Genç canbaz, elinde sırığı ile yükseğe gerilmiş ipte yürüyordu. Sirkin en klasik ama en heyecanlı bölümünün baş aktörü olduğunun bilinciyle, dikkatlice yürüyordu. Seyircilerin bir kısmı onu pür dikkat ve heyecanla izlerken, izleyiciler içindeki üniversiteli bir arkadaş grubu da, canbazın düşüp düşmeyeceği, düşerse, hangi tarafına; sağ tarafına mı, yoksa sol tarafına mı düşeceğini tartışıyorlardı. Tartışma o randeye geldi ki, sonunda bahse girdi erkekler. Genç canbazın işinin kurdu olduğunu ileri sürenler, onun yine düşmeyeceğini savunuyorlardı. Düşeceğini ileri sürenler ise, canbazın yaşının hayli genç olduğunu, tecrübe eksikliğinden ve hatta yaşının verdiği heyecandan dolayı kesinkes düşeceğini ileri sürüyorlardı. Ayrıca, üstüne dikilmiş bunca göz varken, onları umursamadan yapamazdı. Umursayış ta her zaman bela getirirdi. Berikilerinin buna verdiği cevap ise, genç aktörün buna da alışmış olduğu yönündeki savları oldu. "Ama aktör değil ki bu. Sadece bir canbaz." dedi bir tartışmacı. Aldığı yanıt şu oldu: "Aktör tabiki. Kim ne iş yaparsa yapsın, yüksekte bulunmaya çalışıyorsa, bir aktördür." "Hem sadece bu da değil." diye sürdürdü konuşmasını o kişi. "Herkes kendi çapında bir aktördür. Başkalarını hesaba katınca, herkes aktördür." "Başkalarının canı cehenneme!" dedi bir fısıltı. Ama sahnedeki manzaraya odaklanmış kulaklara ulaşmadı.
Canbazın sağ yanına mı, yoksa sol yanına mı düşeceği yönündeki tartışmalar ise, canbazın kesinkes düşeceğini ileri sürenler tarafından bahis konusu olmuştu. "Saçma! "diyordu bu tartışmalara kulak misafiri olan bir seyirci. "Niçin saçma olsun ki?" diye sorunca tartışmacılardan birisi, o seyirci de şu cevabı verdi: "Boş bir tartışma olduğu için saçma." Başka bir tartışmacı daha lafa girdi: "Tartışarak seyir zevkimizi arttırıyoruz." Aldığı bu yanıt üzerine orta yaş üstü seyirci susmakla tartışmadan çekildiğini belli etti. Ama onun bu davranışı, genç üniversitelileri kendi tartışmalarından alıkoymadı. Neticede herkes kendi dünyasına dönmüş oldu.
Metrelerce yükseklikteki sirk çadırının içinde genç canbaz, aşağıya bakmamaya çalışıyordu. Onun baktığı yalnızca bir şey vardı: O da şimdi üzerinde yürüdüğü ip. Düşme korkusunu değil hissetmek, aklına bile getirmek istemiyordu. Çünkü aşağıda yumuşak bir minder vardı. Düşünce ölmeyeceği, hatta bir ağrı bile duymayacağı garanti gibiydi. Ama bakışlardan düşmek; o bakışlar altında düşmek... İşte buydu asıl onu korkutan. "Güvenliğin için beline bir ip bağlayalım. Ne de olsa, bu senin ilk işin." diyen tecrübelilere, bolca antrenman yaptığını söylüyordu. Küçüklüğünden bu yana ipte olsun, yüksekteki herhangi bir şeyde olsun, yürümeye alışkın olduğunu tekrarlayıp duruyordu onlara karşı. "Ama" dedi bir bilen; "Hiç yabancı kimselerin önünde yapmadın bunu." "Kimselerin canı cehenneme!" diye cevap verdi fısıltıyla.
Canbaz ipte yürüyordu ama ortamın heyecanını arttırmak için çalan trampetlerin sesi, canbazın dikkatini dağıtıyordu. Yürürken içinden geçirdi:" İyiki şu kahredici trampet dışardayken de çalmıyor." Ama hatırladı ki, bu uğursuz sesi dışarıda da hep duyar gibi oluyordu. "Ömrünce alışmaya çalış istersen. Ama asla silinmeyecek bu ses kulaklarından; alışamayacaksın varlığına." demişti bir bilen. "O zaman başka iş yapmalı. Bu sesle geçinilmez" demişti de, bir bilenin şu yanıtıyla sus pus olmuştu:" Bu sesten başka bir geçim yolu yok." Genç canbaz, o zaman diğer canbazların da kendisi gibi olup olmadığını merak etmişti. Girip çıktığı sirk ortamlarında o başka canbazlar, harikulade şekilde, işlerinin tadını çıkarabiliyorlardı gördüğü kadarıyla. Şovların en önemli figürü, hatta kendilerine bakılacak olursa 'baş aktörleri' olduğunun bilinciyle hareket ediyorlardı. Yıllar yılı onların arasında bulunmaya gayret ediyordu gerek işi kapmak için, gerekse de onlar gibi soğukkanlı aktör olmak için. Hatta bu iki önemli özelliğin beraber bulunduğu su götürmez gerçekti. Soğukkanlı olamayan, kameradan hoşlanmayan aktör olamazdı. Ama nedense onlar gibi olmayı başaramadığı hissi vardı içinde. "Şu kahrolası benliğim." demişti. "Sürekli konuşuyor, sürekli sorguluyor. Beni bir türlü rahat bırakmıyor." "Cansızlar daha kolay yaşıyor." demişti ona bir bilen. "Bilmem ki, hangisi fazlalık. Yürek mi, yoksa beyin mi? Beni yaşayışsız kılan nedir?" diye sormuştu da, bir bilen şöyle yanıtlamıştı onu: "Ey mırıldanan nesne! Ne yaparsan yap, yalnızca bir mırıldanışsın, sayıklamasın." Genç canbaz, onun bu sözünden bir şey anlamadı.
"Yine çok düşünüyorum." deyip bir iç geçirdi ipte yürürken. "İpe bak, başka bir şey düşünme." sözünü bir kaç kere kendine telkin maksadıyla mırıldanıp durdu. Cümleyi tekrarlarken, bu defa küçükken, okul sıralarında gördüğü özne, yüklem, belirteç gibi cümlenin ögeleri aklına geldi. Tebeşirle yazılmıştı karşısındaki kara tahtaya. Türkçesi çok iyiydi okuduğu zamanlar. Bunun ne işe yarayacağını bilmiyordu o zamanlarda da. Özne, yüklem, belirteç, nesne. "Cümleyi ögelerine ayır." diye komut veren öğretmeninin sesi kulaklarındaydı şimdi. O da tahtaya kalkıyor, kelimelerin ve kelime öbeklerinin altını tebeşirle çiziyor ve onların ne olduğu altına yazıyordu: Özne, nesne, belirteç, yüklem. Ne işe yarıyordu ki bu? "Koca bir hiç!" O zaman öğretmeni niye bunları öğretiyordu ki? "Hiçi meslek edinmiş." dedi kendi kendine. "Meslekleşen herşey, hiç olsa bile adamı saydırmaya yeter" demişti bir bilen. Susarak kaçtı onun bu yanıtından. Sevmiyordu meslekleşen herşeyi ve hiçliği. Ta o zamanlarda bile demişti bir bilen: "Hepsi bir aferin için."
Nihayet kafasını kaldırmadan görüş alanına ilişti yolun sonu. İşte platform ve atılması gerekli bir kaç adım daha. "Acele yok. Acele işe şeytan karışır." deyip içinden, adımlarını dikkatlice atmaya devam etti. Ama elleri terlemişti ve sırığın varlığını daha çok duyumsuyordu. Sırık herşeyden daha önemli olunca, bu önemli denge aracından vazgeçmek gereksinimi duysa da onu bırakamadı. Bırakması bile başarısız sayılmasına yetecekti. Çünkü bu sırık onun bir parçasıydı, uzvuydu adeta. Ve onu bırakması demekle kendini bırakması aynı şey olacaktı. Sırığa daha sıkı sarıldı, kendine sarılır gibi. Kendisine ait olan her adımına, sırığa, ipe, hayata daha sımsıkı sarılmak gerektiğini düşünüyordu yalpalayarak son adımlarını atarken. Daha çok yalpalanmaya başlamıştı bu sırada da. Bir yaprağın havada yalpalar çizerek yavaşça süzülmesini ve sonunda aşağıdaki dingin su birikintisine düştüğünü hayalinden geçirdi. Yaprak, suda yumuşak ve genişleyerek açılan daireler oluşturuyordu hayalinde; gitgide silinen. Kendisi düşse, yaprak gibi olmayacaktı bu kesin. Ani, hızlı ve pat diye. Aşağıda yumuşak minder vardı. Ama bu, dingin ve sessiz su değildi kesinkes. Çırpınarak düşecekti ve ateşin içine. "İşte son adım." deyip platforma çıkınca derin bir nefes aldı ilk iş olarak. Terlediğini yeni duyumsuyordu. Oysa sadece ellerini terliyor sanmıştı. Kollarını yukarıya kaldırdı ve zaferini işaret etti. Sonra eğilip sağ elini göğsüne koyarak seyirciyi tekrar selamladı. "Cehennemi atlattın. Ama şimdilik." dedi bir bilen. Alkışların sesini de duymaya başlamıştı. Ateş çatırdayarak yanıyordu aşağılarda. İşte şimdi görüyordu cehennemin manzarasını, bu kadar yükseklerden. Mağrur bir tebessüm belirdi yüzünde. Göğsü, hakim olamadığı bir iç kuvvetle kabardı. Elinde yalın kılıcıyla, kendini zafer kazanmış bir gladyatör gibi hissediyordu. "İşte karşında hasmın!" diyordu bir bilen. Ama şu kahredici trampetin şimdi neşe verici olma yönünde değişmiş ritmi, başka her türlü sesi bastırıyordu. Genç canbaz hiçbirşey duymuyordu.
En son Poe tarafından Cum Tem 06, 2007 2:05 pm tarihinde değiştirildi, toplamda 2 kere değiştirildi
Genç canbaz, elinde sırığı ile yükseğe gerilmiş ipte yürüyordu. Sirkin en klasik ama en heyecanlı bölümünün baş aktörü olduğunun bilinciyle, dikkatlice yürüyordu..
Böyel bir giriş olmaz. tıkıyor. Okurken iki geri bir ileri yaptırıyor.Cambazı ipte bir kere yürütmelisin. İki kere yürümemeli.Şöyle bir giriş nasıl olurdu sence.
Sirkin çadırının o mavi kubbesinde, adeta gökyüzüne çekilmişçesine iki ucundan tutturulmuş olan ipin üzerinde yürüyen genç cambaz ölümün soğuk yüzünü elinde tuttuğu sırığın iki ucuna bağlamıştı. Sirkin en heyecenlı bölümünün baş aktörü olduğunu izleyicilerin hepsine kabul ettirmek ister gibi bir hal içerisindeydi..
Sonra konuyu tekrarlra düşmeden belirli bir mantık silsilesi içerisinde vermen gerekir ki bunun yerine geridönüşler yapmayı seçmişsin. Kesinkes gibi kelimler kullanmak da mecbur kalınmadıkça yani kahramanın ağzından bir anlatım yapmadıkça hoş durmuyor...
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız