Tarih: Prş Ksm 15, 2007 1:19 am Mesaj konusu: AHLAK MI !?
Ahlakı kısaca 'insanın davranışlarında başkalarının mutluluğunu hesaba katması' diye tanımlamış, bunun da, başkalarının mutluluğunu arttırmak, hiç değilse, onların mutluluğunu azaltmaktan kaçınmak arzusu biçiminde kendini gösterdiğini söylemiştim. Nitekim hangi türden davranışların toplumda birer erdem (virtu), hangilerinin erdemsizlik (vice) sayıldığına bakarsak, dürüstlük, yardımseverlik, alçakgönüllülük ve hoşgörülülüğün birinci öbeğe; yalancılık, hırsızlık, hükmetme tutkusu ve adaletsizliğin ikinci öbeğe girdiğini görürüz. Bu da halkın sağduyusu ile ahlaka uygun davranışları ahlaka aykırı olanlardan ayırt edebildiğini gösterir.
Bir insanın ahlak açısından erdemli olup olmamasında yaradılışı' nın, yani duygusal ve düşünsel yeteneklerinin başrolü oynadığını kabul etsek bile, bunda, aldığı eğitimin, dolayısıyla kültürün de önemli bir payı olduğu şüphe götürmez. Geçen yazımda iyi bir edebiyat, sanat ve müzik eğitiminin insanın ahlaki duyarlılığını geliştirmedeki rolüne değinmiştim. Oysa burada aklın da büyük payı olduğunu unutmamak gerekir. Nitekim insan, başkalarını ilgilendiren davranışlarında onların muhtemel tepkilerini de hesaba katmak zorundadır. Her hayvan gibi insan da doğuştan bencildir, yani kendi arzu ve isteklerini tatmin etmeyi düşünür, ancak bazen bunlar başkalarının istek ve arzularıyla bağdaşmaz. İşte o zaman kişi ahlaki bir karar vermek zorundadır: Arzu ve isteklerini başkalarının mutluluğunu azaltma pahasına gerçekleştirecek midir, yoksa onları dizginleyecek midir? İşte burada insanın uzun vadeli mutluluğunu hesap edebilecek kadar akıllı olup olmaması söz konusu.
İnsanı kısa vadede en çok mutlu eden şey, içinden geldiği gibi hareket edebilmesi, dolayısıyla anlık istek ve arzularını gerçekleştirebilmesidir. Ancak genellikle insanlar uzun vadeli mutlulukları için bazen anlık mutluluklarını feda etmek zorunda olduklarını da bilirler. Sağduyuları onları bir tür 'mutluluk hesabı' yapmaya zorlar. İnsanın daima gelecekteki mutluluğunu da hesaba katarak yaşaması, dolayısıyla kısa vadeli, gelgeç arzularına kapılmaması, böylece kendini kendi mutluluğundan sorumlu tutması tipik bir akıllılık belirtisi olsa gerek. Ne var ki 'ahlak bilinci' dediğimiz şey, insanın başkalarının da mutluluğunu hesaba kattığı zaman başlar. Aslında hayvanlar gibi insanlar da mutlak anlamda 'bencil' değildirler, zira kendi çocuklarını, yakınlarını, giderek sevdikleri yabancıları, dost ve tanıdıklarını mutlu etmekten zevk alırlar. İşte ahlak bilinci yakınımız, tenıdığımız, dostumuz olmayan kişilerin, yani 'yabancılar' ın mutluluğundan kendimizi sorumlu tuttuğumuz zaman ortaya çıkıyor.
Bilindiği gibi, her türlü hesap bir akıl işidir. Sıradan adamın çoğu zaman kendi uzun vadeli mutluluğunu hesap edebilecek kadar akıllı olduğu şüphe götürmez. Ancak sıradan adam yabancı gözüyle baktığı insanların mutluluğundan kendisini sorumlu görmediği için, onlara karşı davranışlarında 'taklit' yöntemine başvurur, yani içinde yaşadığı toplumda geçerli olan ahlak ve görgü kurallarına uymaya çalışır, ama eline fırsat geçince onları çiğnemekten de çekinmez. Onu ahlaklı davranmaya zorlayan sadece cezalandırma, en azından kınama korkusudur, başkalarının mutluluğunu arttırma arzusu ya da azaltma kaygısı değil. Bu sonuncusuna ancak çok zeki insanlarda rastlıyoruz.
Fikir üreten insanlara 'filozof' , bilgi üretenlere de 'bilim adamı' deniyor. Her iki tipin de üstün zekâlı insanlar arasından çıktığını biliyoruz. Filozoflarla bilim adamları arasından 'ahlaka aykırı' davrananları hemen hemen çıkmadığına göre ,
bu insanların neredeyse 'doğal' olarak ahlaklı olduklarını söyleyebiliriz. Bunda üstün zekâları kadar duyarlılıklarının da önemli bir rolü olduğuna inanıyorum. Nitekim, sonuçta bir duygu olan 'doğruluk sevgisi' bu gibi insanları ister istemez 'dürüst' , yani doğru sözlü, dolayısıyla sözüne güvenilir olmaya itelemektedir. Dürüst insan yalan söylemez, kimseyi aldatmaz, verdiği sözden dönmez, dolayısıyla başkalarının mutluluğuna yol açabilecek davranışlarda bulunmaz. Herhalde bu gibi insanların toplumda saygın bir yerleri olmasının da nedeni budur.
Yalnız asıl sorun şurada: Orta zekâlı insanları da eğitim yoluyla ahlaklı davranmaya yüreklendirmek mümkün mü?
Ben şu savın doğruluğuna hem teorikte hem de pratikte katılmıyorum:
"Fikir üreten insanlara 'filozof' , bilgi üretenlere de 'bilim adamı' deniyor. Her iki tipin de üstün zekâlı insanlar arasından çıktığını biliyoruz. Filozoflarla bilim adamları arasından 'ahlaka aykırı' davrananları hemen hemen çıkmadığına göre , bu insanların neredeyse 'doğal' olarak ahlaklı olduklarını söyleyebiliriz."
Zeka ve ahlak arasında nasıl bir bağlantı kurmuş yazar, merak ediyorum. Üstelik zeka da tartışmalı bir kavramken, üzerinde uzlaşılmış tek bir tanımı yokken.
Zekanın son tanımına göre:Somut olsun soyut olsun nesneler arasında ilişki kurabilmektir.
Soyut ahlakla, somut hırsızlık arasında ilişki kuramayan varlık; 70 düzeyinde bir zekaya sahip değildir. Zekası daha aşağılarda olan ahlaksızdır.
Yukarda kısaltarak verdiğin yazıda savlar var, kanıtlar yok. Notre-Damme'ın Quassimodo'su ahlaksız, Holywood'un Sharon Stone'u ahlaklı oluyor bu teze göre. Ben hala zekayla ahlak arasında birebir dolaysız bir ilişki olduğunu sanmıyorum. Sav ilginç ama. Açarsan sevinirim.
Aslında yazıyı okunması ve algılanması amacıyla koymuştum.Derdim sav ve kanıt ortaya koymak değil.Derdim; dünyanın terör, açlık ve özellikle KAPİTALİZM uğruna ne kadar ahlaksızlaştığıdır.Ahlak her zaman ahlak olmuştur.İrdelenmesi dileği ile...
benim derdim de illa bir şeye karşı çıkmak değil. Zeka ve ahlak ilişkisi rahatsız etti beni. Bu, sanki seçkinci bir ahlak anlayışına götürebilir gibi. Zeki olanlar ahlaklıdır, daha az zeki olanlar düşük ahlaklıdır gibi. Zeka yalnızca doğuştan gelen bir meleke değildir. Genetik, hastalıklar, çevre, eğitim, beslenme vb de zeka üzerine etkilidir. Şimdi, bu nedenlerden dolayı ortalama ve ortalamanın altında zekaya sahip olan yığınların düşük ahlaklılıkla suçlanması gibi bir sonuca yol açtığı için yazıdaki savları ilginç ama tehlikeli de buluyorum. Bir çeşit aristokratik ahlak anlayışı var gibi önümüzde. Son iki paragraf olmasaydı yazı beni rahatsız etmeyecekti.
Sizin hayallere önem verdiğinizi biliyorum.Anlaşılabileceğimizi umuyorum.
Ahlakın salt bir kavramdan öte, bir yaşam biçimi olduğu yadsınamaz.Ahlak zekayı ilgilendirir çünkü, düşüncelerden,düşünme işinden insan ahlaklı bir yapıya kavuşur.Hiç kimse bunu zekasıyla ilişkilendirmez, neden, zekanın bir matematik problemini çözmek olduğunu sanır. Zekanın topyekün adam olmaya çalışmak fikrini, ne duymuştur ne de okumuştur. Okusa zeki olmaya yelken açacaktır zaten. Şimdi sorarım zeki insan ; ahlaklı, onurlu, dürüst, sevgi dolu olan, kendini bilen midir, yoksa dünyevi imtihan yükünü artıran, çok para kazanan mıdır?...Acaba ahlaklı,zeki insan kalbinde en ufak bir kötülük taşır mı taşımaz mı?...Yukarıda da yazıldığı gibi, başkalarının da mutluluğunu gözetir mi, bencilliğini yok edip, atığı her adımın ahlaki olup olmadığını düşünür mü?..
Bazen, yanlış anlaşılmalar/anlamalar, anlatılanın çok ötesinde sonuçlara yol açabilirler. "Filozoflarla bilim adamları arasından 'ahlaka aykırı' davrananları hemen hemen çıkmadığına göre , bu insanların neredeyse 'doğal' olarak ahlaklı olduklarını söyleyebiliriz. Bunda üstün zekâları kadar duyarlılıklarının da önemli bir rolü olduğuna inanıyorum". Kitle yıkım silahlarını, Dr Mengele'yi, Huntington'u vs düşündükçe yukardaki saptama tartışılır geliyor bana. Kuşkusuz Irak Savaşı'nın mimarları da çok zeki adamlardı ama ahlakları tartışılır. Beni rahatsız eden yukardaki iddialı cümleler.
Öte yandan, düşünen, soru soran ve yanıtlar arayan,aklıyla yaşayan insanın daha ahlaklı, daha özgeci, daha sorumluluk sahibi olması bana da akla yakın geliyor. Düşünmeden, yalnızca günah olduğu için kötü eylemden sakınan insanla, düşünen günah olanın kötü "de" olduğunu kavrayarak kendini tutanın aynı olmadığı bir gerçek. Bundan da öte, ikincinin ahlakının daha sağlam temellere oturduğu ve daha güçlü olduğu da tartışılmaz. Yani ana fikir açısından, durduğumuz yer birbirine çok yakın. Dedim ya, pasaj, yanlış yorumlara açık. Tek sorun bu
"Bu sabah kuş sesleriyle uyandım. Ne güzel değil mi? Hayır, güzel değil! açık penceremden ok gibi dalıp yastığıma saplanan karga sesleriydi.
Kuş sesleri dediğimde aklına asla karganın gelmediğini biliyorum. Bu, karganın da bir kuş türü olduğunu bilmeyişinden değil, karganın türünün en önemli özelliği olan güzel bir ötüşten mahrum oluşundan elbette. Yüzümü yıkarken acaba diyordum; acaba türümüzün en önemli özelliklerini taşıyor muyuz? hareketlerimiz ve sözlerimiz nerelere saplanıyor? acaba 'insan' denince hatırlanıyor muyuz?"
Bu soruyu sorduran da üstün bir zekadır kanımca. Diğerleri zekasının kullanma kılavuzunu yanlış okuyan dahi(!) lerdir.
Yazarın ele alış biçimini inaçtan farklı ve eksik olduğunu biliyorum, size katılıyorum.
Saydığınız isimler ahlakın tanımını bilmeyen, şarlatanlardır.İnsanlığın zararına çalışan insanları zeki veya ahlaklı saymam. Ahlaktan uzaklaşan insanların, ahlaki bir kaygı gütmeyeceği aşikardır.İnanç bağlamında ele alınırsa zeka, yahut kalbden beslenirse zeka, görmeyen bir beyin gözlüğüne kavuşacaktır.İnsan sevap sandığı herşeyi günah, günah sandığı herşeyi sevap sanacak bir değişken beyne sahiptir.
Lev Nikoleyeviç Tolstoy der ki; "Yalnızca tek bir özellik davranışların iyi ya da kötü olarak sınıflandırılmasını sağlar: Eğer dünyadaki sevgiyi attırıyorsa, iyidir. Eğer insanları birbirinden ayırıyor ve aralarında düşmanlık oluşmasına sebep oluyorsa,kötüdür."
Güzel bir tanım. O kadar açık ki, kapitalizmin ahlakını, kapitalist ahlakı tartışmaya bile gerek yok. Anketin sonucu belli gibidir.
Ahlak konusunda hep kafamı kuralayan bir soru var: evrensel bir ahlak dizgesi "kurulabilir" mi? Yoksa, bu kadar farklı kültür, toplum, din, ekonomik-siyasi-toplumsal sistem varken, ancak ortak/evrensel ilkeler mi paylaşılabilir?
Duygusal çırpınmalar zekadan uzak eylemlerdir.Zeki insan hatırlanma kaygısı taşımaz...
Yanılıyorsunuz. Zeka duygusal çırpınışların temel kaynağıdır. Hatta beyinde fonksiyon gösterdikleri bölgeler bile o kadar yakındır ki, kol koladırlar.
Birbirlerini beslerler adeta, kanlanmalarını sağlayan damarlar bile aynıdır.
Duygusal çırpınma dediğiniz şeyler zeka oluverir birden.
Yazdığım alıntıda hatırlanma kaygısı yok, insanlara hatırlatma kaygısı var. Bu da zeki insanın bir özelliğidir.
Yazdığım alıntıda hatırlanma kaygısı yok, insanlara hatırlatma kaygısı var. Bu da zeki insanın bir özelliğidir.[/quote]
Güzel bir alıntı.Ben sizin sanmıştım.Sonradan da olsa alıntı olduğunu yazdınız.Yazdıklarınızdan dolayı saygı duyuyorum size.Polemiğe girecek vaktim yok.
Ahlak konusunda hep kafamı kuralayan bir soru var: evrensel bir ahlak dizgesi "kurulabilir" mi? Yoksa, bu kadar farklı kültür, toplum, din, ekonomik-siyasi-toplumsal sistem varken, ancak ortak/evrensel ilkeler mi paylaşılabilir?
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız