Karakutu
Karakutu.Com - Kültür Sanat
Ana sayfa
Galeri
Haberler
Karakutu Tv
Forum
Ekart
Ana Konular
Arşiv
Sanat Ajandası
Sinema
Müzik
Medya Rehberi
Sesli Kitap
Kitap Tahlili
Metin Listesi
Metin Hali
Üye Paneli
Üye Günlüğü
Özel Mesaj
Metin Gönderme
Tavsiye Edin
Künye
İletişim

Reklam


Google Arama



Arama



Online üyeler
Şu an sitemizde, 208 Üye Adayı ve 13 Üye bulunuyor.

Henüz Sitemize üye olmamışsınız, buraya tıklayarak ücretsiz üyemiz olabilirsiniz.

Reklam



Forum Son Başlıklar

 SON CELLAT
 nicht allein
 İçimde Bir Ben Var...
 Bilgi Kuramı
 deprem
 O SEN MİSİN?
 ışıklı kentin sokak süpürücüleri
 vahşi
 Rüya
 Bizler geçmişteki insanlardan daha mı akıllıyız?
 Yaz Dedi Tanrı
 Melekler ağladığında
 Kanadım
 VELEVKİ TARTÜF
 Duan dileğindir...
 Kısa cümleler yazacak bu kalem
 İçinden at başlığını
 atlet giyen tanrıça
 Nazım Hikmet / Masallar
 Mucize Bu!

Karakutu.com-Kültür Sanat Forumu


Giriş Sayfanız Yapın
Favorilere Ekle!
İletişim Formu

Önemli Linkler
BBC Türkçe
İngilizce Dersler
DW-World Türkçe
VOA Türkçe
Google
Yahoo
Msn
Zoque
Resim Yükle

Karakutu - RSS - Alexa

Alexa - Karakutu internet gezgini

Site RSS
Forum RSS


Karakutu.com-Kültür Sanat: Karakutu Forum

Charles Bukowski


Charles Bukowski
Sayfa 1, 2, 3, 4, 5  Sonraki
 
Yeni Başlık Gönder   Cevap Gönder    Karakutu Forum Ana Sayfası -> insanlar
Yazar Mesaj
tiananmenian
KARAKUTU YAZARI


Kayıt: Jun 26, 2006
Mesajlar: 1426
Nereden: gebze

MesajTarih: Prş Ksm 01, 2007 7:43 pm    Mesaj konusu: Charles Bukowski Alıntıyla Cevap Ver

Yazım hayatımın yol ayrımı, en sevdiğim yazar ve şair Charles Bukowski'nin eksikliğini hissediyorum Karakutu'da. Burada kendi çabamla yazılarından, söyleşilerinden, hayatından kesitler sunmak istiyorum. Kimse O'nu sevmek zorunda değil ama eğer edebiyat varsa bir yerlerde O kesinlikle orada yerini almalı...

Güneş İşte Burdayım'dan

Öfkeli Şair-1

Şiir yazmaya 35 yaşında başladığınızı söylüyorsunuz, neden bu kadar beklediniz?

Bana bak, züppeliğin alemi yok, bugün altı dişimi çektiler, o iri bira göbeğine bir ağız dolusu kan tükürürüm sonra. Pekala, 25 yaşıma kadar çoğu el yazısıyla kaleme alınmış kısa öyküler yazdım, sonra bir gün bütün öyküleri yırtıp yazmayı bıraktım. Atlantic ve Harper dergilerinden gelen red mektupları iyice canımı sıkmışlardı, hem o dergileri okumaya kalktığımda uyuyakalıyordum. İçeride iri sıçanlar, dışarıda da dindar ev sahibeleri dolanırken küçük pansiyon odalarında açlık çekmek beraberinde bir tür delilik getirdi. Ben de barlarda takılmaya başladım, ayak işlerini görüyor, ayyaşları soyuyor ya da soyuluyordum. Bir takım kaçık kadınlarla birlikte yaşadım, bazen talihim yaver gitti bazen gitmedi. 35 yaşındayken bir gün mide kanamasıyla hastaneye kaldırıldım, bana kan vermeye karar vermeleri üç gün sürdü. Neyse, hayatta kaldım, ama hastaneden çıktığımda beynimde bir tuhaflık oldu. 10 yıl aradan sonra gidip kendime bir daktilo buldum ve şiir yazmaya başladım. Nedenini bilmiyorum ama şiir yazmak daha az zaman kaybı gibi geldi bana.

Şiirlerinizin zaman kaybı olduğunu düşünenler var.

Zaman kaybı olmayan bir şey var mı? Kimi pul toplar ya da anneannesini öldürür. Hepimiz bekliyoruz, küçük şeyler yapıp ölmeyi bekliyoruz.

Özdeşleştiğiniz bir şair ya da hareket var mı?

Hayır bütün şiir piyasası aşikar, saçma ve yalnız ahmakların hakimiyetinde gibi geliyor bana. Üniversite gruplarından Beat şairlerine kadar. Benim için asıl şaşırtıcı olan bu söylediklerimi bugüne kadar kimsenin söylememiş olması.

Bu insanlara ahmak derken asıl siz saçmalamıyor musunuz?

Dikkatli ol. Gömleğinin kırmızı kana buulanmasını mı istiyorsun? Beat şairleriyle akademik şairler arasında pek fark yok, çünkü her ikisi de kitlelerin kıçlarını yalamalarına bayılıyorlar. Bu şairler yarı-insanların alkışlarına karşı koyamıyorlar. Yaratıcı olmaktan eğlendirici olmaya doğru gidiyorlar, seyirciye şarlatanlık yapıyorlar, ünlenmeye açlar. Montaj bandından 50 kişiyi işten çıkarmaya karar veren bir fabrika müdürüne onlara duyduğumdan daha fazla saygı duyarım.

İnsanlar memnun olduktan sonra ne önemi var?

Sonuçta ciddi bir astigmatizm ortaya çıkıyor. Önemli olan her kişiyi, tek tek, kelimenin gerçek anlamıyla canlandırmaktır ve bu sözüm ona şairler seyirciyle el tutuştukça bu hiçbir zaman gerçekleşmeyecek. Seyirci bir isim görmek istiyor; dişleri çarpık mı değil mi, gözlerini kırpıyor mu, şiir okurken üzerine işiyor mu, bunları merak ediyor. Seyircinin zayıf ve kaçık olmaktan vazgeçmek gibi bir derdi yok, birinin onlara şarkı söylemesini istiyor, aldatılmak istiyor. Peki bir sonraki adım nedir? Marihuana ve LSD yanlısı hippi şair. Savaş karşıtıdır. Castro yanlısıdır, bu kadar zor olmasa komünist bile olur. Neyse ruhen komünisttir ama. Caz sever, elbette. Yatak odasında bir gitarı bile vardır. Ama kadına pek rastlanmaz o o yatak odasında. Bu işin Beat ucu tabii ki. Üniversiteliler daha dikkatli. Savaş karşıtı olmak onlar için de kolay hala, ama siyaseten daha tedbirliler. Onlar da seyirciye koşup muhabbete giriyorlar, ama daha saygın ve sakin bir biçimde. Onlar şiirlerini okumaktansa şiirleri hakkında konuşmayı yeğlerler. Saatlerce konuşabilirler şiir hakkında ve bütün saygınlıklarıyla sözcükleri deşerek hiçbir şey söylemezler. Seyirci bunu da sever - işin içine girdiklerini hissederler, girerler de - büyük ve yapay bir sıfırın içine.

Bir dakika, "onlar" hakkında konuşacağımıza sizin hakkınızda konuşalım. Siz savaştan yana mısınız?

Saçmalama. Ama ben bu savaş karşıtlığını oynamayı sevmiyorum. Kutsal bir işmiş gibi yürüyüşlere katılmıyorum. Odamda tek başıma iyi bir şiir yaratabilirsem savaşları sona erdirmek için başkalarıyla birlikte kendimi kutsal hissederek yürümekten çok daha büyük katkı sağlarım ( eğer yapmak istediğim buysa ve ben ne yapmak istediğimi bilmiyorum, kendime bunu pek sormam doğrusu.)

Romanınızın ne hakkında olduğundan söz eder misiniz biraz?

Roman solgun insanlarla dolu solgun bir otelde geçirdiğim iki yıl üzerine. Tek kelime bile yazmadığım ve intihar etmemek için büyük çaba sarfettiğimbir dönemdi. Benim için intihar etmemini en iyi yolu olabildiğimce sarhoş olmaktı - alkol, kullananın ertesi gün hayata dönebildiği bir intihar biçimidir,- genellikle öyledir diyelim. Hayatlarını günden güne , daha doğrusu geceden geceye sürdüren bir sürü insan vardı o otelde, bütün otel bu insanlarla doluydu hatta. Şarap şişesiyle gelen cesaret, ardından da boş ceplerle baltayla yüzleşme. O otelde lkalan bütün kadınları düzdüğümü sanıyorum, dört kat dolusu kadın vardı otelde. Bir keresinde bodruma inip orada kalan birini haklamıştım. Onunla da yetinmeyip beyaz saçlı temizlikçi kadını da dahil ettim listeme. Delilikti, aşktı, dünyanın sonuydu. Yumruklarda konuşurdu arada sırada, polis baskınlarını da unutmayalım. En kötüsü aylak aylak geçirilen günlerdi, bütün dünya yüreğine çökerdi insanın; İsa, Abe Lincoln, bulvardaki yüzler ve içinde ne varsa kusmuş ama yine de ölmemişsindir. Korkunç. O günleri yaşandıkları gibi kaydetmeye çalışıyorum, öykü biçiminde değil ama, roman biçiminde. Kapıların açılıp kapanışını, patlayan kesekağıtlarından düşen şarap şişelerini, sıçanları ve dehşeti; Tanrı'nın, bayrağın, dostların ve ailenin yardımından yoksun bir biçimde yok olma tehdidiyle karşı karşıya kalan insanların cesaretini. Gizli bir dünyadır bu, gündelik gazetelerde rastlamadığın bir dünya. İyi bir roman olacağını umuyorum. Ama olmayacak. Bir kayıt olacak daha çok. Ama bana iyi gelecek, onu biliyorum. Hatırlamamı sağlayacak. Tepeden tırnağa sahte biri olmamı engelleyeceğini umuyorum.

Nasıl bir yazarsınız... Genel bir fikir var mıdır kafanızda yazmaya oturduğunuzda, bir iki cümle ya da simge mesala?

Bu Bukowski'den çok Robert Creeley'e sorulacak bir soru ama yine de yanıtlamaya çalışacağım. Her türlü olur. Ama genellikle hiçbir şey yoktur kafamda. Yani düşünmeye çalışmam, akarım. Sokağa çıkıp puro satın almaya giderim mesela. Fazla bir şey görmem, etrafıma bakınmam. Sesler duyarım. Biri saçma sapan bir şey söyler, sıradan bir şey. Hiçbir zaman ben bir şairim, şimdi kaydediyorum diye düşünmem. Söylemek istediğim şu; genellikle beyinsiz bir bedenim - bir çok eleştirmenin benimle bu konuda hemfikir olduğuna eminim.- En iyi ne zaman ve nasıl yazdığımı bilmiyorum. Genellikle hipodromda paramı kaybettikten sonra yazarım. Odama döner ve daktilonun başına otururum. Elektrik ışığı güzel görünür bu boş sayfanın üzerinde. İçimden elektrik ışığım olduğu için talihliyim diye geçiririm. Sonra parmaklarım tuşlara vurmaya başlar. Sözcükler kendilerinden gelirler, zorlanmadan. Nasıl işlediğini bilmiyorum. Bazen kesinti olur şiirin bittiğini sanırım, sonra yine başlar. Bazen tek bir şiirdir, bazen altı, bazen on. Beni dinlerken hiç çaba sarf etmeden çok iş yaptığım izlenimine kapılıyorsun belki ve bu bir anlamda doğru; size kafamda hiçbir düşünce olmadan dolandığımı söyledim ama bu her zaman böyle değildir. Bazen bir yüzü o yüzün gerçekten olduğu gibi görmek - bu benim ya da başka birinin yüzü olabilir- beni bütün gün ve gece hasta edebilir, uyuyuncaya kadar. Ya da bazen söylediğim bir şey veya bana söylenen bir şey beni hasta edebilir. Başka bir deyişle, kolaydır ve zordur ve hiçtir. Sana nasıl veya neden veya ne zaman yazdığımı filan anlatamam. Çünkü hergün değişir, benimle birlikte.
Başa dön
tiananmenian
KARAKUTU YAZARI


Kayıt: Jun 26, 2006
Mesajlar: 1426
Nereden: gebze

MesajTarih: Prş Ksm 01, 2007 10:17 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Öfekeli Şair-2

Münzevi biri olduğunuz anlaşılıyor, kalabalıktan nefret ediyor musunuz, herşeyden nefret ediyorsunuz neredeyse.

Bak, yeterince yalnız kalamıyorum. Her yer insan dolu -mezbah, fabrika, hipodrom, sokaklar.- Ben kimseye haksızlık yapılmasından yana değilim, ama bazen kalabalıkta bağırıp çağıran asap bozucu tipler vardır, onları görünce atom bombasının insanlığın en büyük buluşu olduğu hissine kapılırım. Kalabalıktan kaçıp tek başıma kalamazsam hiçbir zaman onların ya da kendimin kim olduğunu bilemem. Çalışma tarzımla Jeffers'a yakın olduğum söylenebilir. Duvarların arasında bir oymacı. 45 yıl yaşamışsan ve bunun farkındaysan bin yıl yazabilirsin. Dylan, Ginsberg ve Beatles bu noktada başarısız olmuşlar - yaşamak üzerine o kadar şey söylüyorlar ki yaşamaya zamanları kalmıyor- Dylan Thomas Amerikan halkının bir sanatçıya yapabilecekleri üzerine iyi bir derstir. Ama Tanrım hayır, hepsi yerlerinden fırlayıp O'nu izliyor... Şöyle bir örnek vereyim; bir ara domuz mezbahasında çalıştım ve Domuzcu tabir edilen bir adam vardı, O'nu seyrederdim. Elinde hasırdan bir şaplak olurdu ve bir takım domuz sesleri çıkardıktan sonra şaplağı domuzlardan birine vururdu ve diğerleri o domuzun peşinden bıçağın altına koşarlardı ve ben seyrederdim. Domuzcu Allah'ın cezası şaplağını koltuğunun altına sıkıştırıp bir sigara yakardı. Alınacak bir ders var burda.

Ama siz de diğer sanatçıları yapmakla suçladığınız şeyleri yapmıyor musunuz?

Ne demek istiyorsun?

Yani siz de sanat, yazmak ve hayat üzerine makineli tüfek gibi konuşuyorsunuz.

İyi de söyleşi isteyen sensin. Bu söyleşiyi yayınlarsan popülaritemin artacağını pek sanmıyorum. Ama yarın, hatta bir saat sonra daktilonun anasını ağlattığım sürece, fazla kan yutmadan bir bira daha içebildiğim sürece, her şey yolunda demektir.

Söylemek istediğiniz son ve yüce bir şey var mı büyük usta?

Evet, dostum, şiir neredeyse ölü, uzun süreden beri. Kliklerimiz var, yalnız yüreklerimiz var, isim sayanlar var, ama lider yok, tek bir lider bile yok ve bu biraz ürkütücü. Biliyorsun, Cummings öldü, W.C.Willliams öldü, Frost öldü, liste uzayıp gider ve ben onların hiçbirine fazla inanmamıştım zaten, ama onlar ben gelmeden önce oradaydılar, biz gelemeden önce, bu yüzden onları kabullenmiştik, oldukları gibi yutmuştuk. Şimdi de Pound Avrupa'da bir yerlerde buharlaştı ve bir başımıza kaldık. Hoş bir manzara değil. Büyük bir dahi filan da yok görünürde. Gece bastırırken bir karnavalda olmak gibi bir şey. Ginsberg yazamıyor artık, Lowell fazlasıyla ustalaşmış, bu yüzden de sıkıcı, Shapiro neyin eksik olduğunu söyleyip duruyor ama bunu tedarik edemiyor. Olson ve Creeley küflü ve çapraşık esnemelerin uzantısı. Baksana, Pound'un Kantolar'ı bile birini intihar etmekten alıkoyamaz; insana yaşamaya devam etme gücü vermedikten sonra neye yarar ki sanat? Neye yarar?..

Bu kadar yeter sanıyorum. Ama siz yazılarınızın insanlara yaşamaya devam etme gücü verdiğinizi düşünüyor musunuz?

Bana verdi en azından.

Kusura bakma ama pek iyi görünmüyorsunuz.

Dedim ya, altı dişimi çektiler bugün. Bu arada, araban var mı?

Evet.

Benimki çalışmıyor. Beni içki satın alabileceğim bir yere bırakabilir misin?

Elbette.

Bukowski kiralık halısının üstüne bir ağız dolusu kan tükürdü ve yola çıktık.

Michael Perkins New York,1967
Başa dön
tiananmenian
KARAKUTU YAZARI


Kayıt: Jun 26, 2006
Mesajlar: 1426
Nereden: gebze

MesajTarih: Cum Ksm 02, 2007 1:29 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Yitik Köpekler İçin

o iyi ve ender duygu en tuhaf zamanlarda gelir: bir keresinde
yabancı bir kasabada bir park bankında üstüm sisten
ıslak uyandıktan sonra batıya, doğan güneşin
yüzüne
doğru yürümeye başlamıştım ve içim nerden geldiğini bilmediğim
tuhaf bir mutlulukla kıpır kıpırdı.

bir başka sefer, anlaştığım bir sokak kadını ile
sabahın ikisinde ayışığında otel odama doğru
yürüyorduk ve onunla yatmak gelmedi içimden.
tarifsiz mutluluk bu kafa karıştırıcı dünyada
onun yanında yürümekten
kaynaklanıyordu-iki yoldaştık, birlikte yürüyen
iki tuhaf yoldaş,
konuşmadan.
mor beyaz eşarbı sarkıyordu çantasından-dalgalanıyordu karanlıkta
biz yürürken
ve müzik ayışığından geliyor olabilirdi.

bir başka sefer
kiramı ödeyemediğim için evden atılmış,
kadınımın bavulunu bir yabancının kapısına taşımış,
içeri girişini izlemiş, kapıda öylece durmuş, önce
adamın, sonra kadınımın kahkahasını duyduktan sonra
gitmiştim.
yürüyordum, sıcak bir sabahtı, güneş gözlerimi
kör ediyordu ve farkında olduğum tek şey kaldırımdan gelen
ayak seslerimde. derken
bir ses duydum. "hey, birader, bir yardımda bulunur musun?"
baktım, duvara yaslanmış orta yaşlı üç berduş,
kırmızı yüzlü,
anlamsızca yitik ve yıpranmış, "bir şişe için kaç paranız
eksik?" diye sordum. "24 sent," dedi içlerinden biri. elimi cebime
sokup ne kadar madeni para varsa çıkarıp verdim. "canım
abim benim
sağol!" dei adam,
uzaklaştım, canımsigara çekti, ceplerimi
karıştırdım,
elime bir kağıt parçası
geldi, çekip
çıkardım: beş dolar.

bir başka sefer barmen Tommy ile dövüşürken (gene), barın
arka sokağında müşterileri eğlendirmek uğruna her zamanki gibi
sopa yerken,
apışaraları nemlenmiş kızlar adaleli
İrlanda'lıyı yüreklendirirken (hadi Tommy, dağıt şunun suratını,
kır kemiklerini!) bi şey tık etti beynimde, beynim
"farklı bir şeyin zamanı geldi," dedi ve Tommy'nin şakağına
sert bir sağ yerleştirdim ve Tommy bana: bir dakika, bu yoktu
senaryoda, der gibi baktı ve bir yumruk daha çaktım ve içinden
sel gibi akan
korkuyu
hissettim, ve elimi çabuk tutup işini bitirdim,
müşteriler küfür ediyorlardı bana
onu içeri taşırken. içimde o tarifsiz mutluluğu,
o sessiz kahkahayı canlandıran bunu
insanın dayanma gücü sınırlı olduğu için
yapmış olmamdı.
bir blok ötedeki bir bara girdim, beni
tanımıyorlardı, oturup bir bira
ısmarladım.
"berduşlara servis yapmayız burda," dedi barmen, "berduş
değilim ben," dedim "birayı ver." verdi
birayı, sıkı bir yudum aldım ve ordaydım.

o iyi ve ender duygu en tuhaf zamanlarda gelir, size bütün bunları
anlattığım şu an gibi.

Bana Aşkını Getir'den
Başa dön
tiananmenian
KARAKUTU YAZARI


Kayıt: Jun 26, 2006
Mesajlar: 1426
Nereden: gebze

MesajTarih: Cum Ksm 02, 2007 7:36 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Bir Sürü Delikanlıya Dostça Öğütler

tibet'e git
deveye bin
incili oku
ayakkabılarını maviye boya
sakal bırak
kağıttan bir kanoyla dolaş dünyayı
the saturday evening post'a abone ol
çiğnerken sadece sol tarafını kullan ağzının
tek bacaklı bi kadınla evlen
ve düz bir usturayla traş ol
ve kadının koluna adını kazı
benzinle fırçala dişlerini
bütün gün uyu ve gece ağaçlara tırman
keşiş ol
viski ile bira iç
kafanı suyun altında tut
ve keman çal
pembe mum ışığında göbek at
köpeğini öldür
belediye başkanlığına aday ol
bir varilin içinde yaşa
baltayla kafanı yar
yağmurda lale ek
AMA ŞİİR YAZMA!

Bana Aşkını Getir'den
Başa dön
tiananmenian
KARAKUTU YAZARI


Kayıt: Jun 26, 2006
Mesajlar: 1426
Nereden: gebze

MesajTarih: Cum Ksm 02, 2007 8:31 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Sülük Üzerine Notlar



Sülük: denizde yaşayan ya da tatlı sularda yaşayan kan emici halkalı solucan, (yapışkan sırnaşık kimse)

Sülük bir bakıma bizden çok daha üstün bir varlıktır. Bizi nerde ve nasıl bulucağını bilir genellikle banyoda ya da cinsel ilişkide veya uykuda .sizi büyük abdestinizin ortalarında yakalamakta da pek ustadır. Eğer kapıda ise bağırırsınız ‘ bekle bi dakika , Allah kahretsin , bir dakika ‘ama ıstırap içinde bir insan sesi ona sadece cesaret verir. kapı vuruşu, çalışı daha heyecanlı bir hal alır . sülük genellikle hem kapıyı vurur hem de zile basar. Onu içeri almak zorundasınızdır. Gittiği zaman nihayet bir hafta hasta olursunuz . sülük ruhunuza işemekle kalmaz aynı zamanda oturakta sarı suyunu da bırakır, görülemeyecek kadar az bir sey üstüne oturuncaya kadar fark etmezsiniz. Oturduktan sonra artık çok geçtir.

Sizden farklı olarak sülüğün gevezelik edecek vakti boldur ve tüm fikirleri sizinkine ters düşer ama bunu asla bilemez çünkü o sürekli konuşur ve bir an fırsat bulup ona katıldığınızı belirten bir iki kelime edebilseniz de o sizi duymaz onun için bir boşluk anıdır ve konuşmasını kaldığı yerden sürdürür o konuşup dururken siz de onun pis sümüklerini ruhunuza silmeyi nasıl başardığını düşünürsünüz sülük sizin uyku saatlerinizide çok iyi bilir ve defalarca siz uykudayken telefon edip ilk olarak şunu sorar, ‘seni uyandırdım mı ? ‘veya evinize gelip perdelerin örtülü olduğunu gördüğü halde, orgazmı çağrıştıran bir çoşkuyla kapıya vurur, zil çalar , yanıt vermezseniz bağırır , ‘orda olduğunu biliyorum! dışarıda arabanı gördüm ‘.

Bu yıkıcı düşünce mekanizmanızın nasıl çalıştığından bir haber olsalar onlardan hoşlanmadığınızı sezerler. ama bu şekilde onları kamçılar. Ayrıca hangi tip insan olduğunuzun farkındalardır inciltmek ve ya incilmek arasında şeçim yapmak zorunda kalınca ikinci şeçimi yapan birisinizdir. Sülük insanlığın iyi yanları ile beslenir. İyi etin kokusunu alır .

Sülüğün kendi keşfi sandığı bir takım standart ve kabız düşünceleri vardır. En çok sevdiklerinden birkaç örnek:

‘tümüyle kötü diye bişey yoktur. bütün polisler kötüdür diyorsun değiller işte iyilerine de rasladım iyi polis diye bişey var’

Bir fırsat bulup ona bir insanın polis üniformasını üstüne geçirdiği an mevcut düzenin maaşlı koruyucusu olduğunu anlatamazsınız. Her şeyin olduğu gibi kalmasını sağlamaktır işi. Eğer gidişattan memnunsanız bütün polisler iyidir. Tümüyle kötü diye bişey vardır. Ama sülük bu kulaktan dolma ev üretimi felsefeler ile doludur ve bunlardan vazgeçmez. sülük düşünce özürlü biri olarak insanlara yapışır acımasızca kesin ve sonsuza dek

‘ olup bitenlerden habersiziz gerçek yanıtlar bize ulaşmaz liderlerimize güvenmek zorundayız.’

Bu o kadar aptalca ki bununla ilgili bir yorum yapmayacağım hatta sülüğün sizi isim ve adres olarak bilmesi gerekmez sülük heryerdedir her an o kokuşmuş, zehirli ölümcül ışığını üzerinize yansıtmaya hazırdır. At yarışlarında şanslı olduğum bir dönem hatırlıyorum Del Mar taraflarında altımda yeni bir arabayla dolaşıyordum her gece yarışlardan sonra yeni motel seçip duşumu alıyor üstümü değişiyor sonra arabaya atlayıp sahilde yemek yiyebileceğim iyi bir yer arıyordum fazla kalabalık olmayan ve yemekleri iyi olan bir yer. bu bir çelişki aslında yani yemekleri iyi olan bir yerin kalabalık olması gerekir ama doğru olan her şey gibi bu da böyle olmayabilir bazen kalabalık yemeklerin tamamen çöp olduğu yerlere akın eder. İşte her gece iyi yemekleri olan ve çıldırtan kalabalıktan uzak bir yer bulmak benim için kutsal bir arayış olmuştu . böyle bir yer bulmak uzun zamanımı alabiliyordu bir gece yerimi bulmak bir buçuk saatimi aldı. arabayı park edip içeri girdim. New york işi biftek kızarmış patates falan söyleyip yemeğimi beklerken kahvemi yudumluyordum. Restoran bomboştu harikulade bir geceydi new york bifteğim geldiği an kapı açıldı ve sülük içeri girdi. Tahmin ettiniz tabi orda 32 tabure vardı ve o benim yanımdakine oturmak ZORUNDAYDI. Çöreğini yerken garson kız ile muhabbete başladı . balık gibi dümdüz herifin tekiydi. Konuşmaları bağırsaklarıma bıçak gibi saplanıyordu. can sıkıcı gerzeklikler ruhunun pis kokusu havada dolaşıp her şeye şireyet ediyordu. bana ancak yemeğimi yiyebileceğim kadar bir dirsek payı bırakmıştı. Sülük bu dirsek payını çok iyi ayarlar. New york bifteiğimi yutup dışarı attım kendimi. O gece öyle çok sarhoş oldum ki ertesi günkü ilk üç koşuyu kaçırdım. sülük çalıştığınız, iş yaptığınız yerlerde mutlaka bulunur. Ben sülük yemiyim. bir keresinde çalıştığım yerde 15 senedir kimseyle konuşmamış biri vardı. 2. günümde benimle 35 dakika konuştu. Tamamen çıldırmıştı. Bir konuda bir cümle kurduktan sonra ikinci cümlesi tamamen başka bir konu ile ilgili olurdu. Onun da tabi bir tadı olabilirdi ama söyledikleri mizahtan yoksun kokuşmuşluklardan ibaretti iyi çalıştığı için onu orda tutuyorlardı.’ İyi bir yövmiyenin karşılığı iyi bir çalışmadır’ her işte en az bir kaçık, bir sülük vardır ve beni hemen bulurlar. Çalıştığım her yerde şu cümleyi sık sık duymuşumdur. ‘burdaki kaçıkların hepsi sana bayılıyor ‘ yüreklendirici değil böyle birşey duymak.

Ama belki de hepimizin farkında olmadan geçmişimizde birine sülüklük yapmış olabileceğimizi bilmekte yarar var. Berbat bir düşünce ama büyük olasılıkla doğrudur. Ve sülüğe karşı daha dayanıklı olmamızı sağlayabilir. Aslında yüzde yüz insan yoktur. Hepimizde başkalarının farkında olup bizim olmadığımız değişik delilikler ve çirkinlikler vardır. Bu çiftliğe başka türlü nasıl katlanabilirdik?

Yine de sülüğe karşı önlem alan insana saygı duymak gerekir. Sülük kesin tavırlar karşısında ürker ve kendine başka birine bağlar. Hayat dolu, entelektüel şair bir adam tanıyorum ön kapısına büyük bi yazı asmıştı aynen hatırlıyorum

İlgililere; beni görmek isterseniz lütfen telefon edip randevu alın davetsiz gelenleri yanıtlamayacağım işimi yapabilmek için zamana ihtiyacım var . işimi katletmenize izin vermeyeceğim beni hayatta tutan şeyleri iyi yapabilirsem, sizinle daha rahat ve sıkıntısız bir ortamda karşılaştıgımızda size karşı daha iyi bir insan olabileceğimi lütfen anlayınız.

Bu yazıya hayranlık duyuyorum. Bir ukalalık veya insanın kendini abartması olarak algılamıyorum. Doğal haklarına sahip çıkacak cesaret ve mizahı olan sağ duyulu iyi bir adammış. Bu yazıyı ilk kez tesadüfen görmüştüm bir süre seyredip adamın yazıdaki sesini duyduktan sonra arabama binip ordan uzaklaştım. Anlamaya başladığımız an her şeyin başladığı andır ve bazılarımız artık başlasa iyi olur. Mesela love inlere o toplu sevgi ayinlerine itirazım yok yeter ki ben KATILMAYA ZORLANMAYAYIM aşka bile karşı değilim ama biz sülüklerden söz ediyorduk değil mi ?

Sülük için çok kolay bir lokma olmama rağmen bir keresinde bende tavır koydum. O sıralar 12 saat gece vardiyasında çalışıyordum. Tanrı beni affetsin ve tanrı, tanrıyı affetsin, herneyse bu çok sülüğümsü sülük her sabah 9 da bana telefon etmekten kendini alı koyamıyordu. Sabahları 7.30 gibi eve gelip bir iki bira içtikten sonra uyuyabiliyordum. Zamanlaması mükemmeldi. ve her seferinde alışagelmiş aptal oyununu oynardı beni uyandırmış olmanın bilincinde sesimi duymak onu mest ederdi. Öksürür, aksırır boğazını temizleyip kem kümledi. Bak dedim en sonunda ne cehenneme beni 9 da uyandırıp duruyorsun ? bütün gece çalıştığımı bilmiyorsun 12 saat! Niçin beni 9 da uyandırıyorsun lanet olsun ?

‘belki at yarışına gidersin diye düşündüm hipodroma gitmeden seni yakalamak istedim’ dedi.

‘’ dinle’’ dedim ilk koşu 13.45 de ayrıca gecede 12 saat çalışırken Allahın cezası yarışlara nasıl gidebilirim sence ? bu kadar şeye nasıl zaman ayırabilirim ? uyumam sıçmam yıkanmam beslenmem düzüşmem ayakkabılarıma bağcık almam felan gerekir senin gerçek kavramın yok mu . işten döndüğümde lanet damlama kadar tükenmiş olduğumu anlamıyor musun ?? hiçbir şey kalmıyor anlasana kıçımı kaşımaya bile gücüm yok. Neden beni her sabah 9 da arıyorsun ???

Nasıl derler duygusallıktan sesi kısılmıştı. ’yarışlara gitmeden seni yakalamak istedim ‘faydasızdı. telefonu kapattım gidip karton bir kutu aldım telefonu alta yerleştirip üstünü paçavralarla doldurdum. Her sabah işten geldiğimde bunu yapıyor kalktığımda telefonu kutudan çıkarıyordum sülük ölmüştü. Bir gün beni görmeye geldi.

‘nasıl oluyorda artık telefonlarıma cevap vermiyorsun?’

‘telefonu bir kutuya koyup üstünü paçavralarla dolduruyorum’

‘sembolik olarak beni o kutuya koyduğunu idrak edemiyor musun ?

Ona bakıp sakin bir sesle ‘bu doğru’ dedim. bir daha eskisi gibi olmadık, benden yaşlı hayat dolu ama sanatçı olmayan (Allaha şükür) bir arkadaşım ile konuşuyordum. Mcclintock beni günde üç kez arıyor seni arıyor mu ?

Artık aramıyor

Mcclintoklar herkesin alay konusudur ama onlar bunun asla farkında değillerdir.bir mcclintok un yanında taşıdığı telefon numaralarıyla dolu bir rehber vardır. Ve eğer telefonunuz varsa dikkatli olun sülük sadece şehriçi arayacağına sizi temin ettikten sonra (yalan) zorlada olsa telefonunuzu eline geçirip bitmez tükenmez zehirli hikayelerinden birini bezgin dinleyicisinin kulağına akıtacaktır. Bu mcclintok sülük tipi saatlerce konuşabilir, dinlememeye çalışsanız da kulak misafiri olursunuz ve telefonun diğer ıstırap ucundaki kişiye biraz güler biraz acırsınız

Belki bir gün dünya düzeni öyle bir değişir ki iyi ve dürüst bir yaşam sonucunda sülük sülüklükten çıkar. Dair bir varsayım var. Kötü hükümet, kötü hava, berbat sex, tahta kollu bir anne, parlak yastıklara gömülüp oturan bir baba, ütopik toplum gerçekleşirmi gerçekleşmez mi bilmem ama halen insanlığın bozuk tarafları ile uğraşmamız gerekiyor. Açlar, kara beyaz ve kırmızı, uyuyan bombalar, love inler, hipiler, yeterincehipiolmayanlar, Johnson, albequerque nin hamam böcekleri , kötü bira, bel soğukluğu, ödlek editörler, bunlar şunlar bunlar şunlar ve sülük. Sülük hala yaşıyor. Ben bugün yaşıyorum yarın değil benim ütopyam bugün daha az sülük der. Sizin hikayenizi de dinlemeyi çok isterdim eminim herkesin katlandığı bir veya iki mc clintock-sülük vardır. Sizin mcclintock hikayeniz beni güldürebilir herhalde tanrım. Şimdi aklıma geldi! BİR McCLİNTOCK ‘UN GÜLDÜĞÜNÜ HİÇ GÖRMEDİM !

Şu işe bak

Tanıdığınız herhangi bir sülük düşünün ve kendinize gülüp gülmediğini sorun hiç güldüklerini duydunuz mu ??

Tanrım aslına bakarsanız bende pek gülmem tek başıma olduğum zamanlar dışında gülmem kendime dair mi yazıyorum yoksa ? sülüklerin süründüğü bir sülük. Bir düşünün kıvrılıp kaynaşan 69 durumlarında bir sülük kolonisi 69 durumlarında mı? hadi bir chesterfield yakıp her şeyi unutalım sabaha görüşürüz paçavra dolu bir kutuya tıkılmış ve kobra memeleri okşarken.

Selam. seni uyandırmadım değil mi ?

Hımm, tahmin etmiştim zaten.
Başa dön
tiananmenian
KARAKUTU YAZARI


Kayıt: Jun 26, 2006
Mesajlar: 1426
Nereden: gebze

MesajTarih: Pzr Ksm 04, 2007 3:55 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

John Fante Hakkında

Aç, ayyaş ve yazar olmaya çalışan genç bir adamdım. Daha çok Los Angeles Halk Kütüphanesi'nde okurdum ve okuduklarım ne benimle, ne sokaklarla, ne de etrafımdaki insanlarla bağdaşıyordu. Herkes sözcük oyunları peşindeydi sanki, süslü cümleler kurup hiçbir şey söylemeyen yazarlar mükemmel addediliyordu. Yazıları beceri, kurnazlık ve biçim karışımıydı ve öğretiliyor, özümseniyor ve okunuyorlardı. Herkesin işine gelen bir tertiple, çok düz ve kurnaz bir Dünya Kültürü ile karşı karşıyaydık. Biraz kumar ve tutku bulabilmek için devrim öncesi Rus yazarlarına gitmek gerekiyordu. İstisnalar vardı, ama sayıları o kadar azdı ki bir süre sonra onlar da tükeniyor, kendini raflar dolusu can sıkıcı kitaba bularken buluyordun. Geçmiş yüzyılların edebiyatına ve bütün olanaklarına rağmen çağdaş yazarlar iyi değillerdi.Raflardan çekip göz attıktan sonra yerine koyduğum kitapların sayısı bini geçer. Neden kimse bir şey söylemiyordu? Neden kimse haykırmıyordu?Kütüphanenin başka odalarını da denedim. Din kitaplarının bulunduğu oda devasa bir bataklıktı - benim için. Felsefeye girdim. Beni bir süre için neşelendiren iki sert Alman buldum, sonra o da bitti. Matematik denedim ama yüksek matematik din'den farksızdı; üstümden kayıp gidiyordu. Aradığım mevcut değildi sanki.Jeolojiyi denedim; Bir süre ilgimi çekti ama çok sürmedi.Cerrahi üstüne birkaç kitap buldum, sevdim; sözcükler yeni, çizimler harikuladeydiler. Orta kolon ameliyatını özellikle sevmiş, ezberlemiştim.Sonra cerrahiden de sıkılıp romancı ve öykücülerin bulunduğu büyük odaya döndüm. (Yeterince ucuz şarabım varsa kütüphaneye gitmezdim. Kütüphane içecek ve yiyecek şeylerin olmadığı ve ev sahibinin kira yüzünden peşinde olduğu zamanlarda gidilecek yerdi. Kütüphanede tuvalet ihtiyaçlarını görebiliyordun hiç olmazsa.) Kitapların üstünde kestiren berduşlar eksik olmazdı kütüphanede.Büyük odada gezinmeye, raflardan aldığım kitaplardan birkaç satır ya da birkaç sayfa okumaya devam ettim.Derken bir gün bir kitap çektim, açtım ve kalakaldım. Birkaç paragraf okudum. Sonra çöplükte altın bulmuş gibi kitabı masaya götürdüm. Cümleler sayfada yuvarlanıyorlardı, kayıyorlardı. Her cümlenin kendine özgü enerjisi vardı. Cümlelerin özü sayfaya bir biçim veriyordu; sayfaya oyulmuşlardı sanki. Duygusallıktan korkmayan birini bulmuştum sonunda. Mizah ve acı olağanüstü bir kolaylıkla iç içe geçmişti. O kitabın ilk sayfaları benim için çılgın bir mucizeydi.Kütüphane kartım vardı. Kitabı alıp odama götürdüm, yatağıma uzandım, okumaya başladım ve çok geçmeden farklı bir üslup geliştirmiş biri ile karşı karşıya olduğumu biliyordum. Kitabın adı Toza Sor, yazarı ise John Fante'ydi. Fante'nin yazarlığıma ömür boyu sürecek bir etkisi olacaktı. Toza Sor'u bitirdim ve kütüphaneye gidip diğer kitaplarını aradım. İki tane buldum; Dago Kırmızı ve Bahara Dek Bekle, Bandini. Aynı üslupla yazılmışlardı; kolayca ve yürekten.Evet, Fante beni çok etkiledi. O kitapları okuduktan kısa bir süre sonra bir kadınla yaşamaya başlamıştım. Benden daha ayyaştı ve korkunç kavgalar ederdik. Bazen ona, “Bana orospu çocuğu deme! Bandini'yim ben, Arturo Bandini!” diye bağırırdım.Fante benim Tanrı'mdı ve Tanrı'ların rahatsız edilmeyeceğini, kapılarının çalınmayacağını biliyordum. Ama Angel's Flight'ın neresinde oturduğunu tahmin etmeye çalışır, hala orada yaşadığı düşlemeyi severdim. Hemen her gün oradan geçerdim. Camilla'nın tırmandığı pencere bu muydu? Lobi bu mu? Hiçbir zaman emin olamadım.39 yıl sonra Toza Sor'u bir daha okudum. Fante'nin bütün kitapları bugün de tazeliğini koruyor. Ama benim favorim Toza Sor, çünkü sihiri keşfettiğim ilk kitaptı. Dago Kırmızı ve Bahara Dek Bekle, Bandini'den başka kitapları da var Fante'nin. Hayat Dolu ve Üzümün Kardeşliği. Şu anda Fante, Bunker Hill Düşü adlı yeni bir roman yazıyor.Fante'yi nihayet bu sene, çok farklı koşullarda tanıdım. Fante'nin öyküsü bu kadarla kalmıyor. Şansızlık, bahtsızlık ve ender bulunur bir cesaretin öyküsüdür onunki. Bir gün anlatılacaktır, ama burada anlatmamı istemediğini hissediyorum. Ama şu kadarını söyleyeyim; sözü nasıl yazdıysa hayatı da öyle yaşadı; güçlü, iyi ve yürekten.

Charles Bukowski7/5/1979
Başa dön
kertenkele
Üye


Kayıt: Aug 17, 2004
Mesajlar: 169

MesajTarih: Pzr Ksm 04, 2007 4:37 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Bu Şiir Bir Şehir

Bu şiir caddelerde ve lağımlarda
Azizlerle, kahramanlarla, dilencilerle, delilerle
Dolu bir şehir gibidir
Basmakalıp sözleri ve içkiyle, yağmurla ve şimşekle
Ve kuraklık mevsimleriyle doludur

Şiir savaştaki bir şehirdir
Bir şiir, saati “niye” diye sorgulayan bir şehirdir
Bir şiir yanmakta olan bir şehirdir
Bir şiir silahlar altındaki bir şehirdir
Berberleri alaycı sarhoşlarla dolmuştur
Bir şiir öyle bir şehirdir ki, tanrı, sokaklarında
Leydi Godiva gibi çıplak dolaşmaktadır
Burada geceleri köpekler havlamakta ve bayrağı kovalamakta

Bir şiir şair dolu bir şiirdir
Çoğu birbirlerine benzemekte ve birbirlerini kıskanmakta
Ve ağızlarda acı bir tad...
Bir şiir artık bu şehir olmuştur
En yakın yerden 75 kilometre uzaklıkta,
Sabah saat 9.09’u
Ağızda hala o içki ve sigara tadı
Etrafta ne polis ne aşıklar vardır, sokaklarda dolaşan

Bu şiir, bu şehir kapılarını kapamakta
Barikatlar kurulmakta, hem her yer bomboş
Gözyaşları olmaksızın vatan tutulmakta
Acımaksızın yaşlanmakta
Bu kayalar kadar sert dağlar
Okyanus lavanta alevi misali
Bir ay ki büyüklüğün yoksulluğu misali
Kırık pencereden gelen ufak bir melodi

Bir şiir bir şehir, bir şiir bir millet
Bir şiir ki dünyanın ta kendisi

Ve şimdi de bunu camın altına sıkıştırıyorum
Çünkü şimdi sıra çılgın editörün tetkikinde
Ve bu gece, gece başka bir yerde
Uçuk gri renkteki kadınlar sıra beklemekte
Trompetler insanları darağacına davet ederken
Küçük insanlar da beceremedikler şeyler hakkında
Atıp tutmaktalar.


(En çok sevdiğim şiirlerinden biridir bu. tiananmenian, bi gün içelim, nargile!)
Başa dön
tiananmenian
KARAKUTU YAZARI


Kayıt: Jun 26, 2006
Mesajlar: 1426
Nereden: gebze

MesajTarih: Pzr Ksm 04, 2007 4:51 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

(En çok sevdiğim şiirlerinden biridir bu. tiananmenian, bi gün içelim, nargile!)

Memnuniyetle...

Karakutu'da en mutlu olduğum anlardan bir tanesi de "Bukowski's City" adlı bir videonun hazırlanıp Karakutu Tv'ye eklendiğinin duyurusuna rastladığımdadır. Hala ara sıra açar seyrederim, emeği geçen herkese sonsuz teşekkürler, henüz izlemeyenler için;

http://www.youtube.com/watch?v=a4vqII9WXaQ
Başa dön
tiananmenian
KARAKUTU YAZARI


Kayıt: Jun 26, 2006
Mesajlar: 1426
Nereden: gebze

MesajTarih: Pts Ksm 05, 2007 11:24 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

66

Ertesi akşam dört saat kadar çalışıp kadınlar tuvaletine gittim, saati kurup uzandım. Bir saat kadar uyumuş olmalıydım ki kapı açıldı. Herman Barnes ile Jacop Christensen girdi içeri. Bana baktılar; başımı kaldırıp onlara baktım ben de, sonra başımı yastığa bırakıp gözlerimi kapadım tekrar. Helaya girdiklerini duydum. Dışarı çıktıklarında onlara bakmadım. Gözlerimi kapalı tutup uyuyormuş gibi yaptım.
Ertesi gün öğleye doğru uyandığımızda Jan'a anlattım olanları. "Kadınlar tuvaletinde uyurken yakaladılar beni ve kovmadılar. Hugh meselesinden sonra gözlerini korkutmuş olmalıyım. Kabadayı olmak işe yarıyor. Bu dünya güçlülerindir."
"Yanına bırakmayacaklar."
"Boşversene. Sana hep söylemişimdir özel biri olduğumu. Kahrolası kulaklarını açıp dinlemiyorsun ki."
"Aynı şeyleri tekrar edip durduğun için."
"Peki, birer içki içip tartışalım. Tekrar bir araya geldiğimizden beri kıçın bir karış havada yürüyorsun. Sana ihtiyacım yok benim, senin de bana ihtiyacın yok. Apaçık ortada bu."

Tartışma başlamadan kapı çalındı. "Bekle," diye bağırdım üstüme pantolonumu geçirirken. Kapıyı açtım, postacı elinde bir telgraf kapıda duruyordu. Bahşiş verip telgrafı açtım.
HENRY CHINASKI: TIMES ŞİRKETİ İLE YAPTIĞINIZ İŞ SÖZLEŞMESİ İPTAL EDİLMİŞTİR.
HERMAN BARNES
"Neymiş?" diye sordu Jan.
"Kovuldum."
"Alacağın ne olacak?"
"Söz etmemişler."
"Sana bir çek vermeleri gerekir."
"Biliyorum. Yürü, gidip alalım çekimi."
"Tamam."
Araba gitmişti. Önce vites bozulmuştu, arabayı sürerken sürekli ileriyi düşünmek zorunda olmak tam bir belaydı. Sonra aküsü ölmüştü, çalıştırmanın tek yolu yokuş başlarında park edip ikinci viyese kaptırmaktı. Bir kaç hafta öyle idare etmiştim ama bir gece Jan'le sarhoş olup bir barın önüne park edivermiştik ve düzdü sokak. Çalışmadı tabii ki, yirmi dört saat servis veren çekici şirketlerden birini aradım, gelip götürdüler. Birkaç gün sonra almaya gittiğimde 55 dolarlık tamirat yapılmıştı ve hala çalışmıyordu. Eve gidip ruhsatı postaladım onlara.
Yürümek zorundaydık Times Binası'na. Jan topuklu giymesinden hoşlandığımı biliyordu, topuklularını ayağına geçirdi ve çıktık. Yirmi blok bir mesafeydi. Jan dışarda bir banka oturdu; ben içeri girip muhasebeye doğru yürüdüm.
" Adım Henry Chinaski. Kovuldum ve alacağım için burdayım."
"Henry Chinaski," dedi kız, "bir dakika."
Bir listeye baktı. "Kusura bakmayın Bay Chinaski, çekiniz henüz hazır değil."
"Peki beklerim."
"Yarından önce hazır olmaz efendim."
"İş sözleşmem iptal edildi ama."
Çok üzgünüm. Yarın bayım."
Dışarı çıktım. Jan banktan kalktı. Aç görünüyordu. " Markete gidip sebze ve et alalım, haşlama yaparız. İki şişe de kaliteli Fransız şarabı."
"Jan, çek hazır değilmiş."
"Ama vermek zorundalar, kanun böyle."
"Olabilir. Bilemiyorum. Yarın hazı olacakmış dediler."
"Allah kahretsin, buraya kadar ayağımda topuklularla yürüdüm."
"İyi görünüyorsun güzelim."
"Evet."
Geri dönüyorduk. Yarı yolda Jan ayakkabılarını çıkarıp çorapla yürümeye başladı. Geçen arabalardan korna çalanlar oldu. Her seferinde parmağımı gösterdim onlara. Birkaç bira ve cips almaya yetecek paramız vardı. Aldık, eve gidip içtik, biraz tartıştık sonra da sevişip uyuduk.

factotum, 1975
Başa dön
zeytinagaci
KARAKUTU YAZARI


Kayıt: Mar 08, 2007
Mesajlar: 566
Nereden: kocaeli

MesajTarih: Pts Ksm 05, 2007 11:42 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

tiananmenian demiş ki:
(En çok sevdiğim şiirlerinden biridir bu. tiananmenian, bi gün içelim, nargile!)

Memnuniyetle...


Ben de nişantaşı çocuğuyum ben de istiyorum : )
Başa dön
tiananmenian
KARAKUTU YAZARI


Kayıt: Jun 26, 2006
Mesajlar: 1426
Nereden: gebze

MesajTarih: Pts Ksm 05, 2007 12:15 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Nargile partisine kayıtlarımız devam etmekte, yalnız ben nargile içerken de sigara yakarım baştan söyleyeyim...

Buhran

çok fazla
çok az
ya da çok geç

çok şişman
çok zayıf
ya da çok kötü

kahkaha
ya da gözyaşı
ya da kusursuz
kayıtsızlık

nefret edenler
sevenler

ellerindeki şarap şişelerini sallayarak
önlerine çıkanları süngüleyip
kadınların ırzına geçen ordular

ya da ucuz bir pansiyon odasında
Marilyn Monroe'nun fotoğrafıyla yaşayan bir ihtiyar

o denli büyük ki dünyadaki yalnızlık
onu saatin kollarının ağır hareketlerinde
bile görebilirsiniz.

o denli büyük ki dünyadaki yalnızlık
onu Vegas'ta, Baltimore'da ya da Münih'te
yanıp sönen neon ışıklarında görebilirsiniz.

insanlar yorgun,
hayat tarafından cezalandırılmış,
ya sevgiyle ya da sevgisizlikle
sakatlanmış.

yeni hükümetlere ihtiyacımız yok
yeni devrimlere ihtiyacımız yok
yeni kadınlara ihtiyacımız yok
yeni yollara ihtiyacımız yok
şevkate ihtiyacımız var.

müşfik davranmıyoruz
birbirimize.
müşfik davranmıyoruz.

korkuyoruz.
nefretin gücü simgelediğini
sanıyoruz.
cezalandırmanın
sevgi olduğunu.

daha az sahte bir eğitim bize gereken
daha az kural
daha az polis
ve daha iyi öğretmenler.

bir odada
bir başına acı çeken
öpülmemiş
dokunulmamış
bir başına bitki sulayan
olsa da çalmayacak
bir telefondan yoksun
insanın dehşetini unutuyoruz.

müşfik davranmıyoruz birbirimize
müşfik davranmıyoruz birbirimize
müşfik davranmıyoruz birbirimize

boncuklar sallanır, bulutlar örter
köpekler gül bahçesine işer
bir çocuğun kafasını koparır cani
dondurma külahından bir ısırık alır gibi
okyanus bir gelip
bir giderken
anlamsız bir ayın esaretinde.

müşfik davranmıyor insanlar birbirine.

Charles Bukowski
Başa dön
tu_ce
KARAKUTU YAZARI


Kayıt: Jan 15, 2006
Mesajlar: 933

MesajTarih: Pts Ksm 05, 2007 1:19 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

1 nargile=101 sigara (Fransız uzmanlar)



Tamam yavrum meteliğimiz yok; ama yağmurumuz var


sera etkisi deyin ne derseniz deyin
eskisi gibi yağmıyor işte yağmur.
özellikle büyük kriz zamanındaki
yağmurlar geliyor aklıma.
kuruş para yoktu ama bol bol
yağmur vardı.
öyle bir gece veya bir gün
değil,
7 gün ve 7 gece
yağardı.

ve Los Angeles'in yağmur ızgaraları
bu kadar çok yağmuru emebilecek
şekilde yapılmamıştı
ve yağmur kalın
ve kararlı
ve düzenli yağardı
ve damlaların çatılara çarpışını
oradan da oluk oluk
toprağa akışını duyardınız
ve dolu,
büyük buzdan kayalar
patlayan
oraya buraya saçılan havada uçuşan;
ve yağmur
kısaca
durmazdı.

ve bütün çatılar akardı -
evin her tarafına
tencereler,
kapkacaklar serilir
TIP TIP sesleri bütün eve yayılırdı;
ve kaplar boşaltılır,
boşaltılır
ve tekrar boşaltılırdı.
kaldırımların üstünden geçerdi yağmur,
bahçelerin içinden; ve merdivenleri tırmanıp
evlere girerdi.
el bezleri vardı, banyo havluları,
ve yağmur genelde
tuvaletlerden girerdi: köpüre köpüre, kahverengi, küçük girdaplarla
ve külüstür arabalarla dolu olurdu sokaklar
güneşli bir günde
marş basmayan arabalarla,
ve işsiz adamlar
sanki canlılarmış gibi duran o eski arabaların
can çekişmelerine bakarlardı
pencereleri önünden;
işsizler,
yenik bir zamanın yenik insanları
hapsolurdu evlerine
karıları ve çocukları
ve kedi köpekleriyle.
kediler ve köpekler
dışarı çıkmamak için diretir
evin garip garip yerlerine
pisliklerini bırakırlardı.
işsiz adamlar
bir zamanlar güzel olan karılarıyla
evde tıkılıp kalmış olmaktan
çıldırırlardı.

korkunç tartışmalar yaşanırdı
haciz ihtar mektupları
kondukça posta kutularına.
yağmur ve dolu, bezelye kutuları,
yavan ekmekler; kızarmış
yumurta, rafadan yumurta, haslanmış
yumurta; fıstık ezmesi
sandviçleri, ve her tencerede
görünmez bir tavuk.

babam, kesinlikle iyi biri olmayan babam
her yağmurda, en iyi ihtimalle,
annemi döverdi,
kendimi üzerlerine atardım,
bacaklar, dizler,
çığlıklar
ta ki
birbirlerinden
ayrılana kadar.
"Gebertic'em seni, " bağırırdım "Bi' kez
daha vurursan ona öldürürüm seni!"
"Çabuk bu orospu çocu'unu
çıkar burdan!"
"hayır, Henri, annenin
yanında kal!"

evet, bütün evler kuşatma altındaydı
fakat sanırım bizim evdeki dehşet
ortalamanın üstündeydi.
ve geceleri
uyumaya çalıştığımızda
yağmur yağmaya devam ederdi
ve karanlıkta
suların odama girmemesi için
cesurca direnen penceremden
ayın yağmur sularıyla bulanık
görüntüsünü seyrederken
Nuh'u hayal ederek
ve gemisini
tekrar oluyor galiba
diye düşünürdüm.

hepimiz düşünürdük
bunu.
ve sonra, birdenbire,
dinerdi yağmur.
galiba hep
sabaha doğru
5-6 sularında dinerdi,
huzur çökerdi her yere,
ama tam bir sessizlik değil
çünkü hala devam ederdi
tip
tip
tip
sesleri
ve sonra sis ve duman
dağılırdı

ve sabah 8'de
gözleri kamaştıran sapsarı bir güneşışığı
düşerdi yeryüzüne,
Van Gogh sarısı
çılgın, köredici!
ve ardından
sağanaktan kurtulan
çatı olukları
güneş altında
genleşmeye başlardı:
PENG!PENG!PENG!
ve herkes kalkıp dışarı bakardı
hala yağmuru içine çeken
bahçeler
hiç bu kadar yeşil olmamış
bir yeşil içinde
ve kuşlar
bahçelerde
deli gibi cıvıldayan kuşlar,
7 gün 7 gecedir
yere konup da
adamakıllı bir şey yiyememiş
tohum yemekten
bıkmış kuşlar
solucanların
toprak üstüne çıkmasını beklerlerdi,
yarı boğulmuş solucanların.
kuşlar solucanları önce topraktan çekip
havaya kaldırır
sonra da midelerine indirirlerdi;
karatavuklar ve serçeler olurdu.
karatavuklar serçeleri uzaklaştırmaya
çalışır
ama serçeler,
açlıktan delirmiş,
daha küçük ve çabuk,
kendi paylarını
kotarırlardı.

erkekler verandada durur
sigaralarını içerlerdi,
şimdi kapı kapı dolaşıp
büyük olasılıkla hiç bir kapı ardında
bulamayacakları bir
iş arayacaklarının,
büyük olasılıkla çalışmayacak arabalarını
çalıştırmaya uğraşacaklarının
bilincinde.
ve bir zamanlar güzel olan
karıları
banyoya girer
saçlarını tarar,
makyajlarını yapar,
dünyalarını tekrar
biraraya getirmeye çalışırlardı,
onları saran korkunç mutsuzluğu
unutmaya çalışarak,
kahvaltı için
ne hazırlasam diye
telaşlanarak.

ve radyo
okulların
açıldığını söylerdi.
ve
ardından
işte ben
yine okul yolundaydım,
yollarda kocaman
su gölcükleri,
tepemde yeni bir dünya gibi
güneş,
evde annemler,
okula
zamanında vardım.
bayan Sorenson bizi
"bugün tenefüs yok,
yerler çok ıslak"
diyerek karşıladı.
çocuklar "oof"
bağırdı bir ağızdan.
"fakat tenefüs saatinde
çok farklı birşey
yapacağız," dedi,
"ve çok zevkli
bir şey!"
hepimiz merak ettik
bu çok zevkli şeyin
ne olduğunu
ve o iki saat
bayan Sorenson
dersini anlatmaya
devam ederken
bir türlü geçmek bilmedi.

Küçük kızlara baktım,
çok tatlı ve temiz ve
dikkatli görünüyorlardı,
uslu ve dik
oturuyorlarken sıralarında
ve saçları
Kaliforniya
güneşi altında
çok güzeldi.

sonra tenefüs zili çaldı
ve hepimiz eğlenceyi
beklemeye koyulduk.
ardından bayan Sorenson sınıfa seslendi:
"şimdi ne yapacağız
biliyor musunuz, birbirimize
yağmur sağanağı sırasında
neler yaptığımızı anlatacağız!
en ön sıradan başlayıp
arka sıralara doğru devam edeceğiz!
hadi Michael, sen başla!..."
ve hepimiz
hikayelerimizi
anlatmaya başladık, Michael başladı
ve herkes sırayla kalkıp devam etti,
ve sonra farkettik ki
hepimiz yalanlar söylüyorduk, tamamen
yalan sayılmaz ama
çoğunlugu yalandı
ve oğlanlardan bazıları pis pis
gülmeye başladığında kızlar onlara
kötü bakışlar fırlattı ve
bayan Sorenson "tamam!" diye bağırdı
"tam bir sessizlik istiyorum!
Siz merak etmeseniz de
ben
neler yaptığınızı
öğrenmek istiyorum!"
böylece biz de hikayelerimize
devam ettik
ve hepsi de hikayeydi.
bir kız gökkuşağı
ilk çıktığında bir ucunda
Tanrı'nın yüzünü
gördügünü söyledi.
bir tek hangi ucu olduğunu söylemedi.

bir oğlan oltasını
pencereden sarkıtıp
bir balık yakalayıp
kedisini
beslediğini söyledi.
hemen hemen herkes
bir yalan uydurdu.
gerçek
fazla acı
ve utandırıcıydı.
sonra zil çaldı
ve tenefüs bitti.

"teşekkür ederim," dedi bayan
Sorenson, "hepsi çok
hoştu.
yarına kadar
yerler
kurur ve
kullanılabilecek
hale gelir."
çocuklardan bir
gürültü koptu.

küçük kızlar
dimdik ve uslu
oturuyorlardı,
çok tatlı ve
temiz ve
dikkatli,
saçları dünyanın bir daha
asla göremeyeceği bir güneşin
ışıkları altında
çok güzel
görünüyordu.
ve


Çeviri: Cem Duran
Başa dön
tiananmenian
KARAKUTU YAZARI


Kayıt: Jun 26, 2006
Mesajlar: 1426
Nereden: gebze

MesajTarih: Pts Ksm 05, 2007 9:08 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Uzman, hele de Fransız... Sigaranın zararlarını kafamıza çaktıklarından beri keyifle ölmekten ıstırapla sürünmeye başladık zaten...

30/09/91 23:36
Birkaç gün boyunca havanda su dövdükten sonra bu sabah uyandım ve başlık hazırdı, uykuda gelmişti: Dünyevi Şiirlerin Son Gecesi. İçerikle örtüşüyor. Nihai şiirler, hastalığa ve ölüme dair. Farklı şiirler de var aralarında tabii ki. Biraz da mizah hatta. Ama başlık kitaba ve zamana uyuyor. Başlığı buldun mu her şey yerli yerine oturur, şiirler saftaki yerlerini alırlar. Başlığı sevdim de ayrıca. Başlığı bu olan bir kitap görsem elime alıp birkaç sayfa okumaya çalışırım. Bazı başlıklar okurun ilgisini çeksin diye abartılıdır. İş görmez, yalan iş görmez.
Neyse, bu da bitti. Şimdi ne olacak? Romana ve şiirlere devam. Öyküye ne oldu? Terk etti öykü beni. Bir nedeni var ama ne olduğunu bilmiyorum. Üstüne gitsem bulabilirim ama yaran olmaz. O zamanı romana ve şiire ayırmayı yeğlerim. Ya da ayak tırnaklarımı kesmeye.
Adam gibi bir çıtçıtlı tırnak makası icat etmenin zamanı geldi bence. Yapılabileceğinden eminim. Mevcut tırnak makaslan son derece kullanışsız ve cesaret kırıcı. Alkoliğin tekinin çıtçıtlı ile içki
dükkanını soymaya kalktığını okumuştum bir yerde. Orda da işe yaramamış. Dostoyevski nasıl keserdi tırnaklarını acaba? Van Gogh? Beethoven? Kendileri mi keserlerdi? Sanmıyorum. Eskiden benimkileri Linda keserdi. Çok da başarılıydı. Zaman zaman etimden bir parça aldığı da olurdu gerçi. Yeterince acı çektim ben. Her tür.
Yakında öleceğimi biliyorum ve bunu çok garipsiyorum. Bencilim, kıçımı iskemleye yerleştirip şiir yazmaktan bıkamadım. Yazmak ateş yakıyor içimde, havada perendeler atıyorum yazarken. İyi de, nereye kadar? Gitmesini bilmek lazım. Depomuzdaki yakıttır ölüm. Devam edebilmek için ihtiyacımız var. Hepimize lazım. Bana lazım. Size lazım. Zamanı geldiğinde gitmezsek çevreyi kirletiriz.
Kanımca en tuhaf olan, ölmüş birinin ayakkabılarına bakmaktır. Daha hüzün verici bir şey tasavvur edemiyorum. Kişilikleri ayakkabılarında kalmıştır sanki. Giysilerde, hayır. Ayakkabılar. Ya da şapka. Ya da eldiven. Yeni ölmüş birinin yatağına ayakkabılarını, şapkasını ve eldivenlerini koyup bir süre bakın, delirirsiniz. Yapmayın. Neyse, onlar artık sizin bilemeyeceğiniz bir şey biliyorlar. Belki.
Koşuların son günü bugün. Hollywood Park'dan, Fair Plex'deki koşulara oynadım. Ekrandan. On üç koşuya da oynadım. Şanslı gü-nümmüş. Yenilenmiş ve güçlenmiş olarak ayrıldım hipodromdan. Sıkılmadım bile bugün. Kaygısız ve çevremle temastaydım. Çok şeyin farkında oluyorsun öyle olunca. Dönüş yolunda direksiyonu fark ediyorsun mesela, kontrol panelini. Kahrolası bir uzay gemisinden farkı yok. Trafiğe girip çıkıyorsun. Fütursuzca değil ama, ustalıkla -mesafe ve hız hesapları. Aptalca işler. Bugün değil ama. Yükseksin ve yüksek kalmalısın. Ne tuhaf. Karşı konmamalı ama. Uzun sürmez nasıl olsa. Yarın boş gün. Atlar koşmuyor.
Harbor güney otobanında beni izleyen polisi bile fark ettim bugün. Tam zamanında. Hızımı 90'a düşürdüm. O da düşürdü hızını. 90'la izledi. Beni 110'la enselemesine ramak kalmıştı. Acuras plakalardan nefret ederler. Kaldım 90'da. Beş dakika. En az 130'la sol-layıp gitti sonunda. Güle güle, dostum. Herkes gibi ben de trafik cezası yemekten nefret ederim. Dikiz aynasını sık sık dikizlemekte
yarar var. Basittir. Ama er ya da geç ceza yemek kaçınılmazdır. Ve yediğinde içkili olmadığına, ya da uyuşturucu taşımadığına şükret. Değilsen ya da taşımıyorsan. Neyse, başlık bulundu.
Şimdi Macintosh'umun başındayım ve önümde harikulade bir uzam var. Radyo berbat çalıyor ama % 100'lük bir gün beklemek saflık olur. %51 'i yakalamışsan kârdasın. Bugün % 97'ydi.
Mailer'in CIA hakkında koca bir roman yazdığını duydum. Profesyonel bir yazardır Norman. Bir keresinde karıma, "Hank benim tarzımı sevmiyor galiba, değil mi?" diye sormuş. Bir başka yazarın tarzını seven yazar yok gibidir, Norman. Ancak öldüklerinde, ya da çoktan ölmüşlerse. Yazarlar sadece kendi boklarını koklamaktan hoşlanırlar. Ben de onlardanım. Yazarlarla konuşmaktan, ya da onlara bakmaktan haz etmem. Hele dinlemekten hiç. En kötüsü onlarla içmektir, salyaları üstlerine akar, acınası görünürler. Annelerinin kucağını arıyorlarmış gibi.
Ölümü düşünmeyi başka yazarları düşünmeye yeğlerim. Çok daha memnuniyet vericidir.
Radyoyu kapatıyorum. Besteciler de arada sırada çuvallamışlar. İlle biri ile konuşmam gerekse bir bilgisayar tamircisini ya da cenaze levazımatçısını yeğlerim. İçkili ya da içkisiz. Tercihen içkisiz.

Kaptan Yemeğe Çıktı Ve Tayfalar Gemiyi Ele Geçirdi
C.Bukowski
Başa dön
kertenkele
Üye


Kayıt: Aug 17, 2004
Mesajlar: 169

MesajTarih: Sal Ksm 06, 2007 4:49 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Kitlelerin Dehası

Ortalama insanda
Herhangi bir günde herhangi bir orduya
yetecek kadar ihanet,
nefret, şiddet
ve saçmalık vardır.

VE Cinayet konusunda En Becerikliler
Cinayet Karşıtı vaaz verenlerdir
VE Nefreti En İyi Becerenler
Sevmeyi Vaaz Edenlerdir
VE-SON OLARAK-
SAVAŞI EN İYİ BECERENLER
BARIŞ VAAZI
VERENLERDİR

Tanrıyı Vaaz Edenlerin
Tanrıya İhtiyacı Var
Barış Vaaz Edenlerin
Huzuru Yok
SEVGİYİ VAAZ EDENLER
SEVGİSİZDİR
VAAZ VERENLERDEN SAKININ
Bilmişlerden Sakıının.
DURMADAN
KİTAP
OKUYANLARDAN
Sakının
Yoksulluktan Nefret Edenlerden
Ya da Gurur Duyanlardan Sakının
Övgü Göstermekte Hızlı Davrananlardan SAKININ
Karşılığında ÖVGÜ Beklerler
Sansürlemekte Hızlı Davrananlardan SAKININ
Bilmedikleri Şeylerden
Korkarlar
Sürekli Kalabalıkları Arayanlardan Sakının;
Tek Başlarına
Bir Hiçtirler

Ortalama Erkekten
Ortalama Kadından
Sakının
Sevgilerinden SAKININ
Sevgileri Vasattır, Vasatı
Aranır Dururlar
Ama Nefretleri Dahiyanedir
Nefretleri Seni Beni
Herkesi Öldürebilecek Kadar
Dahiyanedir.
Yalnızlığı İstemezler
Yalnızlığı Anlamazlar
Kendilerinden Farklı
Herşeyi
Yoketmeye
Çalışırlar
Sanat
Yaratamadıklarından
Sanatı
Anlayamazlar
Yaratma Başarısızlıklarını
Dünyanın Beceriksizliğine
Yorarlar

Kendileri Tam Sevemedikleri İçin
Senin Sevginin
Eksik Olduğuna İNANIR
VE SENDEN
NEFRET EDERLER
Ve Nefretleri
Parlak Bir Elmas
Bir Bıçak
Bir Dağ
Bir KAPLAN
Bir Baldıranotu Gibi
Mükemmeldir

En Usta Oldukları
SANATTIR
NEFRET!
Başa dön
kertenkele
Üye


Kayıt: Aug 17, 2004
Mesajlar: 169

MesajTarih: Sal Ksm 06, 2007 4:50 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Etki Ve Tepki

En iyilerimizin sonu genellikle kendi ellerinden olur
sırf uzaklaşmak için,
ve geride kalanlar
birinin onlardan
uzaklaşmayı neden isteyebileceğini
bir türlü tam olarak anlayamazlar.
Başa dön
Mesajları göster:    Önceki başlık :: Sonraki başlık  
Yeni Başlık Gönder   Cevap Gönder    Karakutu Forum Ana Sayfası -> insanlar Tüm saatler GMT +2 Saat
Sayfa 1, 2, 3, 4, 5  Sonraki
1. sayfa (Toplam 5 sayfa)

 
Forum Seçin:  
Bu forumda yeni konular açamazsınız
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz
Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız
Benzer Başlıklar
Başlık Yazar Forum Cevaplar Tarih
Yeni mesaj yok Charles BAUDELAİRE tu_ce Şairler ve