Tarih: Prş May 17, 2007 11:39 am Mesaj konusu: Avrupa arzusu, Avrupa korkusu
Son günlerde 'hayat tarzı' kaygısıyla meydanları dolduran Batılı yaşam tarzını benimsemiş kadınların, 'AB'ye hayır' diye bağırmalarını belli ki Avrupalılar anlamakta güçlük çekiyorlar.
Hatırlarsanız, Avrupalıların anlamakta zorluk çektikleri bir başka konu; kendilerine muhafazakâr ve İslamcı diyen bir partinin AB görüşmelerini sürdürmedeki beceri ve hevesiydi. Bu son kafa karışıklığının öncekine hiç benzemediği açık; çağdaş, laik, Batılı standartta yaşamak isteyen yüz binlerce kadın posterini, bayrağını, minisini, dekoltesini kaptığı gibi sokağa dökülerek sadece AKP'ye değil Avrupa'ya da 'hayır' dedi. Batılı birçok siyaset bilimciyi şaşırtacak bu tablonun hangi bilginin konusu olduğunu kestirmek pek kolay değil. Bana öyle geliyor ki en azından bu aşamada siyaset biliminin psikolojiden destek alması gerekiyor. Konuştuğumuz kavramlar korku ve kaygı olduğuna göre! Birkaç yıl önce Lüksemburg'da yapılan bir toplantıda, Türkiye'nin Avrupa Birliği adaylığı vesilesiyle 'Avrupa arzusu' başlıklı bir konuşma yapmam istenmişti. Daha baştan sorunlu bulduğum 'arzu' temasına da değinerek Avrupalı dinleyicinin gururunu pek de okşamayan şeyler söylemiştim orada. Bir kültürün, bir değerler bütününün kendisini arzu nesnesi olarak tanımlamasındaki marazi duruma değinerek, arzunun tarafları olarak kendini konumlandıran kültürlerin karşılıklı zaaflarına vurgu yapmıştım. Kendisinden aşağıda gördüğü kültürler tarafından arzu edilmeyi kimliğinin temel unsuru sayan Avrupa'yı bekleyen en büyük krizin 'gerçekten' arzu edilmemek olacağını belirtmiştim.
Avrupa'dan korkan kim? Şimdi içinde bulunduğumuz durum tam da bu arzu etme, etmeme girdabında dönen hislerin yarattığı kafa karışıklığı ile ilgili. Bir yanda varlığının hedefi olarak Batılılaşmayı gören Batı karşıtı 'laik' kesimler, diğer yanda ise laiklerin, Batılı hayat tarzına tehdit olarak gördükleri, Batı karşısında komplekssiz bir duruş sergileyen, muhafazakar İslamcılar. Bu farklılıkta daha karmaşık görünen Batılı yaşam tarzını benimseyen kesimlerin duyduğu Avrupa korkusu. Bu kesimler bir yandan Avrupalı gibi olmak isterken diğer yandan özünü kaybetmekten korkuyorlar. Bu ikili arzunun yarattığı ruh hali son mitinglerde özellikle kadınların verdiği tepkide görünür hal aldı. Son günlerde iyice netleşen tablo bize şunu gösterdi; özünü kaybetme endişesini toplumun muhafazakâr kesimleriyle, laik kesimleri farklı yaşıyor. O halde şunu sormak gerekiyor; şimdilerde muhalefette kalan ve cumhuriyet ideolojisini savunan kesimin gözünde Avrupa eskiden neydi, şimdi nasıl bir anlam taşıyor? Görünen, hayranlıkla nefret arasında gidip gelen bir ilgi olduğu. Biraz hatırlamaya çalışalım; cumhuriyet ideolojisinin öncüleri yüzyıl başında geleneği tamamen reddederek yeni bir Türk kimliği inşa ettiler. Bu reddedişte diğer ulusların modernleşme serüvenlerine pek de benzemeyen, geçmişi tümden unutmayı seçen travmatik bir yan vardı. Geçmişi tümden reddeden bu kesimler, inşa edilecek yeni kimlikte Batılı niteliğinin altını fazlasıyla çizdiler. Türk modernleşmesinin diğer adının Batılılaşma arzusu olması, durumu yeterince anlatıyor. Ama bir arzuyu uzun süre beslemenin yegane şartının kavuşamama olduğunu biliyoruz. Anadolu'da halk arasında söylenen bir söz vardır 'seversin vermezler, aşk olur'. Oysa şimdi, cumhuriyetin yetiştirdiği ilk kuşaklar ve o ideolojik mirası devralan kesimler, kapısında beklediğimiz Avrupa tarafından tabiri caizse yutulma korkusu yaşıyor. Çünkü kabul edilmek üzere olduğu Avrupa evinde belki de ilk kez 'kendi olma' ihtiyacı hissediyor. Ama bir kendi yok! Avrupalı karşısında yeterince güçlü ve özgün bir varlık sergileyemediği için de başlangıçta duyduğu arzu, korkuya ve savunmaya dönüşüyor. Tüm arzular gibi yıkıcı etkisini gösteriyor. Oysa muhafazakâr kesimler için bu süreç tamamen farklı işliyor. Geleneği reddetmeyen ve onunla yeni bir ilişki kurmayı isteyen bu kesim, bakış açılarını besleyen en önemli kanallardan biri olan tarihsel (Osmanlı) vizyonunun etkisiyle daha farklı bir ilişki kurmak istiyor Avrupa'yla. Bu kesimin gözünde Avrupa arzuları kışkırtan değil, demokrasi, özgürlük ve refah gibi değerleri nedeniyle ilişki kurulması gereken 'bir başka' medeniyet. Bu nedenle Avrupa'yla ilişki, bir dahil olma değil, bir medeniyetler buluşması olarak algılanıyor. Bu siyasal zümrenin gözünde artık Avrupa bir arzu öznesi değil. Ona benzemek gibi bir projeleri yok çünkü. Tam tersine farklı yanlarını yaşatabilmek için Avrupa demokrasisine ihtiyaç duyuyor ve bu benzemezlikle yan yana yaşanabileceğine inanıyor. Çünkü kendilerine model aldıkları fetih dönemi Osmanlı'nın uzun süre Avrupa ile bir arzu ilişkisi olmadı. Muhafazakâr liberal kesimin gözünde Avrupa'yı tehdit eden bir gücü vardı Osmanlı'nın. Bu emperyal vizyonla hareket ettikleri için de, Ortadoğu'da cumhuriyet ideolojisine ters düşen rollere soyunuyorlar. Cumhuriyetin reddettiği, aşağıladığı Arap ve İslam dünyasını sahiplenerek, ilişki kurmaya, böylece kendi Müslüman, Türk kimliğinin unsurlarını sağlamlaştırmaya çalışıyorlar. Tuhaf olan Ortadoğu ve İslam dünyasına olan bu ilgi Batı'yla ilişkilerinin yolunda gittiği bir döneme rastlıyor.
Avrupa paranoyası düşlerimizi süsleyen Avrupa kapılarını açıp 'evet, artık içeri girebilirsin' dediğinde, arzusunun doruğuna ulaşmış bizlerin verdiği ilk tepki; 'Avrupa kapısından içeri girdim; ama onlar karşısında ben neyim? Kimim?' sorusu oldu. Bu sorunun yansımalarını Avrupa karşıtı gösterilerde izledik, izliyoruz. Evet, sahiden kimiz biz? Bir taklidi olmaktan öteye gidemediğimiz ve pek de şefkatli davranmayan Avrupalıya 'Ben sendenim, sana benziyorum' dememiz, sonucu değiştiremedi. Belki de Cumhuriyet tarihinde ilk kez Avrupa Birliği üyeliği kesinleştikten sonra bastırılmış tüm yanlarımızla yüzleşmek zorunda kaldık ve kendimize 'kimiz biz?' sorusunu sorduk. Verecek bir cevabı olan geleneğe yakın muhafazakârlar kadar yazık ki laik kesimler şanslı değildi. Bir taklidi olduğu benzeri tarafından yutulmamak için bir ben icat etmek zorundaydı çünkü. Ortada bir ben olmadığına göre de içine kapanıp arzusunu öfkeye, savunmaya tahvil etmek zorunda kaldı. Şimdi buna Sevr korkusu deniyor. Diğer adıyla 'Avrupa bizi bölmek istiyor' paranoyası. Artık her iki cenahtan da (hem İslamcı, hem laik) arzulanmayan ama en azından muhafazakâr kanadın ilişki kurmakta sakınca görmediği Avrupa'nın bu yeni durum karşısında şaşırması, dahası kafasının karışması normal. Bir yanda Batılı hayat tarzına, muhafazakârları tehdit olarak gören Batı karşıtı laikler, diğer yanda muhafazakar bir hayat tarzı isteyen Batı taraftarı İslamcılar. Tarih boyunca kendine özgü bir çizgisi olan bu coğrafyanın dünyaya son armağanı bu olsa gerek. İstediğiniz kadar bu toplum kesimlerini, 'küresel sermayenin işbirlikçisi, yeşil kuşak projesinin ürünü olmakla eleştirin, paradoksal biçimde iki buçuk asırlık Batılı olma arzumuzu onlar temsil ediyor. Üstelik belki de ilk kez eziklik ve kompleks duymadan yapıyorlar bunu.
Ankara ve İstanbul'daki "Cumhuriyet" mitinglerinin hemen sonrasında Avrupa'nın önde gelen gazetelerinden bir meslektaş ziyaretime geldi.
Sorduğu soru şuydu: "Türkiye'de açıklamayı başaramadığım bir paradoks ile karşı karşıyayım... Yaşam tarzları, giyim kuşamları itibarıyla modern ve Batılı olan toplum kesimleri, askeri demokratik sürece müdahaleye çağırıyor ve Batı'ya öfke saçıyor... Öte yanda yaşam tarzları, giyim kuşamları itibarıyla pek modern ve Batılı olmayan toplum kesimleri ise, askerin siyaset dışında kalmasını istiyor ve Avrupalılaşmayı destekliyor... 'İslamcı' denilen AKP, AB üyeliği yolunda önemli siyasi ve ekonomik reformlara öncülük etti; 'laik' denilen CHP ise Türkiye'yi Batı'dan uzaklaştırmaya çalışıyor... Bu paradoksu nasıl açıklıyorsun?"
Verdiğim cevabı şöyle özetleyebilirim: Türkiye'de yaşam tarzları, giyim kuşamları itibarıyla modern ve Batılı olan toplum kesimlerinin büyük bölümü, kökleri Türkiye'nin kendine özgü İslamcı hareketinde olan AKP iktidarından korkuyorlar. Türkiye'nin büyük kentlerinde ve kıyı bölgelerinde yoğunlaşan bir kültürel azınlık oluşturduğu söylenebilecek bu kesimin özellikle kadınları, iktidarını pekiştirdiği takdirde AKP'nin insanların yaşam tarzlarına ve giyimlerine karışacağından, geleneksel ve dinsel normları topluma dayatacağından endişe duyuyorlar. Bunun için devletin dini kontrol etmesi, dinsel özgürlüklere sınırlama getirmesine dayalı politikaları ve askeri darbelerle adım adım yerleşmiş olan bürokratik vesayet rejiminin devamını istiyorlar.
Benzer korkuları Türkiye'deki en büyük dinsel azınlık olan Aleviler de paylaşıyor. Kendilerini Sünni çoğunluğun egemenliğinden koruduğuna inandıkları için, onları "yok" sayan resmi kimlik ve laiklik politikalarına karşı ancak 1990'larda itiraz etmeye başlayabilen Aleviler de bir "Sünni partisi" olarak gördükleri AKP'nin daha da güçlenmesinden kaygılılar. Ankara, İstanbul ve İzmir'de devlet desteğini arkalarına alarak meydanları dolduran yüz binler esas olarak bu iki kesimden geliyor. AKP iktidarının bugüne kadar laiklikle ilgili yasal düzenlemelerde hiçbir değişiklik yapmamış olması korkuları gidermeye yetmiyor. AKP'nin "gizli bir gündemi" olduğuna ve bürokratik vesayete son vermeyi başardığı gün Türkiye'yi İran'a benzeteceğine inanıyorlar.
İslamcı hareketin geçirdiği evrim ve AKP'nin iktidardaki uygulamaları ışığında, bu korkuların gerçeklerle fazla bir ilgisi olmayabilir. Ne var ki bu korkular anamuhalefet partisi tarafından körükleniyor ve sömürülüyor. Gerilemekte olan oylarını, bir "dinci-laik" kutuplaşması yaratarak artırma arayışında olan CHP, bu çaba içinde giderek geriledi ve 1930'lardaki milliyetçi-devletçi söylemine sarıldı. Asker ve sivil bürokrasi de kısmen ideolojik nedenlerle, yani resmi kimlik ve laiklik politikalarına bağlılık nedeniyle, kısmen de vesayet rejimi içinde sahip oldukları ayrıcalıkları koruyabilmek amacıyla bu korkuları teşvik ediyor.
Görünürdeki "kültür kavgası"nın ardında, gerçekte bir "iktidar kavgası" var. 1980'lerden itibaren Türkiye'de komuta ekonomisinden piyasa ekonomisine geçiş, ekonominin dışa açılması ve eğitim hizmetlerinin ülke sathına yayılması sonucunda büyük bir sosyo-ekonomik dönüşüm yaşanıyor. Anadolu'nun işadamları ve meslek sahipleri ekonomik bakımdan giderek güçleniyor ve iktidardan pay istiyor. AKP'nin esas olarak yükselen Anadolu burjuvazisinin temsilcisi olduğu muhakkak. AB'ye katılım sürecinden yararlanarak bürokratik vesayetten kurtulmak isteyen AKP, bu iktidar mücadelesi içinde demokratik ve laik vasıflarını giderek yükseltti.
Kısacası Türkiye'de bugün yaşanan siyasi mücadele, AKP-CHP rekabetinin ötesinde demokrasi yerleşecek mi, yoksa bürokratik vesayet düzeni sürecek mi noktasında odaklanıyor. Yakın zamana kadar AB'ye katılım süreci demokrasinin yerleşmesine güçlü bir destekti. Ne yazık ki, Merkel-Sarkozy faktörü AB'nin Türkiye üzerindeki "yumuşak gücü"nü neredeyse sıfırladı.
19 Mayıs 2007, Cumartesi/ŞAHİN ALPAY
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız