Karakutu
Karakutu.Com - Kültür Sanat
Ana sayfa
Galeri
Haberler
Karakutu Tv
Forum
Ekart
Ana Konular
Arşiv
Sanat Ajandası
Sinema
Müzik
Medya Rehberi
Sesli Kitap
Kitap Tahlili
Metin Listesi
Metin Hali
Üye Paneli
Üye Günlüğü
Özel Mesaj
Metin Gönderme
Tavsiye Edin
Künye
İletişim

Reklam


Google Arama



Arama



Online üyeler
Şu an sitemizde, 239 Üye Adayı ve 13 Üye bulunuyor.

Henüz Sitemize üye olmamışsınız, buraya tıklayarak ücretsiz üyemiz olabilirsiniz.

Reklam



Forum Son Başlıklar

 SON CELLAT
 nicht allein
 İçimde Bir Ben Var...
 Bilgi Kuramı
 deprem
 O SEN MİSİN?
 ışıklı kentin sokak süpürücüleri
 vahşi
 Rüya
 Bizler geçmişteki insanlardan daha mı akıllıyız?
 Yaz Dedi Tanrı
 Melekler ağladığında
 Kanadım
 VELEVKİ TARTÜF
 Duan dileğindir...
 Kısa cümleler yazacak bu kalem
 İçinden at başlığını
 atlet giyen tanrıça
 Nazım Hikmet / Masallar
 Mucize Bu!

Karakutu.com-Kültür Sanat Forumu


Giriş Sayfanız Yapın
Favorilere Ekle!
İletişim Formu

Önemli Linkler
BBC Türkçe
İngilizce Dersler
DW-World Türkçe
VOA Türkçe
Google
Yahoo
Msn
Zoque
Resim Yükle

Karakutu - RSS - Alexa

Alexa - Karakutu internet gezgini

Site RSS
Forum RSS


Karakutu.com-Kültür Sanat: Karakutu Forum

Çağdaş Şiir Üzerine


Çağdaş Şiir Üzerine

 
Yeni Başlık Gönder   Cevap Gönder    Karakutu Forum Ana Sayfası -> Şairler ve Şiirleri
Yazar Mesaj
Poe
KARAKUTU YAZARI


Kayıt: Jun 25, 2005
Mesajlar: 2128
Nereden: Çevre'den

MesajTarih: Pts Ağu 27, 2007 9:59 pm    Mesaj konusu: Çağdaş Şiir Üzerine Alıntıyla Cevap Ver

EDEBİYATA İKSİR, METAFİZİĞE ASA

Bir sistem yaratmalıyım, yoksa bir başkasının sisteminin kölesi olurum / Uslamlamayacağım ve Karşılaştırmayacağım: Benim işim yaratmaktır." (W. Blake)

Büyük yıkımcıların aynı zamanda büyük ibda güçleri olduğunu düşünürüm. Bir yıkıntı en az bir şiir kadar eşsizdir. Bir depremin ortaya çıkardığı görüntüyü en küçük detaylarına varıncaya değin birbirinden başka kılan şey büyük bir enerji dönüşümü olmasıdır. Enerji o denli büyük ve çaplıdır ki çarptığı her nesneden o nesnenin kendine has sesini, dokusunu yansıtan bir yıkıntı yaratır. Neşideler Neşidesi'nde sevgi için "ölüm gibi kuvvetli" denilir. Birbirine bu kadar zıt olan iki şeyi benzetmek ilk bakışta bir kutsal kitap retoriği gibi görünebilir; ancak orada ima edilen ortaklık, iki şeyin de kuvvetini dönüştürücü özelliklerinin şiddetinden alışıdır. İnsanın ibda kabiliyetinin bir veçhesi icatsa diğer veçhesi "ümitsizliğinden bile zevk duyabilecek" bir yıkım potansiyelinin varlığıdır.
Eserle ya da enkazla sonuçlanan bu enerji dönüşümü çağımızda işlev olarak birbirine o kadar yakınlaşmıştır ki atığın simgesi olan bir pisuar ters çevrilip yüzyılın en önemli sanat yapıtı ilan edilebilir. Wellek'e inat, bir çöp yığını farklı bir perspektiften bir sanat eseri olarak algılanabilecektir. Oysa benim başta vurgulamaya çalıştığım şey, ibdanın ve yıkımın sonuçlarının benzerliğine rağmen bir kutupsallık içermesiydi. Kutupsallık enerjinin belli bir niyetle yönlendirilmesinden doğar. İyi bir savaşçı (bu başarılı bir yıkımcı demektir) yetiştirmek için çocukların en yeteneklisini (bu ibda gücü en yüksek olandır) seçersiniz. Estetiğe olan derin iman sarsıldıkça, kalıcılıkla nitelenen değer ölçütleri sorgulandıkça ibda gücü itibardan düşmüştür. Tüm yaratıcı süreci bünyesinde bir değer olarak barındıran eserin yerini süreçten –dolayısıyla bildik anlamda ustalıklı emekten- mahrum bir ready-made alabilir. Bir ready-made'de yıkım ve yapım arzusu duruklaşmıştır. Her iki arzu da sıfır noktasında buluşarak nötrleşmişlerdir. Bu nötrleşme, buzdan heykeller giderek yükselen ısıda bir salonda sergilenince de gerçekleşebilir. Bir eleştiri biçimi olmak dışında umutsuzluğun maddi görünümü tam da budur. Nesnenin ebediyetine duyulan güvensizlik böylece son derecesine ulaştırılarak amorf bir göle dönüştürülür.

***

Bu sürece karşıt bir bakış geliştirmekten çok onun şiirdeki işleyişiyle ilgilenmeliyiz. Zira şiir tuhaf şekilde diğer sanat dallarının uğradığı kavramsallaşmadan muaf gibi görünmektedir. Sözde bir gelenek içinde korunaklı gibidir. Oysa bu büyük bir yanılsamadır. Zaten dilsel yapısı gereği enerjiyi hapseden bir sanat olan şiir, bir de şair sözcüğü ve etrafındaki buğunun içine hapsolarak entropik bir görünüm arzetmektedir. Bilindiği üzere entropi, termodinamik ölüm durumunu betimler. Kapalı bir düzenek içinde iki nesne arasında sıcak olandan soğuk olana doğru devamlı ısı aktarımı olur. İki beden eşit ısıya sahip olduğu anda ısı aktarımı durur. Bunun sosyal olaylar için açıklaması her an kaosa dönüşebilecek bir homojenlik durumudur. Bir çeşit zihinsel ölüm de denebilir. Bu durumda yapılacak tek şey düzeneği açıp dışarıdan ısı almaktır. Bir şiiri okuduğumda ufkumda bir aydınlık belirmiyorsa veyahut beliren bir parça aydınlık kendi dizelerimle sağladığımdan fazla değilse benim açımdan yüksek entropi oluşmuş demektir. Yazık ki şiirdeki nötrleşme sadece ebediyete duyulan güvensizlikten doğmadı. (Böyle olsaydı en azından teknolojik gelişmeden şiir adına büyük yararlar umabilirdik. Tamamıyla ummadığımı söylemem haksızlık olur. Elektronik ortamda yaratılan şiirin önemli bir enerji kaynağı olacağını sanıyorum. Ancak entropik durumun ortadan bütünüyle kalkışı araçsal değil kökensel bir enerji kaynağı ile olabilir. Her ne kadar araçlar yaratım sürecinden ayrıştırılamaz olsa da.) Şiirdeki nötrleşme ve etkisizlik, şairin –ve yanı sıra toplumun- yaşadığı büyük düşkırıklığının sonucu oluştu. Buna geliştirilen ilk tepkiye, kendisini de tahrip eden ilk eleştirel bilince modern demek belki mümkündü; ama modern, doğası gereği tahrip ettiklerini çiğneyip gider aynı anda. Lanet savuran şiirlerin bile züppece taklit edilerek, bilinçsizce dolayımsal bir öfke döngüsü yaratmak şairlerin gece rahat uyumasını bile engellemiyorsa, herkesin bir anda birbirine dönerek "yahu biz kime kızıyorduk?" diye sormaları an meselesidir. Sözlerle öfkesi dindirilmiş bir ordu ile burçlara bayrağı dikemezsiniz. Bir diğer yanda ise yaşadığı dünyadan habersiz, belki bininci defa yan yana gelmiş sözcükleri bir kez daha yan yana getirmekle meşgul bir grup var. Bu entropik ortamın belirtilerini kısaca özetlemek gerekir.
Hermann Broch "Kiç üreten, her kim olursa olsun… estetik ölçülerle değerlendirilmemelidir, kiç üreten kişinin ahlakı bozuktur; en kötüyü arzulayan bir suçludur o." diyor. Sıradan olan ve güzel olan arasındaki ayrımlar kiç olanın lehine belirsizleşmiştir.
Şiirin "kozmik boşluğa doğru ilk ulumayı ve varoluşu gösteren bir tür yazım işareti, varlığın orijinalliğine yönelik kederli bir farkındalık" olmasına duyduğum özlemi anlatırken, sözler daha ağzımdan çıkmadan klişe oluyorsa yazacağım her şiirin bir farkındalık olmasından vazgeçip bir ilginçlik peşinden koşmalıyım, diyebilir şair, demek zorunda kalıyor. Her saniye ilginç olamayacak kadar gecikmiş olduğunu bilmeden. Postmodern algının güzelliğe duyduğu kırgınlığın ve şiirsel hikmete duyduğu güvensizliğin acınası neticesi…
Pazarda satılan bir biblo gibi ders kitaplarına yerleştirilen, şölenlerde ve ekranlarda okunan şiirler, şairlerin çoğunun düşkün yaşamöyküleri eşliğinde gündelik ve itici bir yaşam kesitinde karşımıza çıkarak tüm seçkinlik yargılarımızı alt üst edebiliyor. Oysa şiir, saygınlığını her şeyden çok kadîm seçkinciliğine borçludur. Askerde iken şiirini yazabilmek için gerekli zamanı sağlam dişlerini çektirerek sağlayan bir şairin şiirini okumak elbette bir seçkinlik olsa gerektir. Deliye delilikle karşılık veremiyorsak en azından ilgisizlik borçlanırız. Onun bunu hak eden kayıtsızlığını Mallarmé'nin şu cümlesi kadar güzel hiçbir şey özetleyemez: "Şairin tüm yapabileceği, bir gözü sonsuzluğa dikili olarak giz içinde çalışmak ve arada bir kendilerini varsaymadığından kuşkulanıp da taşa tutmasınlar diye 'yaşayanlara' kartını, birkaç dizesini ya da soneyi göndermektir."

Özetlediğim tespitler kapalı şiir düzeneğinin bozulması gerektiğini işaret ediyor. Bir sıfat olarak önermesem de dosyalarda daha önce temellerini attığımız şiirsel görüşümüzün* tamamlayıcı parçalarından –ve negentropi sağlayıcı çarelerden- biri de dış enerji kaynağı olarak metafizik. Elbette kavramı revize etmemiz ve en baştan konuşmamız şartıyla. Zira ele alacağımız bir kavramı her türlü bağlamdan kopararak yararlanabileceğimiz kanısındayım. İmam-ı Gazali "Cevizi kırıp özüne inemeyen hepsini kabuk zanneder" diyor. Ben kabuğun içinde kabuğun olmadığını sanmakla yetinilmemesi gerektiğini ve çürümüş bir özle karşılaşmak pahasına her şeyi unufak etmek gerektiğini savunuyorum. Zira çürümüş bile olsa öze dair bir fikri ancak özden öğrenebiliriz.

***
B. Russel, "Metafizik, düşünce vasıtasıyla dünyayı bütün görünüşüyle kucaklamak için bir çabalamadır." der Mistiklik ve Mantık'ta. Burada bütüncül ve izlenimci bir çabadan çok, ayrıntılarla ilgilenen ve kavrayıcı bir çaba söz konusudur. Şiiri, bu tarz bir metafizikle yordamlamak demek, onu gündelik yaşantının sıradanlığına bulanmışlıktan çekip çıkarırken aynı zamanda gizemci tutumun üstperdeden konuşan ve "her şeye kadir" ağına yakalanmamak demektir. Birincisinde insanın yetkinleşmemiş bütün ham yanları dile gelirken, ikincisinde insana ait olmayan insanüstü bir yetkeye söz verilmektedir. Her ne kadar felsefî yolculuğu boyunca metafizik yöntemler eytişimsel yöntemlerin zıddı olmakla tanımlanmışlarsa da söz konusu olan şiir olduğu zaman tam da eytişimsel zekanın devreye girmesi gerekmektedir. Bu, şiiri, gerçek şairler elinde, felsefenin fevkinde tutar; çünkü yalnızca şiirin mizacı fizikötesi bir araştırma olmasıyla belirlenebilir. Burada fizikten kastım artık aşınmış, klişeleşmiş, adlandırılmış, tanımlanmış olandır. Meta da, doğallıkla bir şeyin yeni ve hiç görülmedik olması artık olanaksız olduğuna göre, yeni gibi ihtişamla parlayan ve yeniden adlandırılmak için bizi kışkırtandır. Bir tür, hiçlikten bir sözcüğe (bir kavrama) doğru duyulan sancıdır. Hiçin sancı duyması olası olmadığına göre, bu da insanın hiç için duyduğu bir fanteziden ibaret sayılabilir. İşte şair bu anlamda, olmayan bir şeyin olmak için şiire ihtiyaç duyduğu düşüncesine ihtiyacı olan kişidir. İkincil türden bir şiir anlayışına sahipse tek kaygusu bir yap-boz parçalarını birleştirerek oyalanmak ve tarih sahnesinde ciddiye alınmaktır. İkincil türün belirgin özelliği devamlı akıldan söz etmek ve aklı başında bir yaşam sürmek olsa bile akıldan uzak şiirler ortaya koymalarıdır. İşte ortamın enerji akışını durduran tam da bu akıl ortalamasıdır. Normal koşullarda figürlerin parlaması için bir fon ve zemin olarak gerekli olan bu düşük ortalama, bazı devirlerde bütün terimleri ve kavramları kirletip bulandırarak puslu ortamın meyvesini derler. Metafizik de bu bulanıklığın baş aktörü olacak denli akla gelecek her türden anlamla yüklenmiş bir sözcüktür. Örneğin metafizik diyerek bir şeyin gerçekçi olmadığını, gerici olduğunu, anlamsız olduğunu, dünyalık olmadığını, fantastik olduğunu, mistik olduğunu, dindar olduğunu.. bütün bunların hepsini birden ya da birini anlatmak istiyor olabilirsiniz. Ya da tam tersi yaptığınız bütün anlamsızlıklara, yeteneksizliğinizin belgelerine metafizik diyerek o "her şeye kadir"liğin bir damlasıyla geçinebilirsiniz. Zira bu tutumları yutturmak isteyen kadar yutmaya hazır bir cemaat de mevcuttur ve tencere kapağına denk geliyordur.

Elbette yüzyıllar boyunca devingen bir anlama sahip olan kavramın bu şekilde suiistimal edilmesi şaşırtıcı değil. Sözcüğün felsefî serüveni her türden metafora kapı aralıyor. Biz bu algıların bazılarını bertaraf ederek başka bir kanal açmaya çalışalım. Aristoteles, ilk nedenler'den başka nedenler olup olmadığını araştırır metafizik alanında. Skolastik dönemde ise ilâhiyat konularının (bekleneceği üzere vahiy ve imanla değil) akılla araştırılması metafiziğin alanına girer. Comte ise metafiziği, insan zihninin teolojiden pozitivizme geçmesinde bir aşama sayar sadece. Comte'la beraber başlayan sürecin sonunda tamamıyla olumsuz bir anlama kavuşur metafizik. Batıda 19. yüzyılda bir şeyi kötüleme ya da baştan savma olduğunu vurgulama maksadıyla metafizik denebilirdi rahatlıkla. Terimin felsefe sahnesinde yeniden itibara kavuşması ise uzun sürmez.
Bergson'un sezgi ve bilgi üzerine inşa ettiği evrimci bir metafizik anlayışı, şiirin metafizik bağlama sokulmasında iyi bir başlangıç sayılabilir. Örneğin Nurettin Topçu bu inceliği iyi fark etmiştir ve bu sayede anlayış bakımından zamanının oldukça ilerisine sıçramıştır. Bu açıdan metafiziği, felsefî bağlamından pek de koparmaya gerek duymadan denebilir ki, bilgi sevgisi olan felsefe ve sevgi bilgisi sayabileceğimiz şiir metafiziksel duyumsama araçları olmakla ilişkiye girerler. İnançla ulaşılabilecek bir iç huzurunu hiç de önermeyen ve tam tersi şiirin bir huzursuzluktan neşet ettiğine dair bir kanıt da Topçu'nun metafizikçi ruha değgin tanımıdır: "Metafizikçi ruhla doğan üstün varlıkları hepimizden ayıran ondaki sonsuz ve sebepsiz, asla tatmin bulmayan 'içindeki merak ve sıkıntı=inquiétude'dir."

Burada önemli bir dayanak noktası da John Donne ile başlamak üzere Batılı şiirin metafizik kanalıdır. Her metafizikçinin tartışmasız kabul ettiği şey, metafiziğin en kapsamlı araştırma alanı oluşudur ve bu Batılı metafizik şiirin kesinlikle ilâhiyata dayandırdığı bir şiir temeli değildir. Descartes bütün bilimleri bir ağacın dallarına benzetiyordu, bu ağacın gövdesi fizik, kökleri ise metafizikti. Burada bizim için dikkate değer olan şey, topraktan suyu çekecek olan şeyin kökler oluşudur. Ağacın gövdesi belli bir noktadan kesildiğinde ağaç ölmez, yeniden fışkın verir ve yaşamaya devam eder. Akılla kavranabilecek en üst noktaya tırmanmayı metafizik olarak adlandırmıştı Batılı şair. Donne'un bir şiirinde aşıkları pergelin iki bacağına benzetişini işte bu zeka gösterisine örnek verir Eliot. Bu tarz bir metafizik, kimi tekniklerin özgürce şiirin hizmetine sunulması ve şiirin okurundan belli bir düşünsel çabayı beklemesiyle özetlenebilir. Onların ortaya koyduğu şiirin işimize yarayacak en önemli özelliği ise verili dizgeyi parçalama alışkanlığıdır. Onlar, şiirsel bir matrisin içinde hapsolmayıp evreni şiir için tümden bir malzeme olarak algılamışlardır. Böyle olunca bir kimya denklemine şiir olarak bakabilirsiniz. Tümüyle özgürleştirici bir tutumdan ve zekadan yola çıkan bu şiiri, bu sayede bugün çağdaşımız sayabiliriz.

Şiire değgin bir metafizik, dinî mistisizmle özdeşleştirildiğinde ortaya çıkan çelişkilerden biri şudur: Bütün dinlerde mistik, içsel tecrübe ile zaten kabul etmiş olduğu bir bütünselliğe, bir iradeye ulaşmaya çalışır. Hedefi bellidir ve çileli bir süreci araç olarak benimser. Burada süreç tümüyle araçtır. Ayrıca mistik, bir yetkinleşme neticesinde kendini ifade etmekten kaçınır. Kendisini benliği olabildiğince erimiş bir şey ve büyük iradenin bir parçası olarak algılamıştır. Oysa şairin ulaşmak istediği şey, sürecin kendisidir. Süreç boyunca ona eşlik eden şiirdir ulaşmak istediği. Şu durumda şair olsa olsa "yolun sonuna varamamış başarısız bir mistiktir" (Henri Brémond). Daha da ötesi, mistiklik yolundaysa ancak başarısız olduğu oranda şiirler döktürür. Onların eserlerinde birtakım mistik izlekler peşinde koşabiliriz. Bir yazarda bazı temaların peşinde giderek onun ne denli metafizik eserler ortaya koyduğunu söyleyebiliriz. Ancak açık seçik bilinmeli ki, metafizik ancak bir teknik olarak görünebilir, bir sonuç olarak ortaya çıkan şeyin niteliği olamaz. Dolayısıyla zamandan bahsederek, ruh çağırma seansları yaparak, tarot falı bakarak nasıl akıl açılmıyorsa, çilekeşlerin bin yıllık tecrübeleri edebî eserlerde konu edilerek ya da onların bizzat bedenleriyle yaşadıkları deneyler sözcük düzeyinde taklit edilerek metafizik eserler ortaya konmuş olamaz. Dolayısıyla bu bakışla ancak şiirlerde metafizik ya da mistik öğelerin varlığından söz edilebilir ve açık ki bu bakışla mistik öğe taşımayan şiir de yok gibidir. Ne var ki bu bizim açımızdan özlenen ve hedeflenen bir durum değildir.
"Ne içindeyim zamanın / ne de büsbütün dışında" denince acaba hangi şey fizikötesidir? Ya da "Anladım işi, sanat Allah'ı aramakmış" dizesi beyan ettiği fikre ulaştığına göre, üstelik sanata bir de hedef tayin ettiğine göre, şiirin gerekçesi ortadan kalkmaz mı? Ya da "Balım her şeyim benim.. / Ben / mülkümü ve malımı / yani bir çanak balımı / koruyorum haşarattan. / Bekle kardeşim bekle.. / Çanağımda / balım olsun, / gelir arısı / Bağdattan.." diyen bir şair niçin mistik sayılmaz. Bu örneklerden onlarca verilebilir. Ancak bu yazıda işimiz şiirlerdeki tasavvufî, mistik bazı belirtileri ya da sözde metafizik öğeleri saptamak değil, metafiziği yaratıcılığı tetikleyen bir şiir tekniği ve imkân olarak tartışmaya açmak.

***
1. Zamansal kapan

Çıkışı imkânsız bu kapan, çabanın bütün anlamıdır. İnsanın bu çabasının en net dışavurumu, şiirden başka devrimlerde gözlenir. Her zaman kokuşmuşluğa bir tepki olarak ortaya çıkan devrim büyük kitlelerde ortak olarak yaratılmış infial duygusuna yaslanır. İnsan teklerinde yaşanan şey, çoğunlukla "eşitlik" özlemidir. Eşitlik, daima her şeyi temize çekmektir. İnsan, en çok kendisine yansıyan masumiyet yoksunluğuna tepki duymaktadır; çünkü insan en çok kendi üzerinde yaşanan masumiyetsizliği bilebilir. Fransız Devrimi'nde çatışmalar ilk çıktığında birbirlerinden habersiz pek çok kişinin özellikle saat kulelerine ateş açması, bana insanın çok tabii bir refleksi gibi görünüyor; çünkü insanın devrim yaparken yıkıcı duygularının yöneldiği asıl hedef, kendisini asıl sınırlayan şey olan zamandır. Devrim "eyleme dönüşmüş bir eleştiri" olduğuna göre eleştirinin en önemli nesnesi zamandır. Ve geri alınmak istenen şey zamanın öncesine dönüştür. Bilinçaltındaki arzu zaman dışı bir varlık olarak başlangıçtaki büyük fırsata dönüştür. Devrim de bu anlamda kanlı bir vaftiz anlamı taşımaktadır.
Sonuçta kapan kırılmaz. Saat kulelerine yönelen öfke asıl anlamına ulaşmasa bile başka bir anlamı asıl hâle getirmiştir. Devrim aslolandır. Aynı kapan, şairlerin elinde aynı hoyratlıkla taciz edilerek bütün haklar geri istenmelidir. Zamana kafa tutmak ölüme kafa tutmaktır. Belki de klasik İslâm sanatlarında dile geldiği şekilde bunun en iyi yolu ölümü doğru anlamaktır.

2. Klasik dilin bağıntısal işlevinin yeniden geri getirilmesi
Bunu açıklayabilmek için Barthes'tan çağdaş şiirle ilgili uzun bir betimleme aktaracağım. Barthes burada bağıntısal işlevleri tamamen ortadan kalkmış şiiri betimliyor. Klasik bağıntılar, tıpkı matematiksel bağıntılar gibi dilin bir sürerlik ve söyleşimsellik olmasını sağlayan unsurlardır. Dolayısıyla sözcükler birer karadelik haline gelmemiştir klasik dilde.
"Çağdaş şiir nesnel bir şiirdir. Doğa burada bir yalnız ve korkunç nesneler süreksizliği olur, çünkü yalnızca gücül bağlantıları vardır; hiç kimse onlar için ayrıcalıklı bir anlam ya da bir kullanım ya da bir hizmet seçmez, hiç kimse onları bir hiyerarşiye bağlamaz, hiç kimse onları düşünsel bir davranışın ya da amacın anlamına, yani sevecenliğin bir anlamına indirgemez. Şiirsel sözcüğün patlaması salt bir nesneyi temellendirir o zaman; Doğa bir dikeylikler sıralanışı olur, bütün olasılıklarıyla dolmuş olarak, nesne birdenbire dikiliverir: Doldurulmamış, bunun için de korkunç bir dünyayı belirleyebilir ancak. Tümüyle mekanik titreşimleri sonraki sözcüğe olağandışı bir biçimde çarpan, ama hemen sönüveren patlamalarının bütün şiddetiyle donanmış olarak, bu bağlantısız nesne-sözcükler, bu şiirsel sözcükler insanı dışarıda bırakır; çağdaşlığın şiirsel insancılığı yoktur: Bu ayakta söylem yıldırı dolu bir söylemdir, yani insanı başka insanlarla değil, Doğa'nın en insandışı imgeleriyle bağıntıya sokar; gök, cehennem, kutsallık, çocukluk, delilik, arı özdek, vb." (R. Barthes)
Ancak burada şiirin metafiziğini, Derrida'ya gelene değin bütün Batı felsefe geleneğinde olduğu gibi sonlu şeyleri sonsuzun göstergeleri olarak algılayan bildik bir metafizikten özenle ayırt etmek gerekmektedir; çünkü bu, şiirsel çabayı safdışı bırakıp bazı önkabullerin şiire izlekler halinde yansımasından başka bir işe yaramayacaktır. Oysa önerilen metafizik çaba, şiirin berisindedir. Öte yandan dünyayı kucaklama edimi hem şiirin berisinde hem de ötesindedir. Zihin bir sarkaç gibi salınımlı çalışır. Asıl hedef şiir iken birden şiirin ötesine geçer ve öncelik sonralık ilişkileri bozulur. Göstergeler sonsuzca birbirini takip ederek birbirlerinin anlamını yutarlar. Bu süreçte dünyayı kucaklamak da yeniden yeniden imkânsızlaşır durur.

Matematiksel bağıntılar gibi anlamlı ve iletken bağıntılar yeniden ihdas edilirse şiirin sözcüklerden öte sınırlı bir töz oluşturma, insandan insana sıcak bir bağ kurma, yeteneksizliğin ve düşünsel yetersizliğin kendi kendisine yaptırım getirme şansları olabilir.

3. Düşsel nedensellikler
Düşteki arzu ve edimler, reel yaşamdaki arzu ve edimlerden farklı olarak keyfî ve rastgele bir yapıdadır. Gerçekçi nedensel zincir kırılmıştır. Öğrenilmiş tepkiler, örneğin korku veya sevinç düşte anlam kaybına uğrar. Gerçekte korku duyulmayacak bir durum düşte yaşandığında korku duyulur. Burada olağanüstü bir yerdeğiştirme gerçekleşmektedir. Düşteki karakterin dünyası sözcüklerle değil görüntülerle örülmüştür. Düşünceyi yöneten de sözcükler değil görüntülerdir. Ancak görüntülerin işaret ettiği anlamlar da sonsuz olasılıklı olarak yer değiştirmiştir. İlginç ki her şey tam da bildiğimiz bir dünyadır sanki. Vücut kendisini bu abartı dünyasında tam da olması gerektiği gibi hisseder. Yani düşün merkezinde. Bir düşü düşteki diğer karakterlerden birinden daha dinleme şansımız olsaydı ortaya nasıl bir fark çıkardı? Kuşkusuz şiire katılması değerli olan tam bu farktır. Abartılı dünyamı kendi abartıma inandığım şekilde inandırabileceğim yepyeni nedenselliklerle verebilmek.
Bu durumda dil ve nesne arasındaki kabul edilmiş bağları safdışı edebilirim. Adlar ve yüzler birbirine yabancılaşabilir. Karmakarışıklıkta yepyeni bir düzen bulabilirim. Bir düşten daha yadırgatıcı olan gerçek dünya işlerine abartılı sayılacak tepkiler vermeliyim. Bunun sonucunda her insanî durum kendine has bir evren ve yasa yaratacaktır. Ama tam da izlenmeye değen şey, bu kişisel evren ve yasa değil midir?

4. Eserine sırtını dönebilme becerisi
Anıt gibi harika bir eser dikebilsen bile bunu yok etme becerisi. Ya da yok edilmeye değer görebileceğin şeye eser muamelesi yapmak. Beuys'un Berlin'de katıldığı 1 Mayıs gösterisi bunun uç örneklerinden biri. Kızıl renkli bir süpürgeye dayanıp sadece olup biteni seyreden Beuys, gösteri bittiğinde kızıl süpürgesiyle bütün meydanı süpürür, süprüntüleri iki asistanın taşıyacağı torbalara doldurur. Eylem bittikten sonra galeride sergilenecek eser, bu süprüntülerdir.
İnsanın en sevdiği insanı bile öldüğü zaman özenle yok etmesi, elbiselerine varıncaya değin evden uzaklaştırışı, ölenin şahs-ı manevisini kutsal bir boşluğa çevirir. Hiçbir kalıntı, bu boşluk kadar değerli değildir. Gene de sağ kalan kişinin genelde kendini tutamayıp kendisine bir nesne sakladığı görülür. Bu küçük kalıntı, giderek cüretkarca o boşluğu doldurmaya yeltenir ve ölenin geçmişteki bütün eylemlerini ve bütün bağlanmalarını hiçe sayar.

5. Dünyayla çok yönlü karşılaşma
Çok yönlü taarruza karşı bomba yapım yöntemlerinden biri de budur. Bir şiirin kaynakları şimdiye değin yazılmış şiirler olduğu sürece ensest bir üretimden dolayı genleri bozuk bir şiir yaratmış olma riski var. Örnekleri de çok bunun. Üretimin belli bir aşamasından sonra tür çaprazlanamadığı için kendisini kısırlaştırır. Şiire uzak akrabalar gerekir. Burada farklı genlerden gelecek yarardan çok bunu getirecek olanın o kendine özgü bakışındaki yararın peşindeyiz.

Dünyayla dimağının çarpışmasını birinci elden bir nesneler senfonisi halinde sunan şair, dimağı diğer şairlerin şiirleriyle çarpışarak şiiri elde eden şairden şu bakımdan üstündür: İlkinde hem simyevî bir dönüştürme gerçekleşmiştir. Hem de şair düşlerine bizi ortak ederek bir garabeti hissettirir. Şiir literatürüne ancak kendisine ait olabilecek bir terminoloji ekler.

İkinci şair sözcüklerle öğrenir. Bir tür ezbercidir. O, nesnelerle karşılaşmaz. Sadece nesnelerin adıyla karşılaşır. Nesnelerin yaydığı ışıkla etkileşimi olamayacağı için (bu etkileşim elbette olacaktır ama bunun şiire konulma ihtimali aklına gelmez) çok olasılıklı yaşamda bazı olasılıkları kaçırır, yalnızca daha önce yakalanmış ve ifade edilmiş olasılıkları –yani olasılıkların adlandırılmış şeklini ezberleyerek- öğrenir. O, bir fabrika işçisinden farksızdır. Fabrika işçisi nasıl tüm emekliliği boyunca aynı üç-dört atasözünü, birkaç iş kazasını sözleri arasına karıştırarak sohbetini çeşnilendiriyorsa –ki iş kazasını anlatmak bile dünyayla çarpışmaktır-, şairimiz de şiirde hoş düştüğünü ancak başka şiirler aracılığıyla keşfettiği (nesnel karşılığından ve şiir kamusundaki kabul edilebilirliğinden ancak böyle emin olabildiği) sözcük, imge ve ifade gruplarıyla şiire yamanır. Onunla şiir arasında aşılmaz bir dil engeli vardır. Birinci şair kömürden altın yapmışsa, ikinci şair de altın takıları eritip külçe yapmıştır.
6. Patlayıcı bir enerji ve zeka ile tetiklenen düşünsellik
Sınayıcı bir niteliğe sahip şiirde aklın başka hiçbir şey karşısında yenik düşmediği, duyguların, edimlerin ve mazinin yeniden tanımlandığı bir agora vardır; çünkü "düşünce eylemdir." Şiirin seçkinciliğini en çok destekleyen bu yöndür.

7. Zıtlıkları kavramak ve tuzaklar kurmak
"Yaratıcı yazgının, değişmez biçimde düşmeye bağlı olduğu, kesin gibidir. Şiirsel dilin, bu düşmeyi bilgi haline çevirme olanağı verdiğini de rahatlıkla kabul edebiliriz." der Paul de Man. Buradaki düşme "yüksekliğe doğru düşme" olarak tarif edilmiştir. Kerhî'nin "Yaratılmışların elinde her ne varsa hepsinden ümidi kesmek" diye özetlediği sufîlik yolu da bu düşmeyi öngörür. Ümitsizlik, tutunacak hiçbir şeyin kalmamasındandır. Ancak ilk düşmede tehlikeli bir yaratıcılığın, ikinci düşmede gönüllü susuşun ortaya çıkması olasıdır. Tehlikeli bir yaratıcılık, yaratıcının eksikliğinden eserin tümlüğüne doğru geçiş yaparken ermişin gönüllü susuşu, eksik bırakılmış evrenden ümitsizlik duyanın kendi benini zihinsel olarak tümlemesidir. Dolayısıyla şiirin tamlıkla doğuşu, gerisinde, feci düşürülmüş bir şair beni saklar. Burada ermiş urbasını giyecek olan şair olamaz.. Onu hak eden üslûp içinde yetkinleşen şiirdir.

Şairin geçeceği yolları inşa ederek yürümesi ve diğerleri için yollara tuzak döşemesi, şimdi bana çok doğru görünüyor. Bütün kurtuluş fikirlerinin çöktüğü, şiir dahil her şeyin boş bir retoriğe dönüştüğü, iradelerimizin kullanılamayacak kadar mefluç olduğu, acılarımızı hissedemeyecek kadar sinirlerimizin uyuşturulduğu bir zamanda kanımca en büyük savaş nefislerde yaşanıyor. Şiirler bunun için yenik zavallıların iniltilerini andırıyor. Benim bir çeşit siborg olarak tanımladığım şair döşediği mayınlarla parça parça yaparak da olsa meslektaşlarını yükseğe doğru düşürmeli. "Kökeninde olsun, gelişmesinde olsun, biçimin tümlüğü, bu biçimi düzenleyen kişinin tümlüğünden ileri gelmez. Yazarın kişisel 'ben'iyle, yapıtta bütünlenen 'ben' arasındaki ayrım, bu ıraksak yazgılarda somut olarak kendini gösterir. Bu ıraksaklık olumsal bir görüngü değildir, sanat yapıtının temelinde vardır. Sanat bu ıraksaklıkla başlar, bu ıraksaklığın içinde başlar." (de Man)

* Teknolojiyi ve kahramanı birer imkân, metafiziği ve çoksesliliği kapsamlı ve ayrıntılı yöntemler, gelenek ve gelecek duygularını araçlar olarak tasnif ediyorum. Hedef şiirin pervâsızca ve gümbür gümbür gelişini sağlamaktır.

Hayriye Ünal, HECE, 2006
Başa dön
Beau
Yeni Üye


Kayıt: Jul 09, 2008
Mesajlar: 92

MesajTarih: Prş Ksm 13, 2008 1:38 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

DÜŞÜNCENİN ŞİİRİ

Valery şiirin fikirlerle yapılamayacağını savunur. "Şiirin içinde fikir, elmanın içindeki gıda kadar saklı olmalıdır" sözü de oldukça ün kazanmıştır. John Ciardi'nin de bir sözü varmış, yeni öğrendim : "Şiir fikirlerden söz açmaz, onları bir aktör gibi temsil eder," diyor. Ben bu yargılardan şunu çıkarıyorum : Demek oluyor ki şair, en önce bir özümleyici; kendinde var olan bir şiir ortamına, ya da bir şair duygusallığına bazı düşünceler katmadan edemiyor; onlarsız yürütemiyor şiirini. Ayrıca, önce edindiği, sonra da şiirine ulaştırdığı bu düşünceler yok mu, onları gizleyip belli belirsiz bir hale getirmeyi de ustalık sayıyor. Okuyucuya gelince, onun durumu başka : O şairin düşüncelerinden çok, bu düşünceleri saklayan duygularla oyalanıyor. Şiir diye yüzeyde kalan bir görünüşü benimsiyor. Böylece duygulandırma dediğimiz, şiirin herhangi bir niteliği değil de, şartı olup çıkıyor.
Burada şöyle bir soru geliyor insanın aklına : İyi ama şair için düşünce bu kadar gerekliyse onu duygular haline getirmenin, daha doğrusu düşünceyi duygularla sindirmenin ne gereği var? Şair böylesi bir davranışla neyi savunmuş oluyor? Şiiri mi yoksa bir başka şiir türünü mü? Yani düşünceyi bunca gizlemek, şiir yazmanın ilkelerinden mi? Ya da şair ister istemez alışkanlıklarını mı sürdürüyor; belli bir şiir geleneğinin tutsağı olmaktan kurtulamıyor mu?
Bu soruları öyle bir iki cümleyle yanıtlamak kolay değil. Değil ya, gene de bir çıkar yol bulmak elimizde. O da şu : düşünceyi örtmek alışkanlığı yerine, onu açığa çıkarıp, şiirsel mutluluğa bu yoldan varmayı denemek. Yani düpedüz "düşüncenin şiiri" ni bulmak, onu yaratmak...
Bakıyoruz da, şiir ilkin düşünmekle başlıyor. Hatta şiir denen olayı, ancak bazı düşünce yöntemlerinin yardımıyla ortaya çıkarabiliyoruz. Üstelik bilimin, felsefenin sanatla bunca kaynaştığı günümüzde, düşünceyi eski bir şiir alışkanlığıyla örtmek elimizden gelmiyor. Yani "düşüncenin şiiri" önce bir zorunluluğun şiiri oluyor.
Bana kalırsa şair de başka türlü davranmak istemiyor zaten.
O da asıl düşüncelerini söylemeye , bildirisini ulaştırmaya çalışıyor. Ne var ki, bunu yapamadığı, ya da yapmak istemediği zamanlarda , bazı kuramlar çıkararak, işini hem güzel, hem de yüce göstermenin yolunu buluyor.
"Düşüncenin şiiri" deyimi, önce düşünürlüğü, yani şairi bir düşünür olarak bellemek gerektiğini çağrıştırıyor. Ama bunu özcülükle karıştırmamak gerekir. Çünkü her biçimli söz, aynı zamanda bir özü de kapsayabilir. Oysa düşünü şiiri, özcü dediğimiz şiiri de kapsayabilecek bir bütünlüğün, bir güçlülüğün şiiridir.
Divan edebiyatından bu yana özcü diyebileceğimiz birkaç şaire rastlıyoruz. Ne var ki onları yapıtlarıyla değil de, tutumlarından ötürü değerlendirebiliyoruz. Örneğin Tevfik Fikret, Namık Kemal gibi şairler, daha çok devrimci, gönülleri toplumsal savaşlara yatkın kişilerdir. Yapıtlarını toplumsal düzensizliklere çevirmişler, şiirlerini bu uğurda bir araç olarak kullanmışlardır. Hatta kişilikleriyle, serüvenleriyle çağdaş Türkiye' de birer "myte" olarak anılagelmektedirler. Özcülüğün bir akım olarak belirmesine gelince, bunu da Orhan Veli - Melih Cevdet - Oktay Rifat öncesinin şiirinde aramamız gerekir. İşte o süre içinde yazılan şiirler, özcü davranışın en bilinçli, en etkin şiirleri olmuştur. Etkin diyorum, çünkü bu başlangıç Orhan Veli ve arkadaşlarının şiirinden ayrı bir çizgide süregelmiştir. Ama aynı özleri savunmak isteyen şairler, bu özleri belirleyen kelimeleri, deyimleri etkisiz birer simge haline getirmekte yarışmışlardır sanki. Orhan Veli bile - daha çok son şiirlerinde - bu akımdan payına düşeni almak istemiştir. Ne var ki yazdığı şiirlerde bir evrim değil de, alınmış bir karar egemen olmuştur. Giderek şunu da söyleyebiliriz : politik kaygılar, ama salt bu kaygılar yeni şiirin ustalarını sınırlamış bir bakıma iğdişlemiştir. Çünkü onlar özcülüğü bir aşama değil, amaç olarak bellemişlerdir. Böylece tekyanlı olmaktan kurtulamamışlar; yani politik anlayışlarını da kavrayacak bir bütünlüğe erişememişlerdir.
İşte bu birkaç davranışın dışındaki şiirimizse biçimciliğin, ya da aşırı biçimciliğin şiiri olmuştur. Kişilikler bile biçim değişimlerinin kişilikleridir. İşte ne Ahmet Muhip' e bakarak Cahit Sıtkı'yı yadırgayabiliyoruz., ne de Cahit Sıtkı'yı okuduktan sonra bir Sabahattin Kudret'i, Necati Cumalı'yı...Nedim'le Şeyh Galip'i, Yunus Emre'yle Karacaoğlan'ı bile hep böyle düşünmek gerekir. Bugün bile ilk kitaplarını yayımlamış bulunan Kemal Özer' in, Ece Ayhan' ın kendinden öncekilerle bir çatışmaları olduğu söylenemez. Bütün bu ufak tefek ayrımlar, bir biçim ayrımından, dolayısıyla kısa bir öz başkalığından öte nedir ki?..Yurdumuzda düşünürlüğünden ötürü kişilik yapmış; biçim anlayışını, duygu fazlalığını bu yolda harcamış şair var mıdır, bilemiyorum.
Şimdilerde şiirde yenilik sevinci, ya da yenili sözünün bunca edilir olması bütün bu sorunları batırıyor. Kendi dünyalarımızı, kendi alışkanlıklarımızı kınayamıyoruz. Üstelik bu alışkanlıklar da, şiir geleneğimizden doğan alışkanlıklar. Yani bir sürü biçim formülleri, sonra da bu biçimlerden elde ettiğimiz yeni biçimler...Ionesco, bunu sahneye uygulayarak şöyle diyor : "Sahneye söz koymak..." Yani söze yüklenen duygular, düşünceler bir yana; sözü, sahne içinde nonfigüratif biçimler haline getirme çabası...Günümüz şiirini de bir sürü öğelerden soyarak, "sözlerle yeni biçimler kurmak" diye tanımlayabilir miyiz, bilmem. Tanımlasak da, böylesi bir kahramanlığa, sonu "çıkmaz yol" olan bu uğraşa kaç sanatçının gönlü yatar acaba? Ama biz ne dersek diyelim, şiirimizde bir aşırı biçimcilik dönemi başlamıştır. Sebepleri ne olursa olsun, bu gerçeği görmemezlikten gelemeyiz. Ne var ki, nu arada, belli belirsiz kıpırdanmalar da yok değil. Son günlerde "Değişik kişilikler" deyimlerinin söz konusu olması da bunu anlatıyor. Çünkü değişik şiir alanları, ancak değişik düşüncelerle, düşünme yöntemleriyle kurulur. Bu da bir düşünü şiirine geçme eğilimini gösterdiği gibi, "sözlerle biçimler koyma" nın bir iki şairden fazlasını kaldıramadığını da tanıtlar.
Ben ayrıca duygudan, biçimden düşünce adına yararlanmayı, kendi gerçeklerimize de uygun buluyorum. Hatta şunu da söyleyebilirim : Batının şiir dünyasında yeri olan, ya da Batı şiirine etkin bir Türk şiiri yaratmak istiyorsak seçeceğimiz yol bu olmalıdır. Orhan Veli ve arkadaşları "halkın şiir zevkini" bulmaya yöneldiler başardılar da. Bize gelince, bütün bu davranışları kapsayabilecek bir anlayışla yazmamız gerekiyor. Galiba "zor şiir" dediğimiz de bundan başkası değil.
"Batının şiir dünyasında yeri olan şiir" derken, şimdilik sadece Batıya özendiğimizi söylemek istiyorum. Oysa onların gerçekleri bambaşka. Şiirleri de çeşitlilik ve değerlilik bakımından yüklü. Salt toplumsal kaygılarla yazan şairleri bile, çeşitli görüşleri savunup tartışıyorlar. İşte bu çeşitlilik içindeki her davranış da toplum katında bir anlam kazanıyor. Örneğin "Gerçeküstücüler"in çıkışı, toplumsal yasaklara, baskılara bir başkaldırma olarak değerlendirilmedi miydi? Gene İkinci Dünya Savaşı'nda aşk şiirlerine düşen Fransız şairleri yanında; emperyalizme, insan haklarının çiğnenmesine kafa tutan şairler de yok muydu? Ama bu iki davranışın da tek bir simgesi vardı denilebilir: Dayatmak!..Biri aşkla, öteki kavgayla... Bize gelince , şiirimizi sarmış bulunan "aşırı biçimcilik" sadece" sadece Batıya öykünme diye yorumlanabilir. Hele son günlerde dergilerimizi kaplayan şiirler Batıyı iyi bilen bir avuç aydını bile doyurmaktan uzaktır. Batı şairlerinin tutumları, yöntemleri elbette önemlidir; ama sadece önemli... Rus şiirinin ekininin, önderlerinden olan Puşkin bile, Batıda, öteki rus yazarlarından daha az sevilmiş, daha az yadırganmıştır. Çünkü Rusya'da, Puşkin kadar Batı zenginliğinden yararlanan bir yazar daha gösterilemez. Oysa bu yazar edindikleri, kendi toplumunun gerçekleriyle bağdaştırmasını da bilmiştir. Bizimse böyle bir sorunumuz yok! Melih Cevdet'in de bir yazısında belirttiği gibi,şiirimiz, Doğunun etkisinden kurtulmuş, bu kez de Batı şiirine sığınmıştır. Hem de nasıl; Batının şiir anlayışına vardıktan sonra,bundan kendi gerçeklerimize uygun bir sonuç çıkararak değil de, doğrudan doğruya bir şiir ithaline girişmekle...
Sonuç olarak şunu söylemek istiyorum : Evet, şiir biçimdir; değişik biçimler yaratma sanatıdır. Ama ben, şimdilik buna inanmak istemiyorum.


Edip CANSEVER (Yeditepe, 16 Temmuz 1959)
Başa dön
Mesajları göster:    Önceki başlık :: Sonraki başlık  
Yeni Başlık Gönder   Cevap Gönder    Karakutu Forum Ana Sayfası -> Şairler ve Şiirleri Tüm saatler GMT +2 Saat
1. sayfa (Toplam 1 sayfa)

 
Forum Seçin:  
Bu forumda yeni konular açamazsınız
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz
Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız
Benzer Başlıklar
Başlık Yazar Forum Cevaplar Tarih
Yeni mesaj yok Edebiyat üzerine... tiananmenian Genel 39 Pzr Ekm 19, 2008 8:44 pm
Yeni mesaj yok "İyi şiir her zaman dinidir" Poe Şairler ve Şiirleri 0 Pzr Ağu 03, 2008 1:30 pm
Yeni mesaj yok Şiir gibi yaşayanlar... tiananmenian Vesaire 39 Cmt Tem 26, 2008 9:49 pm
Bu başlık kilitlenmiştir, cevap yazamaz ya da mesajları değiştiremezsiniz Mutfak Üzerine neclabolat Genel 19 Prş Tem 17, 2008 8:59 am
Yeni mesaj yok Divan edebiyatı üzerine konuşalım greenstone Divan Edebiyatı 4 Cum Hzr 27, 2008 2:23 pm

 




 

Karakutu.Com - Karakutu.tv - KaraSozluk.Com - MustafaYuce.Com
 


 Karakutu.com Sitemap RSS - Sadece Başlıklar RSS - ÖzetliAdd to Google

PHP-Nuke