Tarih: Sal Ksm 20, 2007 11:47 pm Mesaj konusu: BEYAZ MELEK
BEYAZ MELEK
Yönetmen : Mahsun Kırmızıgül
Oyuncular : Yıldız Kenter, Nejat Uygur, Mahsun Kırmızıgül, Erol Günaydın, Ali Sürmeli, Yavuz Bingöl, Emel Sayın ve Türk sinemasının tanıdık tüm yaşlı usta yüzleri örneğin palyaço rolünde bildik bir usta ama makyajıyla tanımak zor.
Senaryo : Mahsun Kırmızıgül
Görüntü Yönetmeni: Eyüp Boz
Müzik: Yıldıray Gülgen, Kemal Sahir Gürel
Kurgu: Engin Öztürk
Tür: Dram
Süre: 115 Dk.
Yapım: 2007 - Türkiye
Dağıtımcı: Medyavizyon
Film vizyona gireli daha çok yeni ama Babam ve Oğlum gibi etkisini uzun süre devam ettirecek gibi.
Filmle ilgili eleştiride alkışlayanlar da daha mesafeli yaklaşanlar da var.
Hem konu hem de arabeske ve Mahsun'a bakış açısı filmin yönetmenliğini ve senaryosunu daha bir mercek altına almayı tetiklemiş durumda. Türkiye'nin içinde bulunduğu Türk Kürt gündemleri de Mahsunun şahsında eleştirmenlerce daha bir parlatılmış durumda. Filmi izlediğim için böyle bir bakışa anlam veremedim. Çünkü bu konu siyasi gündemin içinde oysa ki filmde sosyolojik açıdan bu konu asla akla gelmeyecek bir şekilde işlenmiş durumda ki bence filmi samimi kılmış. Tabii Doğu biraz daha egzotik ve şiirsel, ritüeller açısından zenginleştirilmiş ki nihayetinde sinemanın görsel ruhunu da müziklerle birlikte daha etkileyici kılmak açısından hoş olmuş. Tabii bu arada kendinizi Çin egzotizmine öykünen karpuz kabuğunda fener alayına hazırlıksız yakalanmak şaşkınlığına da hazırlamalısınız.
Ali Murat Güven'in Yeni Şafak gazetesindeki yorumu:
17.11.2007
"Helâl olsun sana Mahsun…
Sevgili Mahsun Kırmızıgül,
Muhabirlik yaptığım yıllarda bir kaç kokteylde uzaktan görmüşlüğüm, belki de şöyle bir selamlaşmışlığım dışında, seninle hayatım boyunca hiç yakından tanışıp konuşmadım. Doğaldır ki sen de beni tanımıyorsun.
Geçen salı akşamına kadar, müzik ve magazin dünyasının vitrininde yer alan pek çok meslektaşın gibi, yalnızca bir “sahne imajı”ydın benim için. Dürüstçe itiraf etmek gerekirse, müziğine ve tarzına çok da bayıldığım söylenemezdi. Hadi daha da ileri gideyim; alttan alta “uyuz oluyordum” sana…( Ne sesini ne de şarkılarını ne de saçma kliplerini beğendim/ Fadim)
Ancak, o akşam, bir çok gazeteciyle birlikte katıldığım “Beyaz Melek” adlı filminin galasında, bugüne kadar bildiğimden, tanıdığımdan çok daha farklı bir Mahsun Kırmızıgül tanıdım ben…
Senaryosunu yazıp yönettiğin ilk sinema filmini yüzlerce kişiyle birlikte izledim. Pür dikkat… Ve sana ilişkin olarak, yıllar içinde belleğimde birikmiş yığınla kültürel önyargı eşliğinde…
Ancak, iki saat geçip de perdede “Beyaz Melek”in bitiş yazıları yükselirken hem çok mutlu, hem de alabildiğine utanmış bir adamdım ben…
Çok mutluydum; çünkü Türk sineması son derece yetenekli, duygusal, halkına karşı alabildiğine sevgi dolu, tek kelimeyle pırıl pırıl bir yönetmen kazanmıştı. Yanısıra, müthiş bir film de ekliyorduk ulusal sinemamızın tarihçesine…
Fakat, dediğim gibi, aynı zamanda çok da utanmıştım. Çünkü, bir zamanlar kaşları birbirine bitişik olan, bizim o sivilceli, “Doğu”lu, “kıro” Mahsun, gün gelmiş ve hepimizin suratına âdeta bir tokat gibi çarpan müthiş bir “kardeşlik destanı”na imza atmıştı. Hem de bir “ilk film” olmasına rağmen, neredeyse yok denecek kadar az teknik ve estetik kusurla yapmıştı bunu…
Film yapmak bir noktadan sonra kolay; nihayetinde para, ekip ve zaman işi… Sektörde belli bir kıdem ve deneyim kazanmış herkes gibi sen de belli bir arayış sürecinden sonra bunları er ya da geç bulabilirdin. Ancak, asıl önemli olan, paranı, ekibini, zamanını ve de enerjini Türkiye'ye karşı bu denli sevgi dolu, böylesine barışçıl duygularla bezeli bir projeye yatırmış olmandı.
Bir yönetmen, alabildiğine ücrâ bir köşesinde doğup binbir türlü zorluklar içinde büyüdüğü, sonrasında ise kendisine para, pul, şöhret, saygınlık; velhasıl “nefs”in istediği herşeyi fazlasıyla sunan vatanına ancak bu kadar güzel teşekkür edebilirdi.
Ve bana kalırsa Mahsun da bu ülkeye olan gönül borcunu “Beyaz Melek” ile fazlasıyla ödedi. Yılmaz Güney de Kürt asıllı bir sinemacımızdı, Mahsun Kırmızıgül de öyle… Ancak Güney, vaktiyle tercihini “Yol”dan, “Duvar”dan yana kullanmıştı; Mahsun ise “Beyaz Melek”ten yana kullanmayı yeğlemiş.
Toplumun farklı farklı etnik unsurlarının birbirlerine karşı bu denli bilenip düşman kılındığı, ülkenin her köşesinin kesif bir nefretle kaplandığı lanet olası bir atmosferde, “Anadolu kardeşliği”ni yücelten böylesi naif öykülere ne kadar da ihtiyacımız varmış.
Sevgili okurlar; Doğu'yu Batı'ya, Batı'yı Doğu'ya şiir gibi bir sinema diliyle yaklaştıran; Türk sinema tarihinin en muhteşem oyuncu kadrosunu biraraya getiren; neredeyse her diyaloğu barış için, kardeşlik için çile çeken bir yüreğin sancılarını bizlere duyurmakta olan “Beyaz Melek”i ne yapıp edip mutlaka görün. Bu film izleyici toplamalı ve yeterince para kazanmalıdır. Ki ardından benzerleri de gelebilsin…
“Beni vaktiyle çok ezdiler” diye dövünen herkesin Türkiye'ye yönelik derin hınçlarını sinema, müzik ve edebiyat üzerinden çıkarmaya çalıştığı bir dönemde, “hınç kültürü”ne değil “ulusal birlik ve beraberlik ülküsü”ne hizmet eden böylesine güçlü bir başyapıt ortaya koyduğun için helâl olsun sana sevgili Mahsun…
Mahsun Kırmızıgül sinemaya senarist-yönetmen-oyuncu-besteci olarak son derece iddialı bir başlangıç yaptı. “Beyaz Melek”teki oyunculuğu başarılı sayılabilir ama senarist ve yönetmen olarak henüz çok eksiği var.
“Beyaz Melek” bazı sinemasal ve duygusal planlar yakalamış olsa da dramatik açıdan bütünlük içermeyen bir film. İstanbul huzurevi, Doğu’ya yolculuk ve Tuz Gölü’nde mola, Doğu’da geleneksel misafirperverlik diye üç bölüme ayırabiliriz. Çok sayıda karakter ve yan öykü, tanınmış isimleri bir araya toplama amacına hizmet ediyor ama filmi karmaşıklaştırdığı gibi yüzeysel de kılıyor.
“Beyaz Melek” yaşlı bir adamın hastanenin radyoterapi odasından kaçması ve iki genç adamın onu kovalamasıyla açılıyor. Yaşlı adam rastlantı sonucu bir huzurevinde buluyor kendini... Kapıya bırakıldığını sanıp içeri buyur ediyorlar. Doğu’dan gelen ve huzurevinin ne olduğunu bile bilmeyen oğulları bahçede sabahlarken kaderlerine terk edilmiş yaşlıları tanıyoruz. Her birinin farklı bir kesimi temsil etmesine özen gösterilmiş, bu da filme zoraki bir mozaik havası vermiş.
Aralarından biri de emekli hemşire, beyaz rengi çok seven, herkese kol kanat geren, sürekli bir melek görüp onunla konuşan Melek... Yaşlılar ölüme yaklaştığı için olsa gerek film adını bu karakterden alıyor.
Tipik bir mendil ıslatan
“Beyaz Melek” tipik bir mendil ıslatan film. Ailelerinin sahip çıkmadığı ya da kimsesiz kalmış Batılı yaşlılarla koca bir aşiretin başı olan Doğulu ataerk arasındaki çelişkiye vurgu yapıyor. İstanbul ile simgelenen Batı’da aile büyüklerinin yeterince sayılıp sevilmediğini, Doğu’da ise el üstünde tutulduğunu söylüyor. Batı’ya dair eleştirisinde haklı olsa da feodalitenin ortadan kalktığını iddia eden, çok eşli, çok çocuklu olmanın sevimli göründüğü, zengin bir masal Doğusu yaratması fazla iyimser bir yaklaşım.
Yaşlılara ne kadar şefkatle yaklaşsa da filmin şiddete bakışında da bir çelişki var. Hem silahın sadece varlığının bile bela getireceğinin altını çiziyor hem de dayak atanı dayakla cezalandırmayı haklı görüyor.
Mahsun Kırmızıgül’ün canlandırdığı, belinde silah taşıyan karakter huzurevinde yaşlılara eziyet eden hastabakıcının yaptıklarına bakınca şok geçiriyor. Onun aklının almadığı bu şiddet türü yüzünden hastabakıcının boğazına sarılması filmin hassasiyetlerine uymuyor. "
Alin Taşcıyan'ın yorumuna daha fazla katıldığımı belirteyim.
Bu arada huzurevleri çalışanları ve yöneticileri de kurumsal olarak izleyicide bir sorgulama ihtiyacı hissettirmiyor değil. Bu konuda rahatsız olanlar da tepkilerini ortaya koymaya başladılar bile.
Huzurevi sakinlerinden 'Beyaz Melek' tepkisi
ADANA (İHA)
Ünlü Türkücü Mahsun Kırmızıgül'ün yazıp yönettiği "Beyaz Melek" adlı sinema filminin fragmanındaki işkence ve dayak görüntüleri, huzurevi sakinlerinin tepkisine neden oldu.
Mahsun Kırmızıgül'ün yönettiği, kendisiyle birlikte Ali Sürmeli, Arif Erkin, Cezmi Baskın, Cihat Tamer, Yıldız Kenter, Erol Günaydın, Emel Sayın ve bir çok ünlü sanatçının rol aldığı Beyaz Melek adlı sinema filmi 16 Kasım Cuma günü gösterime girecek.
Huzurevinde yaşayan bir grup insanın hayata olan bağlılığını ve birbirlerine duyduğu sevgiyi anlatan filmin fragmanındaki huzurevi sakinlerinin dayak ve işkenceye maruz kalmaları, Adana Huzurevi sakinlerinin tepkisini topladı. Toplumdaki "itilmiş, kakılmış ve çocukları tarafından istenmeyenlerin yeri" imajı silinmeye çalışılan huzurevindeki dayak ve işkence görüntülerinin kendilerini rahatsız ettiğini söyleyen 66 yaşındaki Lütfiye Görgün "Filmin fragmanını görünce şok oldum. Ben huzurevine geleli 3. 5 ayoldu ancak böyle bir şey görmedim. Huzurevine gelirken çevrem bana çok tepki gösterdi. Hatta çocuklarım bana küstü hala konuşmuyor. Bunun nedeni de huzurevlerini kötü anlatan film ve dizilerdir. Böyle yalan yanlış filmler yaşlıları çok etkiliyor. Burada ne yaşlılara ne dayak var ne de kötü muamele. Asla ve asla 'Beyaz Melek' filminin fragmanındaki görüntülerin yüzde 1'i yaşanmıyor burada. Belki filmin içeriği farklıdır ancak, fragmanı halkı yanıltıyor. Eğer filmde bu tür sahneler varsa huzurevleri ayaklanır. Bunu protesto ederiz" dedi.
Huzurevi sakinlerinden 77 yaşındaki Ramazan Pala ise Mahsun Kırmızıgül'ün para kazanmak için böyle bir film çektiğini ancak Türkiye genelindeki devletin işlettiği huzurevlerinde ne dayak, ne işkence olmadığını söyledi. Pala, "Fragmandaki sahneler afaki, onlar para kazanmak için yapmışlar. Mahsun Kırmızıgül artık son zamanlarını yaşıyor. Bu film Adana'ya da gelecek. Ben de filme gideceğim. "
12 yıldır huzurevinde yaşayan 78 yaşındaki Meral Girici de filmin fragmanını televizyonda izlediğini ve sahnelerden çok etkilendiğini belirterek, "12 yıldır huzurevindeyim ama kesinlikle kötü muamele görmedim. İşkence yapıldığı gösteriliyor, kesinlikle yalan ben huzurevinde çok mutluyum" diye konuştu.
2 yıl önce çocuklarından habersiz huzurevine yerleşen 79 yaşındaki Bedri ve 84 yaşındaki Fethi Hepyetiker'de filmin fragmanına tepki göstererek huzurevlerinde kötü muamelenin kesinlikle olmadığını filmin çok kötü bir hata olduğunu söyledi.
13.11.2007 Yeni Şafak
En son fadim tarafından Çrş Ksm 21, 2007 12:18 am tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
Fazla mı parlak olur, "Bir Türk Şarlosu (Charlie Chaplin) ile karşı karşıyayız" dersem..
Evet..
Yazan Mahsun.. Yöneten Mahsun.. Müzik Mahsun.. Baş rolde Mahsun.. Tipik bir Chaplin çalışması değil mi?.. Sahne Işıkları mesela aynen böyle değil miydi?..
Eee.. Başarı da farksız.. O film dünyada ne etki yaptıysa, bu da Türkiye'de onu yaptı.. Öyleyse, alın size Türk Şarlosu..
Hayır..
O zaman Mahsun'un gelecek filmlerine haksızlık yaparız..
Beyaz Melek, bir "İlk" film olarak çarpıcı.. Umut verici.. Ama mükemmel değil henüz.. Bir başyapıt hiç değil..
"Ben Mahsun Kırmızıgül, size çok daha iyilerini yapacağım, bekleyin" diyen bir açılış..
Filmin senaryosuna yönelik, başta bizim Ayşe'nin "Bir öykü yok" deyişine katılmıyorum. Olması şart değil çünkü.. Öyle filmler vardır, hem de çok güzel.. Bir pencere açılır, bir kasabanın, bir ailenin, bir insanın yaşamına.. Bir süre bakılır. Sonra pencere kapanır.. O kadar.. Kaldı ki, Mahsun'un filminde öykü değil, öyküler var.. Her kahramanın ayrı ayrı öyküsü..
Film İstanbul'da bir huzurevine açılan pencereyle başlıyor. Sonra kahramanlarımız minibüse doluşup Diyarbakır yollarına düşünce, yol filmine dönüşüyor.. Son bölümde penceremizi bir aşiret yaşamına açıyoruz bu defa..
Mahsun'un anlatımı iyi.. Kahramanları iyi tanıtıyor.. Sahneler tempolu, rahat ve merakla izlenir.. Yer yer harika çekimler var.. Tuz gölü sahneleri mesela.. Hele de kıpkızıl akşamüstü.. Hiç gidip gördünüz mü?.. Görmediyseniz yazık.. Büyüler insanı.. Cirit oyunu mesela.. Olağanüstü..
Oyuncu yönetimine alkış yetmez.. Dünyanın en zor işidir, tiyatrocuya sinema oynatmak.. Tiyatro rol kesmektir çünkü.. Oysa sinema, sadelik ister.. Mahsun tiyatromuzun devlerini oynatmış üstelik.. Ve de Yıldız Kenter hariç, hepsini sinemacı yapmış. Büyük Yıldız hâlâ teatral..
Kendisi birinci sınıf.. Belinde tabanca ile dolaşan melek kalpli delikanlı.. Zor rol.. Ama inandırıyor Mahsun.. Sevdiriyor.
Müzikler enfes.. Gerçekten enfes..
O zaman..
En büyük yanlışı Mahsun'un, ille de mesaj verme merakı.. Filmde mesaj lafla verildi mi kızıyorum. Ben geri zekâlı mıyım?.. Sen olayı anlat, ben niye anlattığını anlarım.. "Hayır, seyirci anlamaz. Bu yüzden lafımı oyunculardan birine söyleteyim" dedin mi filmin böyle klişelere boğulur ve düşer..
Mahsun, durmadan, bıkmadan, usanmadan hem de yanlış mesaj veriyor..
Huzurevleri tukakadır.. Aile büyüklerini bu evlere bırakanlar kötü insanlardır. Kötü insanlar şehirlerde, büyük şehirlerde yaşar. Kasaba insanı, Anadolu insanı, hele de Kürt aşiret insanı mükemmeldir..
Öyle mi?..
Benim çoluk çocuğum yok.. Ama yarın bana bakacak tonla yakınım var. Ne var ki ben elden ayaktan kesilirsem, bunların hiçbirine yük olmak istemem.. Gider huzurevinde üstelik kendi yaşıtlarım arasında güle oynaya yaşarım. Sevdiklerim ziyaretime gelir, ben onların evine giderim.. Ama sonunda kendi evime, huzur bulduğum, kimseye ağırlık olmadığım, kimsenin bana "Bu niye burada" diye bakmadığına emin olduğum yere, huzurevine dönerim. Çocuklarım da olsaydı, düşüncem değişmezdi. Ben tekerlekli sandalyede yaşayan emekli binbaşı Erol Günaydın'ın yerinde olsam, birlikte yaşamaktan çok mutlu olduğum Huzurevi arkadaşlarımla kalmayı tercih ederdim mesela, eve dönmek yerine..
Ayrıca..
100 metrekare, iki oda, bakla sofa evlerde yaşam artık eskisi gibi değil.. Hele de kiraya zor yeten maaşlarla, Mahsun.. Yani, kentlerde, hele günümüzün çarpık kentlerinde yaşam, Anadolu aşireti, 40 kişi bir arada komünal yaşama benzemez.. Büyük aile devri kentlerde bitti. Çocuklar bile evden taşınmak için evlenmeyi beklemiyor artık..
Huzurevleri, çok önemli bir toplumsal sorunu çözen kutsal mekânlardır. Bunları kuran ve yaşatanlar da kutsal kişilerdir..
Kaldı ki, Mahsun'un anlatmak istediklerini yıllar yıllar önce Edmond Morris, Tahta Çanaklar adlı minik oyunu ile çok dokunaklı yazmış, bu oyun bizim okuma kitaplarımıza öykü olarak girmiş, 50'li yıllarda Devlet Tiyatrosu'nda Yıldırım Önal muhteşem oynamış, 60'lı yıllarda da Memduh Ün, Halit Refiğ senaryosu ve Salih Tozan'ın unutulmaz "Büyükbaba" kompozisyonuyla harika bir Kırık Çanaklar filmi yapıp işi bitirmişti.
Diyarbakır insanlarını harika anlatmış Mahsun.. Kürtleri.. Ben Kürtler içinde çok yaşadım. Kürt insanı çok yakınım oldu. Genelde aynen Mahsun'un anlattığı gibidirler.. Onları kendimden ayırmam.. Ayırmadım.. Hele günümüzde, PKK yüzünden, ya da bahanesi ile Kürt düşmanı bir hava yaratılırken, bu sahneler iyi de olmuş belki..
Ama ne var ki, tüm Anadolu insanı böyledir, Mahsun.. Sadece Kürtler değil.. Araya Kürtçe laflar sıkıştırıp, bu iyi insanların ille de Kürtler olduğunun altını böyle çizmeseydin keşke.. Bıraksaydın biz anlasaydık, onların ne aşireti olduğunu.. Sen "Anadolu insanı işte bu" deyip geçseydin..
Haaa.. Filmin hiçbir sahnesinde ağlamak içimden gelmedi. Ağlatmak için çekilen sahneler bende ters etki yapıyor belki.. Bir de ben, ağlanacak şeylere ağlamıyorum. Hayat boyu da ağlamadım.. Beni mutluluk ağlatır.. Mutlu sahneler duygulandırır.. Ayrılıklar değil, kavuşmalar ıslatır yanaklarımı..
Filmde ölmesi beklenenler ölürken, yani yaşamın gerçekleri yürürken niye ağlayayım ki.. Hüzünle kabullenirim, o kadar.
Ama "Hain" damadın, Huzurevine, elinde çiçekle geldiği o mutlu sahnede ağlayabilirdim işte.. O beklenmedik bir sahneydi çünkü.. Doğanın gereği değil, insanın istemine bağlı bir gelişme.. Ailenin yeniden bir araya geldiği ve birbirine sevgi ile sarıldığı o sahne bir tek, zorladı beni..
Son söz.. Hemen kolları sıva Mahsun.. Yenisine hemen başla.."
Hıncal Uluç / Sabah
Yıldız Kenter film boyunca tiyatrocuydu, katılıyorum.
İnsanların yaşlılık ve yalnızlık gibi iki temel korkusuna hitap ettiği için çok tutuldu,bazı sahneler görsel açıdan etkileyiciydi ,evet kabul ediyorum.Ama abartıldığını düşünüyorum.
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız