Ölüler mezarlarından kalkıp, şehrin her yanına dalmışlarken ve ellerine geçirdikleri tutsakları mezarlarına götürürlerken, ben de bundan azade olamazdım. Hem de tüm kaçış çabalarıma rağmen. Ama şansım şuydu ki, geçen yıllarda kaybettiğim bir arkadaşımla karşılaşmış ve kendimi onun dost kemikli eline bırakmış ve merakla, ama yine de sürüklenircesine -çünkü çok güçlüydü ve hızlı yürüyordu, ya da ben çok yavaştım- mezarlığa kadar gitmiştim. Mezarına girdiğimizde öylece oturup kaldı. Soluk beyaz gözlerinden de bir anlam kopartamadım. Bir hayalkırıklığı olabilir miydi bu? Korkutamamanın, yaptıkları isyanın işe yaramazlığını görüp surat asma? Çünkü, kaçıp saklandığım site yöneticisi, çekmecesinden tabancasını çıkartmış, onunla oynarken, kovboyumsu hareketler çekerken gülmüştü. Gerçi siteyi savunacak bir özel güvenlik ordusu vardı ama yine de silahsız bir yönetici olması düşünülemezdi. "Ölülerin bu isyanı -neyden ortaya çıkmış olursa olsun- elektiriklerin kesilmesinden daha moral bozucu bir şey değil." demişti. Site yöneticisi, aynı zamanda o gibi lüks siteleri yapan firmanın da sahibiydi. "Biz sadece ev yada daire değil; bir yaşam paketi satıyoruz" demişti. İçinde sineması, alışveriş merkezi, eğlence ve spor salonları olan, havaalanlarının hemen çevresinde kümelenmiş büyük sitelerde; şehrin içinden bile geçmekten üşenen sıkılganlar için bir yaşam tarzı tertiplenmiş olduğunu; müşterilere sunduğu bu hizmetin ölü yada diri hiç kimse tarafından sabote edilemeyeceğini belirtiyordu. Gerçi aramızda bu konuşmalar gerçekleşirken; kefenli, kefensiz ölülerin, yani o çirkin iskelet yığınlarının korkuttuğu bazı zengin müşteriler yukarıki katlardan patır patır aşağıya düşüyor ve çığlıklar eşliğinde can veriyordu. Derisi çekilmiş veya tamamen çıplak kemikli ölülerin sürüklediği diriler de bu ölümlerden payına düşeni alıyordu. Daha dayanıklılar ise benim gibi mezarlara sürüklenmekten kurtulamıyordu. Her yer ölü fışkırıyordu.
Şimdi gün doğmak üzereyken, geceden beri süregiden bu karmaşa ve kargaşa durma noktasına gelmiş; güneşin belirginleşen kızıl halesi herşeyin normal hale döndüğünü söylüyordu. Kuşlar yine yanıbaşlardaki selvilerde, kavaklarda, çalılarda ötüşüyor, herzamankinden daha dağınık olan bu mezarlık görüntüsünü umursamıyor görünüyorlardı. Yanıbaşımdaki ölü arkadaşım yine cansızlığa gömülmüştü. Zira bileklerimi sıkan o ceberrut kuvvetten artık eser yoktu. Böylece kolumu elinden kurtardım ve ayağa kalkma imkanı buldum. Kulağımda halen ona sorduğum "niçin" kelimesi yankılanıyordu. Peşisıra sormuş ama cevap alamamıştım. Sonra mezarlığın dibindeki oyuklar gözüme batmıştı. Mehtaplı gecede de belirgindiler onlar; daha bir koyu karartı olarak. Ancak şimdi, o oyukların, içinden sürünerek bir insanın geçeceği kadar geniş olduğunu görüyordum. Bu isyan sıkı bir şekilde tertiplenmişti anlaşılan. Diğer mezar içlerinde de aynı manzarayı görünce, nasıl haberlemiş olduklarından da böylece emin oldum.
Hikaye bundan daha ileriye gitmedi. Beklenen birkaç olay gerçekleşti hepsi bu. Ölüler zaten mezarlarına dönmüşlerdi. Hepsi isyana katıldığı için tüm mezarlıkların içi benzin dökülerek yakıldı. Şehrin sağ kurtulan insanlar psikoloji kliniklerini doldururken, aklını yitirenler memleketin tımarhanelerine dağıtıldı. Taze ölüler taze bir mezarlığa gömüldü. O gün elektiriklerin kesik olması; telefon şebekelerinin hizmet dışı kalması da bu hikayenin en tuhaf ayrıntısı olarak kaldı. Bu durum, yetkililerin ölükent'te ne olup bittiğini saklamasına iyi fırsat verdi doğrusu. Yanına kaçtığım silahşör patronu, merakımdan ofisine şöyle bir baktığımda gördüm. Cep telefonu elinde, bir müşteriyle konuşuyordu anlaşılan. Siteden bir tane daha daire satmaya çalışıyordu.
Deneysel öykü vardır herhalde. Günümüzde deneysel olmayan ne var ki? Ancak alışılmışın dışında yol ve yöntemler aramak, konulara değinmeye çalışmak deneysellik ise evet, ben de deneysel diyorum.
Metnin konusu ile uslübü birbiriyle alakalı şeyler bence. Sartre, "Konu uslübü doğurur" diyordu yanılmıyorsam. Bu benim birinci meselem. Yani konu. Ve yapmaya çalıştığım şey, düşünce ile edebiyatı buluşturmaya çalışmak. Vaaza kaçmadan, bir düşünceyi sona erdirmeden, ima ederek, sonlandırmayarak ve metnin muhatabını da benim noktama çekerek. Yoksa şöyle Bukowski yada Tian gibi keskin ve enerjik yazmayı da çok isterdim. Ama gerçekleştirmeye çalıştığım bir amacım var. O da bu çağa bir yumruk atmak. Çünkü hayatlarımızın üstünde bir karabasan olarak duruyor. Çünkü kelimenin tek anlamıyla beni hasta ediyor. Sadece beni değil; çoğumuzu.
En son Poe tarafından Prş Ksm 22, 2007 10:19 pm tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
Ama şu da var: Şiirdeki gibi salt güzellik ve mükemmeliği gerçekleştirmeye çalışma. Kabül edelim yada etmeliyim, insanları güzel ve mükemmel olan metin etkiler. Yani en edebi olanı. Büyük şeyler söylediğin metinler değil.
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız