Modern “imaj çağında” her ne kadar insanları “dış görüntü”leriyle (maske, takınılmış kimlik, laboratuar ortamında denenmiş, onaylanmış dişil ve eril silüetler, sentetik kişilik v.s ) algılayıp değer biçiyorsak da, şaşmaz bir gerçek var benim için; herkesin temsilcisi, bilincinin ve hatta bilinç altının aynası, kişiliğinin iz düşümü, açlığının ve tokluğunun resmi, dağarcığının açılan bohçası, yükseldiği ve alçaldığı yerlerin emaresi, kelimeleridir. Kelimeler kiminin ağzında odunsu bir donukluk ve mat bir tat, kiminin ağzında her dem yeni bir lezzet peydahlayan cennet meyvesi, kiminde derin kavramlar bile çaputa döner, kiminde en mecalsiz kelime bile şaha kalkar…
Kelimeler, insanları tanımak için elimde kalan tek mihenk. Tabi buna ulaşmak kolay olmadı benim için, tüm yanılma haklarımı kullandım. Güzel yüzünden dolayı sevdiğim sırtlanlar, makamından dolayı hürmet ettiğim; koltuğunun içini kof bırakıp, şeref dilenen budalalar, büyüğüm olduğu için değer verdiğim, küçük duygucuklarda yüzen, solungaçsız varlıklar… Beni merhale merhale yaklaştırdılar kelimelerin kantarına.
Önceden sustuğum zaman kelimelerimin beni terk edeceğini sanırdım. Korkardım. Bu tedirginlik haliyle konuşmam kusmaya dönüşürdü ağzımda, kusarken rahatladığımı hissederdim. Kusmuk bitince gördüğüm manzaradan çıkardım ki, kusmak ( yerli yersiz, delilli delilsiz konuşmak) anlık rahatlık veren, tiksinç bir hal.
Sonra susma başladı, kımıltısızlığa depreşme. Bu susmalarım, konuşmamaya tahammüldü bir nevi. Konuşma isteğimi bastırma, damarlarımda sıkışıp kalan kelimeleri içimdeki boşluğa akıtarak tahliye etme uğraşı. Bu bilinç darbesi altındaki vesayetli susmalarım, çok yorucu olsa da eğitici olduğu yadsınamazdı. Konuşmanın susturulması, susmanın haykırmayı öğrenmesine dönüştü. Gördüm ki, susmak konuşmayı bastırmaktan çıkıp “sukut”a dönüşünce kelimelerimin, yitmek ve beni terk etmek yerine çığlık çığlığa bilendiğini gördüm. Öyle ki her kelimemle binlerce baş kesebilir. Beğenmediğim bir kişiyi lime lime edip, savurabilirdim. Anladım susmak; bilincin çıkış yolu bilinmeyen, karanlık dehlizlerinde kelimeleri birbirine sürterek, bilinci bileylemekmiş.
Sonra insanların yüzlerine bakmadan önce, dilinden hava boşluğuna sökün edip akan kelimelerine kulak kesilmeyi öğrendim. Hangi kelimesi içindeki hangi dağdan esintilenip yol alıyor, hangi koyaklarda nefeslenip kanatlanıyor, hangi düzlükte nazlanıp, muhatabın neresine çöreklenip temerküz etmeye çalışıyor? Aklımı bu sorulara yatırarak anlamak, çözmek istedim insanlarımı. Ve elbette kelimelerini gözlerinden havaya yayılan bakışlarıyla birleştirdim.
Kimi kelimeleriyle, bilincimde derin boşluk oydu; cırnaklarıyla bilincimi delik deşik etti. Gövdemi kızıl kana boyadığı hissi verirken, bilincimi kanırttı gitti. Kimi kelimeleri incitmekten korkan, us dolu diliyle binbir kuş tüyü yataklarda misafir etti. Kimide şüphesiz söz ruha etki eder edasıyla ruhumu yoğurdu. Kimi de sözcük kuşanmayan sukutuyla varlığıma sarkıntılık etti. Kimi de koca söz dünyasından lagar olanlarını yüklenip gelerek, boşluk tevarüs ettirdi kulaklarıma. Kimi dağdağalı fasaryalarıyla zihnimde şişkinlik yaparken, kiminin de solukları, katran karası ufuklarımda, bir menfez bile açmaya yetmedi.
İşte böyle; bu münzevi, ikilik kabul etmeyen sığ mağarada, insanlar kelime kelime çözülür, kelime kelime dökülür. Kelimesi herkesin gölgesi. Her gölge, her aslın ışıkta yansımaya, yere düşmeye hazır akisi.
Evet, suskunun bir alfabesi var. Bazen, görünen kelimelerden bile daha net ve vurucu. Tüm damarlarınızı tek bir darbe ile boşaltacak kadar, keskin ama görünmeyen bir kılıç gibi bazen. Hatta ben bir zaman, keşfettim sanmıştım. İnsan fazla güvenmemeli kendine...
En son tu_ce tarafından Sal Ağu 07, 2007 6:29 pm tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
...Susmak yalnızlığın ana dilidir, Ömür hanım, şiiridir, beni
konuşmaya zorlama ne olur. Sözün sularını tükettim ben,
kaynağını kuruttum. Geriye bir büyük sessizlik kaldı yü-
reğimde, kalabalıklar, kalabalıklar kadar büyük...Yalnızım
Ömür hanım, geceler boyu akıp giden ırmaklar gibi ka-
ranlıklar içre, öyle yitik, öyle üzgün, yalnızım...Sularım
toprağa sızıyor bak. Yüzümü geceler örtüyor. Binlerce taş
saklanıyor içimde. Kim kimin derinliğini görebilir, hem
hangi gözle?
Kendilerinin olan tek sözcük yok dillerinde, öyle çok ko-
nuşuyorlar ki...Bir söz insanın neresinden doğar dersiniz?
Dilinden mi, yüreğinden mi, aklından mı? Düşlerinden
mi yoksa gerçeğinden mi? Ve kaç kapıdan geçip yerini
bulur bir başka insanda? Yerini bulur mu gerçekten? Sözü
yasaklamalı Ömür hanım yasaklamalı...Kimsenin kimseyi
anlamadığı bir dünyada söz boşluğu dövmekten başka ne
işe yarıyor ki? Olanağı olsa da insanların yürekleri ko-
nuşabilseydi dilleri yerine, her şey daha yalansız, daha içten
olurdu. Aklı silmeli diyorum insan ilişkilerinden. Yanılıyor
muyum? Olsun. Yanıldığımı biliyorum ya...
Dilsizlik "sessizliktir" ama "kelimesizlik" değildir. Sessizlik, insanın kör bir duruşu değilse eger kendini kendiyle besleyen ve adım adım derinleşen bir manadır. Zaten sessizliğin değeri de gizeminde değil derinliğindedir. Sukut, sesten arındırılmış söz gömütlüğüdür. Burda kelimeler harflerden biçilmiş libasları kuşanmazlar, seslere dönüşüp yaygara koparmazlar. Dilsizlerin kelimeleri hayatın bağrına sinmiş, şekil ve biçim kabul etmeyen bir "öz" gibi saydam durur. Burdan manayı, sessizliğin sesini duymuş, dilini çözmüş herkes alabilir ve kendi varlığında yerini buldurabilir. Bence susarak anlaşmak, konuşarak anlaşmanın bir üst basamağıdır. Çünkü aracısız, ölçüsüz, kalıpsız ve sınırsızdır. Anlam muhatabın içine direkt düşer.
...
Elif ŞAFAK'ın dünkü yazısı da gösterdi ki,
aynı kelime, insanların kullanımında nasılda ideolijiye, inanca, kanaate v.s bulanarak kaburgasını değiştirmeden anlamını değiştirip, ters anlama bile kayabiliyor. "Herkesin kelimesi kendinin gölgesi."
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız