" Artık gözlerine bakınca eskisi gibi avunamıyorum. Güneşe dayanamıyorum artık Milena geri dönmeliyim, geri dönmeliyim. Yolunu kaybetmiş bir hayvan gibi gücümün yettiğince kaçıyorum. Ama onu da gittiğim yere götürebilir miyim diye düşünerek kaçıyorum. O belki gittiğim karanlıkları aydınlığa çevirebilir...
Neler olduğunu sen de benim gibi bir türlü tam anlamıyorsun. Büyük bir coşku ile karşılaşınca delirecek kadar ürperiyorum. Bir şey istiyorum, gürültüden, kalabalıktan uzak karanlığımda kendi başıma kalmak. Bir yerlere gizlenmek istiyorum bu isteğim ardından gitmek istiyorum..
Bendeki bu coşku bir yanardağın patlaması gibi olduğundan elbet dinecek bir gün. Ama bu coşkuyu oluşturan güçleri içimde taşıdığımı bilmek çok korkutuyor beni. Zaten yaşamım korkulara bağlı beni vareden bu korkular onlar yok olursa ben de yok olurum. Benim böyle olduğumu sen de biliyorsun, hatta böyle olmasaydım benimle bu kadar ilgilenir miydin? Patlamalar şu an bitmek üzere aslında mutlu olmam gerekiyor ama bunların her zaman olacağını bilmek korkutuyor beni..
Gözüm açıldı artık Milena, ama “beni bırakma” diyen yakarışmalarımı düşünüp de acı çekmene gerek yok. Bu konuda senin ateşin hala bütün gücü ile aydınlatmakta yüreğimi. O yüzden düşüncelerimde değişen bir şey yok. Ancak bu durumun ne senin için ne benim için kötü bir durum. Çünkü söylenmesi gereken en küçük doğru söz ilk söylendiğinde beni yıkmaya tepetaklak yuvarlamaya yeterlidir..."
Kafka, Milena Jesenska ile ilk kez 1920 yılında, bir yazısını Çek diline çevirirken tanıştı. İlişkileri kısa zamanda derinleşti, ve 2 yıldan daha uzun bir süredevam etti..1924 yılında Kafka Viyana yakınındaki bir sanatoryumda öldü. Milena, Ravensbrück'te 1944 yılında Nazi'lerin elinde öldü. Bu mektupları ilişkilerinin bir belgesi olarak bıraktı.
Kafka'yı Kafka yapan eserlerden birisi bence.
Anladığım kadarı ile Milena ikimiz de çok çekingen ve ürkek kişileriz. Birbirimize gönderdiğimiz mektuplar o kadar çekingen o kadar korku dolu ki. Cevaplar dersen onlar ayrı bir korku kaynağı ikimize de doğuştan gelmemiş bu özellikler ama ben de huy edinmiş artık.
Bir odadayız Milena. Birbirine bakan iki kapının ardındayız ama ayrı ayrı. Biri açacak olsa diğeri hemen ürküp kapıyor kapıyı. Halbuki bu iki kişi ürkeklik olarak bu kadar benzemeseler, biri diğerine hiç aldırış etmese açsa kapıyı çıksa dışarı odayı düzenlese. Ama hayır o da en az diğeri kadar ürküyor ve saklanıyor kapısının ardına ve o güzelim oda bomboş kalıyor ortada.
Ve bu yüzden hep ikimizi üzen yanlış anlamalar oluyor. Aslında senin anlamadığını söylediğin o mektuplar sana en yakın olduğum zamanlar yazmış olduklarım oluyor.
Yeryüzündeki 38 yıllık yolculuğumdan sonra bir dönemeçte sana rastlıyorum ve bu geç gelen hiç beklemediğim karşılaşma sonrasında ne yapacağımı bilmez şaşırıp kalıyorum. İçimde fırtınalar kopamıyor, bağıramıyorum, çılgınlıklar yapamıyorum bu yüzden.
Kapana sıkışmışım gibi bir hisle yatakta yatıyordum bütün gün. Durmadan seni kendimden uzaklaştıracak bir şeyler arayıp durdum. Kendi kendime kızdım devamlı...
Çılgınca bir korkunun tutsağıyım Milena. Anlıyor musun korkuyorum? Bu koca satranç oyununda yerim yok benim zaten. İlgimi çekmiyor, ben bütün dikkatimi kraliçeye vermişim. Gözlerim yalnız onu görüyor. Şahın yerinde olmak için bütün uğraşmalarım. Bunların gerçekten olmasını istiyorsam artık başka türlü davranmam gerektiğini de biliyorum. Bu yüzden Viyana’da kalma artık demem senden daha çok benimle ilgili, hele şu an söylediklerim isteklerin en masumu en arınmışı belki de. Mutluluğun ta kendisi o...
Mektuplarını tüylerini kabartıp tetikte bekleyen bir kedinin dikkati ile okuyorum..
Seni gördüm düşümde bu sabah yine. Yanyana oturuyoruz... Sen itiyorsun beni, ama kızmadan, gülerek. Üzülüyorum, ittiğin için değil, seni itmeye zorlayan davranışıma üzülüyorum. Sızlanmayan, yakınmayan, herhangi bir kadına davranır gibi davranıyorum sana; sessizliğinin ardındaki sesi -hem de bana seslenen sesi- duymadığıma üzülüyorum. Duyamadım mı dersin? Duymuş da olsam, karşılık veremedim ya!
İlk düşümden daha perişan daha kötü ayrıldım yanından. Bir yerde okumuş olacağım, buna benzer bir olay geldi aklıma:
"Âteşten örülmüş uzun alevlerdir sevgilim, dolaşır yeryüzünü, sarar beni. Ama sardıklarını değil, görmesini bilenleri sürükler ardından..."
Senin
(Adımı da yitirdim!
Küçüle küçüle "senin"
kaldı yalnız.)
Bak: "En çok seni seviyorum" diyorum, ama gerçek sevgi bu değil belki, "Sen bir bıçaksın, ben de durmadan içimi deşiyorum o bıçakla" dersem, gerçek sevgiyi anlatmış olurum belki.
Her tarafa ‘Milena’ yazdım yazmayı bildiğim tek kelime bu ve ben büyük bir coşku ile bunu herkese göstermek istiyorum. Hasta olduğum için “6 ay boyunca dinlen, günlerini boş geçirmeye bak” diyorlar. Oysa bu altı ayın sadece 4 günü izin veriyorlar mutluluğa. Hala hastaysam suç bende mi peki?
... İstasyonda bana bakan yüzünü düşündüm. unutamayacağım bir doğa olayıydı bu.
...Koskoca okyanusların dibindeki bir avuç toprak o baskıya nasıl dayanıyorsa sen de öyle dayanmalısın Milena. Bugüne kadar insanlara tahammül edebileceğimi, yeryüzü ile başa çıkabileceğimi düşünmezdim hiç. Ama sen şunu öğrettin bana dayanılmaz olan aslında yaşam değilmiş...
Seninle olsam, ne kolay bir yaşamım olacak -çılgınlık! Nasıl dokunabilirim bu konuya?- Bakışlarla konuşurduk yalnız. Oysa şimdi, hiç değilse yarına kadar beklemek zorundayım mektubumun cevabını.
Bana her gün yazma demiştim dünkü mektubumda, bugün de aynı şeyi istiyorum senden, bu ikimiz için de daha iyi olur, hem bugün daha da direniyorum bu isteğimde -ama ne olursun Milena, sen kulak asma bana, yine hergün yaz bana, kısacık da olsa yaz, bugünkü mektubundan daha da kısa olsa iki satır ya da bir satır, bir sözcük olsun yaz Milena...
Korkunç acılara boyun eğmek zorunda kalırım tek sözcüğünden yoksun olursam.
Beni sana getirecek bir yol bulmuştum, karanlıktan aydınlığa kavuşacaktım. Bu yolu umutla, sevinçle kazmış, kendimden de bir şeyler katmıştım. Bir çırpıda yüreğimle açtığım bu yolu kapatmak, ağır ağır dönmek, vazgeçmek zor geliyor biraz, elbet yüreğim sızlar...
Mektubun geldiğinde, ben sana mektup göndermiştim bile. " Korku , "kuşku" falan, filan bir yana evet herşey bir yana, gene de senin söylediğin gibi güç değil belkide. Anlatmaya çalışayım: Kişi kendi yetersizliğini ister istemez çekmek zorundadır, bu zorunluluğu hep duyar, ama iki kişinin yetersizliğine boyun eğmek zorunda değildir. Gözlerimiz ne güne duruyor? Kör edebiliriz onları, yüreğimizi de çekip atarız!
Bu mektup yağmuru dinmeli artık Milena! Bizi serseme çeviriyor...Yazdıklarımızı unutuyor, hangi soruya karşılık vereceğimizi anımsamıyoruz... Ne türlü olursa olsun sürekli bir çarpıntı içindeyiz. Çek'çeni çok iyi anlıyorum, gülüşünü bile duyabiliyorum. Zaten sözlerinle gülüşlerinin arasında bocalıyorum daha, ama sonunda sözlerin kalıyor ortada.
Bir şeyler olacaktı bu mektupta, biliyordum. Öteki mektuplarında da sezinliyordum birşeyler. Gözlerinden de okunuyordu- bu pırıl prıl bakışlı gözler neyi gizleyebilir ki?- alnındaki kırışıklıklarda bile vardı. Ne zamandan beri bekliyorum.
Bütün günü kapalı perdelerin ardında , uyku- düş- korku bunaltısı içinde geçiren biri, gece perdeleri açınca karanlığı görüp şaşmaz, bende şaşmadım. Ateşleyelim mi dinamit fıçısını? Kurtulamıyacaksın da , kurtulamazsın Milena...
...Gene de şu mektubu bitirmeye gücüm yetmeyecek işte. Sevgiyle karışık bir üzüntü dalgası alıp götürüyor beni... Yazamayacağım artık.
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız