Karakutu
Karakutu.Com - Kültür Sanat
Ana sayfa
Galeri
Haberler
Karakutu Tv
Forum
Ekart
Ana Konular
Arşiv
Sanat Ajandası
Sinema
Müzik
Medya Rehberi
Sesli Kitap
Kitap Tahlili
Metin Listesi
Metin Hali
Üye Paneli
Üye Günlüğü
Özel Mesaj
Metin Gönderme
Tavsiye Edin
Künye
İletişim

Reklam


Google Arama



Arama



Online üyeler
Şu an sitemizde, 199 Üye Adayı ve 10 Üye bulunuyor.

Henüz Sitemize üye olmamışsınız, buraya tıklayarak ücretsiz üyemiz olabilirsiniz.

Reklam



Forum Son Başlıklar

 SON CELLAT
 nicht allein
 İçimde Bir Ben Var...
 Bilgi Kuramı
 deprem
 O SEN MİSİN?
 ışıklı kentin sokak süpürücüleri
 vahşi
 Rüya
 Bizler geçmişteki insanlardan daha mı akıllıyız?
 Yaz Dedi Tanrı
 Melekler ağladığında
 Kanadım
 VELEVKİ TARTÜF
 Duan dileğindir...
 Kısa cümleler yazacak bu kalem
 İçinden at başlığını
 atlet giyen tanrıça
 Nazım Hikmet / Masallar
 Mucize Bu!

Karakutu.com-Kültür Sanat Forumu


Giriş Sayfanız Yapın
Favorilere Ekle!
İletişim Formu

Önemli Linkler
BBC Türkçe
İngilizce Dersler
DW-World Türkçe
VOA Türkçe
Google
Yahoo
Msn
Zoque
Resim Yükle

Karakutu - RSS - Alexa

Alexa - Karakutu internet gezgini

Site RSS
Forum RSS


Karakutu.com-Kültür Sanat: Karakutu Forum

Mustafa Kemal ve Kemalizm


Mustafa Kemal ve Kemalizm

 
Yeni Başlık Gönder   Cevap Gönder    Karakutu Forum Ana Sayfası -> Tarih
Yazar Mesaj
attar
KARAKUTU YAZARI


Kayıt: Jan 07, 2006
Mesajlar: 595

MesajTarih: Cmt Ağu 18, 2007 10:38 am    Mesaj konusu: Mustafa Kemal ve Kemalizm Alıntıyla Cevap Ver

Atatürk toplumu ve ideoloji

Mustafa Kemal'in toplum oluşumu düşüncesine yoğunlaşmak, hem iktidar hem de muhalefet partilerine önümüzdeki dönemde önemli açılımlar yapma imkânı sağlayabilir. Biri bir diğerini etkileyerek hareket etmeye başlayan ve Türkiye'nin temel dinamiklerine dönüşen AKP ve CHP onun her bakımdan çeşitliliği içeren "Halkçılık" kavramından bu dönemde özellikle istifade edebilirler.


Eski Dışişleri Müsteşarı Özdem Sanberk'in Radikal gazetesinin 9 Ağustos'taki Yorum sayfasında çıkan yazısı, son dönemde ehil olmayan ellerde çarçur edilen Atatürk'ün mirasını doğru biçimde sahiplenmeyi önermesi bakımından dikkat çekiciydi. Özdem Sanberk bu yazıda çok elim bir hatayı, Atatürkçülüğün statik ve dogmatik bir ideoloji gibi öğretilmesini eleştirmiş, Atatürk'ün mirasının temelinde bir evrensellik ideali olduğunun altını çizmişti. Aynı gün İsmet Berkan da köşesinde yanlış sahiplenmeyi hedef alan sorular soruyor, seçim sonuçları üzerinden bu dogmatik bakışı eleştiriyordu. Bir gün önceki Yorum sayfasında ise CHP milletvekili Zeynep Damla Gürel'in içinde bir miktar da sitem içeren bir CHP özeleştirisini okumuştuk, her üç yazı da aslında bu mirası benimseyenlerin içine düştüğü katı ideoloji tuzağını işaret ediyordu. Bu tuzağa düşenlerin sayısının hayli arttığı bir dönemde, kafa karışıklığını gidermek açısından önemliydiler.

Atatürkçülüğü artık onu bir ideolojiye indirgeyen, kısıtlı bir çerçeve içine hapsedilmiş bir düşünme sistemi olarak değil, tam tersine etkileşimli, açık bir sistem olarak tartışmaya açmak gerekiyor. Zira gerçekte bu düşünce ta en başından beri, halen CHP'nin de simgesi olan 6 Ok ile, uçları yeri ve zamanı geldikçe gerçekleşecek değişimi ve devrimi simgeleyen bir idealitenin kendisidir. Bu idealiteyi bir ideoloji olarak anlamak, Atatürkçülüğü de Kemalizm gibi bazı kitlelerin istismarına açık hale getirmektedir. Büyük bir düşünür ve toplumbilimci olan Mustafa Kemal'i öncelikle onun toplum düşüncesi üzerinden yorumlamak ve açıklamak durumundayız, aksi halde onu kalkan eden patafizik tefsirlerden başımızı alamayacağız.

Toplum tahayyülü
Atatürkçülüğün statik ve dogmatik bir ideoloji olarak algılanması aslında hayli ironik. Onun tekbiçim bir toplum hayal ettiğini sanmak ise düpedüz şaşkınlık. Zira Mustafa Kemal toplumun insan vücudu gibi, ekosistem gibi, dışarıdan işine karışılmadıkça kendi kendine büyüyüp gelişen, gerektikçe iyileşme ve yenilenme yapan kompleks bir sistem olarak çalıştığına inanıyordu. Bu tarzda oluşan bütünün onu oluşturan elemanların birbirlerine eklenerek oluşturacakları toplamdan çok daha büyük bir içeriğe ve güce sahip olduğunu kavramış bir dâhiydi. Böyle oluşmamış toplumların zaman içinde yozlaşacağını ve sadece kendi çıkarlarını düşünen birimler halinde dağılacağını öngörüyordu. İyi oluşmuş toplumlarda bütünlüğü sağlayan, tekilleri birbirinden ayrılmaz ve birbirini tamamlar yapan unsurun yine bu parçaların birbirleri ve çevreleriyle kurdukları sağlıklı ilişkilerdir. Bir toplumun sağlıklı olması, kendi içinde iyi çalışması, dışarıdakiler ile iyi ilişkiler kurabilme yeteneği edinmesi, onu oluşturan parçaların fizyolojik, psikolojik ve düşünsel sağlığının yerinde olması, yine aynı parçaların tüm doğal özelliklerin gelişmiş olması ile mümkündür. Ancak bu şekilde kitleler aşağıdan yukarıya doğru, sağlıklı bir iletişim ve işbirliği içinde, olabildiğince farklılıklarından faydalanarak, kendi kendilerine organize olarak bütünleşebilirler. Mustafa Kemal bu anlattıklarımızı Nutuk'ta "Fertler mütefekkir (düşünür) olmadıkça, hukukunu müdrik (aklı ermiş) bulunmadıkça, kütleler istenilen istikamete, herkes tarafından iyi veya fena istikametlere sevkolunabilirler. Kendini tahlis edebilmek için her ferdin mukadderat ile bizzat alâkadar olması lâzımdır. Aşağıdan yukarıya, temelden çatıya doğru yükselen böyle bir müessese elbette rasin (dayanıklı) olur" şeklinde ifade etmiştir.

Mustafa Kemal'i bir imgeye indirgemek ise çok deterministik bir yaklaşım olacaktır. Bu onu basit bir sistem adamı yapar ve onun kompleks (mürekkep) sistem anlayışını herkesten önce algılamış ve uygulamaya koymuş olmasını görmezden gelmek olur. Büyük nutku dikkatlice okumak onun 'içine kapalı' sistemlerin tam karşısında saf tuttuğunu anlamaya yeterlidir. Yine Nutuk'ta "Şüphe yok, her fiilin başlangıcında aşağıdan yukarıya doğru olmaktan ziyade yukardan aşağıya olması zarureti vardır" demiştir. Ancak bunun bir süreç olduğunu, bir ilk hareket olduğunu, tek başına bir anlam ifade etmeyeceğini yine aynı paragrafın içinde "Birincisinin tecellisinde bütün insanlık için gayeye usul (ulaşma) müyesser (nasip olma) olmuş olurdu. Böyle olmanın imkânı ameli ve maddisi henüz bulunamadığından bazı müteşebbisler, milletlere verilmesi lazım gelen istikametin ifasından delâlette (kılavuzluk) bulunuyorlar" şeklinde devam etmiştir. Bu noktada, Mustafa Kemal için bu kılavuzların toplumu dönüştürecek ilk hareketi vermekle mükellef olduklarını görüyoruz, onun meselesi, bakışı her zaman toplumun bütününe odaklıdır "Biz memleketimiz dahilindeki seyahatlerimizde bittabi birinci tarzda başlamış olan teşkilatı milliyemizin mebdei hakikiye (gerçek noktası), ferde kadar indiğini ve oradan tekrar yukarıya doğru hakiki taazzuvatın (bütünleşmenin) başladığı kemali şükranla gördük" demesi yukarıda detayına indiğimiz kompleks sistem düşüncesinin açıkça ifadesidir.

Mustafa Kemal ve Kemalizm
Mustafa Kemal'i kısıtlı ya da kasıtlı bilgiyle sahiplenmek kadar, yine aynı kafa karışıklığı içinde (Kemalizm'i ona mal ederek) yapılan Kemalizm eleştirileri de son derece can sıkıcıdır. Bu tutum Mustafa Kemal gibi aydınlık bir lideri otokratik bir figüre indirgemekte, böylelikle yine donuk ve kısır bir devrim kavramını Türkiye tarihine dayatmaktadır. Bu indirgeme Türkiye'yi Batı siyaset biliminin düşünsel ve bilgisel kısıtları içinde açıklama kolaycılığından kaynaklanıyor olabilir -bu maalesef yeni bir akademik eğilim gibi duruyor. Böylelikle, Türkiye'yi Batı'da kolay anlaşılır bir formülle çözümleyerek, bu ülkenin bundan sonraki yolculuğunda Batı entelijansiyasını hakem olarak atamak, yeri geldikçe onlarca desteklenecek, onaylanacak ipuçları bulmak kolay olacak sanılıyor. AKP'nin büyük çapta ekonomik çıkarlar doğrultusunda hareket eden batı iktidarları nezdinde kazandığı sempatiyi, batı halklarına yaymaya çalışmak mazur görülebilir kuşkusuz; ancak bu çaba içindeyken Mustafa Kemal'i paranteze almamak gerekir. Yazar Mustafa Akyol 25 Temmuz'da 'The Wall Street Journal'da 'Türkiye'nin Liberal Olmayan Laikleri' başlıklı yazısında, Mustafa Kemal'in evrenselliğini, onun halkın gücüne dayanarak demokrasiye ve liberalliğe yönelmesini, halen doğru yolda seyretmese de CHP'nin kuruluş zamanında en uygun ve ilerici biçimde konuşlanmış olan oklarını yok sayıyor mesela. Oysa o oklar halkın kafasında sonsuza açılan, değişime açık bir düşünme ve işlem felsefesini barındırmayı amaçlamaktadır. AKP dahi mecazi manada olduğu kadar gerçekte de- o oklar sayesinde bir kitle partisine, bir sistem partisine dönüşebilmiştir. Yazar Akyol bu yazıda Mustafa Kemal'i politik teorisi olmayan bir askeri lider olarak takdim ederken ister istemez onun değişmez ideolojilere kapalı, ama her durumu gerektiği gibi değerlendirmeyi yeğleyen açık kafalı bir stratejist olarak hakkını teslim ediyor.

Ancak şüphesiz değişmez ideolojilere muhalif Mustafa Kemal, bir askeri figür olmazdan önce, önemli bir özgürlükçü, önemli bir düşün adamıdır. Mustafa Kemal'in toplum oluşumu düşüncesine yoğunlaşmak, hem iktidar hem de muhalefet partilerine önümüzdeki dönemde önemli açılımlar yapma imkânı sağlayabilir. Biri bir diğerini etkileyerek hareket etmeye başlayan ve Türkiye'nin temel dinamiklerine dönüşen AKP ve CHP onun her bakımdan çeşitliliği içeren 'Halkçılık' kavramından bu dönemde özellikle istifade edebilirler. Böylelikle Türk toplumunun zaman içinde ve gerektiği biçimde kendi kendini yenileme gücünü devam ettirebilir, temel meselelerine çözüm üretebilirler. Ancak öncelikle her iki partinin de -şüphesiz yeniden yapılanması gereğiyle ilkin CHP'nin- Mustafa Kemal'in toplumsal idealizmini doğru anlamaları gerekmektedir. (Bu makale emekli UN/FAO Müşaviri Ayten Aydın' ın (Y.Mühendis./Antropolojist) katkılarıyla hazırlanmıştır.)

Kaan Benli: Araştırmacı yazar

Radikal, 17.08.2007
Başa dön
attar
KARAKUTU YAZARI


Kayıt: Jan 07, 2006
Mesajlar: 595

MesajTarih: Cmt Ağu 18, 2007 10:52 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Atatürk ve demokratik cumhuriyet

Türkiye, evrensellik idealini ancak sanayileşmiş ve bilgi toplumu haline gelen demokrasilerle aynı ligde gerçekleştirebilir. Çağdaş değerlere uygun yeni bir anayasa yapacaksak, işe bize çağdaşlaşma mirası bırakan Atatürk'ten uzaklaşmakla değil, ona daha çok yaklaşmakla başlamak gerekir.

Seçim sonuçları Türkiye'de, 20. yüzyılın ortalarından itibaren başlayan çok partili çoğulcu parlamenter demokrasi tecrübesinin, tüm iniş çıkışlara rağmen, son 60 yıldan bu yana ciddi bir dayanıklılık ve gelişme gösterdiğini ortaya koydu. TBMM'nin, şimdi yeni cumhurbaşkanını ciddi bir buhrana yol açmadan seçmesi Türk demokrasisinin artık belli bir olgunluk aşamasına ulaştığını kanıtlamış olacak.

Yeni bir anayasa
Şüphesiz Türk demokrasisinin 21'inciyüz yıl standartlarında, uygar ve sanayileşmiş ülkeler demokrasileriyle aynı düzeyde sayılabilmesi için birey öncelikli liberal bir anayasaya kavuşması gerekir. Nüfusunun büyük çoğunluğu Müslüman olan bir ülkede demokrasinin böyle bir aşamaya erişmesi ise, yalnız ülkemiz ve bölgemiz bakımından değil dünya çapında sonuçlar yaratır. Bu nedenledir ki 22 Temmuz seçimleri,Türkiye'nin dünyadaki yeri konusunda içeride ve dışarıdaki tartışmalara yeniden hız kazandırdı. Bu tartışmaların odağında ise Atatürk'ün mirası yatıyor.

Atatürk'ün mirası Türkiye'nin demokratik gelişmesi önünde bir engel mi? Her şeyden önce bir saptama yapalım. Türkiye Cumhuriyeti seksen dört yıllık yaşamının üçte ikisini, kesintilerle de olsa, çok partili parlamenter demokrasi tecrübesiyle geçirdi. Türk demokrasisi, bu gelişme sürecinde, bugün vardığı düzeye, Atatürk'ün mirası olan ulus-devlet, laiklik ve her türlü dil, din ırk ve cinsiyet ayrımımın ötesine geçen soyut yurttaşlık kavramı temelinde ulaştı. Bugünkü düzey hiç şüphesiz yeterli bir düzey değil. Nihai aşama da değil. Ama nüfusunun büyük çoğunluğu Müslüman olan ülkeler arasında biricik örnek.

Cumhuriyetimizin kurucu ilkeleri liberal demokrasilerin de dayandığı temelleri oluşturmakta: Saydığımız kavramlar Cumhuriyetimizin kurucu ilkeleri. Aynı zamanda Atatürk'ün mirasının özünde yer alan kavramlar. Bu ilkelerin her biri bugün dünya uygarlığını temsil eden gelişmiş liberal demokrasilerin de dayandığı temelleri oluşturmakta.Tabii uygarlık tarih içinde her zaman Batı'nın tekelinde olmadı. Aksine, Avrupa'nın karanlık çağı Anadolu ve Ortadoğunun uygarlık ve aydınlık dönemlerine tekabül eder. Ama bugün liberal demokrasi ve hukukun üstünlüğünün Batılı ulus-devletler içinde geliştiğini görüyoruz. Batı'yı ise coğrafi bir bölge olarak değil bir kavram olarak anlamak gerekir. Bugün Avrupa'daki ulus-devletler bağımsız ve egemen. Ama belli alanlarda kendi egemenliklerini paylaşıyorlar. Böylece daha fazla güvenliğe, daha fazla siyasi güce ve daha fazla refaha kavuşuyorlar. Örneğin Avrupa Birliği egemenlik paylaşan bir ulus-devletler topluluğu.

Öte yandan yine bugün, kişisel siyasetle dini inançları birbirinden ayırmayan veya insanların haklarını, hukukun üstünlüğü yerine, ilahi iradeye terk eden bir uygar ülke bulmak da mümkün değil.
Etnik veya dini veya mezhep kimliğini, her bir bireyin insan olarak haiz olduğu kimliğin üzerinde tutan gerçek liberal demokrasi de yok. Etnik veya dini kimliğe öncelik vermeye kalkışan ülkelerin veya cemaat haklarını, toplumun kendi özgür iradesiyle yaptığı hukuk kurallarından veya evrensel insan haklarından önde tutan rejimlerin, temel hak ve özgürlükleri nasıl yerle bir ettiğini, insan haklarını nasıl çiğnediğini, hangi etnik temizliklere yol açtığını daha çok yakın bir tarihte Avrupa'da şahit olduğumuz ve halen de komşumuz Irak'ta meydana gelen insanlık trajedileri bize acı şekilde gösterdi ve ne yazık ki göstermeye devam etmekte.

Türk mü, Türkiyeli mi?
Atatürk'ün İstiklal Savaşını kazandıktan sonra 1923'te Anadolu'da bulduğu Müslüman ahaliyi, çoğunluğu meydana getiren Türklerden başka Kürtler, Araplar, Çerkezler, Arnavutlar, Boşnaklar ve Makedonya'dan, Bulgaristan'dan ve Balkanlar'ın öteki yörelerinden kopup gelen göçmenler
oluşturuyordu. Atatürk, Cumhuriyeti, soyut yurttaşlık kavramıyla bu gerçeğin üzerine kurdu. 1924 Anayasası'nda 'Türkiye ahalisine vatandaşlık bakımından Türk denir' şeklindeki ibarede yer alan Türk sözcüğü belli bir etnik grubu değil, ortak bir yurttaşlık kavramını ifade etmekteydi.

Bugün etnik kökeni ne olursa olsun, ben Türküm diyen Türk vatandaşlarının ezici çoğunluğu ırkçı bir amaç taşıyan bir söylemde bulunmuyor. Bu kategoriye giren vatandaşlarımızın yine büyük çoğunluğu için etnik köken, ideolojik bir kimlik davasından ziyade, bir aile geçmişi, bir aile hikâyesi olarak konuşulur.

Türk sözcüğünü Türkiyeli sözcüğü ile değiştirme arayışları, ne kadar iyi niyetle ortaya atılmış olursa olsun tutmadı. Tutmasına da olanak yok. Çünkü gerisinde tarihsel ve duygusal bir arka plan yok. Ortak kültürel ve tarihi paydaşlardan mahrum.

Hiç şüphesiz Türk vatandaşı olduğu halde, ortak kültürel paydaşları paylaşmayan, duygusal bir bağa sahip olmaması nedeniyle Türk sözcüğünü kullanmak istemeyen ve bu nedenle kimliğini ifade ederken Türk sözcüğünü kullanmayan ve etnik kimliğiyle anılmayı tercih eden yurttaşlarımız var. Onların bu kişisel tercihlerine saygı göstermek mecburiyetindeyiz. Kimlik kimseye dayatılabilecek bir kavram olamaz.

Kötü yönetimler ve terör
1924 Anayasası'ndan beri Türk sözcüğü temelde dışlayıcı değil, toparlayıcı bir anlam taşır. 'Ne Mutlu Türküm Diyene' ibaresi de yine temelde dayatıcı değil, katılımcı bir amaç barındırır. Nesnel değil, öznel bir kavramdır. Soyut yurttaşlık kavramının amacı, zengin çeşitliliğiyle yaratıcılığın kaynağını oluşturan kültürel kimlikleri yok etmek değil, tam aksine, kimlik rekabetlerini ve bazen etnik temizliğe kadar varabilen kanlı kimlik dayatmalarını ve kimlik çatışmalarını önlemekti.

Ne var ki, daha sonraki yıllarda bu anlayıştan uzaklaşıldı. Türk sözcüğüne etnik anlamlar yüklendi. Bu sapmalar ülkemizde ayırımcılık tohumlarını attı ve bilhassa gayrı Müslim vatandaşlarımıza Varlık Vergisi ve 6-7 Eylül gibi dramları yaşattı. 1980'li yıllardan itibaren özellikle Güneydoğu bölgelerimizde ayrılıkçı terör hareketlerinin kimlik stratejileri ülkemizde kimlik kâbuslarına yol açtı. Dönemin yönetimleri kimlik korkularını önlemekte başarısız kaldılar. Bugün bu başarısızlığın çaresi, her kültürel kimliğe yeniden politik bir kimlik tanınması yolundan geçmez. Böyle bir yolun sonu bugün Irak'ta olduğu gibi hüsran, ıstırap ve kaos olur.
Çare, soyut yurttaşlık kavramındaki orijinal anlayışa avdetle, Türk vatandaşlarının hepsinin hak ve özgürlüklerinin, sanayileşmiş ve bilgi toplumu haline gelen liberal demokrasilerde olduğu şekilde genişletilmesinde ve herkesin, kültürel ve dil kimliğini, bireysel ve kolektif olarak, başkalarının hakkına saygı çerçevesinde barış içinde, özgürce yaşamasına ve ifade etmesine ve bölgede müreffeh bir orta sınıfın doğmasına olanak sağlayacak demokratik ve ekonomik ortamın yaratılmasında yatar. Atatürk'ün mirası, doğru anlaşılan şekliyle, bu ortamın yaratılmasına engel oluşturmaz İşte yeni bir Anayasa hazırlanırken gerçekleştirilmesi hedef alınan temel amaç, metinden Atatürk'ün mirasına bağlılık ifadelerinin çıkarılması değil, demokratik özgürlüklerin ve ekonomik olanakların gelişmesinin, yani her bir bireyin somut hak ve özgürlüklerinin gerçek hayatta somut olarak kullanabilme olanağının toplumumuzun tüm katmanlarına yaygınlaştırılması önündeki engellerin kaldırılması olmalıdır.

Cumhuriyet ve çağdaş liberal demokrasi birbirinin alternatifi değil: Çağdaş uygarlığı yakalama ve onun üzerine çıkma hedefi değişime kapanmayı değil, çağdaş uygarlığın ölçüsü ne ise onun yerine getirilmesini öngörür. Bugün çağdaş uygarlığın ölçüsü birey temelli liberal demokrasidir. Atatürk'ün mirası, Türkiye'de liberal demokrasinin gelişmesini engellemez. Çağdaş uygarlığı yakalama ilkesi Türkiye Cumhuriyeti'nin değişen dünyaya ayak uydurmasını ima eder.

Evrensellik ideali
Sorun Atatürk'ün mirasında değil, bu mirasın anlaşılmak istenmemesinden veya statik ve dogmatik bir ideoloji gibi öğretilerek siyasi istismar aracı haline getirilmesinden, vizyonsuz politikacılarca daraltılmasından ve araçsallaştırılmasından kaynaklanmakta. Atatürk'ün mirasının temelinde yatan ideal Türkiye Cumhuriyeti'nin insanlığın ilerlemesine katkıda bulunan bir ülke olmasıdır. Bu ideal bir evrensellik idealidir. Atatürk'ten bahsederken nedense üzerinde en az durduğumuz evrensellik ideali, aslında, aynen bağımsızlık, egemenlik ve tekil devlet gibi Atatürk'ün mirasının özünü ve Cumhuriyetimizin temel taşlarından birini oluşturur. Evrensellik ideali uygarlığın, tarihleri ve kültürleri farklı da olsa, bütün insanlığı kucaklayan tek bir kavram olduğunu ima ediyor. Uygarlıklar savaşı, yabancı düşmanlığı, ırkçılık, azınlıklık haklarına saygısızlık ve dış dünyaya kapalı saldırgan ve öfkeli milliyetçilik bu nedenle Atatürk'ün mirası ile bağdaşmaz. Cumhuriyetimizin kurucu ilkeleriyle hiç bağdaşmaz. Aksine Atatürk'ün evrensellik mirası Türk milliyetçiliğini dış dünyaya ve uluslararası işbirliğine açar.

Müslüman dünyada Aydınlanma akımı ve pozitivizm: Atatürk, uzun savaşların tahribatına ve bahsedilmeyen kitlesel kıyımlara uğramış perişan Müslüman kitlelerin bağrından çıktı. Küskün ve rövanşist olmadı. Aksine Aydınlanma akımının ve bu akımın arkasından gelişen ve insanlığın ancak bilgi yoluyla ilerleyebileceğine inanan pozitivizm felsefesinin izinde yürüdü. Müslüman toplumları içinde bu deneyimin başka bir örneğini bulmak kabil değil.

Aydınlanma felsefesi veya akılcılılık tek başına insanların mutluluğu için hiç şüphesiz yeterli sayılamaz. Eğer öyle olsaydı bugün akılcılık temelinde en ileri demokratik standartlara sahip sanayileşmiş ülkelerde en yüksek intihar oranlarına şahit olmazdık. Çünkü insanların aynı zamanda duyguları var, hayalleri, inançları var. Manevi ihtiyaçları var. Eğer duyguları, hayalleri olmasaydı keşifler, icatlar olmazdı. Şiir de, müzik de sanat ve edebiyat da olmazdı. Dinler de olmazdı.

Ama her şeye rağmen Aydınlanma akımı yine de bugünkü sanayileşmiş ve bilgi toplumu haline gelen demokrasilerin hepsinin insan hak ve özgürlüklerinin ve siyasal, sosyal, ekonomik ve bilimsel ilerlemelerinin temelini oluşturuyor. Aydınlanma ve pozitivizmi reddeden ülke halklarının ise hemen hepsinin iç ve dış baskılar altında inleyen, iktisaden ve siyaseten bağımlı ve fiilen boyunduruk altında milletler olduğunu da unutmayalım.

Aydınlanma, duyguları, hayalleri, inançları ve dini reddetmiyor. Ama onları ait oldukları yerde, yani insanoğlunun sırf kendine özel olan inanç ve iç dünyasında görüyor.

Atatürk'ü daha iyi anlamak
Türkiye bugünkü dünyada evrensellik idealini ancak öteki sanayileşmiş ve bilgi toplumu haline gelen demokrasilerle aynı ligde yer alarak gerçekleştirebilir. Bu lig sosyal içerikli ve birey temelli çoğulcu ve açık toplum demokrasileri ligidir. Çağdaş değerler bunlardır. Çağdaş değerlere uygun yeni bir anayasa yapmak istiyorsak bunu gerçekleştirmek için bize çağdaşlaşma mirası bırakan Atatürk'ten uzaklaşmakla değil, ona daha çok yaklaşmakla başlamak gerekir. Bu da onu daha iyi anlamayı, daha iyi öğretmeyi gerektiriyor.

Özdem Sanberk: Emekli büyükelçi, eski Dışişleri Müsteşarı
Başa dön
Mesajları göster:    Önceki başlık :: Sonraki başlık  
Yeni Başlık Gönder   Cevap Gönder    Karakutu Forum Ana Sayfası -> Tarih Tüm saatler GMT +2 Saat
1. sayfa (Toplam 1 sayfa)

 
Forum Seçin:  
Bu forumda yeni konular açamazsınız
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz
Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız
Benzer Başlıklar
Başlık Yazar Forum Cevaplar Tarih
Yeni mesaj yok Kemalizm ve demokrasi COBAN Güncel Olaylar-insanlar 6 Pts Tem 30, 2007 10:00 am
Yeni mesaj yok Yaşar Kemal gunfrfd insanlar 30 Pts Tem 02, 2007 8:34 pm
Yeni mesaj yok Yahya Kemal Beyatlı gunfrfd insanlar 98 Sal Şub 27, 2007 4:31 am
Yeni mesaj yok Aziza Mustafa Zadeh Karakutu Duyurular 9 Cum Şub 23, 2007 12:04 am
Yeni mesaj yok Yahya Kemal Beyatlı bergihazan Şairler ve Şiirleri 1 Prş Şub 08, 2007 11:52 am

 




 

Karakutu.Com - Karakutu.tv - KaraSozluk.Com - MustafaYuce.Com
 


 Karakutu.com Sitemap RSS - Sadece Başlıklar RSS - ÖzetliAdd to Google

PHP-Nuke