Tanrı biz uyurken ıslattı sokakları
Yorgun ensemde göllendi karanlık aktı aktı
İçimin on altı parmağı alev aldı
Gözlerimi ateşten yıldızlara koştursam
Firuze taşına siyahlar dadanır
Babam kucağına almış on altı taşı
Hangisi Yusuf, hangisi yaşam kuyusuna atılır
Bir uğultudur sadece geçenin kapıda kilidi
Telaşla koşarken ben evime pencereden.
Haydi, sakla domates çürüğü raflarda sessizliği
İçimin kedileri dökülür belki
Haydi, sökül geçmişin dişlerine yapıştırılan
Altın kaplama anılardan.
Kahverengi paltosunu giymiş babam
Dizlerine kadar yalnızlık içinde
Ayak topuklarıma yapışan korkular
Uzayan yola yedirir kendini
Gölgesi başımın yere en yakın durur
Niçin öyleyse seyrederim tutkuyla
Yüzümde beliren kahverengi çilleri
Babam hala kahverengi paltosunu sever gülerken
O gülerken
“susun, dünyanın sesini dinleyin”
derdi annem, daha ben çok küçükken
iki dudak arasına kapanırdı etten sessizlik.
tortusuz geçmişimdi
durmadan tarardı saçlarını çocukluğumun
ergenliğime dümdüz bir çizgi olurdu annem.
kaçamazdım hiçbir zaman sandal gerçeğiyle
kağıttan uzaklara
kaçamazdım,
soluklarıma geceden resimler çizerdim kapısız
yeni çizgiler eklerdi annem alnımın düzgün ovalarına
büyümüşlüğümün çiçek desenleri dökülürdü eteklerime
emekleyen yanlarıma çıraklar yetiştirir zaman
zaman, alevlerle besler kavruk yenilmez güz güneşini.
nasır tarlasıdır annem avuçların
yaşam doğurur
gaz lambasına örtüler giydiren turuncu bir alev
dikiş makinesine yatırılan kumaşın pilisidir…
bir mürekkep damlasıdır artık masalların
kurur ve terkeder buruşuk sayfalarını belleğimin.
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız