Tarih: Pzr Hzr 17, 2007 12:16 pm Mesaj konusu: Ne çıkar ateşböceği sansalar bizi!
İnsan küçümsedikçe nasıl da küçülüyor! Küstah bir hırsız gibi yerin ve göğün kapılarında nasıl da döndürmeye çalışıyor anahtarını! Boynundaki fotoğraf makinesi değil, ağır bir taş.
Çektikçe çekiliyor dibe, parlatarak kibrin flaşını. Ah Batılılar! Yoksul Hintlileri resmederken başlarındaki güneşten tacı çizmiyorsunuz! Yanılmaz aklınıza yaslanıp yargılar doğuruyorsunuz küvezlerde yaşatılan. Bir çiğ damlasına merceklerinizin merdiveniyle çıkmaya çalışıyorsunuz nefes nefese; göze görünen ve görünmeyen her şeyin aynı bütünün parçaları olduğundan habersiz! Halbuki çiğ damlası bakın ne fısıldıyor göle: “Sen nilüfer yaprağının altındaki büyük çiğ damlasısın, ben de üstündeki küçük çiğ damlası!” “Kudretli çöl, başını sallayan, gülen ve uçuşan bir ot yaprağının aşkı ile yanıyor.” Aşk evet, bilmezsiniz onu siz, ihtirası tanırsınız, aşkın soysuzlaşmış şeklini. Bu yüzden hep küçümseyerek bakarsınız zayıflara, rüyalarda kalır insanlığın saadeti. Biliyor musunuz hakikatle irtibatınızı kestiğinizden bu yana ateşle oynuyorsunuz. Dünya atlaslarını değiştirirken kanatlarınız yanıyor ve “İnsan”a bir türlü yaklaşamıyorsunuz! Yine de kara kışı birbirimize sokularak atlatacağımızdan endişeniz olmasın! “Hem hepimiz bir yıldızız, ne çıkar ateşböceği sansanız bizi!”
Rabindranth Tagore, bir Bengal kaplanını imbikten geçirip dolmakalemine çektiği zaman on dokuz yaşındaydı. İki yıldır yaşadığı Londra’nın sisi içinde öyle berrak bir alan bulmuştu ki hukuk eğitimini yarıda bıraktı: Edebiyat. Shelly, Wordsworth ve Browning… Üç usta elinden tutup şiire çektiler onu. Tagore, şiirin kudretiyle sarsılıp sarsmaya başladığında Londra’da duramadı. Hindistan’ın güneşine koşup yanmaya ve yakmaya başladı. Şiirler, makaleler, eleştiriler… 22 yaşında evlendi ve aşkla sevdi eşini. Ona göre kendi evinin de dünyanın da kurtuluşu aşktaydı. “Aşkta yüksek bir zevk buluruz, çünkü o yüksek bir hakikattir. Vahdet sonsuzdur, vahdet aşktır,” diyordu. Bahçıvan’ı işte bu aşkla yazdı. Aşk kâh söyletti onu kâh susturdu. Ateşin bu tuhaf halini “Senin dilin taşa hapsedilmiştir, ey hareketsiz güzellik!” mısrasıyla çerçeveledi. “Senin isteklerin başkalarınınkinden daha çoktur. Onun için de susuyorsun!” diye sitem etti aşka. “Öyleyse beni sessizliğinin ortasına götür ki, kalbim şarkılarla dolsun!” diye inledi. Ah ne kadar gecikmişti! Ne kadar! Sesi dağlara çarpıp geri geliyordu: “Pazar dağıldığı halde akşamın bu vaktinde, sepetinle nereye koşuyorsun böyle!”
Tagore nereye koşuyordu? Ganj ırmağına. Ne görüyordu? Bulutları, dalgaları, çampa çiçeklerini, yaseminleri, bambu dallarını… Başka? Küçük rüzgarlarıyla, hışırdayan büyükleri. “Sonsuz dünyaların deniz kenarında toplanıp oynayan çocuklar”ı… Bakın onlardan birine nasıl sesleniyor: “Çocuk! Toz toprak içinde ne gamsız oturuyorsun! Bütün gün elindeki kırık değnekle oynuyorsun. Ben senin bu haline bakıp gülümsüyorum. Doğrusu kendi hesaplarımla meşgulüm, her an bir sürü rakamları toplayıp duruyorum. Belki sen de bana bakıp şöyle düşünüyorsun: “Niçin bu saçma oyunla gününüzü öldürüyorsunuz!” Tagore çocuğun diliyle kendini hesaba çekse de, gününü öldürmemeye, bir Hintli gibi yazıp, bir Hintli gibi düşünmeye çalıştı. Kalküta yakınlarında Santiniketan (Huzur Barınağı) adını verdiği, tabiat içerisinde ilâhilerle ders yapılan bir okul kurdu. Hindistan’ı, emperyalizmi ve aşkı öğretti. Fakat çok geçmeden kayıp ve kazanç hanesindeki ani değişikliklerle savruldu ruhu. Önce ilhamıyla “Bahçıvan”ı yazdığı eşini, ardından ilhamlarıyla “Büyüyen Ay”ı yazdığı çocuklarını kaybetti. O acıyla Meyve Zamanı’nı ve Gitanjali’yi yazdı. “Dünya ruhumu acılar ile öptü ve karşılık olarak benden şarkı istedi” diyordu.
Dünya bu şarkıya 1913’te Nobel ödülü verdi. 1915’te bir ödül de İngiltere’den geldi: “Sir” unvanı. Tagore, edebiyat ödülünü son kuruşuna kadar okulu için harcadı. “Sir” unvanını ise 1919’da geri verdi, Genel Vali Lord Chelmsford’a bir mektup yazarak. Sebep Amritsar Katliamı’ydı. 400 Hintlinin öldürüldüğü, 2000 Hintlinin yaralandığı katliam… Şimdi Gandhi’nin yanında durmanın zamanıydı. Yurtseverlerin toplantılarında şöyle seslenmenin zamanı kalabalığa: “Bu toplantıda yalnız tatlı duygular yok, alev alev yanan bir ateşin kızgınlığı var! İngiliz halkı bizim acı feryatlarımızı ister dinlesin, ister dinlemesin, vatanımız bizim ezeli vatanımız, atalarımızın, babalarımızın ve çocuklarımızın vatanı, bize yaşama gücü ve iyilik veren vatanımızdır.”
Bu güzel yazının altına biraz Tagore'dan seçmeler koyalım mı?... İlkin söz edilen şiirle başlayalım:
“Yıldızlar ateşböceği sanılmaktan korkmazlar...” der Tagore…
Düşünüyorum da,
Sanırım en büyük korkumuz olduğumuz gibi görünmek.
Yumuşacık kalbimizin fark edilmesi,
Naif yönlerimizin keşfedilmesi,
Cesaretsizliğimizin anlaşılması,
Korkularımızın paylaşılması
Sanki zarar göreceğimizin en büyük işareti.
Kabuklarımızın altında kendimizi saklamakta ne kadar da ustayız.
Ve ne kadar güçlü korunuyoruz, kalkanlarımızın ardında.
Hissedilmeden, el değmeden, sevgimizi göstermeden.
Deniz minareleri, midyeler.
Kirpiler ve kaplumbağalar gibi.
Sahi koruyor mu bizi çatlamamış sert kabuk?
Kimse incitemiyor mu duygularımızı, inançlarımızı, benliğimizi?
Yoksa zarar mı veriyor bu ürkeklik, bu kabuk bize?
Hissettiklerimizi gölgeliyor, yansıtmıyor mu gerçek kimliğimizi?
Duygularımızı bastırıyor, el ele tutuşmamızı engelliyor mu?
Eğer bir yıldız gibi ışıl ışılsam ve bir yıldız kadar parlak.
Ne çıkar ateşböceği sansalar beni?
Belki en hoyrat yürek bile ateşböceğinin
O uçucu, masum, sevimli çocuksuluğuna el kaldırmaya kıyamaz?
Güçlü kapıların arkasına kilitlemesem kendimi,
Korkaklığımı, sevgi isteğimi
En insanî yönlerimi kayıtsızca sunabilsem
Bu sert kabuğun ağırlığından kurtulup
Bir kuş gibi uçacağım özgürce.
Anlaşılacağım ve bir ayna gibi yansıyacağım karşımdakine.
O da çözülecek belki.
Samimi ve güvenliksiz, silahsız biriyle göz göze gelince.
Oysa bir görebilsek bunu.
Kalmadı böyle insanlar demesek.
Güven duygusuna bu kadar muhtaç olmasak.
Kırılmaktan korkmasak.
Yaralansak.
Ne olur bir darbe daha alsak.
Yeniden açsak kendimizi, atabilsek kabuğu.
Denesek.
Risk alsak.
Yanılsak.
Fark etmez.
Tekrar, tekrar bıkmadan denesek.
Ve kucaklaşsak yeniden.
Tıpkı eskisi gibi.
Ne olduğunu anlayamadığımız o onbeş yıldan öncesi gibi.
O zaman fark edeceğiz.
Ne kadar özlediğimizi birbirimizi.
Neler biriktirdiğimizi,
kaybolan değerlerimizi ne kadar özlediğimizi.
Beraber geldik beraber gidiyoruz oysa.
Vakit az, paylaşmak, sarılmak için.
Yaşadığımız coğrafya zor, şartları ağır.
Yüreği daha fazla küstürmemek lâzım.
Sırtımızda ağır küfeler, her gün katlanan.
Ve koşullar bir türlü düzelmeyen.
Sevgiye çok ihtiyacımız var.
Ufukta kara bir kış görünüyor.
Ancak birbirimize sokularak atlatırız o günleri.
Kırın o sert, o ağır kabuklarınızı.
Kurtulun bu yükten.
Korumuyor o kabuklar, aksine zarar veriyor bize.
Yalnızlığa mahkum ediyor bizleri.
Hem hepimiz bir yıldızız.
Ne çıkar ateşböceği sansalar bizi.
En son gunfrfd tarafından Pts Hzr 18, 2007 11:45 am tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
Hatırlamanı istemek için armağanlarım çok küçüktür;
Ve bunun için
Onları sen hatırlamalısın.
Çıkart, at ismimi armağandan;
Bir yük olacaksa,
Ancak şarkım kalsın.
Nisan, bir çocuk gibi,
Çiçeklerle tozlar üzerine hiyeroglifler yazıyor.
Onları siliyor ve unutuyor.
Hatıra, rahibe, hali öldürüyor,
Ve onun kalbini ölü geçmişin türbesine sunuyor.
Mabedin kasvetli heybetinden
Çocuklar tozda oynamak için dışarı koşuyorlar,
Tanrı onların oyununu seyre dalıyor,
Ve rahibi unutuyor.
Zihnim, düşüncelerinin akışında
Birdenbire yanan bir ışık gibi çalışmaya başlar,
Asla tekrarlanmayan akıcı notasıyla bir küçük ırmak gibi.
Dağda, sessizlik kendi yüksekliğini bulmak için kabarmaktadır,
Gölde, hareket kendi derinliğini tahayyül etmek için hareketsizleşir.
Veda eden gecenin
Sabahın kapalı gözlerine kondurduğu öpücük
Şafak yıldızında parlıyor.
Ey bakire, senin güzelliğin bir meyve gibidir,
Henüz olgunlaşmamış ve açılmamış bir sırla dopdolu.
Onun anısını yitiren acı
Kuş seslerinden uzak,
Fakat yalnız ağustosböceğinin ıslığının duyulduğu sessiz karanlık saatler gibidir.
Gerilik, onun öldüren bir pençe ile gerçeği elinde güvenle
tutmaya çalışır.
Zayıf bir lâmbayı canlandırmayı arzulayarak uzun gece
bütün yıldızlarını ışıklandırır.
Her ne kadar O
Dünyayı
-Gelini-
Kollarında tutuyorsa da,
Gök,
Sonsuzluğa kadar
Uzaktadır.
Tanrı, dostlar arar ve sevgi diler,
Şeytan, eserler arar ve itaat ister.
Toprak hizmetine karşılık
Ağacı kendisine bağlar,
Gök ise hiçbir şey istemez
Ve onu özgür kılar.
Çocuk, tarihin tozu ile aydınlanmış
Yaşı bilinmiyen zamanın gizliliği içersinde
Edebi olarak oturmaktadır.
Uzakta olan O, sabahleyin bana geldi,
Işık tarafından alınıp götürüldüğünde daha da yakınlaştı.
Beyaz ve pembe zakkumlar buluştular
Ve, ayrı lehçelerde neşe ile eğlendiler.
Sessizlik
Kendi kirlerini
Süpürüp yürüyünce
Fırtına olur
Çev. Doç. Dr. Rasih Güven
En son gunfrfd tarafından Pts Hzr 18, 2007 11:50 am tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
Bulutlar, bahar içinde tepeler;
Tepeler, taş içinde bulutlar,
Zamanın rüyâsı içinde fantezi.
Tanrı mâbedinin aşkla kurulmasını bekler;
İnsanlar taşları getirirler.
Şarkımla Tanrıya dokunuyorum:
Tepe şelâlesi nasıl uzaktaki denize dokunuyorsa!
Işık, renklerin hazinesini
bulutların düşmanlığından alır.
Kalbim, bugün, geçmiş gecenin gözyaşlarına gülümser,
Yağmur dindikten sonra parlayan
Islak bir ağaç gibi.
Hayatımı meyvelendiren ağaçlara teşekkür ettim,
Fakat, onu ebediyen yeşil tutan çimeni unuttum.
İkincisiz birin anlamı yoktur,
diğer bir onu gerçek kılar.
Kendi ayrılıklarını bütün ile harmoni yapan
şefkatli güzel için hayatın hataları feryad ederler.
Onlar yıkılmış yuva için teşekkür beklerler -
Çünkü kafesleri şekilli ve korunmaktadır.
Aşkta, sana senin değerin diye, bitmeyen
borcumu ödüyorum.
Suların toplandığı havuz şarkılarını,
zambaklar şeklinde karanlığından gönderir
ve güneş, onlar güzeldir, der.
Bu arz üzerinde tomurcuklanan ilk çiçek,
doğmamış şarkıya bir çağrı idi.
Şafak-halk kitlesi - renkli çiçek - solar,
ve sonra sade ışık - meyve Güneş görünür.
Kendi hikmetinden şüphelenen pazu
feryat ederek sesi bastırır.
Rüzgâr, onu yalnız uçurmak için,
fırtına haline girerek alevi tutmaya çalışır.
Hayatın oyunu hızlıdır,
hayatın oyuncakları biri diğerinin
ardından düşerler
ve unutulurlar.
Benim çiçeğim, bir aptalın düğme deliğinde
cennetini arzulama.
Çok geç yükseldin, benim büyüyen ay´ım,
Fakat, benim gece kuşum seni selamlamak için
hala uyanıktır.
Karanlık, sessizlik içersinde,
sergüzeştci ışığın kucağına dönmesini bekleyen,
perde ile örtülmüş bir gelindir.
Ağaçlar, dinleyen cennet ile
dünyanın konuşmak için
sarfettiği sonsuz gayrettir.
Kendi kendime düşündüğüm zaman
benliğimin yükü hafifler.
Zayıf korkunç olabilir,
zira kuvvetli görünebilmek için
çok cür´etkâr olur.
Cennetin rüzgârı esiyor,
demir ümitsizlikle çamura sarılıyor,
ve kayığım göğsünü zincire vuruyor.
Ölümün ruhu tek,
hayatın ki ise çoktur,
Tanrı ölünce din bir olur.
Göğün mavisi arzın yeşilini özler,
bir ikisi arasında rüzgâr feryat eder,
"Heyhat!",
Günün ızdırabı kendi öz ihtişamı ile sarılmış,
geceleyin yıldızlar arasında parıldar.
Yıldızlar sessiz bir huşu ile
asla dokunulmayacak yalnızlık içinde
bakire gecenin etrafında toplanırlar.
bulut altın parıltılarının hepsini
veda eden güneşe verir
ve yükselen ayı solgun gülümsemeyle selâmlar.
Çev: Doç. Dr. Rasih Güven
En son gunfrfd tarafından Pts Hzr 18, 2007 12:00 pm tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
Yağmurlu Temmuz'un derin gölgelerinde, bütün gözcülerden sıyrılarak. Gece kadar sessiz yürüyorsun gizli adımlarla.
Sabah, sert doğu rüzgârının sürekli çağrışlarına aldırmadan, gözlerini yumdu bugün; o her zaman uyanık olan mavi göğe kalın bir peçe örtüldü.
Korular kestiler şarkılarını, bütün evlerin kapıları kapandı. Sen, bu bırakılmış sokakta ıssız yolcusun. Ey, tek dostum benim, en sevdiğim, evimdeki kapılar açık. Bir düş gibi geçip gitme.
Yağmurlu Temmuz'un derin gölgelerinde, bütün gözcülerden sıyrılarak gece kadar sessiz yürüyorsun gizli adımlarla.
Sabah, sert doğu rüzgârının sürekli çağrışlarına aldırmadan, gözlerini yumdu bugün; o her zaman uyanık olan mavi göğe kalın bir peçe örtüldü.
Korular kestiler şarkılarını, bütün evlerin kapıları kapandı. Sen, bu bırakılmış sokakta ıssız yolcusun. Ey, tek dostum benim, en sevdiğim, evimdeki kapılar açık - bir düş gibi geçip gitme.
Huzursuzum. Uzak uzak şeylerin susuzluğu var bende.
Ruhum loş uzakların eteğinden tutmak iştiyakiyle çırpınıyor.
Ey büyük Öte, ey flütünün tiz çağırışları.
Uçacak kanatlarım olmadığını ve burada bu noktada ebediyen kalmağa
mecbur bulunduğumu unutuyorum.
Uyanık ve istekliyim. Garip bir ülkede bir yabancıyım.
Sesin nefesin bana imkansız ümidi fısıldayarak ulaşıyor.
Dilin, kalbime tıpkı kendisi gibi aşinadır.
Ey Öte’yi arayan, ey flütünün tiz çağırışları.
Yolu bilmediğimi ve kanatlı atım olmadığını unutuyor,
ebediyen unutuyorum.
Tedirginim. Kalbimin içinde bir gezginim.
Uzayan saatlerin güneşli sisinde, semanın mavilikleri içinde
hayalin en engin şekiller alır.
Ey en uzak son, ey flütünün tiz çağırışları.
Yalnız başına oturduğum evin her tarafındaki kapılarının
kapalı olduğunu unutuyor, ebediyen unutuyorum.
Olduğun gibi gel. Tuvalet, süsünle gecikme.
Taralı saçların çözülmüş, saçlarını ayırdığın çizgi düz değil,
korsenin kurdelesi daha bağlanmamış ise, aldırma.
Olduğun gibi gel, süsünle gecikme.
Çimenlerin üzerinden hızlı adımlarla gel.
Şebnemlerden ayakların birbirine dolansa, ayak bileklerindeki
halhallerin sesi azalsa, gerdanlığından inciler düşse
kaybolsa bile aldırma.
Çimenlerin üzerinden hızlı adımlarla gel.
Göğü saran bulutları görüyor musun?
Uzaktaki nehir boyundan yabani kuş sürüleri havalanıyor,
çimenlerin üzerinden rüzgar kasırgaları hızlanıyor.
Ürken sürüler, köydeki ağıllarına koşuyorlar.
Göğü saran bulutları görüyor musun?
Tuvalet lambanı boşuna yakıyorsun, rüzgarda ürperir ve söner.
Kaşlarına lamba isinin sürülmediğini kim bilebilir?
Zira gözlerin yağmur bulutlarından daha karadır.
Tuvalet lambanı boşuna yakıyorsun. Bak söndü.
Olduğun gibi gel. Tuvaletinle, süsünle gecikme.
Çelenk daha örülmemiş ise, ne çıkar, bilek zinciri bağlanmamış ise,
Kalsın.
Gök bulutlarla doludur. Geç oldu.
Olduğun gibi gel, süsünle gecikme.
Anne, bulutlarda yaşayan adam bana seslendi:
"Uyanırız, uyuyuncaya kadar oynarız.
Altın şafakla oynarız, gümüş ayla oynarız."
Sordum: "Ama nasıl gelirim yanınıza?"
Cevap verdiler: "Dünyanın kenarına gel, ellerini göğe kaldır, bulutlara çekeriz seni."
"Annem beni bekliyor evde," dedim, "Nasıl bırakıp gelirim onu?"
Gülümsediler sonra, yüzüp gittiler.
Bundan daha iyi bir oyun biliyorum,anne.
Ben bulut olurum, sen ay olursun.
İki elimle sararım seni,evimizin tavanı mavi gök olur.
Dalgalarda yaşayan adam bana seslendi:
"Sabahtan geceye kadar şarkı söyleriz; yol alırız durmadan, nereden geçtiğimizi bilmeyiz."
Sordum: "Ama nasıl katılırım aranıza?"
Söylediler: "Kıyıya gel, gözlerini sıkıca yum, dalgaların üstünde alıp götürürüz seni.' ,
"Ama annem beni bekler akşam olunca," dedim, "onu nasıl bırakıp da giderim?"
Gülümsediler sonra, oynayıp geçtiler.
Bundan daha iyi bir oyun biliyorum.
Ben dalga olurum, sen acayip bir kıyı olursun.
Akarım, akarım, gelip kahkahayla kırılırım kucağında.
Dünyada kimseler bilmez ikimizin de nerede olduğunu.
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız