Karakutu
Karakutu.Com - Kültür Sanat
Ana sayfa
Galeri
Haberler
Karakutu Tv
Forum
Ekart
Ana Konular
Arşiv
Sanat Ajandası
Sinema
Müzik
Medya Rehberi
Sesli Kitap
Kitap Tahlili
Metin Listesi
Metin Hali
Üye Paneli
Üye Günlüğü
Özel Mesaj
Metin Gönderme
Tavsiye Edin
Künye
İletişim

Reklam


Google Arama



Arama



Online üyeler
Şu an sitemizde, 218 Üye Adayı ve 12 Üye bulunuyor.

Henüz Sitemize üye olmamışsınız, buraya tıklayarak ücretsiz üyemiz olabilirsiniz.

Reklam



Forum Son Başlıklar

 SON CELLAT
 nicht allein
 İçimde Bir Ben Var...
 Bilgi Kuramı
 deprem
 O SEN MİSİN?
 ışıklı kentin sokak süpürücüleri
 vahşi
 Rüya
 Bizler geçmişteki insanlardan daha mı akıllıyız?
 Yaz Dedi Tanrı
 Melekler ağladığında
 Kanadım
 VELEVKİ TARTÜF
 Duan dileğindir...
 Kısa cümleler yazacak bu kalem
 İçinden at başlığını
 atlet giyen tanrıça
 Nazım Hikmet / Masallar
 Mucize Bu!

Karakutu.com-Kültür Sanat Forumu


Giriş Sayfanız Yapın
Favorilere Ekle!
İletişim Formu

Önemli Linkler
BBC Türkçe
İngilizce Dersler
DW-World Türkçe
VOA Türkçe
Google
Yahoo
Msn
Zoque
Resim Yükle

Karakutu - RSS - Alexa

Alexa - Karakutu internet gezgini

Site RSS
Forum RSS


Karakutu.com-Kültür Sanat: Karakutu Forum

Poe ile söyleşi


Poe ile söyleşi
Sayfa 1, 2  Sonraki
 
Yeni Başlık Gönder   Cevap Gönder    Karakutu Forum Ana Sayfası -> Güncel Olaylar-insanlar
Yazar Mesaj
kertenkele
Üye


Kayıt: Aug 17, 2004
Mesajlar: 169

MesajTarih: Cum Arl 07, 2007 11:51 pm    Mesaj konusu: Poe ile söyleşi Alıntıyla Cevap Ver

''''''''''''''''''''''''''''''''''''' anlam, ancak ima yoluyla sonsuzlaştırılır ''''''''''''''''''''''''''''''''''''''






Poe, öykülerindeki dil-zaman-mekan-insan-eşya ilişkileri, bizim gerçeğimizden kalkarak, uzun zamandan beri aranan ama henüz bulunamayan Eldorado'yu, Simeranya'yı, O belde'yi anımsatıyor. Bu üslubun harcında neler var?


Üslup, bilindiği üzere, direkt o kişi ile alakalı. Yani kişiye özgü yazma biçimi. Kişiliği neler oluşturuyor ve etkiliyorsa, bunlar yazıya da sızıyor ve yazma üslubunu oluşturuyor. Bu bakımdan da kendini tanıman önemlidir. Kendimi nasıl tanımlayabilirim? Şiir yazamayan şair ruh, yüce olan ile aşağı zevk olan arasında kalmışlık, dünya karşısında hezimete uğramış bir fani, dünyayı değiştirme çabası, etkin olma çabası, ve yalnızlık, ve hastalık ve sıkılı yumruklar, katıksız öfke, katıksız hüzün, bazen ağlayan bazen hissetmeyen bir yürek, içe kapanıklık ve düşünme aşkı. Kitle ile aradaki duvarı hiç bir zaman aşamamak. Bütün aşma çabalarının geri tepmesi.

Sonra bu yazım da bağımsızca ilerlemiyor. Çünkü bizden önce ortaya konmuş büyük bir gelenek, birikim var. Bunların hepsini olmasa bile çoğundan haberdar olmak zorundayız. Ki bu haberdar olma işi bile bir ömür sürebilir. Zira her yazan kişi, her yazarı okumuyor. Ancak yine de belli başlı yazarları okumak zorunluluğu var. Ortaya bir şeyler koymuş olanların neler ortaya koyduğuna bilmek gerekiyor. Elektiriği bulan Edison'u atlayıp, bir ışınlama kapısı icat edememen gibi.

“Gökkubbenin altında söylenmedik söz kalmadı” derler. Doğru da derler. Edebiyat ta zaten, ne söylediğinden çok, nasıl söylediğine bakıyor. Ancak açıkçası bu bana yetmiyor. Uçurtmayı uçurtmak gerçekten zevkli bir iştir, ama uçurtmak için uçurtmak ta benim yapmak istediklerimle uyuşmuyor. Uçurtmayı uçurmak bir işe yarayacak mı ki, sorusunun cevabı ise benim için bile muallakta. "Belki" cevabı bile bana yetebiliyor. Uygun eğitimi almış olabilseydim, edebiyattan çok felsefenin üstüne düşerdim kesin. Ancak bu mümkün olmadığı içindir ki edebiyat merkezli çabam var.

Yaşadığımız dünyayı görünüşü itibariyle anlatmak benim isteğim değil. Ben hep, görünenin ardındakinin peşindeyim. Bu bakımdan mesela Hemingway okumaya bayılırım, çünkü film izliyormuş sanırsın kendini. Ama sadece yaşantıyı anlatıyor olmak, bunun ötesine geçememek benim ruhumu sıkıyor. İyi bir edebiyat metnini okuduktan sonra, müthiş lezzetli bir tatlı yemiş gibi olursun. Uzun süre o tat belleğinde korunur. Ancak ben şunu soruyorum kendime açıkça: "Tat dışında aldığın nedir?" İşte eğer edebi metin, benim düşüncelerimi de kışkırtmıyorsa, beni uzak alemlere fırlatmıyorsa, o zaman sadece bir zevk almış okur olurum. Böyle bir metin bize hiç birşey vermiyor da değil elbetteki. NLP kitaplarından insanlık öğrenene kadar, en kötü roman bile bunu sana verir, bunun bilincindeyim. Ancak ben eğer bir üretici olacaksam, amacım okuyucuya sadece edebi lezzet vermek olmamalı. Edebiyatın birincil amacı da o lezzettir, ama bunun yanına illaki birşeyler koyma ihtiyacı hissediyorum. Bu bakımdan edebiyat, benim için bakış açısını değiştirmesidir... Daha dikkatli bakmayı sağlamasıdır... bir yanıyla ayrıntı / diğer yanıyla genellemedir... Söz dizimi olduğu kadar gerçeğin dizilimidir de... Eskizlerde değindiğim gibi...

Gerçeğin alt-üst edilip yeni görünümüyle sunulduğu yöntem araştırmaları peşindeyim... Çünkü görünen de gerçek olmasına rağmen, bu bizi yeteri kadar sarsmıyor. En basit olay ya da durum bile bizi sarsacak nitelikte olmasına rağmen, insan alışkın bir varlık olduğu için, o hissi yaşamıyor. Bu yüzden gerçeği farklı görünümlere sokmak, onu daha fazla görünür kılmak; ve bunun için eldeki bütün edebiyat olanaklarını zorlamayı kendime vazife biliyorum. Yoksa ilk başta ben de denedim anlatmak için anlatmayı. İlk karalamalarım bu yöndedir. Gerçi illaki bir kapıya da çıksın istedim; ancak yinede genel öykü yazımındaki duruma katılmayı seçmiştim. Fakat daha sonra dünyaya ve yaşayışa ilişkin düşüncelerim ve hislerim derinleştikçe, o bulguları görünür kılmayı kendime vazife edindim. Bu, denizin metrelerce altından inci çıkarmak gibi. İnci vardır, ve ordadır ama gözden ıraktadır. Senin yaptığın ise varlığına inandığın inciyi aramak, bulmak ve çıkarmaktır. Bir neci o incinin orada olduğunu kanıtlamaktır. Tabiî ki sadece ortaya bulgu koymakla bitmiyor işimiz. Sonuçta düşünenden önce ve ondan daha çok, dünyaya ve çağa ilişkin dehşet hissini yaşayan bir ölümlüyüm. Kıstırılmışlık hissini benim gibi milyarlarca insan yaşıyor. Bu hislere bir şekilde tercüman olmak, belki bizim çıkamadığımız labirentin çıkışını bulma konusunda bir kıvılcım çakmak… Böylece edebiyat, bizim için bir ilgi alanı değil; varoluşumuzu gerçekleştirdiğimiz ve onu duyurduğumuz bir yaşam alanı da olmuş oluyor. Bu bakımdan da kaçtığım somut ütopik bir yer yok. Mümkün olmayan yerlerin en mümkünü olan yerdeyim zaten: Edebiyat. Ancak esasen, o da başka bir mümkünsüz yere gitme aracı. Herkesin kaçıp kendini atmak istediği bir yer vardır. Çünkü dünya bir işkence arenasıdır. Herkes derin azaplar içerisinde. Bazen düşünüyorum:"Cehennem belki de burasıdır." Ve yine burada bir cennet varsa, o da içimizde bir yer. En büyük sorunum da Bu Çağ. Bazen geçmişte bir yaşam kurguluyorum, doğa içerisinde geçen, kaygısız bir yaşam. Ancak bence Simerenya olsun, O Belde olsun, Eldorado olsun, bunların hepsi Modern Çağ'ın ütopyaları. (Mesele Eldorado, varlığına inanılan, geçmişte yapılmış antik, altından bir kenttir.) Çünkü ütopik olan çağlar zaten geçildi. Bir doğal yaşam isteği var herkeste; ama bir kere dünyayı ele geçirmiş bir sistem herkesi yutuyor. Kimi buna uyum göstermeye çabalıyor, kimi kaçmayı deniyor (Japonya'da günde, ölümle sonuçlanan doksan intihar vakası oluyormuş), kimi de yumruklarını sıkıp dövüşmeye çalışıyor. Ben üçüncü gruba giriyorum. Sorunum Bu Çağ olunca, kimi zaman ondan kaçışı deniyorum, kimi zaman dövüşmeye çabalıyorum, ama insan doğası ile olan zıtlığını hep göstermeye çalışıyorum Bu Çağ'ın. Bu Çağ'ı böyle yererken, onun zıttı, yani ütopya olanı kendiliğinden arka taraflarda yükseliyor. Ütopik olan yutulmuştur üstelik. Ona ulaşmak için bu çağ’ın midesinin dibini boylamak zorundasın. Çünkü çağdan kaçış yoktur. Bunu dört yıl boyunca denedim ve bu sırada bol düşünceli, hisli ama meteliksiz ve işsizdim… Kendi varoluşunu, ancak bir canavara rağmen gerçekleştirebilirsin. O canavar da bu çağ’dır. Ejderha sınavını geçmeden şövalye olunmaz. Son olarak ta, illaki bir somut ütopya soruluyorsa bana; bunun benim için Uhreviyat olduğunu söylemeliyim. Ancak onun yeri de bu dünya değildir. İçeride bir yerde… Ben yalnızca, onu güçlü bir şekilde çağrıştırırım. Çünkü zaten edebiyat, düşünce açıklama sahası değildir. Hep bir ima ve çağrışım olmalı. Kaldı ki açıklamaya çalışmak bile beni aşan bir çabadır. Çünkü açıklama bilgi ister. İma ise duyuş.

Benim meselem gazetelerin İnsan Kaynakları ekleridir (Ki dikkat edilirse insan burada bir üretim faktörü olarak kaynaktır, yani bir meta), magazin dergileridir; bize dayatılan, süslü gösterilen kentli yaşamıdır; ekonomik bir amaç olmaktır; haz sofrasına buyur edilmektir; en son olarak ta dipsiz internet yaşamıdır. Bütün duyargalarım açık, bu çağı yakından gözlemlerim. Onun bende olan yansımasını ima etmeye çalışırım. Ki onun bende bıraktığı his dehşet hissidir. Bu Çağ, insana uymayan, ama onun inşa edicilerinden de yüksekte, herkesi ezmekte olan bir çağdır kısacası. Aslında bu bakımdan edebiyatçıdan çok, felsefeciye yakın duruyorum. Ama felsefe kavram ve terimlerle yapılır. İşte ben bunu yapamıyorum. Hem öyle olsa bile ne olacak ki! Çok satan bir felsefe kitabı mevcut mudur? Edebiyat, her zaman insanların tercihi olmuştur. Bu yüzden kimi felsefeciler de edebiyatın bu megafonik sesinden yararlanmaya çabalamışlardır. Başta Niçe olmak üzere.

Eşya ile ilişkim de bu duyumdan farklı değil. Eşya bana uzaktadır her zaman. Eşya, sadece beni ezerken, üstüme gelirken vardır. Başka zaman sadece görüntüdür. Mesela mülakat sandalyesine oturtulup, karşımdaki komisyona cevap verirken oturduğum sandalye içime batmaktadır, o durum yoksa, o sandalye de yoktur. Eşyayla bezeli bu dünya da bu yüzden uzağımdadır. Bu yüzden daha insan merkezli yazıyorum. Yani hep bir ortam veya durumda çırpınan, bocalayan insanı. Aslında eşya düzlemi ihmal edilemez bir öneme sahip. Çünkü farklı eşyaların olduğu farklı ortamlarda, o ortamın -dolaysıyla eşyaların- etkisi altında oluruz. Ve bu da duyuş ve davranışlarımızı etkiler. Mesela cep telefonu, uzaktan bakan, yabancı biri için bir taştan farksızdır. Ancak genç birisinin elinde bir statü aracı, belki ilgilendiği kıza hava atma fırsatı, veya en azından teknolojiye duyulan sıcak bir aşkın göstergesidir. Yabancısı için cep telefonu bir taştan ne kadar farksızsa; beriki için, en yakın cep telefonundan bir o kadar farklıdır. Benim bulunduğum konum ise, genel itibariyle yabancılık durumu. Ancak sıklıkla etkileşime de girmiyor değiliz. Zaman da böyle... Belli bir zamanın esiri olmak yerine, zamanın üstünde, uzağında olma durumu var. Bu yüzden geniş zamanı en çok tercih ederim. Sonra olay kahramanı olarak hep bir "gölge kişi" icat ederim. O kişi herkesi nitelesin, o zaman bütün zamanların göstergesi olsun diye. Di'li veya Miş'li geçmiş zaman içinde anlatsam bile bu böyle. Masallar da öyledir misal. Geçmiş dili kullanır ama hep yaşanmış ve yaşanıyor ve yaşanacak hissi verir insana. Anlatmak istediğim temel ve genel durumlara, böyle gölge kişi, böyle zamansızlık daha uygun diye düşüyor.


Bir anlatı türü olarak öykü, şiire veya denemeye göre daha dolaylı bir anlatım biçimidir. Neden öykü? Türk öykücülüğünün gidişatını nasıl değerlendiriyorsunuz?


Baştan beri anlattığım duyuş ve düşüncelerimi belirtme aracı olarak öykü gerçekten tam bana göre. Çünkü şair gibi içli bir duyuşa sahip olduğumu düşünüyorum. Esasen bilinmez bir zamanda bir roman yazmak ta kafamda yer ediyor. (Kendini yalanlayan bir roman özellikle. Neticede edebiyatın da bir yalan olduğunu, hakikat olmadığını söylemeye çalışmak.) Ancak açıkçası, öyküden romana gitmek bana daha doğru geliyor. Çünkü şu an uzun vadeli hiçbir işle uğraşamam. Ki karaladığım öyküler bile taslak ve müsvedde halinde. Ancak daha önemlisi, öykünün gerçekten bana çok uygun bir araç olması. Şair duyuşunu değil ama, şair sesimi çoktan kaybettim. Çünkü şiir sestir. Öykü ise anlatı. Yine de zamanında şiir denizini görmüş birisi olarak (ki sonsuz okyanus (veya dipsiz kuyu) demek daha doğru) şiirin imkanlarını, anlatım araçlarını öyküye aktarma peşindeyim. Metaforlar, imgeler, imajlar, çağrışımlar... Hepsi o duymuş olduğum, yaşadığım hisliliği, kırıklığı veya dehşeti duyurmak için. Yanısıra, şiir gibi imalı yazma ilkem. Çünkü anlam, ancak ima yoluyla sonsuzlaştırılır. Anlam'ı çoğaltmak için ise, -yani farklı anlamlar yüklemek için-, imgeler, metaforlar lazım. Anlam'ı sonsuzlaştırma ve çoğaltma işi, anlam'ın peşinde koşan benim gibi birisi için tuhaf bir durum değil. Çünkü hayatımı iki kelimeyle özetleyebilirim: "Anlam peşinde". İşte bu yüzden keskinden ziyade muğlak ve müphem; kat'i sonuçtan ziyade ucu açık veya sonsuz; ders vermekten ziyade düşünüşü kışkırtma amaçlarını taşıyorum. Zaten normalde öykü de bu amaçlarından dolayı tercih edilir. Ancak tabii, işin zor kısmı tercih değil; tercih ettiğini başarabilmek. Bir ritmin olması zorunluluğu ise, sadece şiirin değil, diğer tüm edebi metinler için de geçerlidir. Ritimsiz yazı edebiyat dahili olduğunu iddia edemez. Ki eğer o ritim yakalanmışsa, okuyucu da güçlü bir akıntıya kapılmış bulur kendini. Ve kıyıya değil, sona gitme isteğine kapılır.

Türk öykücülüğüne gelince... Çok benimsediğim isim yok. Ancak iyi yazanlardan bir kaçını okuma fırsatını buldum ve özellikle Bilge Karasu'yu ve Demir Özlü'yü beğendiğimi söyleyebilirim. Bilge Karasu, kendi tarzını oluşturmaya çabalamış, yer yer deneyselliğe kaçmış bir isim. Aynı zamanda felsefeci olması hasebiyle benim yapmaya çalıştıklarımı denemiş gibi görünüyor. Demir Özlü'yi ilk okuduğumda, Hemingway okumuş gibi hissetmiştim kendimi. Sonra Özlü ile yapılan bir mülakattan, kendisinin Hemingway'den çok etkilenmiş olduğunu öğrendim. Hemigway seven birisi, Demir Özlü'yü de sevmekten kurtulamaz. Yine de bazen fazla entelektüel yazıyor. Bu da biraz itici olabiliyor. Ancak kitabını görünce almaktan kaçamıyorum. Çok zikredilen Sait Faik'ten birkaç hikaye okudum tabi. Ancak benim yapmak istediklerimin çok dışında. Sabahattin Ali ile henüz tanışmış değilim. Yusuf Atılgan öyküleri de bir hayli iyi görünüyor. Ancak o da benim kapsama alanım dışında kalıyor. Ali Toptaş okuma arzusundayım. Bakalım, kısmet. Bu arada, tek eserini okuduğum ve beğendiğim Mehmet Emin Kazcı'yı anmamak olmaz.Daha eser yazmış mıdır, bilmiyorum ama okuduğum tek eseri gerçekten güzeldi. Tarzıma uymasa bile. Aslında bakarsanız, fazla isim tutan birisi değilim. Bazen herhangi bir dergiyi alıp, herhangi bir öyküyü okurum. Eğer beğenirsem, isme de bakarım. Hatta bazen amatör öykülere de bakarım. Çünkü neticede ben de amatörüm. Bir de işin kuramsal yönlerine derin bir ilgi duymaktayım. Bu uğurda hep kitap ve dergi bakıyorum, ancak şuaralar hızlı bir savruluş yaşadığımdan dolayı, yarım saat bile okuyamıyorum. Şu aralar her yerde geçiciyim. Ancak mesela Schopenhaur’un Okumak ve Yazmak Üstüne’sini okumayı çok istiyorum. Gördüm ama okuyamayacağım için almadım. Özdemir İnce’nin Şiir ve Gerçeklik adlı eserini de aldım elime ve bazen bakıyorum. Zira yukarıda söylediğim gibi, yaptığım işi şiire yaklaştırmaya çalışıyorum ve bu yüzden şiirin coğrafyasını tanımak benim açımdan çok önemli. Son olarak diyebilirim ki, az ama öz okurum.


Ressamlar, tasarımcılar etkilenmemek için başka eserleri hafızalarında tutmazlar. Öykücü özgünlüğünü esinlenmeden nasıl sağlar?



Bir kelime oyunu olacak ama öyküden öykünme çıkartılabilir. Önce öykünürsün, sonra zamanla fazlalık gider ve geriye öykü kalır. Bizim yaşadığımız süreç te böyle gerçekleşiyor nitekim. Beni öyküye en çok kışkırtan isim Poe ve Hemingway olmuştur. Poe gibi doğaüstü ve ilginç öyküler yazmayı denedim bir ara. Hemingway gibi de, yalın bir hayat anlatımını, bütün his derinlikleriyle beraber. Ancak zamanla bu ikisi de düştü gündemimden. Çünkü yukarıda söylediğim gibi yapmak istediklerim farklıydı. Tabiî ki izleri de kaldı. Kendini araya katmadan his derinliğini vermek bakımından Hemingway’i kimse geçemez. Şair duyuşunu öyküde gerçekleştirme bakımından da Poe’yu. Bu ikisinden de bir şeyler almaya bakıyorum, sezgi yoluyla. Yani taklide düşmeden. Kendi yolumu ararken, bana en yakın ismin Kafka olduğunu gördüm sonra. Şimdi bazen Kafka’ya karşı bağımsızlık savaşı verdiğimi düşünüyorum açıkçası. (Duyuş , düşünce ve çağ karşısındaki konum itibariyle.) Bu yüzden Dostoyevski ve Kafka’nın tüm eserlerini okuma istencimi adım adım gerçekleştirmeme rağmen, bazen Kafka okumaktan da kaçıyorum. Çünkü güçlü bir sesi var, ve benim oluşmakta olan sesimi boğabilir. Ancak söylediğim gibi, güçlü varoluş ta, hep bir şeylere rağmen gerçekleştirilir. Kafka da Dostoyevski karşısında kendisini paçavra gibi hissediyordu nitekim. Esin konusunda da dehşetli bir olaya rastladım yakın zamanda. Ki bu anlatacağım olay, edebiyat dünyasının ne kadar da insanlığın ortak kümesi olduğuna dair güçlü bir misal oluşturuyor. İki ay kadar önce Hemingway’in ‘Klimanjaro’nun Karları’ adlı öyküsünü okudum. Okuyup bitirdikten sonra yine hayran hayran düşündüm. Kimi zaman aklıma da geldi. Ancak çok geçmeden işin tuhaf lezzetinin farkına vardım. Öykünün sonu, benim bir öykümün sonu gibiydi. Leoparın Düşü ile. Bu öykümde leopar, tepeye doğru karga sırtında yol alıyor ve orada boşluğa atlıyordu, sevgilinin kendisini beklediği o tepede. Hemingway de öyküsünde, yaralı adamın uçak beklentisi içinde geçen günlerini anlatıyor ve sonra adamın beklediği uçak gelip adamı alıyor ve havalanıyorlar. Ta ki Klimanjaro Dağı’nı görene dek yolculuk sürüyor. Ve tabiî ki adam ölü ve düş görüyor… Hoş farklı şeyler anlatmışız, ama o sondaki derinliğin bu kadar birbirini anımsatması… Kimbilir, karşılaştıran birisi benim kopya çektiğimi düşünecek. En çok ta buna hayıflandım. Çünkü Hemingway’in bu öyküsünü iki ay önce okudum. Oysa beriki öyküyü yazalı on ayı geçti. Demek istediğim, insanın duyuşu çok ta farklı değil. Mesele, denizin dibine ne kadar dalabildiğin. Sonra çıkarttığın nesneler, illaki birilerine benzer olabiliyor. Bundan kaçış yok. Beri yanda, yazıcının kendi özel dünyası olması gerektiğine yürekten inanırım. Ki zaten de ülkemizin önde gelen edebiyatçılarının beraberce konuştukları bir mülakatta, buna yapılan güçlü vurguyu görmüştüm. Şu ya da bu; kendine ait bir dünya olmalı. Kendini gerçekleştirme bakımından bu şart. Bu yüzden fazla sosyal insandan edebiyatçı çıkmaz düşüncesindeyim.


Karakutu niçindir?


Bunu hiçbir zaman açıkça seslendirmesem de, Karakutu bizim için olsa gerektir. Yani özgür bir okul. Ayrıca, kendi kelime anlamına baktığımızda, seslerin kayıtlandığı o sağlam kasa. Bir internet dergisi. Bu bakımdan Karakutu, bir nevi bizim için labirenetten bir çıkış kapısı olmuştur. Ve yine bu yüzden sitemize hep derinden müteşekkir oldum. Her ne kadar karalamalarıma sabretmiş olsa da; kendi özel çalışma masam işlevine katlanmış olsa da, zor katlanılır şeylerdi bunlar. Çünkü ancak bu sayede yazı yaygınlaşıyor. Hem düşünelim ki, biz kalem nesli değil, klavye nesliyiz. Şahsen kalemle uzunca bir şeyler yazmaya üşeniyorum. Eğer burası olmasaydı, belki de nice duyuş ve düşünüşü yazmayacaktık. Kimbilir insanlar ne cevherler taşıyor; ancak onu çıkartabileceği bir alan, saha yok. Karakutu, içimizdeki edebiyat canavarını uyandırmıştır. Zaten uyanık olanlarını da kamçılamıştır. Sadece edebiyata kışkırtılma değil üstelik; fikir ve düşünceye de. Dergiciliği normalde benimsemem ama, Karakutu bizi bir cemaat üyesi kılmadan, özgür bir şekilde büyüttü. Zaten sadece burada yazıyor olmayı bir nevi kendime bir vefa ödevi olarak sayıyorum. Her ne kadar Karakutu bunu umursamayacak olsa da. Ki normaldir. Kurumların değil, insanların hisleri vardır. Sağlıklı bir toplumsal organizasyon için de bu şart.



Başa dön
fadim
Forum Admin


Kayıt: May 27, 2006
Mesajlar: 2816

MesajTarih: Cmt Arl 08, 2007 12:37 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Poe, uçakla aşağıya baktığında tamamen bulutlarla kaplı bir ortamda uçtun mu?

Bu, çok farklı bir duygu vermekte insana. Öykülerinin bende bıraktığı duygu da bu işte. Boşluk ve yerküre anlam kayması yaşıyor. Leopar'ın Düşü'nde bunu çok bariz hissettim. Bazen de rahatsız oldum, kaygılandım.

Öyküyü yazdıktan sonra duyguyu devreder misin, yoksa sen de o boşlukta salınır mısın?
Başa dön
eylem
KARAKUTU YAZARI


Kayıt: Aug 16, 2005
Mesajlar: 1258
Nereden: nereye...

MesajTarih: Cmt Arl 08, 2007 12:48 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

"fazla sosyal insandan edebiyatçı çıkmaz düşüncesindeyim" bu ağır bir cümle değil mi?
Başa dön
gunfrfd
Hiç


Kayıt: Oct 14, 2006
Mesajlar: 4186

MesajTarih: Cmt Arl 08, 2007 10:15 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

“Yapılar ve düşler kurup” öyküler söylediniz…


Dayanamayıp memleket meselelerini yazdınız… En dar zamanlarda bile (ne sınavlar / ne çözümlenmesi gereken yaşam için altyapı hazırlıkları… söyleyeceklerinizi engelleyemedi.. )

Aklınızda sözcükler / kavramlar… alt-üst edip yeniden düzenleyerek sunduğunuz gerçeklerinizle siz… Hep “Poe” nick’i altında düşünen, duyarlı bir gençtiniz benim için… İletilerinizde ;


“Hocam” …// Faulkner…Kafka… Poe… Beaudleaire… Hemingway… ille de Dostoyevski... ve daha adını yazamadığım nice yazarın –yöntemin karşılaştırmaları / okumaları / eleştirileriyle //... kıyasıya bir inceleme havasında / didinmelerleydiniz …

“Hocam” ve “evlâdım” dınız… :)

Bir dalgaydı hayatı / mız… Esinlerle biçimlenen… yazgıyla yol alan…

Okumak ya da yazmak karşı duruş muydu / uyum çabası mıydı bilemiyorum… Bildiğim tek şey yazmaya sonradan başlayıp, böylesine kısa zamanda yol alan birinin “yazmazsam çıldıracaktım” diyebilecek kadar sözcüklere bağlanması…








Sn. kertenkele’nin dediği gibi… heybenizde yeni öykülerle… en kısa zamanda dönmeniz / yazdıklarınızı okumak üzre… Yolunuz açık olsun Hocam… :)
Başa dön
gunfrfd
Hiç


Kayıt: Oct 14, 2006
Mesajlar: 4186

MesajTarih: Cmt Arl 08, 2007 10:17 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Dileğim yazmayı sürdürmenizdir…

Dileğim bir gün / felsefeyle harmanlanmış kurgularıyla / adınızı öykücülüğümüzde sözedilen bir ekolün yaratıcısı olarak görmektir…
Başa dön
ANLAM-SIZ
KARAKUTU YAZARI


Kayıt: Dec 14, 2005
Mesajlar: 852

MesajTarih: Cmt Arl 08, 2007 12:57 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Çocuklar için bir şeyler yazmayı düşünüyor musunuz?

İnci onlar için daha bir önem arz etse gerek...
Başa dön
kukulkan
KARAKUTU YAZARI


Kayıt: Aug 20, 2007
Mesajlar: 941

MesajTarih: Cmt Arl 08, 2007 1:35 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Poe… Öncelikle üreticiliğine hayranım. Okuyor, öyküler yazıyor, forumlarda koşuyor. Zengin ve derin hayal dünyasından yaratıcılığıyla satırlar döküyor Karakutu’ya. Düşüncelerini savunurken ateşli, inatçı. Bazıları gibi, yazması gerektiğini düşündüğünü değil, düşündüğünü yazıyor. Bu yüzden onunla tartışmak bile güzel, verimli. Yazdıklarının gerisinde son derece samimi, iyiniyetli, insancıl, insanları kırmaktan sakınan duyarlı ve sevecen yüzünü görebiliyorum. Bu yüzü seviyorum.
Nedense öykü ve roman fazla okuyamıyorum, bu nedenle bu konularda yazmam, sormam ukalalık olur. Ama Tian ve senin öykülerini, şiir tadındaki eskizlerini heyecanla izliyorum. Eline kuvvet Poe...
Başa dön
Poe
KARAKUTU YAZARI


Kayıt: Jun 25, 2005
Mesajlar: 2128
Nereden: Çevre'den

MesajTarih: Cmt Arl 08, 2007 1:41 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

İşe bakın ya! O kadar yazdığım cevap metni, gönderemeden silindi.
Başa dön
Poe
KARAKUTU YAZARI


Kayıt: Jun 25, 2005
Mesajlar: 2128
Nereden: Çevre'den

MesajTarih: Cmt Arl 08, 2007 1:46 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

İşte karşısında durduğum dünya için de böyle: Derin bir hayal kırıklığı!
Başa dön
ihvan
Yazar


Kayıt: Feb 03, 2006
Mesajlar: 118

MesajTarih: Cmt Arl 08, 2007 2:22 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Yılmadan, bıkmadan, yeniden denemek gerek!
Yeniden başlamak gerek yenilmeye!
yeniden, yenilenerek, yenilmek!
Karakutuya uğrama nedenlerimden en önemlisi Poe, iyiki var ve iyiki şerh düşüyor sükutlarını!
Başa dön
tiananmenian
KARAKUTU YAZARI


Kayıt: Jun 26, 2006
Mesajlar: 1426
Nereden: gebze

MesajTarih: Cmt Arl 08, 2007 5:57 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Sevgili Poe, ilgiyle ve umutla okuyorum sizi, kaleminizle öykünün derinliklerinde gezinmeniz dileğiyle...

Gerçeğin alt-üst edilip yeni görünümüyle sunulduğu yöntem araştırmaları peşindeyim... Çünkü görünen de gerçek olmasına rağmen, bu bizi yeteri kadar sarsmıyor. En basit olay ya da durum bile bizi sarsacak nitelikte olmasına rağmen, insan alışkın bir varlık olduğu için, o hissi yaşamıyor. Bu yüzden gerçeği farklı görünümlere sokmak, onu daha fazla görünür kılmak; ve bunun için eldeki bütün edebiyat olanaklarını zorlamayı kendime vazife biliyorum.

Bu fikir bana yıllar önce büyük usta Dali'nin eskizlerinin sergisinde gördüğüm deneysel bir çalışmayı hatırlattı. Çalışma, alışık olduğu yer duvarda değil de bir masanın üzerinde sergileniyordu ve ucunda parlak metalden bir silindir konulmuştu. Hiç bir şeye benzetemiyordum resmi, ta ki resmin baş ucundaki parlak metale bakana kadar. Resimde yayılmış ve kağıdı kaplamış karmaşık desen, silindirin kıvrımlarının da etkisiyle esniyor ve yansıma olarak birleşip asıl resmi oluşturuyordu.

Çok zekice ve etkileyici ancak, sorum şu; resim sadece bu mudur? Resim özelini bir yana bırakırsak, gerçekler sarsıcı olmak ya da herhangi bir yolla aktarıldığı vakit diğer insanlara herhangi bir his yaşatmak zorunda mıdır? Gerçeği farklı görünümlere sokmak, onu görünür kılmak onu bir nebze de olsa değiştirir mi yoksa gerçeği daha iyi ve anlaşılır mı kılar ve her iki halde de olsa gerçek nedir? Ve son sorum: Edebiyat hizmetkarınız mı asıl hedeflediğiniz amaca yönelik yoksa geri kalan herşey ona mı hizmet etmelidir nihayetinde?
Başa dön
Poe
KARAKUTU YAZARI


Kayıt: Jun 25, 2005
Mesajlar: 2128
Nereden: Çevre'den

MesajTarih: Cmt Arl 08, 2007 9:59 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Tian Usta'ya...

Gerçeklik ile hakikat ayrımı var, ancak bunu ben de tam olarak açıklamaktan uzağım. Hakikat, sıklıkla gerçek ile ikame ediliyor, ancak hakikat daha aşkın bir durum. Hakikate ulaşılır, ancak gerçek genelde elimizin altındadır. Hakikati bilinç dahili olmak ile, gerçeği de bizim dışımızda olarak açıklayanlar da var. Bir çok durum, oluş gerçektir ve önümüzdedir. Ancak o kadar önümüzdeki, belki de gözbebeklerimizin içinde, biz onu göremiyoruz. Herkeste şu durum olmuştur misal: Amerika, nasıl olup ta bu kadar aleni bir şekilde bütün doğruları tersyüz edip küstahça davranıyor? hadi bu politik oldu diyelim. Şu örneğe bakalım bir de: Dünyaya geliyorsun. Kurulu bir düzene. Garip bir şekilde bir aileye doğuyorsun. O aile seni büyütüyor. Bir milletin ferdi olduğunu da öğreniyorsun üstelik. Sonra aradaki davaları öğreniyorsun. Bir de çalışman zorunluluğu var. Bir takım işler yaparak doymaya, hatta düzenin emrettiği üzere herkes gibisinden bir düzen tutturmaya çalışıyorsun. Bunların hiçbirisi saçma değil, ancak gerçekten çok garip. Lakin bize yaşantı içinde olağan geliyor ve o kadar basit ki, onu göremiyoruz. İşte benim yaptığım şey, bu basitliği göstermeye çalışmak. Hatta saçma olan bir şey varsa onu da göstermek. Tüm bunların ardındaki hakikati, o tek hakikati işaretlemek ise, ancak uzak bir çağrışımla mümkün. İşte din ile aradaki fark budur. Bilim zaten bu hakikati göstermekten uzaktır. Çünkü o maddi dünyayı ele alır. Sanat ise maddi olanın arkasına yönelir. Bu bakımdan ne din gibi hakikati tam olarak açıklamaya, ne de bilim gibi ondan uzak şekilde varlığını idame ettirmeye çalışır. Ve sanat, bu uğurda çaba harcarken, gerçeği görebilmek için elindeki her türlü aracı kullanmaya girişir. Bildiğiniz üzere hayali dünyalar, nesneler, mekan ve zamanlar yaratır. Benim en sıklıkla orduğum soru şudur: "A durumu, A şeklinde olmasaydı, yeni durum nasıl olurdu?" İşte bu, şimdiki A'nın duruşunu bana tanımlamayı sağlar. Çünkü hep karşıt durumlardan yola çıkarak tanımlar edinilebiliyor. Bu bakımdan o durum veya şeyin, yada gerçekliğin konumunu değiştirmek, yeni görünümlere sokmak, var olan gerçekliği bize idrak ettirir.

İkinci olarak, var olan fiili durum, Allah'ın ortaya koyduğu durumdur. Ancak alışkın olduğumuz için bu bize garip veya ilginç gelmez. Bu da bizi olgunun-varlığın-olayın aslından, yani gerçekliğinden uzaklaştırır. Bence sanat ve hatta düşünce, gerçeklikteki dizilimlerle (bir nevi dna'larıyla)oynayarak onu yeni bir kalıba sokar. Bu sıradışı yeni hal, bize ilginç ve garip gelir. İdrakimiz alımlamaya çalışır. Ancak bu yeni hal, ayrıca eski halin de tuhaf ve ilginçliğini ortaya koymuştur. Kafka'dan şu örnek cümle mesela: "Bir gün bir kafes, bir kuş aramaya çıktı." Kafes, ancak içine bir şey kapatılabiliyorsa kafestir. Varlığı buna dayalıdır. Varlığını gerçekleştirmek için de, bir kuşa ihtiyaç duymuştur. Ancak niçin insan gibi kendiliğinden hareket etmekte? İşte şu anlam okyanusunda benim gidebileceğim nokta da buraya kadar. İşte böyle, kafesin varoluşu, kuşa ihtiyaç duyuşu belki anlatılmak istenenin bir kısmıdır. Ancak kuş ve kafes arasındaki bağıntıyı da ortaya hiçbir şey bu kadar koyamaz.

İki nesne çarpışınca, ikisi de farklı mahiyete girer. Artık eskisi gibi değildirler. Bu yargıyı nerden okuduğumu şimdi hatırlamıyorum, ancak beni bir hayli düşündürmüştü. İnsanın yorumundan hiçbirşey azade olamayacağına göre, bizim dahilimizde, yani bilincimizde çarpışıp duran her algı, olgu, farklı hale girmiştir. Bizim dışımızda olgusal gerçekler de vardır (matematik gibi), ancak özellikle insanla ilgili olgular böyle bir değişime uğruyor. Bu da yine ancak sanat sayesinde gerçekleşiyor. Ancak ister eski hale bağlılık gösterelim, isterse yenisini benimseyelim, ikisi de tek gerçekliğe işaret eder. Ancak gerçeklik burada, sadece o olgu için geçerli. Bütün olgular, durumlar içi geçerli olana Hakikat dediğimi tekrar ekleyeyim. Ancak hakikat, tüm gerçekliklerin de üstündedir.

Dostoyevski'nin bir sözü var yanılmıyorsam: "Sanat, benim için mabede giden yolun basamakları" diye. Bundan farklı bir görüşe sahip değilim ben de. Şu zaman dek 'sanatın canı cehenneme' deyip durdum, çünkü bunda sanatın ülkemizdeki kahrolası imaj bozukluğu vardı, ancak sorunun sanat olmasa bile, tüm bu çaba da sanatın sınırları içerisinde cereyan ediyor. Yani, NFK, "Sanat cücenin olsun" derken bile, bunu sanatsal bir deyişle, şiirle söylemesi gibi, bizim karşı çıkışımız da yine sanat dahilinde. Hatta Bukowski'nin varolan edebiyata karşı çıkışı bile, yine edebiyata bağlı olarak bizim karşımıza çıkıyor. Ancak farklı bir ırmak olarak. Sanat, bilindiği üzere, insanın estetik boyutunun ürünüdür. En kaba insanın bile estetik hazzı vardır. Güzel ve iyi, her insanda hayranlık uyandırır. Bizim tüm çabamız da buna doğrularımızı eklemek oluyor. Yoksa sadece bir yetenekle iş görmek, benim için soradan amaç olmadı. Onu da söyleşide cevaplandırmaya çalışmıştım. Uçurtmayı uçurmuş olmak için uçurtma uçurmaya kalkışmam. Öykü, bu yüzden benim için, lisan-ı hal olmuştur. Yani halimin tercümesi. Bu bazıları için şiir olmuştur. Onlar şiir yoluyla konuşur. Bazıları yontarak, bazıları çizerek. Anlatmak için, bütün sanatsal olanakları kullanmaya çalışırım. Öğrendiklerimi uygulamak isterim elbetteki. eğer daha üst boyutlara amacımı taşıyacaksa. Ancak şekil olsun diye denemeyi, açıkçası hor görüyorum. Yani bir yetenek sergisi olsun istemem. Hatta değil deneysel olanını, anlamca basit bulduklarımı da feda ettim. Korkunç, ilginç öyküler anlatmayı; bilmece gibisinden polisiye konular yazmayı umursamıyorum. Çünkü amacım ilgi çekmek değil. Vay be dedirtmek hiç değil. Ancak eğer arzuladığım anlam, denenmemiş bir yolla gerçekleşecekse onu da denemekten geri durmam. Mesela deneysellikte sayıların kullanılmasını örnek verelim. Ben de çok şiakyetçiydim özellikle şiirde kullanılmasında. Zira öznel olana inmemiz isteniyordu. İşte bu gibi sorularım yüzünden bu deneyselliği, hatta gitgide matematikleşen dili red ediyordum. Ancak, bu dili ben de kullandım. ama bana ilişkin olarak değil, bütün geneli nitelemesine dikkat ederek. Sayılarla yazmış olduğum HüvelBaki öyküm, bu yüzden benim en çok üstünde durduğum, hatta sınırlarını genişletmeye yer yer teşebbüs ettiğim böyle bir çabanın ürünüdür. Çünkü onu, çağa karşı bir manifestom (bildiri) olarak ele almıştım. Çağın bizi köle kılması, bizi numaralandırarak gerçekleşmekte iken, bunu nasıl akıl edemezdim? Çoktandır onu, mezartaşıma da kazıtmayı düşünüyorum. Çünkü bir insan olarak, sistem (veya çağ) karşısındaki durumumuz bu kadar basit, ezik ve hüzünlüdür.

Tabii, "kör, kendi gözünü övermiş" durumuna düşmek istemiyorum. Yolun çok çok başındayım. Okumam, anlamam gereken çok şey var. Daha Proust, Joyes, Wolf, Faulkner, Wittgenstein, Kieekegaard... On yıl sonra belki birşeyler eklemiş oluruz kendimize. Kısacası şöyle diyeyim: Edebiyat, daha büyük amaçlarım için bir merdivenden başka bir şey değil. Zaten edebiyatın, önce kendimiz için olduğunu söylememize gerek yok. Ancak, Dostoyevski gibi bakacak olursak, madem bizi mabede götürüyor bu merdiven, ve başkaca da yol yok, veya başka yollar zor, o zaman bu araç ta mabedin parçası olmuyor mu? En azından biz oraya varıncaya dek...


En son Poe tarafından Pzr Arl 09, 2007 5:04 pm tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
Başa dön
Poe
KARAKUTU YAZARI


Kayıt: Jun 25, 2005
Mesajlar: 2128
Nereden: Çevre'den

MesajTarih: Cmt Arl 08, 2007 10:12 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Gnfrd Hocam...

Hoca, anne, arkadaş... Öykü yazmaya başladığım zamandan beri hemen her tülü sorumla başını ağırttım. Ve hiç bundan usanmadı. Bazen utana sıkıla, bazen ukalaca parmak kaldırdım, karşı çıktım, lafını dinledim ama O hep sabretti. Karakutu alınmasın ama, bu siteden fazla bir birikime sahip. Bütün bilgi birikimini cümlelerinden almaya çalıştım. yazdıklarını arşivledim, boş zamanlarımda okudum. Çünkü müthiş bir derleme olşturmuştu. Özlü bir ansiklopedidir bizim faydalanmamız için siteye yazdıkları. Dört ay önce, yazıyı küçülterek kendi disklerime aktarırken, altyüz sayfalık bir metin geçmişti elime. Şimdi bin sayfayı da bulmuştur eminim. Öğrenemeyeceklerimi, veya öğrenmemin uzun zaman alacağı hususları hep Gnfrd Hoca'dan öğrendim. Diyecek bir şey yok. Yürekten minnettarlıklarımı hep sunuyorum Kendisine.
Başa dön
Poe
KARAKUTU YAZARI


Kayıt: Jun 25, 2005
Mesajlar: 2128
Nereden: Çevre'den

MesajTarih: Cmt Arl 08, 2007 10:22 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Fadim Hocam..

Normalde kendi yazdıklarımı okumayı sevmem; ancak sadece birkaç öyküm için bu geçerli değil. Leoparın Düşü'nü ben yazmadım sanki. Sıklıkla okurum. Alışamadığı dünyada hayatını geçirmeye çalışan, koşturmacanın anlamsızlığını görmüş ve kenara çekilip hayal alemine dalmış yalnız leoparımı iyi anlıyorum. Bazen yanına gidip, yaşlı baobab ağacında otururum ve bulutları düşünürüm.

Her öykü ayrı bir dünyadır. Bu dünyadan sıyrıldığında geri dönmen tekrar çok zordur. Bu yüzden taslaklarım için biraz korkuyorum. Çünkü geri dönüp tashih etmem lazım. Tekrar o dünyaya girememe korkusu taşıyorum. Ancak bir kaç öykü için bu geçerli değildir. Çünkü bütün dünyalar bize ait olmakla beraber, kimilerinde bizzat içindeyizdir. Yaratıp içine girdiğimiz dünyayı değil de, zaten içinde olduğumuz dünyayı göstermeye çalışmışızdır. Leoparın Düşü ve Kaçış böyledir. Ancak bunlar kapsayıcı olmakla beaber, hiçbirisi senin hüküm sürdüğün hayat değildir. Her bir dünya seni anlatmakta yetersizdir. Ki zaten de kendimi anlatmak benim amacım değildir.

Hiç uçağa binmedim, ama çok yüksekte, otobüsle bulutların içinden geçtim. Her taraf buluttu. O anı durdurmaya çaışmıştım. Çünkü benim hep kurguladığım bir durumdu yaşanılan.
Başa dön
Poe
KARAKUTU YAZARI


Kayıt: Jun 25, 2005
Mesajlar: 2128
Nereden: Çevre'den

MesajTarih: Cmt Arl 08, 2007 10:27 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Eylem Hanım'a..

"Fazla sosyal olandan edebiyatçı çıkmaz." lafı gerçekten iddialı bir laf oldu. Ancak var olan birikime de baktığımızda, genelde iyi ve büyük yazarların, sosyal olmadıklarını görüyoruz. Muhakkak sosyal olanları da yazmıştır, ancak gerçekten bir denge kurması zor. Bu lafı daha çok kendine ait bir dünyanın olması gerekliliğinin altını çizmek için söylemiştim. Şimdi görüyorum, fazla kaçmış. Muhakkak benim gibi yazmayacağı ortadadır. Öyle olması da zorunlu değil zaten. Ancak yine de her abartı gibi, gerçeklikten bir parça var.
Başa dön
Mesajları göster:    Önceki başlık :: Sonraki başlık  
Yeni Başlık Gönder   Cevap Gönder    Karakutu Forum Ana Sayfası -> Güncel Olaylar-insanlar Tüm saatler GMT +2 Saat
Sayfa 1, 2  Sonraki
1. sayfa (Toplam 2 sayfa)

 
Forum Seçin:  
Bu forumda yeni konular açamazsınız
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz
Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız
Benzer Başlıklar
Başlık Yazar Forum Cevaplar Tarih
Yeni mesaj yok epik tiyatronun bir kadın oyuncusu üs... eylem Sahne Sanatları 0 Pzr Oca 20, 2008 1:03 pm
Yeni mesaj yok tiananmenian ile söyleşi zeran Güncel Olaylar-insanlar 52 Cmt Arl 01, 2007 9:16 pm
Yeni mesaj yok turuncu ile söyleşi kertenkele Güncel Olaylar-insanlar 31 Cmt Arl 01, 2007 1:41 am
Yeni mesaj yok Timur Selçuk ile Söyleşi samilmurat insanlar 0 Pts Ağu 28, 2006 1:57 pm
Yeni mesaj yok Kartal Tibet ile Söyleşi erdemolmez insanlar 1 Pts Ağu 21, 2006 9:37 am

 




 

Karakutu.Com - Karakutu.tv - KaraSozluk.Com - MustafaYuce.Com
 


 Karakutu.com Sitemap RSS - Sadece Başlıklar RSS - ÖzetliAdd to Google

PHP-Nuke