Tarih: Sal Ağu 14, 2007 9:35 am Mesaj konusu: Ahmet Necdet Sezer!
Anayasadan:
C. Andiçmesi (Madde 103)
Cumhurbaşkanı, görevine başlarken Türkiye Büyük Millet Meclisi önünde aşağıdaki şekilde andiçer :
"Cumhurbaşkanı sıfatıyla, Devletin varlığı ve bağımsızlığını, vatanın ve Milletin bölünmez bütünlüğünü, Milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruyacağıma, Anayasaya, hukukun üstünlüğüne, demokrasiye, Atatürk ilke ve inkılaplarına ve laik Cumhuriyet ilkesine bağlı kalacağıma, Milletin huzur ve refahı, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde herkesin insan haklarından ve temel hürriyetlerinden yararlanması ülküsünden ayrılmayacağıma, Türkiye Cumhuriyetinin şan ve şerefini korumak, yüceltmek ve üzerime aldığım görevi tarafsızlıkla yerine getirmek için bütün gücümle çalışacağıma büyük Türk Milleti ve tarih huzurunda, namusum ve şerefim üzerine andiçerim."
Sezer'i uğurlar; Gül'ü karşılarken bir değerlendirme Hasan Cemal'den;
Ahmet Necdet Sezer!
Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, Anayasa Mahkemesi Başkanı'ydı.
1999 yılı nisan ayı.
Yüksek mahkemenin kuruluş yıldönümü dolayısıyla yaptığı konuşmayı demokratik hukuk devleti açısından çok beğenmiştim.
Bu köşede, Sezer'den demokrasi dersleri başlığını taşıyan bir yazı yazmış, "Türkiye'de de yargıçlar var!" diyerek kendisini kutlamıştım. Ertesi gün Sezer beni telefonla aramış, teşekkür etmişti.
Sezer'le böyle tanıştım.
Bir daha görüşmedik.
Bir yıl sonra, 2000 yılı baharı. Cumhurbaşkanı Demirel'in görev süresi dolarken, Türkiye Çankaya'nın yeni sahibini aramaya koyuldu.
Bir akşam vakti NTV'deki bir tartışma programındaydım. Yayın, bir son dakika haberiyle kesildi. İktidarla muhalefet, Çankaya konusunda Anayasa Mahkemesi Başkanı Sezer'de uzlaşmıştı.
Sürpriz bir gelişmeydi.
İlk soru bana sorulmuştu:
Sezer'e ilişkin düşüncem neydi?
Önce duraksadım. Kendisi hakkında fazla bir şey bilmiyordum. Bir yıl önce yapmış olduğu o konuşma aklıma geldi. Olumlu şeyler söyledim.
Oysa, benimki yüzeysel bir tutumdu. Bir kişi hakkında sadece bir konuşmaya bakıp yargıya varmak yanıltıcı olabilirdi.
Sezer'i tanımıyordum.
Nasıl bir insandı? Beğendiğim o konuşma nasıl hazırlanmıştı? Demokrasi dersleri diye nitelediğim o görüşleri ne ölçüde içine sindirmiş, özümsemişti? Yoksa bunlar kendi kafasında birtakım ezber klişelerden mi ibaretti?
Siyasal formasyonu neydi?
Yüksek mahkeme başkanıyken, demokratik hukuk devletiyle ilgili olarak o söylediklerinin arkasında ne kadar durabilirdi?
Devletin en tepesinde son derece yetkili ama sorumsuz bir makamın gerektirdiği siyasal bilgi ve deneyime sahip miydi? Devlet organları arasında uyum sağlayabilecek yetenekte miydi?
Bunları bilmiyorduk.
Tek tük uyaranlar olmuş ama sesleri çok fazla duyulmamıştı. Bu arada Demirel'i anımsıyorum, "Hayırlı olsun, Türkiye bir CHP'liyi cumhurbaşkanı seçiyor" dediği kulağıma çalınmıştı.
Günlük deyişle:
Bir konuşmaya tav olup Sezer'in cumhurbaşkanlığını destekledim. Benim gibi tek bir konuşmaya kanarak Ahmet Necdet Sezer'in özgürlükçü ve demokrat bir kişi olduğunu sanan başka meslektaşlarım da olmuştu.
Yanıldık.
Ahmet Necdet Sezer iyi bir cumhurbaşkanı olmadı.
Çünkü taraf oldu.
Anayasa'nın emrettiği tarafsızlıktan saptığı için de, anayasal sorumluluğunu göz ardı ederek devlet organları arasında istikrar açısından olması gereken uyum konusunda doğru dürüst bir çaba göstermedi.
Vetoları ile hukuku zorladı, yürütmenin engellenmesini iş edindi. Çünkü, milletin oyuyla 2002'de seçim sandığından çıkan Tayyip Erdoğan, AKP ve hükümeti, Sezer'in gözünde neredeyse siyasi bir düşmandı.
O kadar ki, seçimi AKP kazandıktan sonra Çankaya Köşkü'nü türban takanlara kapadı Sezer. Oysa, cumhurbaşkanlığının ilk üç yılında böyle bir yasak yoktu. Milletvekilleri, türbanlı eşleriyle birlikte davet edilip Çankaya Köşkü'ne çıkabiliyorlar, Cumhurbaşkanı Sezer'in elini de sıkabiliyorlardı.
Laiklik derken demokrasiyi unuttu Sezer. Aydınlanma derken, klişe ve dogmalara bağlandı. Aydınlanma düşüncesinin eleştirelliği konusunda bir fikri olduğu söylenemezdi.
Otoriter 'devlet ideolojisi'ne hizmet etti. Birçok tutum ve davranışında 1930 model tek parti zihniyeti kendini belli etti.
Askerin siyasete karışması konusunda herhangi bir itirazı olmadı. Sivil siyaset alanının genişlemesiyle ilgili olarak herhangi bir inisiyatif kullanmadı. Demokratik hukuk devletinin açıkça ihlali olan 27 Nisan Muhtırası'na sesini hiç çıkarmadı.
Belki de Çankaya Savaşları'nda taraf olduğu için böyle davrandı. Bu tutumuyla Türkiye'nin siyaseten yumuşamasına değil, gerilmesine ve kutuplaşmasına katkıda bulundu.
Pazar ekonomisinden, özelleştirmelerden, küreselleşme olgusundan, yani ekonomide rekabet düzeninden hoşlandığı söylenemezdi.
AB'yi, ABD'yi sevmedi.
Medya ile kurduğu perde arkası ilişkilerinde de bu duygu ve düşüncelerinin bütün izleri vardı. Ulusalcılığı, kuvvacılığı benimseyen, gerektiğinde asker müdahalesiyle, muhtıra şakşakçılığıyla iktidara el konulmasını açıkça destekleyen odaklara yakın durdu.
Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazanan Orhan Pamuk'u da kutlamadı.
Kısacası:
Türkiye gibi demokrasi ve hukuka ihtiyacı olan bir ülkede, nasıl cumhurbaşkanı olunmaması gerektiği konusunda bir örnek olaydır Ahmet Necdet Sezer...
Olması gereken oldu!
Abdullah Gül'ün AKP tarafından cumhurbaşkanı adayı gösterilmesi, olması gerekendi, oldu. Beni şaşırtmayan ve baştan beri demokrasinin bir gereği olarak desteklediğim bir gelişmedir bu.
Neden öyle?
Şöyle bir düşünün:
Türkiye, 'Çankaya savaşları'nı neden yaşadı, yaşıyor? 367 ile hukuk niçin siyasete alet edildi? 27 Nisan Muhtırası niye verildi? Ve seçimlere ne diye gidildi?
Bu soruların karşılıkları ile 22 Temmuz'un önde gelen mesajına bakıldığı zaman Abdullah Gül'ün AKP tarafından aday gösterilmesi doğru ve demokrasiye yakışan bir karar oldu.
Gül'ü, Baykal'ın yaptığı gibi, 'gizli gündem' sahibi olmakla eleştirmek insafla da bağdaşmaz, demokrasiyle de...
Geçen sefer de Gül'ün adaylığı açıklandığında hayırlı olmasını dilemiştim. Şimdi de aynı şeyi belirtiyorum. Temennim, bu kararın Türk demokrasisinin olgunlaşması yolunda bir adım olmasıdır.
Pazar günü oynanan Trabzonspor-Sivasspor maçı ibretliktir.
Kantarın topuzunun kaçırılmasının, kalabalıkların şirazesinden çıkartılmasının, kalabalıklar arasında cengaverleşmenin, kalabalıkları tahrik etmenin ve olayların ardından körler ve sağırlar birbirini ağırlar misali basmakalıp sözlerin, kokuşmuşluğun ve çürümenin ibret vesikasıdır bu maç ve sonrasında yaşananlar.
"Seyirci sahaya inmemelidir" haşa bir tanrı kelamıdır. bir ulu buyruk. kanun hükmünde kararname. yargıtay bilmemkaçıncı daire başkanlığının içtihadı. toplumsal bir mutabakat. bir derin ahlak kuralıdır.
inmemelidir seyirci sahaya. ve tüm kötülükler seyircinin sahaya inmesiyle vücut bulur canlanır. seyirci yerinde kaldığı müddetçe herşey yerli yerindedir.
bütün gazeteler, bütün spor programları, bütün spor yazarları ve ekranlardan hortlayıp tırnaklarını ruhumuza geçiren bütün spor adamları bunu söyledi o akşamdan beri.
"seyirci sahaya inmemeliydi".
elbette itiraz edilecek bir yanı yok.
seyirci sahaya inmemeli. seyirci seyirciliğini bilmeli.
futbol gerçekte futbolun çok ötesinde birşeyse de, hele Trabzon'da Trabzon için bunun ülkenin başka yerlerinden çok daha derin anlamları varsa dahi. yine de seyirci inmemeli. bu yıllardır söylenir, yazılır çizilir konuşulur. ama seyirci yine de girer sahaya. yapmaması gereken şeyi yapar. bu seyircinin kültür yapısından mı kaynaklanır, kentin havasından suyundan mı, ekmeğinden (ya da ekmeksizliğinden mi) bunu aklı başında ve namuslu insanlar elbet araştırıp bir gün anlatırlar bize. ve şunu da anlatmalılar örneğin. 80. dakikaya kadar rakip takımın oynadığı futbolu ve onun futbolcularını alkışlayan taraftarı da anlatmalılar. sahaya giren insanlar işte bunlar. biri bu tuhaflığı da anlatmalı.
örneğin yine birileri "seyirci sahaya inmemelidir" Tanrı buyruğunu ettikten sonra, hakem sahada olup bitenlere "hakim" olmalı da diyebilmelidir. ya da bu hakimiyetsiz hakemliğin nelere yol açtığını da ortaya koymalıdır. hatta daha ileri gidip, tıpkı sahaya inen seyirci gibi hakimiyetini yitiren hakem de cezalardan ceza beğenmelidir. aynı vicdan sahibi kalemler şunu da yazmalıdır. toplumun gözü önünde olanlar. hani şu yarı aç yarı tok, hani şu tüm dünya tarafından ittirilip kaktırılan, hani şu evinde kuzu gibi halim selim aile babası olup da kalabalığın verdiği güvenle aslan kesilen insanlar topluluğu var ya. işte onların gözü önünde olanlar. bir küçük kıvılcımın bu insanları yerinden kaldırıp sahaya indireceğini bilecek kadar sağduyulu ve namuslu olup olmadıklarını da araştırmalı o kalabalıkların gözü önünde iş yapanların, vicdan sahibi kalemler. 85.dakikadan sonra yani golü yiyene kadar futbol takımı olan sivasspor'un 86.dakikadan itibaren otopark mafyası gibi, adete çete gibi sahada toplu halde trabzonsporlu futbolculara sille tokat "girmelerinin" nelere sebebiyet verdiğini ve daha da kötüsü nelere sebebiyet verebileceğini de gözler önüne sermelidir birileri.
ve eğer adalet varsa. onun kılıcı tüm suçu olanların elini ayırmalı bileğinden.
seyirci sahaya inmemelidir. evet.
ama sadece seyirci mi sahaya inmemelidir.
hakem adam gibi maç yönetmemeli midir?
futbolcu adam gibi futbol oynamamalı mıdır?
spor yazarı adam gibi spor yazarlığı yapmamalı mıdır?
spor yöneticisi adam gibi spor yöneticiliği yapmamalı mıdır.
spordan sorumlu bakanlar politikacılar adam gibi bakanlık yapmamalı mıdır?
bunlardan hiç birine dokundurmayanlar, kenarından köşesinden geçmeyenler, kerameti kendinden menkul bir laf bulmuşlar
"seyirci sahaya inmemeliydi".
olan şudur;
pazar akşamı, futbol oynamayı bırakan "futbolcular", olayları seyreden "hakemler" ve hakemlik yapmaya çalışan "seyirciler" izledik.
ibretliktir bu.
eğer hasan cemal ve avanesi gibiyseniz;
olup bitenlere o klişe, basmakalıp içi boşaltılmış, yavan kuru ve dinleyeni aptal yerine koyduğunuzun açıkça belli olduğu tarzda yaklaşırsınız.
"seyirci sahaya inmemeliydi".
seyirci sahaya iner kardeşim.
çünkü kimse Trabzon şehrinde bir Trabzonluyu ittirip kaktıramaz.
çünkü kimse Trabzon'da Trabzonspor'a kabadayılık yapamaz.
burası Trabzon.
Nihat Genç'in de alıntıladığı gibi.
"ekmek de var odun da"
Yani "zuladan şaşırtıcı bir kıyak" çıkacak, siz de "Eyvallah baba!" deme gereğini duyacaksınız ki olan biteni "jest" diye niteleme şansımız olsun...
O zaman bakalım, Sezer’in dünkü davranışı, "Eyvallah" dedirtecek türden bir davranış mıdır?
Benim analizim şu:
Sezer’in tutumu hakikaten "beklenmedik" olmuştur, bu açıdan "jest" tanımının birinci bölümüne cuk oturmaktadır.
Ancak...
İkinci bölüm havadadır...
Yani Sezer’in davranışının, "iyi bir davranış" olup olmadığı konusunda kuşkular vardır.
* * *
Kuşkuyu besleyen noktalar şunlardır:
BİR: Başbakan Erdoğan, kabine listesini cebinden çıkarırken, Sezer’in "Dur, dur! Hiç çıkarma o listeyi... Sok cebine" diye söze başlaması, Balat kahvelerinin raconunda bile en azından "kıllandırma girişimi" olarak algılanır... Bu tür durumlarda Balat’ta vaveyla kopmasa bile küçük çapta bir efelenme girişimi mutlak surette söz konusu olur.
İKİ: Sezer’in, "Sen bu listeyi benden sonra buraya seçeceğin Abdullah kardeşine sunarsın... Ben almayayım" iması taşıyan çıkışı, bir tür "günaha ortak olmama" arzusuna işaret eder ki, burada "jest"ten söz etmek eğer kasıt yoksa safdillik kapsamına girer.
ÜÇ: Erdoğan’a kabineyi kurma görevini veren Sezer’in, görev tamamlandığında "Ben yokum" diyerek yan çizmesi, bir "jest" değil, bir memnuniyetsizliğin demokratik nezaket ölçüsünde dışavurumudur.
DÖRT: Sezer’in Erdoğan’a lisan-ı hal ile de olsa, "Sana görevi ben verdim ama sonucunu ben kabul etmiyorum" demek, Abdullah kardeşin haklarını koruma adına yapılmış bir kıyak falan değildir... En kibarından "Bu işe beni karıştırmayın, kardeş kardeş aranızda halledin" demektir.
BEŞ: Hadi bir telefon etme zahmetine katlanılıp "Sayın Başbakan... Buraya kadar zahmet etmeyin... Listenizi yeni cumhurbaşkanına sunarsınız" denmedi... En azından "şaşkınlığa yol açmamak" adına Başbakan’a "Geliyorsunuz ama benim bu konudaki yaklaşımım şudur" denemez miydi? Sezer, neden beklenmedik bir davranışla Başbakan’ı şaşırtma yoluna gitmiş olabilir? AKP’yi sürpriz yapacak denli sevmediğini bildiğimize göre, küçük çapta bir istiskal girişimi söz konusu olamaz mı?
ALTI: Ama yine de hem Erdoğan, hem de memleket ucuz kurtulmuştur. Düşünün: Geçmişinde "Anayasa kitapçığı fırlatmak" türünde vukuatlar bulunan Cumhurbaşkanı Sezer, Erdoğan’ın elinden listeyi alsaydı, sonra da masaya doğru fırlatıp, "Götür bunu Abdullah kardeşin onaylasın" deseydi, Erdoğan nasıl bir karşılık verirdi? Ve zaten allak bullak olan piyasalarımızın hali nice olurdu?
* * *
İşte bu 6 nedenden dolayı, ben Sezer’in dünkü davranışına iyimserler gibi şöyle gönül rahatlığıyla "jest" diyemiyorum.
Bu olsa olsa...
Sezer’in AKP ile ilişkilerinde sayısız kez denediği, "Bir memnuniyetsizliğin dışavurumu" olayının yeni bir örneğidir.
Peki 15 gün kaldı, bundan sonra yenisi gelir mi?
Ben derim ki acele karar vermeyin...
15 gün uzun bir süre...
Hele önümüzde bir de "Görev devir teslim töreni" var ki...
Kayıt: Jun 15, 2005 Mesajlar: 163 Nereden: Afyonkarahisar
Tarih: Sal Ağu 21, 2007 9:03 pm Mesaj konusu:
Sayın Başbakan dedi ki:
Ben o gün Bakanlar Kurulu listemi cebime aldım ve Çankaya’ya çıktım. Sayın Cumhurbaşkanı listeyi çıkarmamı istemedi ve yeni Cumhurbaşkanı’na sunmamı istedi. Bu benim için tam bir sürpriz oldu. Çünkü geride yığınlarca gazeteci vardı. Çok şaşırdım.
Ben olayı bir jest olarak açıkladım. Birileri de bunu rest olarak değerlendirdi. Jest olsa ne olur rest olsa ne olur. Bu ülke geçmişte bu tür durumlar neler kaybettiğini çok iyi biliyor. Her şey istediğimiz gibi olmayabilir. Ama bunu kriz sebebi yapacak değiliz. Yolumuza devam etmemiz lazım. Ülke hepimizin. Ben bunu jest olarak açıklarken geçmişte yaşananların verdiği tecrübe ile değerlendirdim.
Ben başka bir şey beklemeden biran önce işlerin kaldığı yerden devam etmesinden yanayım. Ama şartlar böyle olmasını gerektirdi. Benim gönlüm arzu ederdi ki o gün işi bitirelim yolumuza devam edelim.
İşte bu konuşma bence herşeyi özetliyor.
Sezer'in tarafsızlığını yitirdiğini açıkça görüp, biliyordum zaten.
Ama inanın Sayın Erdoğan'ın bu kadar diplomatik olabileceğini, ortamı germemek ve istikrar adına kendinden ödün vereceğini sanmıyordum.
Hani nedense o Kasımpaşalı tavrı daha mı hoşuma gidiyordu ne...
İnsanların sabrının sınırı bir yere kadar derler ama bence Erdoğan'ın sabrının sınırı Sezer karşısında sonsuzmuş.
Ben olsam ne yapardım?
Herhalde "aman bu adam Cumhurun başı" filan demem "Yetti gayri senin şu soğuk ve kibirli hallerin" der, listemi kafasına fırlatırdım.
Sonra da gazetecilerin önüne çıkıp," maçı ben aldım abiler" derdim.
Şaka bir yana da...
Sayın Cumhurbaşkanı A.N.Sezer'den ayrılıyor olmaktan SON derece üzgünüm.
Bir daha bu kadar sessiz, bu kadar ketum, bu kadar kırmızı ışıkta bile duran, bu kadar devlet memuru, bu kadar halkçı !!!, bu kadar taraf birini nereden ve nasıl buluruz ki?
Demirel fötr şapkası ve gevezeliği, Özal ekrandan salladığı kalemi ve tontonluğu, Sezer de fırlattığı Anayasa ile kalacak aklımda...
Sağlıcakla kalsın, güle güle gitsin...
Kendisine,
- Uzatmaları ile birlikte yedi küsur yıldır Türk halkı olarak verdiğimiz eziyetlerden ötürü özür diler, hakkını helal etmesini rica ederim.
Erdoğan, Sezer’in bazı isimlere itirazı halinde tavrını soranlara şu yanıtı verdi:
"Tavrı ne olur ne olmaz bilemem. İnanıyorum ki sayın Cumhurbaşkanımız sunacağım kabineyi, haklı bir talebimiz olarak, çünkü onlarla biz çalışacağız, atanmış memur değil seçilmiş insanlar. Anlayışla karşılayacaktır."
Erdoğan, önceki akşam yapılan AKP Merkez Yürütme Kurulu toplantısında kabineyi yarın yapılacak olağan görüşmede Cumhurbaşkanı Sezer'e sunmayı düşündüğünü belirtmişti.
Erdoğan, "Ciddi bir problem olmazsa, aynı gün hükümet kurulabilir. Aksi halde yeni cumhurbaşkanının seçilmesini bekleyebiliriz" dedi.
Sevemediğim, hukukculuk sıfatını etiketten öte kullanmayan, yada Sami Selçuk deyişiyle "inanmadığı metni okuyarak c.başkanı seçilen, seçim sürecinde görevinden ayrılmayan", uzlaşmaya rağmen 3. turda 330 oy alabilmiş, gülmeyi beceremeyen, komşusu yada dostu olması imkansız, keyfine göre kurtarılmış bölge ilan ettiği köşkten ayrılmayıp göreve devam eden, son işlemlerinin hukuki geçerliği sakat şüphesi taşdığım, taraflı c.başkanı. Daha ne yapsın ki, bana da kinle bakacak değildir umarım.
Kinle bakmak... Evet, kendi gibi düşünmeyen, davranmayan, giyinmeyen herkese kinle bakan, bir Kemalizm prototipiydi. Bıktık restlerinden, çalımlarımdan. Neyse ki bitti...
Gitsin sağlık ve mutluluk içinde yaşasın, umarım bir daha yüzünü görmek zorunda kalmayız.
Cumhurbakanı Allah' tan gemicik ve buna benzer mallar edinmedi. Asardınız adamı. Dürüst adam sevilmez bizim memlekette. Sarıgöl' den bir hırsız öneririm Cumhurun başına gelecek kişi olarak. Girilmedik ev bırakmamış bir Arsen Lüpen. Cumhura cumhur gibi bir adam gerekir. İstekler ve tepkiler bunu gösteriyor.
Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, Ankara Farabi Sokak, Yavuz Apartmanı, 8 Numaralı Daireyi Tem Emlakcılık Aracılığı ile Kiraya Verdi. Sezer'in Boş Dairesinin Balkonunda Yer Yer Boya Dökülmeleri ve Kabarmaları Görüldü. Apartman Girişindeki Kapı Zilinde İse Sezer'e Ait Dairenin Karşısındaki Etiket Boştu.
Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, Ankara Farabi Sokak, Yavuz Apartmanı, 8 numaralı daireyi TEM Emlakcılık aracılığı ile kiraya verdi. Sezer’in boş dairesinin balkonunda yer yer boya dökülmeleri ve kabarmaları görüldü. Apartman girişindeki kapı zilinde ise Sezer’e ait dairenin karşısındaki etiket boştu.
CUMHURBAŞKANI Ahmet Necdet Sezer, kiraya vereceği evi için istediği 1400 YTL ile geçen yıla göre yüzde 100’lük bir artış talep ediyor. Sezer, bu talebiyle Merkez Bankası Başkanı Durmuş Yılmaz’ın, bu yıl için belirlenen yüzde 4 enflasyon hedefini zorlaştırdıkları gerekçesiyle sık sık uyardığı "evsahipleri" cephesine dahil oldu. Ahmet Necdet Sezer, Çankaya Farabi Sokak Yavuz Apartmanındaki "dört oda, bir salon" evi için, 1400 YTL kiranın yanısıra, 1000 dolar da depozito istiyor. Bu talep ise 2001 krizi sonrasında, Merkez Bankası’nın, terk edilmesi için büyük çaba gösterdiği "dolarizasyon"un, Cumhurbaşkanı nezdinde devam ettiği anlamına geliyor.
KİRACININ KALİTESİ: Sezer’in emlakçısı, ilan için arayanlara, evin bakım ve onarımdan geçtiğini, mutfak ve banyonun, parkeleriyle birlikte yenilendiğini belirtti. Kira bedeli ile depozitonun "kiracının kalitesine ve referanslara göre" bir miktar indirilebileceğini anlatan emlakçı, "Kiracının memur ve sabit gelirli olması evsahibi açısından tercih sebebi. Referanslar önemli" dedi.
2006’DA 700 YTL’YDİ: Sezer’in eski kiracısı Ekrem Temuçin, Kasım 2006’da evi boşaltırken, kiranın en son 700 YTL olduğunu açıklayarak, "Bakımsız olduğu için böyle. Ev bakımlı olsa daha yüksek olabilir" demişti. Sezer, aradan geçen dokuz ay içinde evi köklü bir bakım onarımdan geçirterek, kira bedelini de yükseltti.
HEDEF YÜZDE 4: Merkez Bankası Başkanı Yılmaz, geçen ay açıkladığı son Enflasyon Raporu’nda, kira kalemindeki artışların çok yüksek seyrettiğini ve yıllık enflasyona katkısının 1 puan olduğunu açıklayarak şu uyarıda bulunmuştu: "Kira kontratlarında yuvarlama alışkanlıkları sürüyor. Gerek ev sahiplerinin, gerekse kiracıların yüksek enflasyon döneminden kalma fiyatlama alışkanlıklarını terk etmeleri ve kontratlarını yaparken, orta vade enflasyon hedefinin yüzde 4 olduğunu hesaba katmaları önem taşımaktadır."
1000 YTL’DEN FAZLA ETMEZ: Ankara’nın en eski ve önde gelen emlakçılarından Salim Taşçı, Cumhurbaşkanı Sezer’in Farabi sokaktaki evinin "taş çatlasa 1000 YTL" edeceğini söyledi. Farabi sokağın eskisi gibi olmadığını söyleyen Taşçı, "Barların sayısı artınca aileler oradan kaçtı" dedi. Taşçı, "Evin tadilattan geçmesi ve dört oda olması da mı önemli değil?" sorumuza "Değil. Elimizde Çankaya’da 900’e çok güzel daireler var. Atakule’nin karşısında ışıklar içinde kendi evimi 825 YTL’ye verdim" dedi.
KİRALARYÜZDE20 ARTTI: Temmuzda bir yıllık enflasyon TÜFE’de yüzde 6.90 olurken, kiralar ortalama yüzde 20.3 arttı. 2007 enflasyon hedefini yüzde 4 olarak belirleyip "yüzde 70 olasılıkla" yılsonunda yüzde 5.1-6.9 arasında gerçekleşmesini bekleyen Merkez Bankası’na inat, ev sahipleri kira artışlarında bu hedeleri hiç dikkate almıyorlar. 2006 temmuzda 315.73 YTL olan gerçek kira ücreti, 2007 temmuzda enflasyon hedefinin 16.3 puan üstünde artış göstererek, 379.92 YTL’ye yükseldi.
Elbette evler ile gemicik mukayese edilmez. Ama kimi kredi ile gemicik alır, kimi parasını eve yatırır. Ya da bilmediğimiz tasarruflarda bulunur.
Tüm bunlarsa kişilerin dürüst olup olmadıklarının bir ölçüsü değildir.
Bir insan karun kadar zengin de olabilir. Bu yönü o adamı asmamızı da gerektirmez.
Hem zaten idam da yasaklandı YAZARIM.
Asılacak adam İmralı'nın müdavimi iken niye Sezer'i asalım yahu...
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız