daha…
Hepsi topu yazdıklarımla sınırlı işte. Yazmadıklarım nerden bilinecek. ‘gölgelerin gücü’ bu işte!
Dikişlerimi aldırdım. 33 taneymiş. Berbat görünüyor. Biz “sol mememizin altındaki cevahir”i korumak için sağ yanımızı çürütmüşüz. Solumuzla savunduk, saldırdık, direndik. Sağ yanımızı sakındık. Sakınan yana neşter battı. Sağımıza solumuza sahip çıkmak gerekiyor, işlemeyen yana böyle müdahale edip çirkinleştiriyorlar işte.
Gözaltılarından birinde yaşamıştım böyle bir olayı. Seksenden sonra ilk kez eylem koyulacak. Alana girecek kortejler sokak başlarında. Ben de dâhil olmak üzere ‘eylem komitesi’ndeki hiçbir arkadaş böyle katılımı ummuyordu. Kortej sorumlularına söz geçirmek mümkün değil. sarı kartımla alanda dolaşıyorum, aramasız değil elbet. Bir yandan fotoğraf almaya çalışıyorum. En iyi kare için çıktığım yer sivillerin ortasında olunca, tedirginlik kızarttı yanaklarımı. Gençten bir kolluk kuvvetleri mensubu, bana doğru hafifçe eğilerek “burada ne yapıyorsunuz bayan, birazdan ortalık karışacak” demişti. Aynı adamdı içerde sağ azı dişimi kıran… göz aşinalığı hazırlıksız yakalattı beni. Aldı o da neşteriyle dişimizi.
Yarın yola çıkacağım. Sabaha kadar uyuyamayacağım bu besbelli. Yolculuk sırasında uyuyabilmek için yapıyorum bunu. Yazmaya bu sebeple ara veriyorum canım. Mektubu bitirirsem, gider uyurum. Uzunca bir süre yazamayacağımdan, biraz daha yazmak istiyorum. Birkaç saatlik moladan sonra…
Bundan önceki mektubumda verdiğim birkaç saatlik ara, elektrik kesintisi yüzünden, o mektubun sonu oldu. Devam etmek “kısmet” değilmiş.
Köyde dinlendim, yürüyüşe çıktım, yaşlılarla sohbet ettim, anne ve babama sarılıp çocuk oldum (en çok bunu sevdim), çam ormanında kayboldum, hamakla bütünleştim, kitabım koynumda uyuyakaldım, haşhaş sürtüp ekmek yaptım (çok zorlandım ama değdi), közde demlenmiş çay içtim bol bol, her sabah bahçeden topladığım domateslerle yaptım kahvaltımı, arayıp hatır soranlarım oldu, harman yerinin tozuna bulandım, geceleri gökteki yıldızların çokluğuna ve parlaklığına şaştım (bile bile geceyi seyrettim), kuyu suyuyla ayaklarımı yıkadım, karpuzu güneşte bırakıp buz gibi yedim, aldığım her nefesle ciğerlerime doldurduklarımın verdiğim her nefesle bir parçası oldum ve bitti.
Köydeki ikinci günümün akşamında turuncu’nun mektubu geldi. köyün neredeyse tamamı sit alanı olmuş, çocukken içlerinden çıkmadığımız mağaraların girişlerine “girmek yasaktır” işaretleri konulmuş. Köyün bir ucundan girdiğimiz mağarada saklambaç oynar, köyün diğer ucundan çıkardık. İşaretlerle, şeritlerle yabancılaşmış çocukluğumun kapılarını dolaşmaya gittiğimin akşamıydı. Kan ter içinde avlunun kapısından girdiğimde babamdan aldım haberi; “masanın üstünde mektubun var!”
“gelmiş” diye fısıldadım kendime. Gelmiş… göndermeyeceğini düşünmedim zaten. Ama gelmiş, bana ulaşmış olması inanılmazdı. Yavaşça çıktım merdivenleri. Masaya yaklaştıkça, zarf belirginleşiyordu. Ahşap masanın üstünde mavi bir su damlası gibi duruyordu. Yaklaşıp durdum yanında. Beyaz bir zarf ummamıştım zaten. Yorgundum. Masanın yanındaki sedire oturdum. Cebimden paketi çıkarıp bir sigara yaktım. Başımı sola çevirip zarfa baktım. Dağılmamış, bir su damlası gibi orda öylece duruyordu. Güneş batmak üzereydi. Turuncu bir kızıllık, mavi göğü ve bulutları örtüyordu. Masaya uzandım. Zarfı çevirdim. Üzerinde küçük bir kız çocuğu vardı. Güllerin içinde diz çökmüş. Evet, beyaz bir zarf ummuyordum ama bu kadar renkli ve resimli bir yüzü olmasına şaşırdım. Zarfın sırtını masadaki bardağa dayayıp, kızın yüzünü akşama çevirdim. Gelir gelmez okurum sanıyordum. Okumadım. Okuyamadım.
İçeri girdim. Yemek, sohbet, çay derken günün yorgunluğu ile nasıl uykuya geçtiğimi anımsamıyorum. Gece korkunç bir havlamayla uyandım. Apar topar dışarı çıktım. Köpeğin avluya girip mektubu kaçırmasından korktum. Zarf kaymış ve üzerindeki kızın yüzü yıldızlara çevrilmiş. Sapasağlam orda durduğunu görünce rahatladım. Alıp içeri girdim ve kimsenin ulaşamayacağı bir yere koydum. Tam karşımda, duvarda asılı gaz lambasının arkasındaydı zarf. Yattığım yerden görebiliyordum. Bir ara zarftaki kızın göz kırptığını sandım. Gülümsedim. Gülümseyerek uyudum. Sabah kahvemi, sigaramı ve mektubu alıp teresa çıktım. Zarfı açmaya, içindekileri öğrenmeye can atıyordum ama bu süreyi geciktirerek tuhaf bir zevk yaşatıyordum kendime. Sonunda okudum. “ne çabuk bitti demeyeceğim…” diye bitti mektup. Cevap beklemeyen satırlardı, tıpkı benimkiler gibi. Zaten cevap yazacağım bir adres de yoktu. Kahvaltıdan sonra bir daha okudum. Hamakta uyumadan önce bir daha, akşam yemeğinden sonra bir daha… birkaç cümle kurmak istedim mektuba dair. Tuba’ya; “birazdan yollayacağım smsi mektuplarım başlığına ekler misin?” diye bir kısa mesaj yolladım. O sırada misafirler geldi. köyde misafirsiz geçen akşamımız olmamıştı ki zaten. “misafirler geldi, mesajı geç vakit yollayacağım” deyip gönderdiğim kısa mesajla konturumun bittiğini fark ettim. “Gerçekten bir cevap istemiyor bu kız” dedim kendi kendime… bu da tıpkı ilhan berk’i otuz yaşımdan sonra okumama benzeyen bir tesadüftü.
Bir cevap yazmadım turuncu’ya. Bu mektubum da ona bir yanıt değil. o okuyup mektupları alacağını aldığını söylememiş miydi zaten.
Madem öyle biz de kafka’yla bitirelim bu mektubumuzu,
“beni sana getirecek bir yol bulmuştum, karanlıktan aydınlığa kavuşacaktım. Bu yolu umutla sevinçle kazmış, kendimden de bir şeyler katmıştım. Bir çırpıda yüreğimle açtığım bu yolu kapatmak, ağır ağır dönmek, vazgeçmek zor geliyor biraz, elbet yüreğim sızlar…”
İçimde tuhaf bir sıkıntı var. İstanbul’a döndüğümden beri emanet gibi duruyorum. Günlerdir yerleşmeye çalışıyorum. Evdeki hiçbir şey yerli yerinde değilmiş gibi… eşyaların tam yerleri neresi onu da kestiremiyorum. Değiştiriyorum içime sinmiyor. Durmadan temizlik yapıyorum. bir eşyayı silip temizleyip taşıyorum. Beğenmeyince eski yerine koymak için yine temizliyorum. “kendine iş çıkartıyorsun” diyor annem. Geçen sene bu vakitlerde kütüphanemle uğraşmıştım benzer bir şekilde. Kitapların yerlerini değiştirmiş, beğenmemiş eski yerlerine almıştım. Yine beğenmeyip, tüm kitaplarımı kaplamaya başlamıştım.
Bu temizlik ve yer değiştirme işinden de bir süre sonra bıkarım biliyorum. Asıl yapmak istediğim başka şeyler var, yazdıklarımı bilgisayara aktarmak gibi. Kendime iş çıkarıp oyalanıyorum. Erteliyorum.
Köye giderken yanıma aldığım yazılar üstünde çalışabildim. Biter hale geldiler. Özellikle birini çok beğendim. Şu beş insanın diyalogları hakkında olanı. Öyle bir şekil aldı ki ben mi yaptım bilmiyorum. İşte bu çalışmayı bilgisayara aktarıp bir şekilde değerlendirmek lazım. Ben bir yazar değilim. Olmaya da niyetim yok. Niye böyle şeylerle zaman harcıyorum bilmiyorum. Kendimi kaybediyorum. Mutlu oluyorum. Unutuyorum. Bazen okumak yetmiyor bunlara. Özellikle unutmaya. Önceleri uyumak unutturuyordu. Sonraları okumak. Şimdilerde ikisi de yetmiyor. Ha bire yazıyorum. gel gör ki klavyenin başına geçince, gerçek yazarları gördükçe utanıyorum bu heyecanlı halimden.
Çalışmadaki tüm karakterleri kadın yaptım. Yazı çevresindeki erkek egemenliğinden nefret ediyorum. kadınlardan birini de yazar. Bu hatun kişi, yazar olan yani, yapacağı araştırma için çevresindeki dört kadından yardım istiyor. Beşinin bir araya gelmesi ile olaylar başlıyor. (“ve olaylar başlar” ne çok gülerdim bu cümleye, hala gülümsetiyor. Esas oğlan ya da kız olmadan olayları başlatamayanlara acıyamıyorum bile.) Bilgisayara aktardıkça seninle de paylaşmak istiyorum bazı kısımlarını. Özelikle beni tereddütte bırakan kısımlarını.
Bu son cümleyi yazarken, hüzünlendim. Ne kadar sessiz ev. Kalkıp odaları dolaştım. Dolaşırken tedirgin oldum. Kapıları, pencereleri kontrol ettim. Yetmedi. Telefonu elime alıp annemi aramak istedim. Ona kırgın olduğumu hissettim… Bir ses duymaya ihtiyacım var. yoksa korkum artacak. Yoksa ağlayacağım. Kendi sesimle telkin edeceğim ürkekliğimi. Bu korkudan blankinci bir yöntemle çıkmam söz konusu olabilir mi? (Komik değildi biliyorum)
Karanlık olsun ve ben gizleneyim. Yıldızsız, aysız olsun gece. İnsanları tanımadaki acizliğimi hala bir güç sansınlar. Ramona gibi kar maskem çıkmasın hiç yüzümden, marcos ardımdan ağlamasa da olur. Sadece gözleri görünüyor zihnimdeki fotoğraflarda. Gözlerinden gece taşıyor korkusuz. Mutsuz ve çirkinim. Karanlık ve sessizlik örter ancak bu çirkinliği.
Yazmaya tahammül edemiyorum.
“gecenin geç ve yıldızsız bir saatidir” bu koskoca destan nasıl silinir ezberden. Şiir okumalıyım. Şiir okumalıyız. Yoksa mutsuzluğumuz bulaşacak. Yokluğumuz saracak ve umursayanımız olmayacak. Bizi ancak dizeler paklar…
Bu karanlık.
Bu hüzün.
Bu hüzünlü karanlık.
Bu benim ömrüm, sırtlandığım.
Bir tutam ışık için,
gecede görünmeyen yıldızım için,
kilitlendiğim karanlıklar benim.
Nefesimi saldığım rüzgarları takip etmek ne mümkün.
Yapayalnız dokuyor bezzaz bembeyaz kefeni,
bize dokuyor,
bana dokunuyor.
Gözlerimde vuruyorlar turnaları,
tek tek düşüyor, damla damla akıyor.
Sırılsıklam bir fısıltıya dönüşüyor eşkalim.
el gibi duruyor.
Bekle demiştik sevdaya…
dargın, yüzünü öte dönmüş külleniyor ben yanı.
Mücrim ve mülteci çöl rüzgarıyla düşüyorum celile’ye.
Filistin’e emanet bırakıyorum kendimi, la ville martyre… la basta!
Bu ve bundan önceki notum sıkıntılı bir gecenin üzerime diktiği bakışlardan kalmadır. Hüznüm yalnızlıktan değil. kendimi bildim bileli sigaramın ucunda cızırdar nefesim. İklimler değişir, tarihler değişir, sokaklarda bir donuk ıslık içimi ayazlatır. Kimselere bir şey diyemem. derdim kendimle ki kendi surlarını oyuyor kanım. Bendeki lanet suret, bu lanetli gazap ve yüreğimin tüm namlu uçlarında soğuk bir teslimiyet. Bütün gönderlerimde beyaz bayraklar kederli ve mahzun. Söküp attım gözlerimdeki çapraz fişekliği. Yenilgi ve teslimiyet. Her yenilen kılıç gibi kınına hasret. Harmaniyemi savurarak geçtiğim suretler dikiliyor karşıma. Ben, bütün mezheplerin münkir asisi. Çöküp ağustosun son kıyısına, çıkarıp fırlatıyorum mühürlü yüreğimi.
bir bir sorgulayıp asıyorum iyi niyetlerimi… diye başlayan uzun bir mektup yazmıştım sana köydeyken. Unutmuşum. Buraya aktaramıyorum. Bu günlerde niyetime denk düşmeyen teslimiyetimi ardından gelen yenilgiyi sorguluyorum. Kazanmak üzere olduğum bir “savaş”ta teslim oldum. Bu eylemin ‘savaş’a son vereceğini düşünmüştüm. Savaş anlamsızdı. Zorunda kaldığım bu durumdan vazcaydığımda elimdeki ipeksi beyazlığın kefene dönüşeceğini öngörmemişim. Bunu ummamıştım. Hangi taraf bu gaddar olabilirdi ki! Teslimiyetim bir çığlıktı ve sağırlar için her hangi bir şey ifade etmiyordu. Bunun farkına vardığımda ise çoktan yenilmiştim. Yenilmekse ‘esir’ olmak demek.
Esaret ve ardından gelen hasret…
köşeleri teslimiyet, yenilgi, esaret ve hasret olan bir küpün içine hapsolmuş gibiyim. Geçen gün kandildi galiba. Dua’ya niyetlendim. Diz çöktüm. Mırıldanan dudaklarımın arasından “beddua” çıkacağını fark eder etmez ayağa kalktım. Çektiğim azabın tarifi mümkün değil. her şeye rağmen niyet kalıntılarımın gücünü hissediyorum içimde. Bu kalıntıları okşayıp canımı yakmaya devam ediyorum.
… hala benim boyadığım haliyle duruyor odam. Okul arkadaşlarım, mahalle arkadaşlarım, içki arkadaşlarım buradalar hala. Bir ay sorgusuz yatarım hangi kapıyı çalsam. Özüne karışmış kokum duvarlarının, caddelerinin, yollarının… şehrin yüzünü yıkasa da yağmurlar, silemezler bağrına çizdiğim resmi aklından!
Dün resmimi kanattım. Yoldum arkasında ki sır’ı. Geberesiye içtim. Ağladım. Ağladıklarımı doldurdum kadehe yine içtim. Yine ağladım. Doldurup doldurup tekrar içtim. Sınırımı zorladım. “ne bitmez çilem varmış”daki ‘ne’yi yokladım. Kanlı ellerim yazdıklarıma vardı. En beğendiğim, çok benimsediğim, hayran olduğum sayfaları avuçladım. Önce buruşturdum nemli ellerimle. Sonra parmaklarım birer birer yırttı. Yetmedi sigaramla dağladım ince ince. Kendimi acıttım. Mırıldıranarak uyuyakalmışım. (üç dört yılda bir karşılaşsam da sarhoşluğum çekilmez oluyor, çeneme vuruyor)
Sabah dehşet bir baş ağrısıyla uyandım. Dilim damağım kavrulmuş. Her yutkunuşta kezzap damlıyor sanki karın boşluğuma. Ceza verdim kendime, öğlene kadar hiçbir şey içmeyeceğim. Nikotine davrandım. “parmakların kör olsun” şeklinde bir kahırlanma vardır bizim oralarda. Ağır ve yoğun çalışan köylülerin parmak uçları duyarsızlaşırmış. Acı kanayarak kanatılarak duyulmaz hale gelmiyor, körleşmek lazım. bense bunu beceremiyorum. Hırsla sigaraya sarılıyorum. Niye dağlandıkça canlanıyor sinirlerim kör olması gerekirken. Anlayamıyorum.
Bu sıkıntılı günler de geçecek, “gelecek güzel günler” var (mı?) ‘var, var… ama kayık küçük!’ diyor içimden bir ses. Bu bildik fıkra gülümsetiyor biraz olsun: karanlık bir gecede batan gemiden kurtulan yolcular, bir filikaya sığınırlar. Bin bir çaba ve zorlukla kurtulmaya çalışırlar. Bu sırada suyun üstünde bir karaltı görülür. Ne olduğu tam anlaşılmayan karaltının yaralı bir insan olma ihtimali üstüne tartışma başlar kayıktakiler arsında. Kimisi, kayığı oraya doğru sürmenin kurtuluşu geciktireceğini ve belki karaltının insan bile olmadığını hatta insansa bile bu vakte kadar çoktan ölmüş olabileceğini; kimi, binde bir ihtimalde olsa karaltının kontrol edilmesi gerektiğini; kimi kayığın başka bir ağırlığı taşıyamayarak batacağını söyler. Tartışmayı tok bir ses keser “Allah büyük!” bu söze kayıktaki yahudiden yanıt gelir; “ Allah büyük, Allah büyük de kayık küçük!”
Kayık küçük be canım…
Var olmak ne tuhaf. Daha beteri ‘var kalmak’… (lüzumsuz)
Bunu anlatsak – anlatsam- ( lüzumsuz bu da)
Gordiumu çözmeye davet (=> ( matematikteki ise işareti bu muydu acaba) katılım lüzumsuz)
Tüm bunlar –lüzumsuzlar- lüzumlu olmasaydı bir işe yarar mıydı?
Şimdi fark ettim (yazarken oldu bu) ‘Lüzumsuz’, ‘lüzumlu’dan daha aşina hayatımıza.
“çözüldüğümde mavi, kudurduğumda siyah” demiştim ya geçenlerde:
Bütün evimizi siyaha boyasak, mavi mavi gün doğsa (tavanlar kırmızı olmalı mutlaka –lüzumsuz-)
Bu yazı “şizofreniye giriş”* yazısının eltisi; “estetik arayışın sonu”* yazısının 3. görümcesidir (nikah büyüklüğü baz alınmıştır) ve olabildiğince lüzumsuzdur – buna aşinayız artık-.
* a.g.e. (ulaşılamadı)
Ve var (kalması) lığı algılayamadığımız kadardır. Tamam gördüm kımıldadı sakalları marx amcamın (“hiçbir tarihsel süreç, içinde bulunulduğu an itibari ile değerlendirilemez”)
Eee, bu aşkı pardon yazıyı değerlendiremeyecek miyiz, demek mi oluyor bu?
Ama bu “an”, ordaki “o an” da olabilir ne işle meşguldür göremeyeceğiz.
Görmeden değerlendirmek (lüzumsuz)
Komik oluyorum. Fazla çözüm sorun olur, komik değil…
“bir elektronun hızı ve konumu aynı anda tespit edilemez”. Bunu biliyordum ki ben, amcam öğretti (nikahsız).
Bu nadasın adı “mutluluk orucu” // bakışlarım da dilim kadar kekeme (körlüğüm lüzumsuz). Kulaklarım çın’lıyor.
Aerodinamik kurallarla kardeş olacağım. (anne tarafından mı baba tarafından mı) bu kadar mı üveyliğim –bu sırada da olabilir- (lüzumsuz)
Öyle bir suya daldım ki. Rengini, nemini, serinliğini, içindeki akıntıları duyumsadıkça ürperiyorum. Kımıldamadan duruyorum. Hissetmenin, yeniden hissediyor olmanın, telaşı ve şaşkınlığından daha çok verdiği güvenin rahatlığı ile kımıldayamıyorum.
Mektuplarım bana bir kadın yüzü getirdi. Ben onu yazmak istedim hep, ona yazmak istedim. Yüzüne baktıkça gördüm bunları.
beni benden önce tanıyan KADIN,
sesini ver bana önanılarım olsuN...
birine nasıl hazırlanır ki insan. ben sana hiç hazırlanmamıştım. geldin, hazırlıksız yakalanmadım elbet.
ve bana dedi ki;
'Bazen birkaç kişi için yayın yaptığınızı düşünürsünüz. Bazı şeyleri birkaç kişi “tam” anlayacaktır.. gerisi… bilemezsiniz… Yüreğiniz dolu dolu, seçilmiş kişiler adına diplerden; kendi hazinenizden bir şeyler çıkarır yavaşça sunarsınız… '
'kabiL nişanı sende gördüğüm'
gordium benim resmim değil. seni buraya taşımak benim suçum.
gideceksin sen de. bütün kadınlar gider. notlarım arasında kalsın sesin...
yanılmamışım. Bir veda gibi geldi sonraki mesajı. Yoksa ben mi çok ve haLa hüzünlüyüm…
“Ama hep taşıyacaksınız... hep önce görecek... tek bakışı... akıldan geçen düşüncelerin yüze yansımalarını // kaçırmadan bakacaksınız insanlara... onları; onlardan ve diğerlerinden önce / iyi tanımanın ağırlığı yalnızlığınız olacak... zorunlu yalnızlık...
Sonra oturup konuşamadıklarınızı "mektuplar"a dönüştüren yazılar yazacaksınız....”
Bunlar benim cümlelerim. Henüz yaşamadıklarımı yaşamış, henüz duymadıklarımı duymuş, henüz ağlamadıklarımın acısıyla hüzünlenmiş.
Henüz söylemedikleriyle karşılaşınca ne hisseder insan. Ben ne hissediyorum.
Bildiklerini anlattığımı hissediyorum. Bildiklerini anlattığımın farkında olduğunu bildiğimi biliyorsun. Ama bildiklerimi sana yazarken; bu, mektup aracılığı ile de olsa, konuşmuş oluyorum. Ve bu konuşmanın diyalektiği içinde sorular soruyorsun. Hesap verirken nasıl neşeli ruh haline büründüğümü anlatamam. Mağrur duruşunda gördüğüm bu işte…
Bir melaike değil, kendim kadar iyi ya da kötü, kendim kadar sıradan, hani derler ya “meşrebi meşrebime uygun”, fazlaca kalleş olmayan (hiç kalleş olmayan diyemiyorum) bir arkadaş aradığımı sandım şimdiye dek. Mektuplarımı yazarken ortaya çıkan yüzün her şeyi silip attı işte. Herkesin rahatlıkla “arkadaş” olabileceği yüzün. Mektuplarımdaki ana tema bu sanırım. “arkadaşlığına ne kadar layığım”… böylesine cüretkar olmamın tek sebebi, kendimle mücadele etmekten korkmayışım. Buna güveniyorum. Kötü ya da beğenmediğim yanlarımı fark edecek, bunlarla amansız birer düşman gibi mücadele edecek ‘cesaret’e sahibim. Bu marifetim beni bir çeşit yüksek hokkabazlık seviyesine çıkarsa da, ‘yüzün’e bakacak hale getirir mi bilemiyorum. Tüm samimiyetimle basamakları tırmanıyorum şimdilik.
Tutuldum kaldım yazamıyorum. Oysa onu anlatacaktım sana. Anlatacağım. Anlattıkça sahiplenecek ve asla bırakmayacağım. Benden gitmeyeceğini bile bile, bırakmayacak olmanın ferahlığını duyup duyuracağım. Ne yazsam eksik, yarım kalıyor. Hala çok heyecanlıyım. Bu halimle bitiyor bu mektupta, ne çok sevinçliyim!
Ey, taş. Yeryüzünün paslı yazıtı
Kırık sfenks gibi durursun şuracıkta
Sen anladın mı bari bu dünyanın sırrı ne?
Neden yalnız taşyüreklilerin keyfi yerinde? (Tevfik Fikret)
Canım,
Bir tatsızlık çöreklendi üzerime. Bu halden kurtulmam mümkün elbette. Birkaç nefes egzersizi, biraz dik duruş ve çokça yürüme… kimi zaman yürüme işini abartsam da en iyisi bu galiba. Yapabileceklerimizin bir sınırı yok, yapabileceklerimizi içimizden gelenlere (geçip gitmeyenler olmasına dikkat etmek lazım) denk düşürdüğümüz oranda aldığımız keyif; işte sınırsız görünen bu. Yaşadığımız tatsız tuzsuzluğu sihirli bir değnekle yok etmek söz konusu değil. oysa bu hali abartmak, içine girdiğimiz duruma “uyum sağlamayı” bir kenara bırakırsak, daha zahmetsiz ve çekici görünüyor. Şükür ki, üşenmeyi öğretmemişler bize. “rüzgara karşı yürümek” öğretilmiş ve biz rüzgara karşı tükürerek eğitmişiz kendimizi. Hesabını veremeyeceğimiz bir sıvıyı, hava akımlarına kurban etmemeyi bilmişiz.
Biraz kızgın ve hatta sitemkar görünebilir yazdıklarım. Sana garip bir şey yazayım; kesinlikle öyleler. Bunun sebebi belki benimde içten içe duyup da dillendiremediğim, karşımdakinden duyunca irkildiğim, “rahatlık”… çocukça bile olsa gerçek bir işi becerememek, eli kolu bağlı oturmak, fikrim sorulmadan da olsa sahip olduklarımdan yansıyan rahatlık. Bu sözü işittiğim an düş’tüm. Sadece ben değil üstelik, dünyanın bütün cephelerinde düş’tük… kafam, yüreğim oralarda atıyorken, birden tekliyor işte!
“ama bu yürek, o bu dilden anlamaz pek” diye içime kaçıyorum. Bu şahsi emniyet rezaletine katlanarak yaşamaktan başka çarem yok, en azından şimdilik.
Söyleyebileceklerimin en güzellerini seçip iletmek istiyorum. İnsanlar arasındaki ruh, akıl, bilgi, fikir ilişkileri ne kadar uygun olursa olsun yine de güzel şeyler duymak istiyor birbirinden. Hüzünlü bir gülümseyiş yerleşiyor yüzüme. Derinlerde ince bir sızının dünyayı güllük gülistanlık görmeme engel olmasına rağmen, gülümseyişime dokunamıyor hala. Buna son derece memnunum. Sızıların, acıların birbirine karışmadığı; tek bir sızı için, mesela dikişlerimin sızısı gibi, doya doya üzülebilmek rahatlığına kavuşacağım günlerde olacak.
Böylesi bir rahatlık içinde en dikkat çekici nokta (en azından benim açımdan) hayatımdaki insanları birer birer çıkarışım (gönüllü ya da değil). insanları yığınlar halinde sevmeye ya da sevmemeye doğru gidiyorum sanırım.
Yüz binlerin hep bir ağızdan söylediği kalın sesli bir türküye bağıra çağıra katılsam ben de…
Silkinip kalksam.
Belki karşılıklı oturup konuşabilseydik bunların hiç biri olmayacaktı. Bazen sözcükler sözcükleri öldürür ve geriye sessizlik kalır. İşte o sessizlikte zamanın her zerresi hissedilir. Hiç sevgilim olmadı benim. Sessizliğin bu şeklinde bir sevgiliyle nasıl karşılıklı durulur bilmem. Yağmurda nasıl yürünür, karda nasıl yuvarlanılır da koca bir çığ olur kelimeler…
Seninle karşılıklı konuşup oturabilseydik yağmur da yağardı, belki kar bile… seni özlemek çok yoruyor. Anlatamıyorum. Bilmediğin bir “şey”i tarife yeltenmek ancak benim gibi bir beceriksizin işi olurdu. Kimselere bahşedilmemiş yağmurlarım, karda yuvarlanan hayallerim var. Yine de Cumartesilerden ve güllerden nefret ediyorum.
Konuşup seninle karşılıklı oturabilseydik ağzına kadar dolu bira bardaklarına kül dökerdik. Külle resim çizmesini öğrenirdik. Çizgileri içip uçardık. Senin çizdiklerin, benim kanatlarım olurdu. “dostum olur musun?” diye sormadım sana. Sorsaydım dost olamazdık biliyorum. Önce olup sonra soruyoruz ve bunu bir marifet sanıyoruz. Cevaplarımızdan umudu kesip ikişer tutam halinde dağıtalım.
Belki karşılıklı konuşup oturabilseydik. Ayağa kalmak için dermanımız olurdu. Damla içmeden vahşi ve adice hücuma yeltenen bu sarhoş sürüsüne, kayadan akan yılan gibi en ufak bir iz bile bırakmadan akıp gitmelerine, tahammül etmezdik. İnsan yanlarımıza salya sümük yapışanlar tarafından katledilmek, aşkların bile böyle namussuzca – kelimelere sürtüne sürtüne – gebertilmesine şahit olmak zorunda kalmazdık. Bu halde ana avrat sinsilelerine, biçare hayvanlıklarına küfretme isteğim ‘vazife’ olmaktan çıkardı.
Oturup seninle konuşabilseydik karşılıklı ne çok susardık. Şairane susardık.
Dört yüz beş karakterlik bir “şey” gönderiyorum sana. Dört yüz beş, susmak için yeterli…
405 karakter
Teknik provası eksik kalmış
– zaman yok sessizlik kadar, hepsi İtalyan geçişi-
Ve perde!
(Bu sahne tekerlekli)
İniyor / açılıyor mu yoksa /
Rengin beyazı her yan şimdi
– teknik prova şarttı-
Yüzünüze vuran sahne ışıklarından kimseleri göremezsiniz
Görmeyen duyamaz sanalım
*sahne açıklaması: çarpıtılmış aynalar kullanmayınız, kırılabilirler
-kendini taşı yeterli-
Yalnızlık gerçek/t-en/dir
Haddinden fazla belli ettim sanırım, seni çok göresim geldi.
Dostun,
Eylem.
Canım,
Dışarıda yağmur
Caddeler çıplak ve ıslak
İnceden bir yel dolaşıyor sokakların arasında
Deminden beri küçücük bir kedi
Ürpermiş, tedirgin minicik cüssesiyle ısrarla yol ortasındaki siyah poşeti kurcalıyor
Nasılda sabırlı ve hamarat
Buradan bakınca şehir, -balkondayım-
Terk edilmiş gibi bomboş görünüyor
Saat hayli geç oldu, dışarı çıkmam lazım.
Terkedilmişliğin boşluğu kimselere yakışmaz
Gerçi fazlasıyla tehlikesiz bir duruştur bu.
Rahatça yaklaşıp sarılabilirsiniz – sarılabiliriz-
Böylesi bir boşluğa sarıldın mı hiç,
İnsan kendi yankısıyla kavruluyor, dolup dolup taşıyor
“pek yakında geçecek, hepsi geçecek” şefkatiyle…
Sabahtan bu yana içtiğim çayın haddi hesabı yok
Kestim mektubu
Dışarı çıkıp yürüdüm.
Yağmuru üşüdüm.
Geldim
Evim sıcacık
Çayım ve mektubum beni bekliyor
Şarkı söylemiştim yürürken, devam ettim
“bir ormanda tutup onu bağladılar ağaca
Yumdu sanki gözlerini uyur gibi usulca
Bir soğuk yel eser üşür ölüm, ölüm bile
Anlatır akan kanı beyaz sesiyle”
Sokakta başka okunuyor
Evde başka türlü çıkıyor sesim
Sokakta sesin değdiği yerle evde dokunduğu “şey”ler farklı galiba
Ağlayacak gibi duruyor eşyalarım
Yağmurdan bu kadar uzak ve korunaklı olmalarına rağmen…
Zerre zerre hüzün topluyorum
Birazdan dışarı çıkacağım.
Giyinip hazırlanmak, topladıklarımı gizlemek gerekecek
Arkadaşlarla konuşacağız.
Ve mutlaka çay içilecek
Arkadaşlarla oturup güleceğiz
Nikotin sinecek nefesimize
Ve dünya ağzına kadar iyi insanlarla dolu gibi gelecek…
Akşam oluyor
Ne yapalım olsun…
* bizim ellerimize güvercinler konmaz, şarkılarda bile olmaz bu. Yağmurlu havalarda güvercin ummak pek hayra alamet değil zaten. Üstelik ben kedileri hiç sevmem.
Bu sabah menekşelerimden iki tanesinin hastalandığını fark ettim. Her sabah lavabo ve balkonları fırçalayıp yıkarım. Yeni günle dışarıya açılan kapıları evimin… evimle ilgilenmeyi seviyorum. Süpürmek silmek, tenime gösterdiğim özene benziyor. Yere çöküp elimle temizliyorum, şu saplı temizlik araçları beni yüzümden uzaklaştırıyor, hoyratça davranmama sebep oluyorlar sanki. Sabahları elimi yüzümü yıkar gibi bahçeyi sulamak. Bazı sabahlar aynadaki yüzümde gördüğüm tuhaflıkları (hastalık belirtileri de diyebilirim) anımsatıyor menekşelerimin yapraklarında ki sarartılar. Yüzümüzü avuçlayıp bakarız ya “ne oluyor bana” dercesine; öyle avuçlayıp baktım. Yapraklarındaki tozlara “uf”layıp, topraklarını havanlandırdım biraz…
Tadım kaçtı sabah sabah. Hava ne kadar sıcak ve güneşli. Umut etmenin dehşetli sancısını düşürüyor üzerime. oysa dün gece ne kadar güzel, ne kadar mutlu, ne kadar rahat uykuya geçmiştim. Bunlar yetmiyor biliyorum (biliyoruz). Parlak tradlar devri öldü. Müstakil huzurlarımız taşıyamıyor bizi. Zaten bu kadar ve bu şekilde parlamaya devam etseydi inandırıcılığını yitirecekti.
Düzenli olarak okuyorum. Günde seksen, seksen beş sayfadan fazla okumamak gibi bir karar aldım. Taşıyamıyorum, yoruldum. Her gün, bir öncekinden daha büyük bir hızla yaşlanıyoruz canım. Bu yorgunluğu görmezden gelmek boşuna, en azından böyle bir çaba içinde olmak.
Sana bütün samimiyetimle diyorum ki, yorulmaktan mutluyum. Sözümdeki dürüstlüğü sorgulama lütfen. Evet kimi zamanlar samimiyeti sorgulamak lazım gelir. Çünkü bazen, karşımızdakini kırmamak niyetiyle ve mutlaka tüm içtenliğimizle samimi kelimeler söyler, davranışlarda bulunuruz. Bu kırmamak adına değil de mutlu etmek adına da olabilir. Her ne için yazılmış olursa olsun, her neden haber veriyor ya da belirtiyor olursa olsun; sözlerimdeki samimiyetime böylesi bir kuşkuyla bakma lütfen. Çünkü ben kaygılarımın çoğunu, hatta neredeyse hepsini sana yazarken unutuyorum. Duymuyorum.
Canım, günün birinde ölmek lazım gelecek… bu cümle neden boudelaire ‘i anımsatıyor anlamıyorum. Bodlerin göçen tarafla alakası var.
Son günlerde güzel, temiz ve planlı çalışıyorum. Bu halime bakınca hem sevinçleniyor hem de ürperiyorum. Ürperiyorum çünkü başıma bir hâl gelecek tedirginliğiyle kaplanıyorum. Kiraz dalı kırılması gibi bir çıtırdı yükseliyor içimden. Yankılanıyor.
Zıpırlıkla hassasiyet. Biri temiz dayak yiyecek benden ama bakalım hayırlısı.
“ben
Mafeo!
Çok severim başımı.
Yüreğim onun içindeydi.
Haftada üç gün aç
Fakat kendinden emin
Durdu üstünde gövdemin
İnce siyah bıyıklarıyla o…
Ben mafeo.
Ben napoliten bestekâr.”
Neyse ki sen varsın. Varlığınla mağrurum.
Dostun,
Eylem.
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız