Tarih: Sal Tem 10, 2007 7:56 am Mesaj konusu: Ahmet Haşim
ŞİİR HAKKINDA BAZI DÜŞÜNCELER
Biz bu satırlarda, şiirde anlam ve açıklığın ne değerde şeyler olduğu üzerinde, kendi görüşlerimizi söylemekle yetineceğiz.
Her şeyden önce şunu itiraf edelim ki, şiirde anlam sözüyle ne demek istendiğini bilmiyoruz. Düşünce dedikleri bayağı görüşler yığını mı, hikaye mi, mazmun mu; ve açıklık, bunların adı kavrayışa göre anlaşılması mı demektir? Şiir için bunları gerekli sayanlar, şiiri, tarih, felsefe, nutuk ve belagat gibi bir sürü söz sanatlarıyla karıştıranlar ve onun asıl yüzünü seçip tanımayanlardır.
Oysa şair, ne bir hakikat habercisi, ne bir belagatli insan, ne de bir kural koyucudur. Şiirin dili, nesir gibi anlaşılmak için değil, fakat duyulmak üzere vücut bulmuş, musiki ile söz arasında, sözden çok musikiye yakın, ortalama bir dildir. Nesirde üslubun oluşması için gerekli olan öğelerin hiçbiri şiir için söz konusu olamaz. Denilebilir ki, şiir, nesre çevrilemeyen nazımdır...
Şiirde her şeyden önce önemli olan kelimenin anlamı değil, cümledeki söyleniş değeridir. Şairin amacı, her kelimenin cümledeki yerini öteki kelimelerle ilgilerinden, gizemli birleşmelerinden doğacak tatlı, gizli, uçarı ya da sert sese göre belirlemek ve çeşit çeşit kelime ahenklerini, mısranın genel gidişine uydurarak dalgalı ve akıcı, karanlık ya da aydınlık, ağır ya da hızlı duygulara; kelimelerin anlamı üstünde, mısranın musiki dalgalanmalarından, sınırsız ve etkili bir anlatım bulmaktır.
Kelime değişmeleri ve ahenk kaygıları arasında anlam kararırsa, ruh, ahengin tadıyla onun yerini doldurur. Zaten anlam, ahengin telkinlerinden başka nedir?
Şimdiye kadar, hiçbir büyük şairin, sınırlı bir insan topluluğu dışında anlaşılmış olduğunun iddia edilemeyeceği düşüncesindeyiz. Abartmadan denilebilir ki, herkesin anlayabileceği şiir yalnız aşağı şairlerin işidir. İyi şiirlerin girişleri, tunç kaplı şehir kapıları gibi, sımsıkı kapalıdır; her el o kanatları itemez ve kapılar kimi zaman yüzyıllarca insanlara kapalı kalır.
Şiirde kimi bölümlerin belirsiz kalması bir yanlış ve bir kusur olmak şöyle dursun, tersine, şiirin güzelliği bakımından çok gereklidir.
Kısaca şiir, çeşitli yorumlara elverişli bir genişlik ve kapsamda olmalıdır. Bir şiirin anlamı, başka bir anlam olmaya elverişli oldukça, her okuyan ona kendi hayatının da anlamını katar ve böylece şiir, şairlerle insanlar arasında ortak bir etkilenme dili olmak derecesini kazanır. En zengin, en derin ve en etkili şiir, herkesin istediği yolda anlayacağı ve bundan dolayı da sonsuz duyarlılıkları kapsayacak bir genişlikte olanıdır.
Memet Fuat, "Haşim'in dili ilk şiirlerinden son şiirlerine doğru sürekli arınmış, Türkçeleşmiştir" diyor. Ahmet Haşim'in duru Türkçe şiirleri okunuyor mu bugün? Genç şiirseverler Ahmet Haşim'in şiiri üzerinde duruyorlar mı?
Geçmişte, hem dilci hem edebiyat tarihçisi Agâh Sırrı Levent şu yargıya varmış: "Bence Haşim, Türk edebiyat tarihinde Fuzuli'den sonra gelen en büyük şairdir." Ahmet Haşim'in şiirini herhalde "O Belde"yle sevdim. Bu şiir ders kitabımızdaydı. Gerçi dili ağırdı ama, kimi dizeleri, şiirdeki ses ve ahenk çok etkilerdi. "Melali anlamayan nesle aşina değiliz" dizesi hâlâ içimi yakar. Ahmet Haşim, daha "ay" şiirlerinde çok başka bir duyuşla yola koyulur. Bu şiirlerde, küçük bir çocuk annesiyle birlikte ayışığında dolaşır. Hep sonbahar ve "Ey eski kamer, sen bizi elbette bilirsin!" Ahmet Haşim'de 'göl', saatler içinde belirir; yeryüzü, doğa, derin bir ıssızlıkta, kimsesizlikte konuşmaya koyulur. Bazan çok usta işi bir 'estamp' çıkar karşımıza. Günlerce, belki yıllarca izlenmiş, duyumsanmış olan, şimdi, her biri resimli şiirlere dökülüvermiştir. Siyah kuşlar geçer, ayışığında leylekler bekleşir, yıldızlardan örülü kuğular geçer...
Belki yitik sözcükler ama; bu şiirlerde "arzın", "Ahçar ü nebatı" bende ışıltılı, değerli taşlar, kuyumculuklar oldu hep. Ya da, yeryüzünün kayalarını, bitkilerini, sanatında yalınlık doruğuna erişmiş bir ressamın eserinden görebildim. Şairin "Ölümünden birkaç hafta evvel söylediği" sonbahar dizelerini Ahmet Hamdi Tanpınar anıyor: "Bir kuş düşünür bu bahçelerde / Altın tüyü sonbahar uygun"... Bu adsız sansız kuş daha önce "kuytu bir bahçede" ötmüş, akşam, kızıllık, belki sonbahar, yine bize seslenmişler ve Ahmet Haşim hepsini işitmiş, hissetmiştir. Dicle kıyılarında, ayışığında dolaşan bir anne-oğulun hikâyesiyle başlayan şiir serüveni, gitgide, 'ben' kişisinin bile silindiği, yok olduğu, yalnızlığına karşın huzur veren bir görünüme açılır. Zaten orada sona erecektir, ütopyadaki, yokülkedeki erinçte.
Memet Fuat gibi titiz, kılı kırk yaran bir eleştirmen bile Ahmet Haşim'in siyasetle ilgilenmediğini, toplumsal sorunlardan uzak durduğunu ileri sürüyor. Ahmet Haşim'i irdeleyen yazılarda, "Karanfil" şairinin çağına tanık olmayı gereksinmediği, çağının politik sorunlarına ilişmediği, kendi kabuğuna çekilerek yaşadığı, toplumsal açmazları neredeyse bilinçli bir tutumla göz ardı ettiği kimbilir kaç kez ileri sürülmüştür. Bence haksız bir değerlendiriş. İnci Enginün'le Zeynep Kerman şairin tüm düzyazılarını günümüz okuruna kazandırdıktan sonra, Haşim'in şairliği ölçüsünde usta bir yazar olduğu apaçık ortaya çıktı. Üstelik gizli bir siyaset yorumcusu!
İşte; mimarimizin kişiliksizleşmesinden, özelliklerini yitirişinden söz açan Haşim, tarihî perspektifi gereksiniyor: "İttihat ve Terakki yalnız siyasi bir partinin adı değildi, yarım yamalak tarihî bilgilerin ve ham bir zevkin kaynaklarından akıp gelen ilmi ve estetik bir akımın da ismiydi. Bir taraftan, sözde inkılâpçı ve yenilik taraftarı olan İttihat ve Terakki edebiyatı, diğer taraftan, ruh ve mânada garip bir mâzi hayranlığıyla malûldü: Bu edebiyat 'hal'den nefret eden, 'mâzi'ye hayran, 'şehir'den korkan, 'köy'e doğru kaçan bir edebiyattı. Çoban türkülerinin şaheserleri yendiği ve tozlu kıyafethanelerden fırlayan, kırmızı şalvarlı hortlakların, tiyatro sahnelerinden taşarak, korkunç bir maskara alayı halinde, hayata akın ettiği zamanlar, 'merkez-i umumî'nin iyi günlerine rastlar."
Şehir değil, köy. Şaheser değil, çoban türküsü. Tiyatro değil, kırmızı şalvar. Yalnızca mâziye hayran değil, toplumsal gelişmeye bilinçsizce düşman belki de. Gelişemezlik ortasında "merkez-i umumî"nin kötü günleri gelip çatar. Salt İttihat ve Terakki değil, büyük bir imparatorluk da göçüp gidecektir... Gelgelelim İttihat ve Terakki'ye, garip bir aymazlıkla, daima olumlayıcı gözlemlerle yaklaşılmış. Ahmet Haşim'in müthiş saptayımı dikkat çekmemiş. Şehir edebiyatının 'burjuva' edebiyatı sanılması, köycülüğün, kapalı iktisadın ilericilik gibi benimsenmesi, "korkunç bir maskara alayı"nın hükümranlığı yıllar yılı sürüp gitmiş.
Bireyci, toplumsal sorunlara kayıtsız denilmiş Haşim, İttihat ve Terakki'nin edebiyata bir köylü kıyafeti düzdüğünü, ağzına da yeşil kamıştan yontulmuş bir düdük verdiğini söylüyor. Bu yaman alaycılığın yedeğinde, toplumsal hayatımızın, yenilikçi, "asrî" geçinerek, nasıl çarçabuk gülünçleştiğine değiniyor: Bir yanda edebiyat kamıştan düdüğünü çalmakta; bir yandan servi tırnaklarını çelik bıçaklar gibi parıl parıl erkekler, kürkler içindeki ve altın renkli yılan gözleriyle bakan kadınlar asrîliğini temsil ediyorlar... Siyasetle ilgilenmediği ileri sürülmüş "O Belde" şairinin İttihat ve Terakki'ye enine boyuna yorumlamamış olmasına üzülmemek elde değil. Yazarların gönülden yazabilecekleri konularda desteksiz kalarak susmaları, düşünce hayatımızın yürek yakıcı talihsizliklerinden.
Yakın arkadaşları, Abdülhak Şinasi'yle Yakup Kadri, Haşim'in, kendisine yöneltilmiş "Ya seydi!", "Arap Haşim" gibi hitaplardan üzüntü duyduğunu anılarında anlatırlar. 1928'in yaz mevsiminde bu konuda, gazetelerde günlerce süren bir tartışma kopmuş. 28 Temmuz'da şöyle yazıyor Ahmet Haşim: "İşte bu aynı gazetenin geçen haftaki nüshalarından birinde Babıâli'de senelerden beri sürüklenen Peyami Safa isminde biri, anlamadığım bir sebepten dolayı hakaret davasına mevzu teşkil edilebilecek derecede ileri giden bir lisanla, yazılmış fikirlerime değil, sırf şahsıma taarruz ediyordu. (...) Fuzulî ve Ruhî'nin vatanında doğmaklığımı bir ayıp gibi yüzüme çarpıyor ve çolak olduğuna bakmadan mevhum bir tahta kılıncı çekmekten bahsediyordu. Daha ne bayağılıklar!" İşin acısı, "bayağılıklar", Peyami Safa'nın da, Ahmet Haşim'in de anlatımlarında günlerce sürüp gider: Irk, milliyet, Arap, Kürt, Laz, Arnavut!..
Yurdumuz ve insanlık için bilinç ışıltısı neyse ki Haşim'in unutulmayacak bir cümlesinde: "Büyük milletler harslarını temessül edenleri (özümseyenleri) benimsemeyi bir şeref ve haysiyet meselesi addederler." Adları bireyciler, etliye sütlüye karışmazlar arasında ısrarla sayılan nice düşünce, edebiyat adamı, çoktan irdelenerek çözümlenmiş olması gereken birtakım meseleleri, geçmişten şimdiye, dünden bugüne sanki hâlâ söyleyip duruyor...
Selim İleri / 18 Mart 2007
En son tu_ce tarafından Sal Tem 10, 2007 8:34 am tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
Ahmet Hamdi Tanpınar'ın 'Derlenmemiş Yazılar Anket ve Röportajlar'ından oluşan 'Mücevherlerin Sırrı' Tanpınar'a asla yakışmayan bir yavanlık ve baştan savmacılıkla yazıldığı belli olan bir sunuşla yayımlandı. Amacım Oğuz Demiralp imzalı bu yazıdan söz etmek değil elbet –üzerinde durmaya bile değmez. Ben kitapta yer alan 'İntihale ve Haşim'e Dair Konuşuldu' başlıklı yazı vesilesiyle genelde intihal ('çalıntı') ve özelde de Haşim'e atfedilen intihaller üzerinde durmak istiyorum.
'İntihale ve Haşim'e Dair Konuşuldu' anlaşıldığı kadarıyla, 1935 yılında yayımlanan 'Kültür Haftası' dergisinin yayın kurulu toplantılarından birinin tutanağıdır. İntihal ve Haşim ilişkisinin konuşulduğu bu toplantıya Yahya Kemal, Münir Serim, Ahmet Hamdi (Tanpınar), Hilmi Ziya (Ülken), Suut Kemal Yetkin ,Sabri Esat Ander (Siyavuşgil) ,Ziyaeddin Fahri (Fındıkoğlu) Muzaffer Yürük, Mazhar Şevket (İpşiroğlu), Mümtaz Turhan, Sabahattin Eyüboğlu ve Peyami Safa'nın katıldıklarını öğreniyoruz. Müthiş bir kadro.
Evet müthiş 1930'ların Türk entelijansiyasının en seçkin adları Toplantıda söz bir ara Ahmet Haşim'den açılıyor 'Onun şiirlerinde Henri de Régnier'den (19 yüzyıl sonunda yaşamış bir Fransız Sembolist şairi H Y ) ne derece mülhem olduğu ('esinlendiği' H Y ) konuşulurken, Fransız şairinden intihal edip etmediği'nin düşünüldüğü bildiriliyor. Yahya Kemal 'intihal ('çalıntı') hükmü vermek güç bir iştir' demiş ve ilave etmiş, 'Tesir taklid mülhem olmak yaratma recréation réminiscence'ları ('şuursuz olarak hatırlama') birbirine karıştırmamak gerekir. ' Hilmi Ziya Ülken 'tesir'lerin olabileceğini ama şairin 'bu tesirleri kendi şahsiyetinin içinde eritmiş olup olmadığına' bakmak gerektiğini belirtmiş. Tutanaktaki kayıtlara göre 'hep birden intihalin şekli nev'i derecesi şahsiyet içinde aldığı hale göre hüküm vermek lazım geldiğinde' birleşildiği anlaşılıyor .
Ahmet Haşim'in başta Henri de Régnier olmak üzere Albert Samain Rodenbach ve Verhaeren gibi Sembolist ya da Post–Sembolist Fransız şairlerinden etkilendiği biliniyor. Nihat M Çetin Türkiyat Mecmuası'nda (Cild XI 1954) yayımlanan 'Ahmed Haşim'in Kaynakları Hakkında Bir Deneme' başlıklı yazısında özellikle Régnier'in bazı dizeleri ile Haşim'inkileri karşılaştırarak aradaki benzerlikleri gösterir Nihad M Çetin'e göre bu benzerlikler kesinlikle intihal sayılamazlar. Haşim 'bu sanatkarlardan bazı hayaller ve teşbihler almış bunları daha kısa daha tesirli ve kendini cezbeden tarafları ekseriya daha şiddetlendirilmiş olarak kendi aleminin inşasında kullanmıştır. ' Çetin 'bile bile taklid veya kopya' ile 'tevarüd ve habersiz' benzeyiş'in birbirinden farklı olduğuna da dikkati çekiyor Yahya Kemal gibi Nihad M Çetin de 'çalıntı' hükmü verilmede acele edilmemesi işin içine birçok nüansların girebileceği kanısındadır.
Haşim'in sadece Fransız Sembolist şairleriyle olan ilişkileri bağlamında değil ama Divan şairleri bağlamında da 'nevi şahsına mahsus' ya da 'özgün' ('orijinal') olup olmadığını sorgulayanlar da var. Feyzullah Sacid Ülkü, 'Ülkü Mecmuası'nda yayımlanan (Sayı 97 Mart 1941) 'Ahmed Haşim Hayallerini Kimlerden Aldı ' başlıklı yazısına 'Ahmed Haşim'in hayalleri eşsiz midir ve kendisine mi mahsustur ' sorusuyla giriyor ve Nihad M Çetin'in Haşim'in Régnier'le olan benzerliklerini ortaya koyduğu gibi onun özellikle Şeyh Galib'le olan benzerliklerini, dizeler alıntılayarak göstermeye çalışıyor. Ama Feyzullah Sacid Ülkü de yine Nihad M Çetin gibi Haşim'in Şeyh Galib'in Hüsn ü Aşk'ının 'remizler' ('semboller' H Y ) ve parlak tahayyüller dünyasına' daldığı, Şeyh Galib'in 'bazı müstesna hayallerini' benimseyerek ve 'bu hayallerin cevherini muhayyilesinde eriterek şiirlerinde kendi mevzularının ve hislerinin açılışına göre' dizelerine 'işlediği' kanısındadır .
Başa dönelim Yahya Kemal kolay kolay 'intihal' suçlamasının yapılamayacağını belirttiği o konuşmasında şöyle diyor; 'Ben intihallere dair bazı etütler gördüm . Bir etüt de Le Cid'in (Corneille'in eseri H Y ) 120 mısraının Guilhem de Castro'ndan doğrudan doğruya tercüme edilmiş olduğunu bildiriyordu. Tetkik ettim ve aslını gözümle gördüm Comoedia gazetesinde bir etüt Shakespeare'in on üç bin mısraından dokuz bininin ya doğrudan doğruya veya takriben intihal olduğunu iddia etmişti. ' Yahya Kemal şöyle bitiriyor sözünü; 'Fakat yine de Shakespeare'e intihal isnat etmek için düşünmek lazımdır. '
Bir mühendisi, bir şairi, bir doktoru, hatta ismini ömrünüzde
işitmediğiniz herhangi bir mesleğe mensup birini, hiç anlamadığınız bir işinden dolayı beğenir gibi olunuz. Derhal bütün faziletler sizindir:
Hayırhahsınız, zekisiniz, sevimlisiniz, terbiyelisiniz; ilminize, irfanınıza hiç
diyecek yok. Ağzınızdan düşürverdiğiniz küçük bir mürai bir methe
mukabil sırtınıza geçirilen mutantan altın hil'ati bir an içinde kaybetmek
ve yağmur altında bir çıplak gülünçlüğüne düşmemek istiyorsanız, sakın
sözünüze en ufak bir kayd-ı ihtiyatinin gölgesini düşürmeyiniz.
İşte rahat yaşamanın düsturu!
Halbuki her fikir otlağından, topal ve yaralı bir hayvan gibi, sopa
ile, taşla, tekme ile uzaklaştırılan münekkit, hakikatta, insan zekasının
en müessir hadimlerinden biridir. Müstakbel şafaklara doğru yürüyen
mevkibin ta önünde, ümit bayraklarını dalgalandıran onun koludur.
Büyük üstadım Gourmond şunu der: Bütün canlı mahlukata nazaran insanın faikiyetini yapan, istidatlarının tenevvüüdür. En zeki hayvan bir tek şey yapar. Fakat onu mükemmel yapar: At, arka ayaklarıyla, Dempsey ve Carpantier'nin yumruklarından daha mükemmel çifteler atar; arı, kimyahane fırınlarına ve dolaşık imbiklere hiç muhtaç olmaksızın bir Berthelot dehasıyla balını süzer, örümcek, en usta bir dokumacı gibi havai tuzağının namer'i tellerini ören. Fakat o kadar!
Halbuki binbir sahaya dağılmış çalışan insan faaliyetinin mahsulleri,
bizzarure nakıs ve muvakkattır. Hayvan, gayesine varmış duruyor, insan
gayesini hala aramakla meşguldür.
Herhangi bir sahada insanı artık daha ileriye gitmekten müstağni
görenler, bilmeyerek, onu hayvan seviyesine indirmek isteyenlerdir.
Münekkit ise, her beşeri marifetin hala tekemmüle muhtaç olduğunu
bağırmakla, her sabah, insana hayvan olmadığını hatırlatıyor.
Yârin dudağından getirilmiş
Bir katre alevdir bu karanfil,
Ruhum acısından bunu bildi!
Düştükçe vurulmuş gibi yer yer,
Kızgın kokusundan kelebekler,
Gönlüm ona pervâne kesildi!
Yeni Mecmua, C. IV, Sayı 68/2, 15.01.1923
NELKE
Von der Geliebten Lippe hergebracht
Ist diese Nelke ein tropfen Funken
Ich hab´ es mir leidgetroffen bewusst gemacht
Waehrend die Nachtfalter tot umfielen mehr und mehr
Aus glühendem Wohlgeruch wie betrunken
Meine Seele wurde ihr ganz und gar zum Nachtfalter!..
Ahmet Haşim üzerine yazılmış bir sürü eleştiri varken, onlardan farklı şeyler söylemenin güçlüğü ortadır; ama yine de bunu denemek istiyoruz.
Ahmet Haşim şiirimizin en büyük değerlerinden biridir; onun çığır açıcı bir şair olduğu ve Ahmet Hamdi TANPINAR’ın ifadesiyle ‘şiirimizde bir Ahmet Haşim devri yarattığı’ belirtilebilir. Bugün hiçbir antoloji onsuz yapamaz, o bizim en büyük klasiklerimizden biridir.
Ahmet Haşim aşk, ölüm ve doğa şairi olarak ve özellikle akşam şairi olarak ünlenmiştir. Şiirleri kendine göre yorumladığı sembolist şairlerden izler taşır ve bizde 1890-1900 yılları arasında Avrupa’da ortaya çıkan sembolizm (simgecilik) akımının bir mümessilidir.
Şiirlerini bize bu derece ilginç kılan özelliği onların müzikalitesi, resmi, ışığı ve hareketi ve hissi ön plana almasıdır. Sentimental bir şair değildir. Şiirlerinde düşünce unsuru ağır basar. Nihat Sami BANARLI’nın Edebiyat Tarihi’nde belirttiğine göre, yirmi kadar şaheser şiir kazandırmıştır. İki küçük şiir kitabı var: Göl Saatleri, 1920’de Dergah yayınları arasında çıktı. Bu kitabında bulunan şiirleri onun doğaya apayrı bir bakışla baktığını ve onu güçlü bir ifadeyle dile getirdiğini göstermektedir. Şiirlerindeki kapalılık, Fransız simgecisi Stefan Mallarmé’nin şiirlerindeki kadar yorumu çok olan bir karakter taşımaz, ama şiirlerinin her bir dizesinin ardında bir düş dünyası bulunur. Ahmet Haşim şiirinde zaman ve mekân yoktur. O ikinci şiir kitabı olan Piyale eserinde (yayımı 1926) kapalılığı savunur ve onun kitabına yazdığı önsözü bugün de geçerliliğini koruyan bir değer taşımaktadır. Şiirin bir telkin işi olduğunu, onun belagatin bütün köhne malzemesinden arıtılması gerektiğini ileri sürer. O zamanın saf şiir kuramına uygun eserler ortaya koymuştur.
Ahmet Haşim hakkında en kapsamlı kitabı yazan Beşir AYVAZOĞLU’dur; Beşir AYVAZOĞLU Haşim hakkındaki bütün belgeleri toplamış, bizi her bakımdan, gerçekten tatmin edici bir Ahmet Haşim yazmıştır. Elbette bu çalışması yazınımızda bir eksikliği doldurmuştur ama, Haşim üzerine en değerli yazılar, Ahmet Haşim gibi Fransızcaya vakıf olan büyük eleştirmenimiz Nurullah ATAÇ tarafından kaleme alınmıştır. Göl saatleri ilk çıktığında onun için ilk yazı onun kalemindendir. O Haşim’in şiirimize getirdiği yeniliği bu yazısında vurgulamıştır.
Ahmet Haşim, Halit Ziya UŞAKLIGİL’e göre de çok okuyan, inceleyen, araştıran bir şairimizdir. Onun yeniyi bulma özelliği, taze zevki, onun kültürünün de ilerisindedir. Bütün tanınmış yazarlarımız Ahmet Haşim’in şiirini konu edinmişlerdir. Onun üzerine sayısız makale yazılmıştır. Yazınımızda en çok üstünde durulan şairlerimizden birisidir. Ahmet Haşim’in şiirlerindeki ışık cümbüşü, müzikalite, derin anlam, şiiri canlandıran ruh gücü, hiç kimseninkine benzemeyen şair kişiliği, bu eşsiz şairin sevilmesinin sebepleridir. Bir de samimiliği, kendi mizacının ona dikte ettirdiği anlamı tam ifadelendirmesi onda büyük bir şair kimliği yaratmıştır.
Ahmet Haşim’in etki etmediği hiçbir önemli şairimiz yoktur; her büyüklük etki eder. Abdülhak Hamid’in bütün değerine rağmen okunmaz oluşu, şiirlerinin genç şairlerin şiirlerine işlememesi, ağdalı dili yanında her dizeyi seçmeyen, değerli dizeleri arasına serpiştirdiği yavan dizelerin çokluğu yüzündendir. Abdülhak Hamid, Makber eseriyle yaşamaktadır, o daha çok edebiyat tarihimizde fosilleşmiş değerler arasında kalmıştır, çünkü gerçek bir şair olduğu halde, şiirimizi divan edebiyatından kurtarma girişimini gerçekleştirirken yeniyi kuramamıştır. Hem yıkmak, hem de yapmak çok büyük dehalara özgüdür. Hele zaman içinde uzun yüzyıllar yeni kalmak hemen hemen olanaksızdır, çünkü her şair zamanının çocuğudur, onu aşamaz, belki onun olsa olsa tepe noktası olabilir.
Ahmet Haşim’in bir izlenimci olarak değeri büyüktür; şiirlerinde eski büyük şairlerinki gibi (Homeros, Dante v.s), bir bilgelik aramak mümkün değildir; o imge zenginliği ve güçlü duyarlığı ile şair kişiliğini sadece kendi kuşağına değil, ona meftun olan genç kuşaklara da kabul ettirmiştir. Göl Saatleri kitabında (37 şiir), dörtlük şeklinde doğa betimlemeleri, Göl Kuşları arasında Mehtapta Leylekler, Karanlıkta Beyaz Kuşlar, Kuğular, Kuğuların Avdeti, Yarasalar, Batan Ayın Kenarına Satırlar, Aksiseda, Tulu-u Kamer, Rüzgâr; akşam şiirlerinden Akşam Saati, hele O Belde gibileri başyapıtlarıdır. Piyale 17 şiiri içerir. Onda Piyale, Karanfil, Parıltı, Şafakta, Tahattür, Süvari, (Bahçe) Başım, Merdiven gibileri de diğer başyapıtlarıdır ve ölümsüz eserleridir.
Pek çok âlim yetiştirmiş, eski ve yaygın bir aile olan Âlûsizâde'lere mensuptur. 1894 de İstanbul'a geldi. Ahmed Haşim, babasının Arap vilayetlerinde memurluk yapmasından dolayı İstanbul'a geldiğinde Türkçe bilmiyordu.
Önce Nümune-i Terakki Mektebi'ne (1895) devam etti. Mekteb-i Sultani'ye (Galatasaray Lisesi) parasız yatılı olarak girdi (1896) ve buradan mezun oldu (1906).
Reji memurluğu, İzmir Sultanisinde Fransızca öğretmenliği (1907), Maliye Mezareti'nde tercümanlık yaptı. I. Dünya Savaşı sırasında ihtiyat zabiti (yedeksubay) olarak askere alındı. Anadolu'nun çeşitli yerlerindeki askerî birliklerde görev yaptı. Böylece bir nisbette Anadolu'yu tanıma imkânı buldu.
Savaştan sonra Düyûn-ı Umûmiye'de çalıştı. Sanayi-i Nefise Mektebi'nde (Güzel Sanatlar Akademisi) estetik ve mitoloji dersleri vermeğe başladı. Bu hocalığı uzun seneler devam etti. 1924 yazını Paris'te geçirdi. Fransız sembolistlerinin yayın organı Mercure de France dergisinde "Les tendances actuelles de la literatüre Turque" adlı, Tanzimattan sonra Türk edebiyatını ele alan bir makalesi yayımlandı (1 Ağustos 1924). Dönüşte Osmanlı Bankası'nda çalıştı. Aynı zamanda Mülkiye Mektebi ve Harp Akademisi'nde Fransızca dersleri verdi ve Sanayi-i Nefîse'deki görevine devam etti. Bu yıllar sanat hayatı bakımından da en hareketli yıllarıdır. 1928 de, hastalığı sebebiyle ikinci defa Paris'e gitti. Dönüşünde sıhhati için daha rahat bir iş; Anadolu Şimendöferleri Şirketi İdare Meclisi azalığı bulmuştu. Hastalığı ilerliyordu. 1932 de tedavi için gittiği Frankfurt'tan iyileşemeden döndü. 4 Haziran 1933 de vefat etti. Mezarı Eyüp'tedir.
Denizlerden
Esen bu ince hava saçlarınla eğlensin.
Bilsen
Melal-i hasret ü gurbetle ufk-ı şama bakan
Bu gözlerinle, bu hüznünle sen ne dilbersin!
Ne sen,
Ne ben,
Ne de hüsnünde toplanan bu mesa,
Ne de alam-ı fikre bir mersa
Olan bu mai deniz,
Melali anlamayan nesle aşina değiliz.
Sana yalnız bir ince taze kadın
Bana yalnızca eski bir budala
Diyen bugünkü beşer,
Bu sefil iştiha, bu kirli nazar,
Bulamaz sende, bende bir ma'na,
Ne bu akşamda bir gam-ı nermin
Ne de durgun denizde bir muğber
Lerze-i istitar ü istiğna
Sen ve ben
Ve deniz
Ve bu akşamki lerzesiz, sessiz
Topluyor bu-yi ruhunu guya.
Uzak
Ve mai gölgeli bir beldeden cüda kalarak
Bu nefy ü hicre müebbed bu yerde mahkumuz...
O belde?
Durur menatık-ı duşize-yi tahayyülde;
Mai bir akşam
Eder üstünde daima aram;
Eteklerinde deniz
Döker ervaha bir sükun-ı menam.
Kadınlar orda güzel, ince, saf, leylidir,
Hepsinin gözlerinde hüznün var
Hepsi hemşiredir veyahud yar;
Dilde tenvim-i ıstırabı bilir
Dudaklarındaki giryende buseler, yahud,
O gözlerindeki nili sükut-ı istifham
Onların ruhu, şam-ı muğberden
Mütekasif menekşelerdir ki
Mütemadi sükun u samtı arar.
Şu'le-i bi-ziya-yı hüzn-i kamer
Mülteci sanki sade ellerine
O kadar natüvan ki, ah, onlar,
Onların hüzn-i lal ü müştereki,
Sonra dalgın mesa, o hasta deniz
Hepsi benzer o yerde birbirine...
O belde
Hangi bir kıt'a-i muhayyelde?
Hangi bir nehr-i dur ile mahdud?
Bir yalan yer midir veya mevcud
Fakat bulunmayacak bir melaz-ı hulya mı?
Bilmem... Yalnız
Bildiğim, sen ve ben ve mai deniz
Ve bu akşam ki eyliyor tehziz
Bende evtar-ı hüzn ü ilhamı
Uzak
Ve mai gölgeli bir beldeden cüda kalarak
Bu nefy ü hicre müebbed bu yerde mahkumuz..
Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden
Eteklerinde güneş rengi bir yığın yaprak
Ve bir zaman bakacaksın semâya ağlayarak...
Sular sarardı... Yüzün perde perde solmakta
Kızıl havâları seyret ki akşam olmakta...
Eğilmiş arza, kanar, muttasıl kanar güller
Durur alev gibi dallarda kanlı bülbüller
Sular mı yandı? Neden tunca benziyor mermer?
Bu bir lisân-ı hafidir ki rûha dolmakta
Kızıl havâları seyret ki akşam olmakta...
Yorgun gözümün halkalarında
Güller gibi fecr oldu nümâyân,
Güller gibi... sonsuz iri güller,
Gün doğdu yazık arkalarından!
Altın kulelerden yine kuşlar,
Tekrârını ömrün eder i'lân,
Kuşlar mıdır onlar ki her akşam,
Âlemlerimizden sefer eyler?
Akşam, yine akşam, yine akşam,
Bir sırma kemerdir suya baksam;
Akşam, yine akşam, yine akşam,
Göllerde bu dem bir kaçmış olsam!
Kalbim
Benim bir ormandı,
İsimsiz, asude,
Bir büyük orman;
Ve gölgelerinde revan
Olan hafi suların aks-i şevk-i müttaridi
Dağıtırken sükutu bihude,
Düşünürdüm ki, hangi gün, ne zaman,
Ne zaman
Girecektin o kalb-i mes'ude?
Etmeden zehr-bad-ı fasl-ı elem
Reng-i eşcar ü abı fersude,
Dolacak mıydı seslerin, bilmem
O tehi saye zar-ı mesdude?
Sanki hicrana bir teselliydi
Şeceristan-ı kalb içinde revan
Olan hafi suların musiki-i nevmidi.
GELDİN
Bir gün
Akşamın ölgün
Duran o namütenahi ziya denizlerine
Gark olan eşcar,
Gark olan ovalar
Oluyorken sükut ü hüzne makar
Geldin alam-ı kalbi teskine
Ey şebabın hayal-ı cavidi,
O melul akşamın havası kadar
Gelişin bir sükun-ı saridi...
BİRLİKTE
Bütün bizimçündür
Nukuş-ı encüm-i vahdetle işlenen bir tül
Gibi üstünde titreyen bu sema;
Gecenin dallarında şimdi açan
Bu kamer,
Bu altın gül...
Bütün bizimçündür
Ne varsa aşk ile bidar-ı ra'şe, ya naim,
Ne varsa aid olan leyl-i hande-me'nusa,
Sana aid lebimdeki buse,
Lebinin surh-ı bizevali benim.
Tüm saatler GMT +2 Saat Sayfa 1, 2, 3, 4, 5Sonraki
1. sayfa (Toplam 5 sayfa)
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız