Tarih: Cum Ksm 30, 2007 11:57 am Mesaj konusu: SEVGİ ÜSTÜNE
Sevgi üzerine bu kadar çok başlık ve bu kadar çok mesaj varsa bu konuda hala konuşulacak şey vardır demek. Ortega y Gaset'nin "Sevgi Üstüne" kitabının da dediği şeyler var, katkısı olur umarım.
"Sevgililerini seçişleriyle erkekler de, kadınlar da temel yaradılışlarını ortaya koyarlar. Yeğlediğimiz insan tipi, kendi yüreğimizin çizgilerini taşıyan insan tipidir…
Erkeğin ya da kadının birbirlerine karşı duydukları gerçek sevginin hiçbir cinsel yanı olmadığını söylemek bir saçmalıksa, sevginin cinsellikle eşitlenebileceğine inanmak başka bir saçmalıktır. Bunları birbirinden ayıran pek çok özelliğin arasında şu temel ayrım da vardır içgüdü, kendisini doyuran nesneleri sonsuza dek çeşitleme eğilimindedir; oysa sevgi, ayrımcılığa eğilim gösterir. Birbirleriyle çatışan bu eğilimler, kendilerini şu gerçekte açıkça belli ederler: Erkeği başka cinsel çekilmelere karşı, belli bir kadına aşkla bağlı olmasının dışında bağışık kılacak hiçbir şey yoktur. Öyleyse sevgi ta özünde bir seçmedir. İnsanın kişisel özünden –ruhsal derinliklerinden- doğduğu için sevgiyi belirleyen seçici ilkeler aynı zamanda bireysel özelliğimizi oluşturan en öznel ve en gizemli yeğlemelerden oluşur.
Sevmek, bir yüzdeki çizgileri, bir yanağın rengini görüp heyecanlanmaktan daha ciddi ve önemli bir şeydir; simgesel olarak yüzün, sesin ve el kol hareketlerinin ayrıntılarıyla temsil edilen belli bir insan üzerinde verilen bir karardır. Platon” sevgi güzellik içinde üreme ve doğma arzusudur” demişti. Üreme, bir geleceğin yaratılmasıdır. Güzellik, iyi yaşamdır. Sevgi, bize en iyi görünen ve başka bir varlıkta önceden-yaratılmış, içkin olarak bulduğumuz belli türde bir insanlığa içten bağlanmayı imler...
Sevgiyle arzu arasında bir ayrım gözetmek için daha sağlam ve daha ince bir neden vardır. Bir şeyi arzu etmek, kuşkusuz o şeye sahip olmaya doğru ilerlemek demektir (sahip olmak burada bizim bir parçamız olmasını istemek anlamındadır). Bu nedenle arzu, doyurulur doyurulmaz söner, doyumla birlikte sona erer. Oysa sevgi sonsuza dek doyumsuz kalır. Arzunun edilgin bir özelliği vardır; bir şeyi arzu ettiğimde, aslında arzu ettiğim şey o nesnenin bana gelmesidir. Sevgi, arzunun tam tersidir, çünkü baştan sona etkinliktir. Sevgide, nesnenin bana gelmesi yerine, ben nesneye giderim ve onun bir parçası olurum. Sevgi eyleminde iki kişi kendilerinin dışına çıkarlar. Belki de doğanın insana, kendisinin dışına çıkıp başka bir nesneye yönelme olanağı tanıdığı en yüce etkinliktir sevgi…
Arzu, arzulamanın tadını çıkarır; ondan doyum sağlar, ama o ona hiçbir şey vermez, hiçbir şey katmaz; verecek hiçbir şeyi yoktur. Sevgi sürekli etkindir; uzaktan olsun, yakından olsun özellikle yüceltici, övücü, olumlayıcı, okşayıcı bir tutum içindedir… Sevgide nesneyle bütünleştiğimizi duyumsarız… Sevmek, sevgilinin var olduğu konusunda ayak diremek demektir; onsuz bir evren (her şey o tek nesneye bağlı olduğuna göre) bulunabileceği olasılığını yadsımak demektir. Sevmek, sevilen şeye sonu gelmez bir çabayla canlılık katma, onu yaratma, isteyerek koruma eylemidir."
"
Romantik sevgi –kanımca her türlü erotizmin ilk örneğini ve doruğunu oluşturan- aynı anda şu iki öğeyi içermesiyle kendini belli eder: üzerimizde tam bir ‘yanılsama’ yaratan başka bir kişi tarafından ‘büyülenme’ duygusu; sanki o kişi, bizi varoluşumuzun derinliklerinde, canlı köklerimizden koparmış da diri diri başka bir yere aktarılmışız ve canlı köklerimiz onun içine ekilmiş gibi, varlığımızın özüne dek onun tarafından bir soğurulmuşluk duygusu. Bunu dile getirmenin başka bir yolu da seven kişinin, kendisini, sevdiği kişiye bütünüyle teslim olmuş gibi hissetmesidir; öyle ki burada, aslında bedensel teslim oluşun mu, tinsel teslim oluşun mu söz konusu olduğu hiç önemli değildir. Sevgi içindeki kişi, yaşadıkları üzerinde dikkatle düşünerek – toplumsal kurallar, her türden güçlükler- istemini sevdiği kişiye teslim etmeyi başarabilir. Önemli olan, isteminin verdiği karar ne olursa olsun, kendisini teslim olmuş hissetmesidir… Sevgide var olan şey, büyülenme nedeniyle teslim olmaktır.
İnsan nasılsa, sevgisi de öyledir
Bir insanın özünden kaynayıp taşan sevgi hiçbir durumda ölemez. Duyarlı ruhun üzerinde sonsuza dek sürecek, aşı gibi bir iz bırakır. Koşullar –örneğin uzaklık- sevgi için gerekli olan beslenmeyi engelleyebilir; o zaman sevgi, gücünü yitirecek, duygusal bir hevese, bilincin alt katmanlarında seyrimeye devam edecek hafif bir duygu damarına dönüşecektir. Ama ölmeyecektir, duygusal niteliği hiç değişmeden kalacaktır… Gerçek sevginin en büyük belirtisi şudur: sevgiliye, yer birliğinin sağladığından daha derin bir bağlılık ve içtenlikle yakın olmak. Aslında bu, o kişiyle canlı bir birliktelik yaşamak demektir. En doğru ama belki çok teknik bir deyimle şöyle denebilir: sevgiliyle birlikte var olma durumu içinde, nasıl olursa olsun, onun alın yazısını paylaşarak birlikte olmak. Bir hırsızı seven kadın, kendi bedeni nerede bulunursa bulunsun, duygularıyla hapiste yaşıyor demektir."
"Tüm sevgilerin özünde, seven kişinin, belli bir eksiksizlik taşıyormuş gibi görünen başka bir varlıkla birleşme arzusu yatar. Öyleyse sevgi, ruhlarımızın bir bakıma üstün, ortalamadan daha yüksek, yüce olan bir şeye doğru kayması demektir.
Bu arzu başlar başlamaz, seven kişi kendi bireyselliğini öbürününkinde eritme yolunda garip bir itki duymaya başlar. Anlaşılmaz bir özlem! Yaşamda karşılaştığımız başka herhangi bir durumda başka birisinin bireysel varlığımızın sınırlarını çiğnemeye kalkması bizi ölçüsüz kızdırırken, aşkın kendinden geçirici doyumunda, karşımızdakinin içimize sızmasına metafizik açıdan öylesine açık oluruz ki, ancak ikimizin birlik içinde erimesi, ‘iki kişinin oluşturduğu bir bireysellik’ durumu içinde doyuma erebiliriz.
Toplumda pek çok erkek ve kadın birbirleriyle karşılaşır. Her erkeğin ve kadının dikkati karşı cinsin bir temsilcisinden ötekine rastgele gezinir. Önceki duygusal bağa bağlı nedenler, bedensel olarak daha yakın olma vb kadının dikkatinin bir erkeğe göre bir başkası üzerinde daha uzun süre takılmansa yol açar; ama erkeklerden birine duyulan ilgiyle geri kalanlara duyulan ilgi arasındaki oransızlık büyük değildir. Başka biçimde söyleyerek –ve küçük ayrımları ortadan kaldırırsak- kadının tanıdığı her erkek, bir doğru çizgi üzerinde onun dikkatinden eşit uzaklıktadır. Ne var ki bir gün, bu eşit dikkat bölünmesi değişir. Kadının dikkati kendiliğinden, bu erkeklerden birisine takılır; kısa bir süre sonra artık, kadının o erkeği düşüncelerinden uzaklaştırması, dikkatini başka nesnelere yöneltmesi büyük bir çaba gerektirmeye başlar; doğru çizgi bozulmuştur. Kadının dikkatine yakın bir tek erkek vardır artık… Aslında olansa şudur: Sevenin gözünde dünya yok olmuştur. Sevgilisi dünyayı yerinden oynatmış, onun yerine kendisi geçmiştir."
"Sevgin niteliği çoğu zaman şiddetiyle ölçülür.. Şiddetin kendi başına sevgiyle hiçbir alışverişi yoktur. Şiddet, aşık olmanın, daha düşük düzeyli, neredeyse mekanik bir zihinsel durumuna özgü bir özelliğidir ve sevginin gerçek bir rolü olmaksızın da yaşanabilir… Bir ruhsal eylem ne denli şiddetli olursa olsun, tinsel sıradüzendeki yeri o denli daha aşağıda, kör bedensel mekanikliğe o denli daha yakın, zihinden o denli uzak olur. Bunun tersi de doğrudur. Duygularımız ruhsallıkla ne denli dolu olursa, şiddetlerini ve mekanik güçlerini o ölçüde yitirirler. Aç bir insanda açlık duygusu, dürüst bir insanın dürüst kalma arzusundan her zaman daha şiddetli olacaktır.
Flört, alışılmış maskeyi, kadının yüzeydeki kişiliğini göz ardı den, bir bakıma onu ortadan kaldıran ve daha derinlerde yatan kişiliğin kapısını çalan bir hareketle, bir sözle işe başlar. Sonra, gizlenmiş olan kadın, bulutların arkasından çıkan ay gibi, saklı canlılığını ışık gibi yaymaya ve kurmaca yüzünü erkeğin önünde sergilemeye başlar. Bu ruhsal soyunma anı, yapay kişiliği olmayan kadının, gerçek, bireysel kadına dönüştüğü bu kısa süre, erkekte en büyük ruhsal sevinci yaratır."
"
Erkeğe göre kadının, daha bir içtenlikle aşık olmaya yatkın olduğu da doğrudur. Bu eğilimi açıklayacak başka ne gibi nedenler olursa olsun, kuşkusuz bu, iki cinsin kafasındaki değişik dikkat düzenlemelerinden büyük ölçüde etkilenmektedir. Eşit koşullar altında kadın ruhu, erkeğinkine göre gizilgüç açısından kasılıp daralmaya daha yatkındır; bunun tek nedeni de kadının daha merkezcil, bütünleşmiş ve esnek bir zihni olmasıdır. Yüksek düzeyde bütünleşmiş bir zihin, yüksek düzeyde yoğunlaşabilmeyi de birlikte getirir… Aşkta erkek her zaman biraz beceriksiz ve kadının sevgiye getirmeyi başardığı mükemmelliğe erişemeyecek birisi olarak görünür.
Erkekte bir genişleme, kendini açma içgüdüsü vardır. Erkek; ne olduğunun, başkalarının gözleri önünde açıkça sergilenmediği duygusuna kapılırsa, sanki hiç gerçekleşmemiş gib değersizleşir kendi gözünde. İşte erkek bu nedenle açıklamada bulunma ve iç benliğini açma ihtiyacı duyar… Oysa kadında bir kendini saklama ve gizleme içgüdüsü vardır; kadın ruhu, sanki sırtını dış dünyaya dönmüş gibi, içteki tutkulu mayalanmayı saklayarak yaşar… Kadının, erkeğin bakışlarından saklamaya çalıştığı, aslında bedeni değil, erkeğin bedene yönelttiği niyetlere karşı gösterdiği tepkidir. Kadının kafasındaki karışıklık, en sık ve en yoğun biçimde aynı kaynaktan doğar. Bu duygu, düşüncelerinde ve eğilimlerinde denetimsiz yakalanıverme korkusundan gelir… Kadın sürekli kendini saklayarak yaşar.
İnsan ne kadar erkekse, o kadar çok ussallıkla dolu demektir. Yaptığı ve başardığı her şeyi bu nedenle, özellikle de yararcı bir nedenle yapar ve başarır. Bir kadının sevgisi, tutkulu kadının yaptığı gibi ta içindeki varlığı ilahi bir biçimde teslim etmesi, belki de ussallıkla uzlaşmayacak tek şeydir. Dişi zihnin çekirdeği, kadın, ne kadar zeki olursa olsun, usdışı bir güçle yüklüdür. Erkek ussal yaratıksa, dişi usdışı yaratıktır. İşte bizim kadında bulduğumuz en yüce mutluluk budur… Kadın, erkeğe, us yürütmeksizin, başka bir varlıkla bağıntı kurma, onu etkileme, ona egemen olma, ona teslim olma yolunda, bunları araya hiç us karışmadan yaşama yolunda büyük bir olanak sunar… Erkeğin bakış açısında, bizim anlamsız ve kadın kaprisi olarak gördüğümüz şeydir aslında tam olarak bizi çeken. Dünya, mükemmel bir gözetici tarafından hayran olunası bir biçimde yaratılmıştır; dünyayı oluşturan bütün parçalar da, bir büyüyü oluşturan parçalar gibi birleştirilip birbirine çakıştırılmıştır."
ÇİLE: Ya sevilen varlığa karşı kendini suçlu bulduğundan, ya mutsuzluğunu sergileyerek onu etkilemek istediğinden, aşık özne çileci bir özcezalandırım tutumunu benimser.
Çile (çile hevesi) ötekine seslenir; geriye dön, bana bak, beni ne duruma düşürdüğünü gör. Bir şantajdır bu: ötekinin karşısına yokoluşumun imgesini çıkarırım bıoyun eğmeyecek olursa (neye?), kesinlikle böyle olacaktır işte.
ACIMA: Özne, sevilen nesnenin, aşk ilişkisi dışında şu ya da bu nedenle mutsuz ya da tehlikede olduğunu her gördüğü, sezdiği ya da bildiğinde ona şiddetli bir acıma duyar.
"Ötekini onun kendisini duyduğu gibi duyduğumuzu varsayarsak -Schopenhauer buna acıma der, daha doğru olarak acıda birleşme, acı birliği diye de adlandırılabilir-, o da Pascal gibi kendini tiksindirici bulduğu zaman, mondan tiksinmemiz gerekir." Ötekinin sanrıları varsa , çıldırmaktan korkuyorsa, benim de sanrılar görmem, benim de çıldırmaktan korkmam gerekir. Oysa, aşkın gücü ne olursa olsun, böyle bir şey olmaz: heyecanlanırım, kaygılanırım, çünkü sevdiğimiz kişilerin acı çektiğini görmek korkunç bir şeydir, ama aynı zamanda kuru, su geçirmez kalırım. Özdeşleşmem kusurludur: bir Anne'yim (öteki bende kaygı uyandırır), ama yetersiz bir Anne'yim; içine kapandığım ölçülülüğün derinliği oranında çırpınırım. Çünkü "içtenlikle ötekinin mutsuzluğuyla özdeşleştiğim sırada, bu mutsuzlukta benim okuduğum şey onun bensiz gerçekleştiği ve kendi başına mutsuz olduğuna göre, ötekinin beni buraktığıdır acı çekiyorsa ve nedeni ben değilsem, onun için sayılmıyorum demektir: onu benim dışımda kurduğu ölçüde, acısı beni hiçler.
Demek ki fazla üstüne basmadan, kendimden geçmeden acı çekeceğim ötekiyle. Hem çok duygusal, hem çok denetimli, hem çok aşıkça, hem çok düzenli olan bu davranışa bir ad verilebilir: incelik. İncelik, acımanın sağlıklı biçimidir.
R.B.
SENİ SEVİYORUM: Beti aşk bildirimine, açılmaya göndermez, aşk çığlığının durmadan yinelenmesine gönderir.
İlk açılma geçtikten sonra, "seni seviyorum"un hiç bir anlamı yoktur artık; yalnızca gizemli bir biçimde, öylesine boş görünür, ilk bildiriyi ( o da bu sözcüklerle gerçekleştirilmemiştir belki) yinelemekle kalır.
"Seni seviyorum" un belli bir kullanımı yoktur. Bu sözcük,tıpkı bir çocuğunki gibi, hiç bir toplumsal zorunluluğa bağlanmaz; yüce, görkemli,hafif bir sözcük olabilir, kösnül, müstehcen olabilir. Toplumsal açıdan serseri bir sözcüktür.
"Seni seviyorum"da ince ayrıntılar yoktur. Açıklamaları, düzenlemeleri, aşamaları, kuşkuları siler. Bir anlamda -dilin şaşkınlık veren çelişkisi-, seni seviyorum demek, söz tiyatrosu diye bir şey yokmuş gibi davranmaktır ve bu sözcük her zaman "gerçek"tir (söylenmesinden başka göndergesi yoktur; bir gerçekleştirici sözcüktür).
"Seni seviyorum"un başka yeri yoktur; bu sözde hiç bir uzaklık, hiç bir biçimsizlik göstergeyi bölmez, hiç bir şeyin eğretilemesi değildir.
"Seni seviyorum" bir tümce değildir;bir anlam iletmez, bir uç duruma yapışır "öznenin ötekiyle kurgusal bir bağıntısına asılı olduğu duruma". Bir sözcük-tümcedir.
Milyarlarca kez söylenmekle birlikte," seni seviyorum" sözlük dışıdır;tanımı başlığını aşamayan bir betidir.
Sevgi bayağılaştırılmaya başladığı zaman,sevgililer bundan hüsrana uğrar.Sevgi hiçbir zaman, iki kalpte yer bulamaz.Seven insan, hayatının hangi noktasına koyacak sevgilisini?
Beğenen,benliğine ilaç arayan sevdiğini sanan insan, sadece İSTER.Karşılık bekler. Sevdiğini sanan insan,eline alacak bir şekerleme peşindedir.Şimdi sorarım sevgiyi bilenlere.Sevdiğiniz insan hayatınızın hangi noktasındadır? Yaşanan bencil hayatta ne kadar sizin yerinizi alır?
Bir canda iki beden, bir bedende iki can yaşar mı? Yaşıyorsa "sevgi" var. Sevginin bitmesi bu yüzden yıkıcı, bir parçanız kopuyor. Yeri dolana dek büyük bir boşluk... Bazen hiç bir şey, hiç kimse o boşluğu dolduramıyor. İyisi mi, sevgiyi koruyalım, yaşatalım, yaşam sevgiylr güzel, anlamlı. Sevgi varsa soru yok, sorun yok.
...Sevmek bir ömür ibadettir diye söylersem abartı yapmamış olurum herhalde.Aşıkların ahlaksız sevgisiyle, sakız gibi çiğnediği sözcüğün değeri bu olmamalı.Sevginin yanından geçmeyenlerin şeytani bir tezgahla, sevgiye hakaretlerini kader hiçbir zaman affetmeyecek.
Ey sevgili olduğunu sananlar! Hayat size mutlu olma hakkını vermiyorsa bunu hiç bir zaman aşkın ulaşılamazlığıyla açıklamayın. Ne kadar seviyorsunuz,sevgi sizde ne kadar anlamını buluyor ona bakın...Aşkın ateşiyle oynarken, gül bahçesine ulaşamıyorsanız, uzak durun sevgiden...
...Aşk göz açtırmayan bir derttir. Bu derdin ilacı acısıyla orantılı olmalıdır. Bu öyle bir hastalıktır ki, hasta zevk alır. Öyle bir acıdır ki dert sahibi arzu eder. Bu derde kim uğrasa artık iyileşmek istemez. Acı çeken ise, bu acıdan kurtulmayı dilemez. Aşk insana, vaktiyle iğrendiği şeyleri süslü püslü gösterir. Kendisine zor gibi gözüken şeyleri kolay gösterir. Doğuştan olan huyları ve doğal eğilimleri değiştirecek kadar ileri gider.
... Ne yağmurdan sonra bitkilerin çıtır çıtır büyüyüşü, ne ilk yazda kara bulutların kaybolmasından sonra çiçeklerin parlaklığı, ne yemyeşil bahçelerle çevrili beyaz sarayların zerafeti güzel huylu, iyi karakterli, nitelikleri güzellikte ahengini bulan bir sevgiliye kavuşmaktan daha güzeldir. En beliğ lisanlar bu sevinci tasvir etmekten acizdir; tadını anlatamazlar. O durum gönülleri şaşkına çevirir, zekaları durdurur.
...Halifelerin halılarını çiğnedim, kralların toplantılarına katıldım. Fakat aşığın sevgilisine karşı gösterdiği korku ile karışık saygıya denk bir saygı görmedim. Yöneticilere etki edenlerin nüfuzunu ölçtüm; vezirlerin kullandığı yetkileri gördüm, devlet adamlarının tattığı sevinçleri bilirim; fakat sevgilisinin kalbini çalıp, duygularını elde ederek kendisine meylettireceğinden, böylece onun sevgisini kazanacağından emin bir aşığın talihinden memnun oluşundan daha yoğun, daha diri bir coşku ve sevinç bilmiyorum Sultanların huzurunda insanların nasıl el avuç ovuşturduklarını gördüm; asi dinsizlerle bir olup büyük günah işleyen suçluların hallerini bilirim. Onların hali, öfkeden taşan, kızgınlığı son sınırına varmış, katı bir sevgilinin huzurundaki çılgın bir aşığın durumundan daha az gösterişsizdir.
... Bu dünyada ayrılığa denk olabilecek başka hiç bir felaket yoktur. Sonunda gözyaşları aka aka ruhları yerinden oynatmasaydı, ayrılık, önemsiz, küçük bir şey sayılırdı belki. Bilge kişilerden biri "ayrılık ölümün kardeşidir" diyen bir adama, "Hayır", dedi, "doğrusu, ölüm ayrılığın kardeşidir".
İbn Hazım (993-1064) Endülüs'lü hukukçu, edebiyatçı, metod bilgini,hadis derleyici, dilbilimci ve şair
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız