Bazı adamlar vardır, şöhretten bucak bucak kaçarlar; çünkü şöhretin afet olduğuna dair peygamber kelamındaki derin hikmeti çok erken kavramışlardır. Kendi şöhretlerinin ve servetlerinin esiri olmadıkları için, gerçek hürriyeti onlar yaşarlar. İnsanlığa asıl büyük hizmeti verenler de onlardır. Nuri Arlasez gibi.
Bu adı duyanların parmakla sayılacak kadar az olduğunu biliyorum. Çünkü başkaları şöhret ve servet ü saman peşinde koşarken, o, kendi kendini gerçekleştirmek için di dinmiş ve inkar edilen değerlerin gönüllübekçiliğine soyunmuştur.
1910 yılında, İstanbul'da, devrin en ünlü ceza avukatlarından Hüsnü Selim Bey'in oğlu olarak dünyaya gelen kahramanımız, aslında istese, kendisini paraya ve şöhrete zahmetsizce kavuşturacak imkanlara sahiptir. Galatasaray'da okur ve babasının ısrarıyla Mekteb-i Hukuk'a yazılır. Bitirdiği an yazıhane ve şöhret hazırdır. Fakat onun tek istediği -ne şöhret, ne para- istediklerini yapabilmek için bol vakittir! Asgari maddi imkan ve bol vakit! Nuri Bey'e göre, zannedilen in aksine, hürriyetin en büyük düşmanı paradır, çünkü sizi -kendi şartlarını benimseterek- esirleştirir.
Aynı düşüncelerle ömrü boyunca evliliğe de yanaşmayan Nuri Bey, ihtiyaçduyduğu bol vakti, Hukuk'tan ayrılarak elde eder ve Şişli'deki baba evinde, okumaya ve kendi içine gömülerek bir çeşit sürekli murakabe halini yaşamaya başlar. Birgün bahçede oturmuş, bir arkadaşının gelmesini beklerken sokakta şezlong satan bir satıcının sesini duyar ve laf olsun diye çağırır. Yeterli parası olmadığı için pantalonlarından birini vererek aldığı şezlonga uzanıp bulutlar seyretmeye başlar. Anesi Yegane Hanım'ı telaşlandıran bu hal, Nuri Bey'in içinde bir huzur başlangıcıdır. Ve gece! Yıldızlar görünmeye başlar. O hala yerinden kımıldamamıştır. "İçimde inanılmaz bir rahatlık hissediyordum" diyor Nuri Bey, "Hayatımda ilk defa o gün kendime ait meseleleri berrak bir biçimde görmeye başladım. Eskiden körüklü fotoğraf makineleri vardı, metrajını yapınca buzlu camında görüntü berrak bir biçimde belirirdi, işte öyle! Benim asıl doğum günüm, o gündür!".
Nuri Bey, o gün yaşadığı halin bir çeşit meditasyon olduğunu Hint felsefesiyle uğraşmaya başladıktan sonra anlar. Kader onu adeta bu felsefeye doğru sürüklemektedir. Birgün Haşet Kitabevi'nde gözüne, Romain Rolland'ın büyük Hint düşünürlerinden Ramakrishna ve onun yetiştirdiği Swami Vive Kananda hakkındaki kitabı ilişir. İçinde birden bu kitaba sahip olmak için dayanılmaz bil arzu uyanmıştır. Fakat o kadar parası yoktur. Her zaman yaptığı gibi, başkası görüp almasın diye raflardaki diğer kitapların arkasında saklar ve eline para geçer geçmez gidip satın alır. Bu yolla gözüne kestirdiği bütün kitapıara sahip olan Nuri Bey, kendisinde iyi kitabı ve değerli insanı bir bakışta anlama h'aSsasının çok erken geliştiğini söylüyor. Zaten Arlasez, soyadı kanunu çıktığında, dayızadesi tarafından bu iki özelliğini ifade etmesi için, o devrin havasında, sanat manasına gelen "Ar"la sezrnek fiilinden "sez"birleştirilerek eldeedilmiştir.Romain Rolland'ın harikulade bir Fransızca'yla yazılmış, üstelik Hint felsefesinin en önemli metinlerini ihtiva eden kitabı, genç Nuri'nin önünde yepyeni 'ufuklar açar. Pozitivizmin kol gezdiği ve Batılılaşmanın şedid bir devlet politikası olarak uygulandığı bu devirde, Doğu'ya ve mistisizme yönelen Nuri Bey, bazan bir kitabı elde etmek için üç dört sene uğraşmayı göze alarak Hint felsefesiyle ilgili çok sayıda nadide kitaba sahip olacaktır. "Gerçi Hindistan'a hiç gidemedim" diyor. "Ama o bana geldi. Hindistan'da senelerce kalıp da hiç bir şeyalmayanlar var".
Nuri Arlasez, babasını 1930, annesini de 1940 yılında kaybeder ve Şişli'de, ablasıyla kindisine miras olarak intikal eden on dört odalı ahşap evin ısıtabildiği tek odasında, tam elli yıl, Hint felsefesine dair kitaplar okuyarak ve asgari maddi imkanla, el yazmaları, fermanlar, vakfiyeler, levhalar, işlemler toplayarak tek başına yaşamıştır. Bu arada İngilizce de öğrenir. Almanca'yı ise, İkinci Dünya Savaşı sırasında Yalova' daki askerliği sırasında alışkanlık haline getirdiği uzun yürüyüşler sırasında kendi kendine öğrenmiştir. Ve yıl 1962. Bir kış günükitaplarını masasında yaymış çalışmaktadır. Derken kap} çalınır:
"Kalkıp açtım, baktım Fethi Bey'in oğlu Osman Okyar, yanında da bir İngiliz. Adını söyledi ama, anlayamadım. Odaya buyur ettim. İngiliz beyefendisi masanın üzerindeki Hint felsefesiyle ilgili kitapları görünce müthiş ilgilendi, oturdu ve incelemeye başladı. İlk defa
geldiği bir evde, arkadaşını da, evsahibini de unutmuş, harıl harıl.at alıyordu." .
~.Bu olaydan sonra, birlikte çıktıkları, bir haftalık "rüya gibi" bir Bursa seyahatı sırasında, Arnold Toynbee olduğunu anladığıİngiliz beyefendisinin yakın dostluğunu kazanan Nuri Bey, her ziyaretinde Türkiye'yi gezdirdiği bu büyük tarihçiyle yıllarca mektuplaşmıştır. Toynbee'nin yazdığı yalaşık yetmiş mektup şu anda IRCICA Arşivi'nde muhafaza ediliyor ve kitap olarak yayımlanmak üzere Ekmeleddin İhsanoğlu tarafından hazırlanmış bulunuyor. Sadece Toynbee ile değil, yakın dostlarından ünlü teorik fizikçi Heisenberg'le de uzun süre mektuplaşan Arlasez, Avrupa ve Amerika'da şaşırtıcı bir şöhrete sahiptir. Uzakdoğu ve
. iii.manlı kültrüne ilgi duyan yabancıların Istanbul'a yollarıdüştüğünde ilk aradıkları kişilerden biri odur. Hatta Joan Flemin adlı bir yazarın, konusu İstanbul'da geçen ve 1967 yılında Amerika'da bast seller olan When 1 Grow Rich adlı polisiye romanında olaylar, Filozof Nuri
Bey diye söz edilen Nuri Arlasez'in etrafında cereyan etmektedir.
Yabancılar, Nuri Bey'in sadece bilgeliğine değil, aynı zamanda, eski İstanbul hakkındaki benzersiz bilgisine ve olağanüstü zenginlikteki koleksiyonlarına tutulmuşlardır. Nuri Bey, her zaman, bu koleksiyonları Cumhuriyet devrinin çöplüklerinden topladığı eserlerle meydana getirdiğini söyler. Harf inkılabı yıllardır ve ortalıkta kol gezen dehşet havasında, eski harfli sayısız yazma ve basma eser ya yakılır, ya toprağa gömülür. Bir o kadarı da kaldırırnlara dökülmüş, yok pahasına satılmaktadır. Nuri Bey, birgün Beyazıt'taki bir kitap sergisinde güzel bir yazı görüp alır. Bu, Sultan II. Beyazıt'ın bir vaktiyesidir ve hattı Şeyh Hamdullah'a aittir.
"Dehşete düştüm ve misyonumu o gün farkettim" diye devam ediyor Nuri Bey, "Kurtarabildiğim kadarını kurtacaktım. Ve yemek bile yemeyip mini minnacık bütçemle bunları satın almaya başladım. Şimdi bir tanesi bile insanı milyarder eder. Kendi kendime dedim ki, 'Bu bir emr-i hayr olacak, aç kalsan açıkta kalsan bile, zinhar satmak yok!" Geçim başka yoldan. Böyle böyle, paha biçilemez cinsten sayısız eser topladım. El yazması kitaplar, fermanlar, vakfiye ler, levhalar, işlemeler.. Altı yüz elli yıllık irfan meş'alesini ellerinde tutan, kıravat takmadıkları ve bağdaş kurup oturdukları için bu nadide eserlerle birlikte adeta çöplüğe atılan adamlar, bu eserleri toplayıp yok olmaktan kurtardığıma inandıkları için benimle ilgilendiler. Mesela Sahhaf Raif Yelkenci merhum.. Osmanlı hars ve irfanının son meş'ale taşıyıcılarından.. O küçücek dükkanında ecdattan veraset tariki ile intikal eden maddi ve manevi mameleğimizin henüz düşürülmemiş, mütevazıve o nisbette de muhteşem son kal' alarından biri".
Nuri Bey, elli yıl boyunca, hiç birini elden çıkaramamacasına topladığı elyaz ması kitapları, fermanları, vakfiyeleri ve levhaları Süleymaniye Kütüphanesi'ne, zengin işleme koleksiyonunu Topkapı Sarayı Müzesi'ne, matbu kitaplarını, mektuplarını ve bizzat çektiği yedi bin civarındaki İstanbul fotoğrafını da IRCICA'ya bağışlamıştır. Yok olan İstanbul'un belgelendiği fotoğraflar, Nuri Bey'in aynı zamanda büyük bir fotoğraf ustası olduğunu göstermektedir.
Nuri Arlasez, Süleymaniye Kütüphanesi'ne bağış yaparken, ceylan derisine küfi hatla yazılmış bin iki yüz yıllık bir Kur'an-ı Kerim'i ayırır ve "yalnız
bunu emanet olarak veriyorum!" der. Bir an, bu yaşlılık günlerinde muhtaç duruma düşmekten endişe etmiştir. Ve hemen o gün "Eğer böyle yaparsan, teslimiyet iddian edebiyattan öteye geçemez!" diye kendi kendisiyle sıkı bir hesaplaşmaya girerek ertesi gün onu da bağışlar. BUQ.unla da yetinmeyecek, olmayan parasıyla Süleymaniye ve Bağlı Kütüphaneleri Geliştirme Vaktı'nı kuracaktır. Kendisini dinleyelim.
"On masraflar yapıldıktan sonra, avukatım elli milyon liraya daha ihtiyaç olduğunu söyledi. Bende o kadar para ne gezer? Çaresiz kalınca, ömrümde ilk defa elyazması bir Kur'an-ı
Kerim'i sattım, o da Kültür Bakanlığı'na, yal!i devlete. Aslında yüz milyondan fazla ederdi. Elli milyon verdiler. "Tamam" dedim, "Zaten benim ihtiyacım o kadar!" Para adıma bankaya yatırıldı. Fakat içimde bir huzursuzluk var. Süleymaniye Kütüphanesi'nin MüdürüMuammer Ülker Beyefendi'ye dedim ki, 'Yazma bir Kur'an-ı Kerim'i satmış olmaktan rahatsızlık duyuyorum. Bu paraya dokunursam murdar olacakmış gibi geliyor. Bir adamını ver, ben imzalayayım, o alsın parayı!' Öyle yaptık, yani paraya elimi sürmedim. İki dairemi de bu vakfa bağışladım".
Nuri Bey, şimdi, kurduğu vakfa bağışladığı bomboş dairelerden birinde tek başına yaşıyor. Yaşlı vücudunda bir gram bile et yok. Sıhhati yerinde görünüyor, fakat "mübarek" diye nitelendirdiği ölümle dost. Çünkü ona göre hayatla ölüm bir elmanıniki yarısı, yani bir külL. Vasiyetine gelince, İslami kaidelere tamamen uygun, fakat çok az insanın katıldığı bir cenaze töreniyle gömülmek. Ve isimsiz bir mezartaşı!
Beşir Ayvazoğlu
Alıntı:
'Toprağın tuzu'
Bazı kişiler vardır, ortalıkta görünmekten müthiş bir haz alır ve bu haz onun adeta gıdası mesabesindedir. Onsuz yaşamaktan hayattan bir zevk alamaz. Ancak vitrinde olmak ve gündemin ucundan inmemek onu doyurur. Bazı insanlar da vitrinde görünmekten ateşten kaçar gibi kaçar ve kuytu bir köşede kendi dünyasını yaşar. Dünyaları bile değişmeyeceği kendi dünyasını.
Geçenlerde yitirdiğimiz Nuri Arlasez kendi dünyasında mutlu bu ikinci grup insanlardandır. Gerçi Kemal Sunal'ın ölümünün ardından medyanın bu ünlü komedyene gösterdiği ilginin yüzde birini bu faniye ve yine aynı günlerde ölen Çinuçen Tanrıkorur'a göstermemesi gündemimizi daha doğrusu gündemsizliğimizi göstermesi bakımından bir ölçü olarak kabul edilebilir. Ancak bizimki de aynı gündemden ya da gündemsizlikten farklı değildir.
Geride sade bir "hece taşı" bırakan Nuri Arlasez, hayatını okuyarak ve Osmanlı mirasının yağmalandığı bir zamanda bu mirastan kurtarabildiği kadarını kurtararak ömrünü tamamlamış bir fanidir. Varını yoğunu ne varsa harcayarak bir ömür boyu topladığı elyazması kitap, ferman, vakfıye, levha ve işlemelerle olağanüstü zenginlikteki bir koleksiyonunu Süleymaniye Kütüphanesi ve Topkapı Sarayı Müzesi'ne bağışlamıştır. Kendisine tahsis edilmiş ömrü köşesinde sessiz ve sade bir şekilde tamamlamıştır. Allah rahmet eylesin.
Ben burada, Beşir Ayvazoğlu'nun Dergah dergisinin eski sayılarından birinde Nuri Arlasez'le yaptığı bir konuşmayı ve bu konuşmada geçen önemli bir anekdotu sözkonusu etmek istiyorum.
Bilindiği gibi Arlasez, İngiliz tarihçisi Arnold Toynbee'nin sık sık görüştüğü yakın bir dostudur. Sözkonusu konuşmada Toynbee ile birlikte Antalya'ya 70-80 kilometre bir köye giderler. Bir kahvehane görürler ve içeri girerler. Gerisini kendisinden dinleyelim: "Nur yüzlü bir ihtiyar. İçimden geldi, çok samimi olarak gidip elini öptüm. "Babacığım, dedim, çok açız, çaresine bakabilir misiniz?" İhtiyar, "Oğul, dedi, yeter ki sen fukaranın olanına katlan! Nemiz varsa senindir. Yalnız Rabbim yoktan var eder. Onu bizden bekleme!" Tercüme ettim, Toynbee şaşırdı. "Hakiki bir filozof, hikmet âşıkı bir adam!" dedi. İhtiyar çok güzel yiyecekler getirdi. Bütün ısrarlarımıza rağmen para kabul etmedi. "Taa nerelerden bu kuş uçmaz, kervan geçmez yere geldiniz, gönlümüze ferahlık verdiniz. Bir de para mı vereceksiniz? Ne parası?" dedi. Ama ben ısrar ettim. Bunun üzerine, "Bak oğul, dedi, misafirimizsin. Daha fazla ısrar edersen paranı almak zorunda kalacağım. Neşemizi bu kahpe para için kaçırmağa değerse ver!" Artık ısrar edemezdim. Toynbee'ye söylediklerini aynen tercüme ettim. Büyük İngiliz'in gözleri yaşardı ve şunları söyledi:
"Lütfen söyleyeceklerimi aynen tercüme ediniz. Bize insanlık sahasında kelimenin en kuvvetli manasıyla ebedi ölçüde bir insanlık dersi verdi. Bu borcu hiçbir zaman eda edemeyeceğiz. Dünyaları ayakta tutan, her memlekette gizli kalmış bu gibi kahramanlardır. Bunların yüzü suyu hürmetine memleketler ayakta kalır. Bunlara İncil'de "Toprağın tuzu" denilmiştir. Biz sanayileşirken büyük hatalar yaptık. Maddi servet pahasına bütün bu değerleri kaybettik. Siz de aynı tehlikeyle karşı karşıyasınız, bizden ders alın. Hayatta sizi her zaman minnet ve şükranla hatırlayacağız."
Ahmet Yüksel Özemre'nin Portreler ve Hatıralar isimli kitabından tanıdım kendisini, sonra hakkında ne bulursam okudum.
Dünyayı sırtlayan ve bu sayede bizlerin rahat ettiği insanlardan biri.
"Lütfen söyleyeceklerimi aynen tercüme ediniz. Bize insanlık sahasında kelimenin en kuvvetli manasıyla ebedi ölçüde bir insanlık dersi verdi. Bu borcu hiçbir zaman eda edemeyeceğiz. Dünyaları ayakta tutan, her memlekette gizli kalmış bu gibi kahramanlardır. Bunların yüzü suyu hürmetine memleketler ayakta kalır. Bunlara İncil'de "Toprağın tuzu" denilmiştir. Biz sanayileşirken büyük hatalar yaptık. Maddi servet pahasına bütün bu değerleri kaybettik. Siz de aynı tehlikeyle karşı karşıyasınız, bizden ders alın. Hayatta sizi her zaman minnet ve şükranla hatırlayacağız."
Bu yazıyı ne iyi ettinde bizimle paylaştın. Çok teşekkür ederim." Toprağın tuzu" tabirinin mazhar olduğu insanlar vardır, inancını taşırım , hep. Bu yazı bunun teyidi oldu.
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız