Tarih: Çrş Hzr 13, 2007 11:50 am Mesaj konusu: İlhan Berk
Alıntı:
Gülseli İnal
Alıntı:
Cumhuriyet Dergi / 20 Mayıs 1998
Kült Kitapla birlikte günlük şiir mektup, fragmanlar, atasözü niteliğinde tek dizelik şiirler, resim yazıları, anılar, kupürleri kitabın ayraçlarını oluşturuyor. Sanki çağın can sıkıntısını yok etme eylemi ya da daralmış çemberleri kırma eylemi. Ne dersiniz?
- Kült Kitap sanırım, bütün bu saydıklarınız yüzünden önce 'şaşırtıcı', sonra da 'zor kitap' diye karşılandı. Her ikisi de kitabın hem içerik, hem de biçim sonucudur: Kitabın kendi doğası kurmuştur bunu. Benim elimden pek bir şey gelmez. Hele zorluk bu benim sorunum olamaz. Açıklık-karanlıklık yaratanın kendi sorunudur, öyle anlatıyordur kendini, öyle koyuyordur. Dahası öyle vardır. Kült Kitap, yazmak cehenneminin deney tahtasıdır. Her şey de orda baş vermiş, yitmiş ya da sağ salim çıkmıştır. Bir atölye çalışması enkazları, provaları. Yüzlerce şiirin ince kalın ayak izleri. Dünle bugünün yüz yüze gelişi, çarpışışı, direnişi: Enkaz sergisi. Her şey orda olup bitmiştir. Dikilip bakılmayı, anlamayı, okumayı istiyor. Her kitap gibi de anlaşılmayı, bilinmeyi sonra da. Bir savaş alanını gösteriyor. Orada dolaşmaya çağırıyor. Çemberi kırmaktan çok da: Toplamak. Her şey orda kırık dökük, ama bir yapboz oyununun bütün parçaları tamam ve de eksiksiz. Her şeyden önce böyle bakılmalı Kült Kitap’a.
- Öte yandan Kült Kitap'ta kronolojik bir ayrım var. Sizin için özellikle 1955-1997 arası çok mu önem taşıyor. Daha önceki dönem nerde?
- Ben bu enkazdan bir kitap çıkarmak istedim. Bir kitap yapmak da diyebiliriz. Hem de her yerinden okuma, her yerinden başlanan, bırakılan; yine başa, sona dönen bir kitap. Baş ta, son da iç içe. Bir pachwork, bir yamalıbohça. Yalnız bu da değil, cut up'lar, collage'lar, zaman, uzam göndermeleri, susku, ölüm, cehennem provaları: Karabasanlar! Bu yüzden beşyüz sayfanın içinde bir şiirin bile bittiğini göremezsiniz. Ama gene de nice şiirin soluk alışını duyarsınız.
1955'ten önceki döneme gelince: Defter tutmadığım için hiçbir iz yok. Yazık. 1953' den izler isterdim. Bir konuşmamda 'ben “Zone” dan çıktım dedim. Zone Apolinaire'in ünlü bir şiiri. Onun için, onun o güne değin yazdığı şiirler için tam bir devrim. Birden değişir o şiirle Apolınaire'in şiiri. Benim için de "Saint Antoine'ın Güvercinleri" öyle oldu. 1953'te yayımlandı o şiir. Benim dünyaya ilk gelişimdir bu. İyi şiirler az çok her zaman yazılır, bu pek önemli değildir. Değildir, çünkü yıkmaktır asıl olan şiirde bir yol açmadan hiçbir şey uzun ömürlü olamaz. Benim devrimim o şiirle oldu. Sonradan buna adı II. Yeni dendi. Muzaffer Erdost bunu ilk fark eden oldu. Türk şiirindeki bu değişimi benim üstüme yazdığı bir yazıyla (İlhan Berk, II. Yeni Yazıları, 1988) noktaladı. Bu evrem için defterlerim yok benim. Bu yüzden defterler 1955'te başlıyor.
- Yazı eyleminizin içinde coğrafya, etnoğrafya, tarih, uygarlıklar, antik kentler, birden bastıran algılar ve kendi duygusal tarihiniz karşılıyor tarihiniz karşılıyor bizi. Bütün bu özel ve genel bilgi karmasında Kült kitapta ilgimi çeken bölüm özellikle Augustus ayracı. Bu metnin tarihsel kaynağını sorabilir miyim?
- Uygarlıklar tarihi hep ilgimi çekmiştir. Eski olan her şey gibi. Kült Kitap da yığınla gönderme vardır eskiye. Tarih eninde sonunda yazıya dönüştüğü için bir yazıdır, okunandır: Bir metindir. Okumak her zaman bir yolculuğa sürer bizi, bu hele eski çağlarsa doyum olmaz buna. Bir metin gibi bakmalı tarihe, böyle bakılınca büyük şiiri orda görüveririz. Şiir yatakları hazırlar tarih. Daha başka ne istenir? Ama benim ilgimi çeken daha çok da coğrafyadır. Coğrafyalar bilinmeyene yolculuklardır, orda tansıkla karşılaşmadır. Bir harita şiir yumaklarıdır. Her şey buluruz oralarda. Yazılmayan metinlerdir. Ama bir metine bakar gibi bakarım, okurum haritaları ben. İçlerinde yiterim. Yolculuk duygusunu, yol almaktan çok o verir bize. Augustus için, Augustus ayracı için Roma tarihini açmalı; daha çok da Augustus Takvimini okumalı.
- Kült Kitap'tan bir önceki çalışmanız Çok Yaşasın Sayılar' da sayılara biraz biçimsel bir yaklaşımınız olduğunu gördüm. Evrensel sistemin sayı üzerinde kurulu olduğunu siz de biliyorsunuz. Özellikle bir sayısının anlamı Hermetik doktrinde çok derindir. Bir de görülmey.en sayılar var yani dünyasal olmayan. Örneğin Optimus matematiği. Ayrıca Pythagoras'a çok az yer ayırmışsınız. Neden?
- “Çok Yasasın Sayılar” üstüne bir iki konuşmam çıktı; yeniden o konuya dönmek istemiyorum. Gene de sayılara biçimsel bakışım üstünde durmak isterim. Her şeyin bir biçimi vardır: Sayılarınsa en çok vardır. Sayı biçimdir bile diyebiliriz. Ordan başlanmalı sayılara derim. Sayıların bu yönü görülmezse, sayıların varlığından söz edemeyiz. Bu yüzden ilkin biçimleri ilgilendirdi beni. 1 (bir) sayısına gelince: Kitapta da söyledim 1 üstüne bir kitap bile yazılabilir. Tanrısal bir sayıdır bir. Ben her şeyden önce bu yönünü yıkmak istedim onun; gene bu yüzden soydum, çırılçıplak ele aldım. Bizden uzakta yaşamasına gönlüm razı olmadı da diyebilirim. Ben sevmem bir sayısını, sevmemem için de yığınla neden var En başta tepeden bakar bir her şeye. İmgeleme set çeker. Uscudur. Her şeyi kapatır bırakır. Usun canavarlığı hiçbir şey de yoktur. Bu bile sevmememe yetmeli değil mi? Pythagoras' a gelince: yazgıcı ilan edip bırakmıştır sayıları Pythagoras. Oysa bu da Pythagoras'ın düşüncelerini, sayıların dünyası diye kabul etmekten öteye gitmez. Böyle kapattım ayracı. Bu da yetti bana.
- Matematikçi Cantor sonlu ötesi sayılarla uğraştı ve sonuçta yepyeni olgularla birlikte sonsuzdan daha büyük sayıya Alef adını verdi. Cantor ne kadar tam sayı varsa o kadar çift tamsayı olduğunu yine ne kadar kesir varsa o kadar tamsayı olduğunu ve bu kümelerin eleman sayısının da Alef sıfırsayma sayısı olduğunu gösterdi. Siz yoksa sonsuzluğu zihninize mi sığdırmak istiyorsunuz yoksa ölümsüzlük arzusuyla bir yazı yazma biçimi mi bu?
- Ben zihnime hiçbir şey sığdırmak istemiyorum: Ne sonluyu, ne de sonsuzu. Sayılara bakmak istedim sadece. Yalnız Başlangıç olan yerde sonsuzluğun olmadığını söylemek istiyorum. Bunu da sayılara eğilerek, sayılarla gide gele öğrendim. Bunun ötesi de ilgilendirmedi beni. Ölümsüzlüğe gelince, o da bir sözcükten öteye geçmez.
- 1981 tarihli Papirüs dergisinde Cemal Süreya ile karşılıklı konuşmanızda kariyerinizdeki asıl kitabınızın Galile Denizi olduğunu dile getiriyorsunuz. Oysa yayımlanan ılk şiir kitaplarınız Güneşi Yakanların Selâmı, Istanbul, Günaydın Yeryüzü, Türkiye Şarkısı gibi kitaplar. Bu dönemi red mi ediyorsunuz. Şimdiki düşünceleriniz nedir?
- Bu saydığımz kitaplar (buna Köroğlu'nu da eklemeli) hep birlikte tepilen bir yolun şiirleriydi. Memet Fuat onların bugün de toplumcu şiirin en iyi örnekleri olduğunu göstermekte direniyor. İyi şiirler olmaları beni pek ilgilendirmiyor. Bir yol açmadılar çünkü. Açılan bir yolun şiirleri olarak kaldı. Şairi biz yeni bir yol açtığı zaman tanırız, ordadır şair: Hep birlikte bir yolu sürdürmekte değil. Memet Fuat bunu anlamadı: Nasıl olur da ben toplumcu şiirin en iyi örneklerini yazarken onları bir yana bırakıyordum. Ben kendi başıma gittiğim yolları severim. Galile Denizi bu yüzden önemlidir. Şiirin gittiği, gidebileceği bütün dorukları tepmiştir. Daha önemlisi de bir örneği yoktur.
- Yine aynı söyleşide Ahmet Haşim ve Nazım Hikmet'ten fazlasıyla etkilendiğinizi ve çıkışınızm onlarla olduğunu söylüyorsunuz. Ahmet Haşim mistik bir şair, Nazım Hikmet ise toplumcu gerçekçi. İki karşı kutup bir anlamda. Bu etki ve karma nasıl oluşmuştu ...
-Ahmet Haşim beni baştan beri etkilemiştir, onu Türk şiirinin bir doruğu olarak görüyorum. Haşim daha o zaman bugünkü dünya şiirinin kaynaklarını görmüştü. Bugün dünya şiirinde bir Mallarme adı vardır: Şiir ona bakılarak hizaya gelir. Dünya şiiri söz konusu olduğunda onun düşünceleri öne sürülür. Şiirin ne olduğu on'dan öğrenilir. Ahmet Haşim'in Piyale'nin önsözünde buna ulaşırız. Nazım Hikmet' e gelince, o hep birlikte tepilen yolu teptiğim sürece beni ilgilendirdi. Söze dayalı bir şiirdir Nazım'ın şiiri. Ben sözün zehir olduğu kanısındayım.
- Dünyaya, yazmak için bir malzeme olarak baktığınızı biliyorum. Bu algıyı ve bakış uçuşunu da cehennem olarak betimliyorsunuz. Sizce eğer Dünyada bir cehennemse yazı eylemiyle birlikte karşıt bir cehennemi kurmak her şeyi sıfırlamak anlamına mı geliyor. Yoksa ne ..
En son gunfrfd tarafından Sal Hzr 26, 2007 6:29 am tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
- Bu sorunuza hem cehennemden ne anladığımı, hem de baştan beri Kült Kitap sorusuna da dönerek (özellikle de bir kitap yapmaktan ne anladığımı belirtmek için) topluca yanıtlamak isterim:
Kült Kitap 1955 ile 1977 arasında tutulan 25 defterin cehennem yolculuğudur. Elbet cennet ile cehennem arasındaki günahlarıyla sevapları birbirine denk düşen tinlerin toplantı yerine (Araf) uğranmış, ama affa layık görülmeyip, orda (kısa bir süre de olsa) kalınmıştır. Cennetinse uzaktan, ancak yanından geçilmiştir. Hem zaten cenneti gören şairlere rastlanmamıştır. [Dante hariç. (bilmem Milton'u katmalı mı buna? Ama o zaten Kayıp Cennet değil mi? ) ]
Kült Kitap, kısaca: Cehennem Provalarının kitabıdır (uzun mu uzun). Bir kitaba dönüşrnek için de bütün kitapların yaşadığı onmayı, onmazlığı o da yaşamıştır.
Gene her kitap bir varlık nedenidir. Her kitap gibi Kült Kitap da bilinmeyi isteyen, bir bilinmezi yüklenir.
Yazmak, onmazlıktır. (Onmazlık: Yurdumsun!) Kitap, bunu bilir.
Bir kör yürüyüşüdür yapıtın yürüyüşü: Öyle ilerler. Duracağı yeri de bilmez. Ama nereye gittiğini bilir.
Her kitap gibi Kült Kitap da açık yaradır: Kapanmaz.
Sorudur yapıt dediğimiz: O uzun eğriye bakan eğim ...
Kitap her seferinde kendini yırtarak yaratır. Yazıldığı halde yazılmamıştır. Kült Kitap bu deneyimdir.
Bitmez Kült Kitap: Kitaplar da kendilerini yazarlar çünkü.
Kitap ki, hep sensindir.
Gen Kült Kitap, her kitap gibi soruyu taşır. Soru kendini.
Her kitap gibi Kült Kitap da arkasında bir boşluk bırakır: Bir gün gelip doldurulacağı.
Kült Kitap bozgunun adıdır. (Kargışlı kefen).
Her kitap gibi Kült Kitap da: Sonunda yüzünü yitirir: O zaman görürüz.
- Dünyaya yeniden şair olarak doğmak ister miydiniz?
- Hayır asla. Hiçbir şairin de isteyeceğini sanmıyorum.
- Artık bu kitaplarla birlikte belleğinizin ve zihninizin kristalleştiğini; ardından da yıkandığını görüyoruz. Çocukça, bilgece, oyunsu: üçü bir arada. Buna ulaşmak herhalde kolay olmadı. Ne dersiniz?
- Ben bugün buraya nasıl geldiğimi halâ bilmiyorum: Kendimi orda buldum. Gidilecek bir yol diyebildiğim için de gitmekten çekinmedim. Hepsi bu.
- Kült Kitap'ta ilgimi çeken bölümlerden biri de “Lizbon' dan yazıyorum sana” ayracı. O coğrafyayı sanki yanınızda görülmeyen biriyle dolaşıyorsunuz. Kim olduğunu sorabilir miyim ?...
- Ancak “Littera Amor” şiirim açıklar onu, açıklarsa. Benim bir yardımım olamaz. Bunu bile söylememeliydim.
- 1998'de AKM'de kutlanan Dünya Şiir Günü' nde açılış konuşmasının başında "şairlerin hayatı yoktur" demiştiniz. Bu benim çok ilgimi çekmişti. Aşırı doğruydu. Bu konuyu biraz açabilir misiniz ... şairler lanetli mi sizce yoksa bu lanet meselesi biraz Batı duyarlılığının bir uydurması mı? Yoksa öznenin algılanışındaki Batılı bir tavır mı?
- Size nasıl geliyorsa öyledir. Ben yaşadığıma bakıyorum, bir yaşamım olmamış görüyorum. Yineleyeyim: Şairler şiirlerdeki yaşama yaşam diye bakarlar. Başkaca da bir yaşamları yoktur. Hiç değilse bu benim için böyle.
- Batılı özne ile Doğulu özne arasındaki büyük farkları büyük uçurumları konuşmak isterim. Ancak bir farkla ki ben bir Doğulu özneyim. Hiçbir zaman kendımi Batılı duyumsamadım. Ne dersiniz?
- Şairler yazdıkları dilde kendilerini ele verirler. Dildir yurdu şairin. Yazmayan insan belki de konuştuğu dilde, yalnız onda oralıdır. Uzun bir süre önce Ahmet Türk'e şöyle bir soru sorulmuştu: Kendini Türk duyuyor musunuz? Yanıtı şuydu: Ben Kürtüm, nasıl Türküm diyebilirim idi. Bu yakınlarda bir Kürt şair arkadaşıma kendini Kürt olarak duyuyor musun diye sordum. Türkçe şiir yazmasıyla birlikte kendini Kürt olarak duymadığını söyledi. Düzyazı için bir şey söyleyemeceğim.
-Anımsarsanız Rodos’ta antik tiyatroda birlikte sohbet ederken “artık uyku diliyle ilgilenmek istiyorum demiştiniz. Bu mesmerik hale yakınlık nasıl başladı. Ayrıca bu 80 şiir kuşağının hallerinden biridir ve geçmişte Ahmet Haşim’de belirgin bir biçimde görülür. . Bu tavırdan çok mu etkilendiniz. Neden bunca yıl sonra uyku dili ?
- Dilin uyku halini merak ettiğimi yazdım. Hâlâ da merak ediyorum. Nesneleri farklı bir durumda yakalamak bütün şairlerin işidir. Bunun için nesneleri uyku halinde ya da varoluşlarının dışında yakalamak gerektiğini ileri sürer Baudrillard. Tıpkı uyuyan Güzel örneği gibi.
Dili böyle kendi varlığının dışında yakalamak farklı boyutlar kazandıracaktır elbet. Dili uyurken düşünmek bile farklılığa kanca atmaktır, farklılık, yazının ağababasıdır.
- Vahşi Bir Dünya' da yaşıyoruz. Şiir bu vahşeti ne dereceye kadar yumuşatabilir, giderebilir, yok edebilir. .. ?
- Şiirin silmeyeceği pislik yoktur. Şiirin umutsuzluğu asıl umududur. İnanılmalı buna. .
O'nun şarkıları dünyalar kadar derindir
Şimdi bir ormanda bir kuşun yüreciği küt küt atıyorsa
Bir ağaç karanlıkta büyüyorsa yavaş yavaş
Onun şarkılarındadır muhakkak
Uyanır uyanmaz aradığı bir badem ağacıdır
Bir gökyüzü çıldırtacak gibi durur
Düşünmeden çıkarır verir yüreğini
İstemeye kalksa badem ağacı, mavi gökyüzü
Yani nasıl söylemeli bilmem ki
Öyle pırıl pırıl bir yüreği var ki
Sizin için geldim der dünyaya
Şu bildiğimiz karıncalara, hanımellerine
O gelmeden önce de dünyada
Bugün bildiğimiz şeyler vardı
Zengin yine vardı mesela
Fakir desen vardı
Bir sabah el değmedik şarkılarla
Öyle bir geliş gelmiş ki dünyaya
O kadar macera
İnsanca yaşamak adına olmuştur
Sen bu toprak bu dünya bu insanlar içinsin
Biz bütün senden öğrendik
Daha bir sevmeyi yaşamayı
Daima şart koşmayı hürriyeti
Hayata karşı bu kadar saygı
Bu kadar büyük bir aşk bilmek hayatı
Gözü yaşlı neslime senden kalmıştır
Hanginiz aklınıza getirdiniz.
Benim bir gün insanlığımı
Bitkilere hayvanlara kadar
Bir gün tutup genişleteceğimi
Bütün bu dünyaya saracağımı sonra da
Şu esen rüzgâra bıraktım işte
Yaşayan duyan her şeyimi
Onların hesabına yaşayacaklar bundan sonra
Ellerime saçlarıma kadar
Her şeyim dünyada
İlk defa bu kadar iyi farkediyorum
Bu yüreği param parça uçan kuş
Bu çamur gibi gökyüzü
Bu deniz, bu garip karınca
Cihanda ümit ölmez deyip yaşamışlar
Her şey bir başına yaşamış bundan önce
Toprakta bir başına yürümüş kökler
Gecenin içinde bir başına uzamış ovalar
Yalnızlıklarını duyurmayacağım bundan böyle
Bir daha hiçbirine
Yeni yeni anlıyorum
Her şey şu gecelerin içinde oluyor
Aydınlığa her şey hazır çıkıyor
Su geceleyin yürüyor dikkat ettim
Geceleyin biz uyurken ağaçlara
Hiç unutmam bir gün geç vakit
Tam benim geçtiğim zamana rastlamıştı
Büyüme saati bir ormanın
Şöyle iyice dinlesem sanırım artık
Bütün ormanları büyürken duyarım
Beni beklemişler kardeşçiğim
Beni bu ağaçlar, nehirler, gökyüzü
Geleyim anlatayım diye bir gün kendilerini
Bir kere girdikten sonra şiirlerime
Bilmişler bir daha ölmeyeceklerini
Ah, nasıl sevindiğimi bilmezsiniz
İmkanı yok, her sabaha çıkışımda
Beni nasıl deliye döndürdüğünü
Havaya sürünüp geçen bir kırlangıcın
Bir gökyüzünün değişinin dallarıma
Her seferinde yeniden geliyorum dünyaya
Yeniden büyüyüp gelişiyorum
Anladınız ne demek istediğimi.
Sunu
Bir bize mahsus değil
Dünyayı vazgeçilmez bulmak.
Bir serçecik tanırdım ki ben
Yüreğini yarıp baksaydınız
Bir gökyüzü bulacaktınız eminim
Eminim İstanbul'dan.
Bir gece şu ormanın kıyısından
Gizlice geçip gitmeliyim
Kimseler bilmemeli, kimseler
Şurda bir zaman benim de yaşadığımı.
Arkamdan sade bir ağaç
Bir ağaç, ertesi gün ancak
"Dün gece, demeli, burdan bir nehir geçmiş".
İş işte bu kadarla kapanmalı.
Habersiz çıkıp gidişime üzülmemeli
Bir işim çıktığını bilmeli
Bilmeli ki bu dünyada
Herkesin bir işi vardır
Kimin çok kimin az çalıştığını ise
Dünyada kimse bilmez .
Hem, şimdi, şu anda beni
Ağrı 'ya yakın bir yerde
Bir yığın tohumun beklediğini
Sanırım biriniz bilmez.
Bir varsam yanlarına
Kim bilir nasıl bayram edeceklerdir
Bir de böyle düşünün.
Biz ki hepimiz ayrı ayrı bekleniriz
Kimimizi bir papatyadır bekleyen
Kimimizi bir kavak ağacı.
Keyfime göre yaşadığımı
Hanginiz ileri sürebilir?
Şu gökyüzünü doyasıya seyrettiğimi bilmem.
Ama siz yine de,
Böyle gece gündüz
Akıp durduğuma bakmayın benim
Benim de şüphesiz geçen hayatıma bakıp
Tutulduğum olmuştur
Ölümü düşündüğüm sizin gibi
Böyle olacak olduktan sonra
Niçin geldiğimi sormuşumdur
Yani benim de Hitler,
Benim de Mussolini kadar
Yalnız kaldığım olmuştur dünyada.
Ama ne çok şey var sevilecek
Bize ölümü düşündürmeden
Tutacak şu dünyada
Dedim ya şu hepimizin üstündeki
Gökyüzü var bir kere
İnsanı tutup kolundan
Yere çalıveren.
Sonra belki büyük denizlerin
Şaşkın balıklan vardır
Ve nerede olursak olalım
İnsanlar vardır belki ewela
Belki de aynı hizada
Sümüklüböcekler gibi yalnız
Sümüklüböcekler gibi çıplak, kimsesiz.
Ve nihayet ekilmemiş topraklar vardır
Bizi düşünüp gelmiş
Bizi ölümden alıkoyan.
Şimdi belki anladınız
Niçin durmadan akmak isterim.
Niçin geçen hayatımdan çok
Önümdeki günlerime bakarım
Niçin ölemem.
Kimsecikler yoktu gayet iyi hatırlıyoruz
Bir sabah biz erkenden geldik dünyaya
Ortalıkta büyük bir sessizlik vardı
Deniz kestaneleri ağır ağır nefes alıyordu
Baktık her şey hazırdı dünyada
Gökyüzü. Dağlar ovalar yerini almıştı
Her şey durmadan büyüyüp gelişiyordu
Anladık dünyadaydık artık
Hepimiz ayrı ayrı tutulduk dünyaya
Denizi görenler deliye döndü
Gökyüzüne bakışı vardı bir ceylanın
Bütün ömrümce unutmam
Bizden biraz önce gelmişlerdi sanırım
Gökyüzü dağlar ovalar
Gökyüzü dağlar ovalar
Daha yeni yeni kendilerine geliyordu
Asıl sevincimiz güneşi görünce oldu
Baktık bir geçtiği yerden
Adam boyu kalkıyordu otlar
Bir dokunduğu şey
Bir zaman kendine gelemiyordu
Bir sabah deniz kıyısında
Bir koruyu uyurken bastırdı
Deliye döndüğünü gördüm
Nasıl deliye döndüğünü bir korunun
Şarkılara başladığı hatırımda
Gökyüzünün bir perişanlığı vardı üzerinde
Yüzyılda silkip atılacak gibi değildi
Bu kadar yer kapladığı için dünyada
Belli utanıp sıkılıyordu
Daha o zaman bu gökyüzünün, ovaların
Dünyaya sımsıkı sarılacakları belliydi
Başkaldıramayacakları
Bir vakit yaşamaktan
Hiç unutmam akşama doğruydu yağmur yağdı
Bütün balıklar denizin üstüne çıktı
Hepimiz işimizi gücümüzü bıraktık
Tam beş dakika dünyayı dinledik
Her şey yavaş yavaş oluyordu dünyada
Sarmaşıklar yavaş yavaş uzuyordu
Bir pencere yavaş yavaş açılıyordu
Dünyanın içinden
Dağlara ovalara doğru koştu o gün kimimiz
Kimimiz nehirlere doğru koştu k
Fevkalade sevinmiştik hatırımızda
Bugün işte bir bunu biliyoruz
"Günaydın Yeryüzü"
En son gunfrfd tarafından Cum Hzr 15, 2007 2:19 pm tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
Bir şiire başlar İlhan Berk. Uzun bir şiirdir. ‘UzunBir Adam’a yakışacak kadar uzundur. Bir dize ister şiir, onu ne zaman bulacağını bilemez. Bir sözcüğün peşine düşer: “gerekirse cinnete değin” gitmeyi göze alır. “Ben, yazmak eylemini cehennem olarak görenlerdenim,” derken bile ayıp bir şeymiş gibi gelir ona yazısız yaşamak! Ne zaman alnında bir damar çat1asa, içinden kocaman harfler akar llhan Berk’in. “Az şey midir sözcüklerin zulmü?
(. .. ) Yazının hangi alanında vardır sözcüklerin şilre yaptığı baskılar?” Yine de, yüreğine sokulmaya çalışan ürkek bir acıya inat, yüzünü çiçekleyerek uçurur sözcüklerini, yüreklerimize konsunlar diye.” Öyleyse yeryüzü, bu en büyük kitap, hep yazılmalıdır. Sözcükler, sevgili sözcükler yerlerinden oynatılmalıdır, yeni bir yaşam adına ...” içinde, çağıldayan bir ırmağı taşır şair. Acılarla dadandığı yeryüzünün (ki, o zamanlar coğrafya bir çocukmuş), ağzında ıslattığı çiçeklerin filiz vereceğine inanır hüznün bir yerinden; kalbimize iliştirdiği Kült Kitap’ın ilk sözcüğü olduğumuz gün. “Kurtuluş yok!” diyerek sürdürür yazmayı, bilir ki ulaşılamayacaktır hiçbir yere, acılarıyla acılanmadan yeryüzünün. “Ülkem uyurken sana dolaşmaya çıkardım.” diyerek çıkar yeryüzünü dolaşmaya. Breton’un ‘şiir, usun bir bozgunu olmalıdır!’ sözü kadar hiçbir söz daha iyi anlatamaz İlhan Berk’in yapmak istediği şeyi.
Bir gün Picasso’nun bazı resimleri çalınır atölyesinden. Hayranları dövünürler. Picasso telaşsız bir gülümsemeyle: “Onların hiçbirinin altında İmzam yoktu, bu yüzden beş para etmezler,” der. İlhan Berk’te: “Artık gelişigüzel konularda düzyazıları yazmayı düşünüyorum. Söylenmesi bilinirse, bunlar da kendiliğinden şiir oluveriyor,” diyordu yıllar önce. Yani, Berk imzası altında her şey şiirdir demeye getiriyordu aslında. Gelişigüzellik içinde işlenmiş bu notlar bir şiir sıcaklığıyla kucaklıyor, içimizi ısıtıyor şimdi. Türkçe’nin soylu ustası Yunus Emre’nin: “Bu gönüller pasını! Yıkayıp gidermeğe/ Öyle bir söz söyle kim/ sözün hülâsasıdır.” dizelerindeki gibi, içimizdeki pası yıkayıp arıtan gizli bir yalınlığı saklamaktadır İlhan Berk ‘Kült Kitap’ta. Onun dünyasının ölçüsüdür insan. ‘Kuş dili’ deyimindeki bilgeliğe ulaşmıştır çünkü. Kendi kişisel dünyasının duvarlarını aşmış, kuşatmasını yarmıştır şair. Günlüklerle anılar arasındaki ayrımı anlatırken: “Günlük, ileriye doğru gider, hatıra geriye doğru iner,” diyor Suut Kemal Yetkin. Oysa, bir ayna gibidir İlhan Berk’in yazıları kendi yaşamına tutulmuş. Yansımalarını çarpıtmaya, yaşam karşısında aldığı tavrı gizlemeye, örtmeye çalışmaz bu aynada. Yeni bir kan dolaşımı getirmeye çalışır gibidir dilimize. Bir Fransız şairi soruvor: ‘Ey hafıza; Sen bize Rab’bin bir rahmeti mi yoksa lâneti misin? İlhan Berk gücünü belleğinden alır. Gözlemci olarak kalmaz yazdıklarında elini kana bulamayı da göze alır.
“En katı yasaları düşünür (…) Bir de sığınakları (…) Bir yalnızlık yasası düşünüyorum sonra” diyerek, bütün yasaların en katısı olan yalnızlığın üzerine Dağlarca’nın “Şimdi al bir aygır, bir kara çadırda” dizesiyle dört nala yol alır. “Bunalımın güzelim elleri”yle kırbaçlar al aygırları. Doğru olduğu için mi yoksa salt güzel bulduğudan mı bilinmez, “onları aramalıyım” diye peşine takıldığı sözler ve sözcükler öğrenme isteğinin ateşleyicileri olurlar bir anda. Yeni bir defter, yeni şiirlerin habercisidir. Yorulmak nedir bilmeyen, fırtınalı denizlerin kaptanı İlhan Berk, omurgasındaki yaraya aldırmadan, yalın bir güzellik bulduğu tarihin azgın dalgalarına çevirir gemisinin dümenini. Geminin omurgasındaki yara, o tehlikeli oyuk bile geri döndüremez onu. Nerede şiir varsa llhan Berk’in gemileri oraya demir atar.
“Mahler’in senfonilerini, senfoninin yapısına bir saldırı olarak görüyorum. Sevişimde de bu yatıyor Mahler’ i.”
( ... ) “Mahler için ayrı bir ayraç açmalı, ordan bakmalı. Bunun yürüyüşümüzü bile değiştireceğine inanıyorum,” der Mahler için.
Mahler, İlhan Berk’in anlatmak istediğini açımlarcasına: “Dokuz senfonim boyunca nasıl geliştiğim izlenebildiği zaman anlaşılabilirim ben ancak,” demektedir.
İIhan Berk’te, Kült Kitap senfonisi okunarak anlaşılabilir ancak. ..
“Bugün yeni bir defter aldım, yeni şiirlere başlayacağım,” diyerek başlar “Otağ Günlüğü”ne. "Tarihte büyük bir şiir buluyorum,” der ve 5 Balad yazmayı düşünür Hirodes’in çağını kapsayacak. “Aslında, ne Hirodes, ne de Şalome’yi düşünüyorum, belki de o çağın yıkılmışlığını seviyorum. Bir ezikliği var yıkılmışlığın, şiir için büyük bir konu. Poe, güzel bir kadının ölümü şiir için güzel bir konu olamaz, diyor. Belki. Benim için, yıkılmış ülkelerin, düşmüş kralların hayatı değin hiçbir şey güzel olamaz,” diyen İlhan Berk, Şalome üstüne yazmak istediği şiire başlar. Şalome’nin yalnızlığı, kısırlığı, ezikliği: “Sen ey dar yalnızlık, ezik eskil ayna!” dizesine dönüşür Berk’in bilinçaltı kuyusundan çektiği sözcüklerle ... Bir şiirin bitip bitmediğini “sokağa çıkıp kendi kendime okumadıkça anlayamıyorum” diyen İlhan Berk, tüfek sesleriyle uyandığı 27 Mayıs 1960 sabahı da (hani o günün hiçbir saatine değişmem dediği saatler) sokağa fırlar. Yalnızlığı dağılsa da bir an için: “Bir daha anladım, şiir yalnızlık istiyor, bir onu istiyor, daha hiçbir şey,” diyerek, kimselerin geçmediği sokaklara dalar. Yürüdüğü yolları eskiterek yürür şair. “Artık, yalnızlığı eskittim gibi geliyor bana,” demesi ondandır. İlhan Berk, ‘Kült Kitap’ta sizi alıp bir sokağa götürür, bir de bakarsınız o sokak başka bir sokağa açılıyor, o da bir başkasına ...
“ ... Aslında bir ozan için şiirin hayatından başka bir hayat yoktur. Ozan şiirlerindeki hayata, hayat gözüyle bakar. Ozanın yaşadığı hayat, şiirlerin hayatıdır da denebilir,” diyerek başladığı "Âşıkâne Defteri" ne kimi zaman Carpaccico’nun Kötü Kadınlar tablosunun bir fotoğrafını yapıştırır, kimi zamansa Delvaux’nun kuğuyla çiftleşen Leda resmini ... Bütün bir gün Baki’nin bir beyitini söyleyip dururken içinden, Baudelaire’nin Kötülük Çiçekleri’nin üç değişik baskısıyla yatağına giren İlhan Berk, Io’nun bir yerine girer diyerek sevindiği 1. sonnet’in orasıyla burasıyla oynar. L.E.’nin bir mektubunda yazdığı: ‘Türkiye sevişmek için de bir zindanlık değil mi?’ sözünü düşünüp dururken Haydn’ı da, Vivaldi, Bach ve Handel’in yerine koyarak, “Düşenim ben her gün öpüşünün balkonlarından,” dizesiyle uykuya dalar.
İlhan Berk, Kült Kitap’ta bize hem Bakî’yi hem Baudelaire’i; hem Rilke’yi hem de Şeyh Galib’i bilmek zorunda olduğumuzu hatırlatır bir kere daha.
Sadri Ertem, Fikir ve Sanat adlı eserinde: “ ... yazar, mutlaka bilmeyenlere bir şey öğreten adam değil, belki bilenlere yeni şeyler hatırlatan ve kafalarını birlikte işleten dostlardır. Bence yazarla okuyucu, her şeyden evvel birbirini seven insanlardır. ( ... ) Yazar, okuyucusunun en samimi, en mahrem dostudur.” (Agy., s. 110-111) diyerek bu durumu ne güzel anlatmıştır. İIhan Berk, okuyucusundan dostluğunu, içtenliğini esirgememiştir Kült Kitap’ta.
“Şair, imgeler arkeoloğu!” dur. İlhan Berk için.
Platon: “ ... kimine göre tragedya şairleri, bütün sanatları, insanların iyi ve kötü taraflarını, hatta tanrılarla ilgili her şeyi bilirlermiş; çünkü iyi bir şairin, ele aldığı konuları iyi işleyebilmesi için ilk önce bunları bilmesi gerekmiş yoksa emeği boşa gidermiş tragedyada.” (Devlet-X, 598 e, s. 285)
İlhan Berk 1970-1976 yıllarını kapsayan ‘Kitaplar’ bölümündeki ‘Her Şiir Kendi Serüvenini Yaşar’ başlıklı yazısına M. C. Anday’ın bir konuşmasını okuyarak başlar. “ ... Yanlış anlamadımsa, şiir yazılırken kurgusunun, yapısının yazana kapalı olmadığını söylüyor. Ben bunun tersini söyleyeceğim. Bir şiirin yazılış, ortaya çıkış serüvenini, yazılırken bilemeyiz. Onun nasıl yazıldığını, ne gibi yollardan geçtiğini, biz ancak şiir bittikten sonra görür, anlayabiliriz diyeceğim. Hem de, hiç değilse bu benim için böyle demeden diyorum bunu.” Evet, İlhan Berk bir fotoğrafın banyo edilmesi gibidir şiir demeye getiriyor sözü, görüntü yavaş yavaş beliriyor onun karanlık odasında. Belki de yıllar öncesinde çekilmiş bir filmi banyo etmek için uğraşıyordur şair bilinçaltının kuyusunda. Şiir yaratısı bizim midir ya da doğuşuna, geçişine tanık olduğumuz bir olay mıdır hep düşünmüşümdür. Hangi yorum daha gerçek? İyisi mi sözü yine Platon’a bırakalım: “ ... Bu şairlerin yarattığı birer gölgedir olsa olsa, gerçek varlıklar değil. Bakalım sağlam bir taraf var mı bu adamların söylediğinde. İyi şairler, çoğu insanların ne iyi söylemiş dedikleri şeyleri bakalım biliyorlar mı gerçekten.” (Devlet-X, 599 a, s. 285
İlhan Berk, Defter 1984-1988’de ‘En Çok Sevdiği Yerler mi?’ başlıklı yazısında ipuçlarını verir bize. “Her insanın kendi mitologyası vardır. Bu da bu kurulu dünya değildir. Yarattığı dünyadır. Yazmak bu yüzden bilinmeyene açılmak demektir. ( … ) Bir şiir yürümüyorsa, o zaman tenha yerleri seçerim; boş bir kahvede, meyhanede, lokantada oturamadığım halde; böyle bir durumda birden, kimsesiz yerler, masalar ararım. (…) Evde en çok sevdiğim yer, evin iç avlusudur. “Kült Kitap” ı ortaya koyarken ebedi bir yalnızlıkla başbaşa, duyarlıklarıyla da yüzyüzedir İlhan Berk ama okuru karşısında dürüstlükten yana bir sorumluluk duygusu taşır.
“ ... "Galata" için tuttuğum notları (el kadar kağıtlar, haritalar, krokiler, minyatürler, listeler, fotoğraflar), her şeyi bir deftere yapıştırdım. Böylece onları şimdilik elimin altında tutabiliyorum.” der ve bir sabah Tünel’den başlar Galata’yı taramaya. “Her şeyi ben saptayacağım. Galata’ da hangi ağaçlar, hangi kuşlar var? Taşların türü nedir? Evler ne zaman yapılmış- Hayvanlara rastlanıyar mu, rastlanıyorsa ne türden?...”
Sıradan gibi görünen olaylar yazarın kaleminde asıl işlevine ulaşır. Gerçekler, yapıtlarda göründüğü an en ilgi çekici biçimini alıyor, eylemde değil, “Kendi kendini yitirmedir, yol.” Bellekte imgelemi çoğaltmak, imgeler dünyası kurmaktır İlhan Berk’in işi. Düşsel bir yaşama götürür bizi, köleliğe değil! Zaten, kim kanıt1ayabilir ki “üstün insan”ın “sıradan insan” dan daha insanca davrandığını. Gerçek odur ki Nietzsche’ nin ‘sürü insan’ dan daha insanca davrandığını. Gerçek odur ki Nietzsche’nin ‘sürü insan’, ‘sıradan İnsan’, ‘cılız insan’ diye nitelendirdiği çoğunluk üzerine kurulmuş dünyada bu çoğunluğun çıkarı için devinmez İlhan Berk. Bir noktanın iyice açıklığa kavuşması gerekir. Bir edebiyatçının işinin, her şeyden önce edebiyat yapmak olduğunu yazar iyi bilir dersek, eksik bir belirleme yapmış olmayız sanırım.
Mayaların "sıfır" ile birlikte bulduğu virgül, yazı imleri içinde en çok sevdiğidir ama yine de “elli sayfalık tek bir tümce yazmak, virgülsüz, noktasız; ne zamandır bunu kuruyorum.” demekten kendini alamaz.
“Yazmak eylemi doğası gereği bir öldürme girişimi olduğu kadar, bir aşk: eylemidir de. Zaten ikisi de aynıdır.” İlhan Berk’ e göre.
Şiiri “sözcüklerin kurban edilmesi” olarak gören George Bataille geldi aklıma. Tüm zıtlıklar gibi, her kurban etme eylemi de birleştiricidir, siz sözcükleri kime kurban ediyorsunuz sevgili İlhan Berk?
“Gece Platon’a armağandır. ideaları başka türlü anlayamayız. İdea ve şiir. İç içe iki kaşık gibidir.” gibidir İlhan Berk’te. Filozof olan edebiyatçının bilinç ve duyarlığına sahiptir. Selahattİn Hilâv’ın dediği gibi: “filozof, hayatın anlamını bulmaya ve bu anlama uygun yaşamaya çalışan kimsedir.” (100 Soruda Felsefe El Kitabı, s.5)
“Bir ilkokul dili bulmak ... Bir ilkokul diliyle dolaşmak, yaşamak ..” istemesi boşuna değildir. “Bir çocuk gibi baktım ben şiire. ( .. ) Bunun için bitmez tükenmez olanaklar birimidir benim için şiir.” der. Kendini bu alanın çocuğu sayar. Sayar ki çocuk o alanda büyüsün, kendi çıkış yollarını bulsun, çünkü çocuğun dehasına hiçbir deha ulaşamaz, bunu iyi bilir İlhan Berk.
Yuvasından tek başına çıkıp, bir taşın üstünde güneşlenen karıncayı gözlemler şair ve düşünür: “Karıncalar bir başlarına yaşamazlar, yalnızlığı bilmezler diye düşünürdüm hep. Değilmiş! Bir karınca da tek başına yaşamaya özlem duyabiliyor.” diyerek “Bireyci Bir Karınca” yı taşır imgelemimize. Elindeki malzemelerle laboratuvar çalışması yapıp, Ernst Fischer’in deyimiyle ‘yaşantıyı yeniden kurmak’ üzere, düşünce ve yaşama biçimi birliğini, aksamayan bir ilişki boyutuna ulaştırır Berk .. “Ağaçlar gökyüzünü soru yağmuruna tutuyorlar”dır ona göre.
“
“Kanaryalara (neden yalnız onlara, bilmiyorum ) ayrı bir eğilimim var. Onlar üstüne hiçbir şey bilmiyorum.” der bir yerde…(Tabula Rasa / 89)
İçinde uzun sözcüğünün sesleri olduğu için Zonguldak sözcüğünü sevdiğinizi biliyorum İlhan Berk.
Eskiden grizu sızıntılarını anlamak için maden ocaklarının derinliklerine kanaryaların asıldığını anlatırmış dedem. Kanaryalar ölmeye başladığında maden ocağını hızla boşaltırlarmış. “Kanaryalar nasıl mutlu olur?” Ölen arkadaşları için ağıt yakarken! ... “Hem dünya çoktan şaşırtıcılığını. yitirdi. Korkunçluk bunda!”
“Yaralarımız aynı yaralar, ama benzemiyorlar birbirlerine.” diyorsunuz ya, evet, sevgili İlhan Berk, hangi yaramızı sarmışsa, çöllerde kum bırakmayan zaman, siz de biliyorsunuz ki yalan!
Yaralı bir güverciniz artık adımız Eylül! Ne demişti bir karınca “Yürü, dünya bizden sorulur,” “Sular bizden akıllıdır, uyumaz,” dizesini Dağlarca’dan, okuyucusuna hatırlattıktan sayfalar sonra; “Su Herakleitos’undur.” diyerek yolumuzu aydınlatır. Sözcükler kendi coğrafyalarını tanımak, algılamak için çokanlamlılığa açı1ırlar. Sürekli yolculuklarının amacı budur. Bunun için demir alırlar,” İlhan Berk’e göre. Bu yüzden olsa gerek, "suyu uyurken görür". Yine de “Seni seviyorum, seni seviyorum, diyor, su.”
Kült Kitap’ın duvarı, bir su damlasının peşisıra gelen su damlaları gibi durmadan birikmenin ve sonunda taşmanın mayasını kuşaktan kuşağa ileten yazılardan, dizelerden örülmüştür. Hiçbir kilit başa çıkamamıştır İlhan Berk’le, engin bir duyarlığın imbiğinden damıtmıştır yazdıklarını.
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız