Kayıt: Jun 15, 2005 Mesajlar: 163 Nereden: Afyonkarahisar
Tarih: Sal May 15, 2007 5:32 pm Mesaj konusu: KILIÇ ZORU MU ? AKIL YOLU MU?
Türkler Müslümanlığı Kılıç Zoruyla Kabul Etmişlerdir...(!?!) forum başlığında her ne kadar ünlem ve soru işareti olsa bile söylem bir kesinliğin ifadesi gibi gözüktüğü ve okuyanlarca da öyle algılanabileceği düşüncesi üzerine kılıç zoru mu akıl yolu mu başlığında yeni bir başlık atarak konuyu irdelemek zaruri bir hal aldı.
Açılan ilk başlığa gelen cevaplar arasında Kürtlerin İslamı kılıç zoru ile kabul ettikleri sorusu da olunca her iki konuyu bir başlıkta toplamanın bir mahzuru olmadığını düşünmekteyim.
İslamiyetin nasıl doğduğu konumuz olmadığı için konuya Türklerin İslam ile tanışma kısmından girmek isterim.
Bilindiği üzere Halife Hazret-i Ömer, emrindeki bir avuç Müslüman gâzisiyle 641'de Suriye ve Mısır’ı fethederek, koca Doğu Roma’nın kanatlarını kırdı ve 642'de Büyük Sâsânî İmparatorluğunu yıkarak Ceyhun kenarına ulaştı. İşte Halife Hazret-i Ömer bu tarihten sonra Türklerle temasa geçti.
Ancak bu devrede İslâmın merkezinde Hazret-i Ömer ve yerine geçen Hazret-i Osman’ın şehit edilmeleri ve sonraki yıllarda başlayan iç mücadeleler, 8. yüzyıl başlarına kadar Türklerle Müslümanların münasebetlerini bir sınır komşuluğundan ileri götürmedi.
İslamiyet, VII. yüzyılda yayılmaya başlamıştı ama Türklerin bu yeni dine geçişleri de aynı yüzyılda başlamış olsa bile ancak X. yüzyılda tamamlanmıştır…
Türklerin İslâmiyet'le ciddi anlamda ilk tanışmaları Emevi dönemiyle başlar da denilebilir. Ancak Emevi yönetiminin tutumu sebebiyle, Türk toplulukları arasında İslâmiyet fazla yayılmamıştır. Buna rağmen, az sayıda da olsa Emevi ordusunda görev alan Müslüman Türkler bulunmaktaydı. Meselâ Horasan Vâlisi Ubeydullah bin Ziyad henüz 674 tarihinde 2000 Türk okçusundan bir ordu oluşturmuştu.
Talas Savaşı, Türklerle Müslümanların birbirlerini daha yakından tanımalarını, dostane ilişkiler kurulmasını sağladı. Bu sebeple Talas Savaşı hem Türkler hem Müslümanlar için bir dönüm noktasıdır
Yukarıda zikrettiğim üzere Türklerin kitleler hâlinde Müslüman olmaları özellikle X. yüzyılda hız kazanmıştır.
900 tarihlerinde İtil ( Volga) çevresinde bulunan Bulgar Türkleri arasında Müslümanlığa çok büyük ilgi vardı. Nitekim İtil Bulgarları hükümdarı Almış Han, 920 'de Abbasi halifesine müracaat ederek din âlimleri ve mimarlar göndermesini rica etmişti. Aynı tarihlerde Önce Karluk, Yağma ve Çiğil boyları, ardından Oğuzlar arasında İslâmiyet yayıldı. Karluk, Yağma ve Çiğil Türkleri, ilk Müslüman Türk devleti olan Karahanlı Devleti'ni, Oğuzlar ise Selçuklu Devleti'ni kurmuşlardır.
Selçuklu devletine ve ardından kurulan Osmanlı İmparatorluğuna kısaca değinmeden önce Türklerin İslamiyeti seçme nedenleri irdelemek gerekir.
Türklerin geçmişi araştırıldığında dinsel yönden çok tarılı bir inanca sahip olmadıkları görülür. Tek bir tanrının varlığına inanılmış, Tanrı'ya "tengri" adı verilmişti. Bu tanrı Gök tanrı olarak da bilinmekteydi. Ayrıca doğada bir takım gizli güçlere de inanılırdı. Şamanizm yani iyi ruh ile kötü ruhun varlığının olduğuna inanç yaygındı. İyi ve kötü ruh inancı öldükten sonra yaşama inancını da beraberinde getirmişti.
Hatta cennet ve cehennem inançları da olduğundan İslamiyet öncesi Türklerde görülen tek Tanrı inancı, İslamiyet'in kabul edilmesinde çok etkili olmuştur.
Türklerde öldükten sonra yaşama inanıldığından, mezarlara Balbal'lar dikilirdi. (Balbal, öldürülen düşman sayısı kadar dikilirdi.)
BALBAL :
Orta asya Türklerinde, şamanlık dininin geçerliliğini yaygın olarak koruduğu dönemde, ölen savaşçıların kurgan denilen mezarlarının etrafına dikilmiş, savaşçının öldürdüğü düşmanlari simgeleyen, genellikle bir taş parçasının üzerine yontulmuş bir elinde kılıç, diğer elinde şarap kadehi tutan savaşçı figürlerinden oluşan heykellere verilen ad.(Vikipedi)
Türkler elbette Şamanizm diye adlandırılan bu inanç sisteminden bir anda vazgeçerek ve çok kısa sürede toplu olarak İslamiyete girmemişlerdir.
İncelendiğinde Türkler tarih boyunca çeşitli dinlere girmiş ancak bu dinler halk arasında değil daha çok idareci kesimde kabul görmüştü. Buna rağmen İslâmiyet dışındaki dinlere girenler Türklüklerini tam anlamıyla koruyamamışlardır.
İslâm dini, kendilerini ifadelendirdikleri millî yapıya uygun olduğu içindir ki Türkler kitleler hâlinde bu dini kabul etmişler ve Türklüklerini korumuşlardır.
Türkleri islamiyete yakınlaştıran en önemli sebep, tevhid inancı olmuştur. Allah’ın birliği inancı Türkler’de çok yaygın olan bir inançtı. Din adamlarını huzuruna çağıran Mengü Kağan, “[b]biz tek Tanrı’nın varlığına, onun sayesinde yaşadığımıza ve onun emri ile öldüğümüze inanıyoruz” demişti. (Süleyman Kocabaş, Adil Türk İdaresi, s.15)
Türklerde Allah’ın birliği inancı “Kök Tengri” (Gök-Kainat Tanrısı) olarak isimlendirilmişti. Türkler’in inançları ile islam inancı arasındaki benzerlik sadece bununla sınırlı değildi. İslamiyet öncesi Türkler ahiret gününe, öldükten sonra dirilmeye, kaza ve kadere inanırlar ve kurban keserlerdi. Zina ve eşcinsellik kesinlikle yasaktı ve hırsızlık ağır ceza ile cezalandırılırdı. (İ. Hami Danışmend, Türk Irkı Neden Müslüman Oldu, s.17)
Türklerin İslamiyeti kabul etmelerinde İslam öncesi Türklerin inançları ile İslamiyet arasındaki büyük benzerlikler önemli rol oynamıştır.
Bu benzerlikleri kavradıkça İslamiyete her geçen gün yakınlık duyan Türkler, Emevi Valisi’nin Horosan’da İslamiyeti yaymak için cami ve medrese açmasına hiçbir tepki göstermemiştir. Bu yakınlaşma süreci Arap Müslümanlarla Türklerin ortak düşmanları olan Çinlilere karşı omuz omuza mücadele etmesiyle doruk noktasına ulaşmıştır.
Bazı kaynaklarca da Türklerin hiçbir baskı veya zorla karşılaşmaksızın İslâmı kabul etmeleri, üç ana sebebe dayandırılmaktadır.,
Birincisi, Türklerin inanç ve yaşayışlarının İslâm’a çok yakın olmasıdır. Tek bir yaratıcıya îman, âhirete ve ruhun ölmezliğine inanma ve yaratıcıya kurban sunma gibi temel inanışlar islâmda da vardı. Zinâ, hırsızlık, gasp, adam öldürme, yalancılık ve koğuculuk gibi kötü huylar, islâm dininde de şiddetle men ediliyordu.
İkinci sebep ise , İslâmiyetteki cihad emri, Türkün alplik ve fetih görüşüne uygun düşüyordu. Bu gibi sebeplerle öncelikle Mâverâünnehir (Türkistan) bölgesinde yaşayan Göktürkler arasında İslâmiyet yayılmaya başladı. Türklerin İslamiyeti kabullerinin diğer safhası da bu sırada gerçekleşmeye başladı.
Daha kuzeyde ve batıda yer alan Müslüman olmayan Türkler, özellikle Türkistan'la ticarî faaliyetleri sırasında üçüncü sebep kendiliğinden oluşmaya başladı zira ticaret esnasında kendi dillerini konuşan ırkdaşlarının gerek anlatımları, gerek yaşam biçimleri bu dîne daha çabuk ve kolaylıkla girmelerine sebep oldu.
Zeki bir millet olan Türkler, Müslümanların hakimiyetlerinin sağlam esaslara dayandığını ve Müslümanların idaresi altında Ön ve Orta Asya arasında medenî ve ticarî münasebetlerin kolaylığını görünce, İslâm dinine karşı daha fazla ilgi duymaya başlamışlardır. Bir kısım küçük Türk beyliklerinden sonra Orta Tiyanşan'da yaşayan Karahanlılar'ın güçlü hakanı Saltuk Buğra Han "Abdülkerim" adını alarak 920 yılında İslâm dinini kabul etmiştir. İşte bu olay nice yüzyıl sürecek olan Türk tarihinin kaderini değiştirmiştir.
940 yılında devlet olarak İslâm hukukunu uygulamaya başlayan Karahanlılar, ilk Müslüman Türk Devleti olarak tarihe geçmişlerdir.
Selçuklular ise , Türk-İslam devletlerinin en büyüklerindendir. Oğuzların Üçoklar kolunun, Kınık boyuna mensupturlar. Onuncu yüzyılın sonu ile onbirinci yüzyılın başlarında İslam'ı kabul ettiler.
Selçuklular; Çin'den, Batı Anadolu dahil bütün Ortadoğu ülkeleri, Akdeniz sahilleri, Kuzeybatı Afrika, Hicaz ve Yemen'den Rusya içlerine kadar yayılan hakimiyetin, muazzam bir kültür ve medeniyetin temsilcisi olmuşlardır.
Büyük Selçuklu Devleti Sultanı Alparslan ile Bizans İmparatoru Romen Diyojen kuvvetleri arasında, 26 Ağustos 1071 tarihinde, Doğu Anadolu’da Malazgirt Ovasında meydana gelen muharebe, dinî, millî, siyasî, askerî neticeleri ve Türk-İslâm tarihinin en büyük zaferlerinden biri olması bakımından önemlidir.
Türkler, Müslüman olduktan sonra küçüklü büyüklü 100'e yakın devlet kurmuşlardır. Bunların en uzun ömürlüsü ise 625 yıl ile Osmanlı Devleti olmuştur.
Selçuklu Sultanı Üçüncü Alaüddin Keykubad, Eskişehir ve İnönü taraflarını Osman Gazi'ye verdi. Osman Gazi 1291 yılında İnegöl Tekfuru ile savaşıp Karacahisar'ı aldı.
Sakarya taraflarına akınlar düzenledi. Amcası Dündar Bey Bizans Tekfurları ile ilişki kurduğu için 1298 yılında öldürüldü.
Osman Gazi'nin yoğun siyasi ve sosyal faaliyetlerinin devam ettiği bu yıllarda, İlhanlılar Anadolu Selçuklu Sultanı Üçüncü Alaüddin Keykubat'ı sürgüne göndermişler ve Selçuklu Devleti tahtsız kalmıştı.
Osmanlı başkentinin Bilecik'e taşındığı, Selçuklu tahtının boş kaldığı 1299 yılında Osmanlı Devleti'nin kurulduğu kabul edilmektedir. (Bazı kaynaklarda Osmanlı Devleti'nin kuruluş tarihi 27 Temmuz 1301 olarak geçmektedir.
Hem İslâm hukukunu uygulayan son Türk devleti hem de en uzun ömürlüsü olması açısından Osmanlı Devletinin, Türk-İslâm Devletleri arasında ayrı bir yeri ve önemi vardır.
Tarihte yapılan kısacık bir gezinti ile anlaşılmaktadır ki Türkler İslam dinini zorla, kılıçla kabul etmemişlerdir.
Tarihlerden anlaşılacağı üzere Türklerin VII.yüzyıldan sonra dikkatle takip ettikleri bu dini zorlamalarla değil akıl , mantık ve vicdan süzgeçlerinden geçirerek ve sindire sindire X.yüzyılda kabul ettikleri ortaya çıkmaktadır.
Zira tüm kaynaklar bizi bu sonuca getirmektedir.
GELELİM TÜRKLERİN KÜRTLERİ KILIÇLA VE TÜFEKLE İSLAM DİNİNE GİRMEYE ZORLAMALARI MASALINA:
Önceki yazımın altına Kürtler ile ilgili bir not düşmüştüm. Zana ile ilgili…bunu biraz detaylandıralım şimdi.
Leyla Zana'nın eşi Mehdi Zana yaptığı söyleşinin bir bölümünde şöyle diyordu:
Soru :-Alparslan’ın ordusunda Kürtler mi vardı?
M.Z. : Kürtler Selçuklulara yardım olsun diye 14 bin askeri Türk ordusuna veriyorlar. Bunlar birlikte savaşıp Malazgirt’te kazanıyorlar. Anadolu’nun kapılarını Kürtler ve Türkler birlikte açıyor. Bu, İbnu’l Ezrak’ın Mervani Kürtleri Tarihi’nde yazılıdır. Merak edenler gidip bunu okusun. Orijinali Londra Müzesi’ndedir. Bu tarihte Kürtlerin geleceği ve geçmişi var. O dönemde 14 bin asker çok büyük bir rakam demektir. Ordunun neredeyse yarısına tekabül etmektedir. Bir diğer konu ise Sümerler ile ilgili.
Soru : -Yoksa Sümerler de Kürt mü?
M.Z. : Evet… Sümerler Kürt’tür. Türk değildir. Ama bu konuyu da çarpıtmışlar ve yanlış bilgilendirmeye gitmişler. Dünyada aşiretten devlete ilk geçen Sümerlerdir. Mezopotamya boşuna medeniyetlerin beşiği olmamıştır. Mezopotamya’da da Kürtler her zaman önemli bir halk olmuşlardır. Büyük bir tarih oluşturup yaşamışlar. Bu yüzden Mezopotamya’da etkili olan Sümerler Kürt’tür.
Soru -Daha sonra Kürtler nasıl bir duruma geldiler?
M.Z.: Osmanlılar, İranlılar ve Arapların fetihleri Kürtlere çok zarar verdi. Bir bütün hâlinde yaşayan Kürtler dağınık hâle geldi. Ondan sonra da doğru düzgün bir devlet olamadılar. Ben bu yüzden Irak Kürdistan’ındaki Kürt devletini çok anlamlı buluyorum. Bu, Kürtlerin yeniden dirilişi ve zafer kazanması demektir. Ve Kürtler bu zaferi sonuna getirmeyi başarmışlardır. Artık orada bir Kürt devleti var.
Soru -Bir söyleşinizde ‘Kürtler İslamiyet’i kabul ettiklerinde kaybettiler’ dediniz. Bu söylediğinizi nasıl anlamak gerekir?
M.Z. : Aslında tam olarak öyle demek istemedim. Doğrudur, Kürtlerin İslamiyet’e geçmesiyle birlikte önemli kayıpları oldu. Ama bunun sebebi dinde değildi. Dini yozlaştıran kişilerin Kürtleri kullanmasındaydı. Müslüman bir aileden geliyorum, Silvan şeyhlerinin torunuyum. Ama öncesinde benim de dedelerim Müslüman değildi. Kürtler yanlışlıkla Müslüman oldu. Kılıçla, tüfekle üstümüze geldiler, ‘kelime-i şehadet getir’ dediler, dedelerimiz de şehadet getirerek Müslüman oldu. Kürtlerin Müslümanlığı böyledir.
Soru -Kürt olduğu söylenen Salahaddin Eyyubi de kılıç zoruyla mı Müslüman oldu?
O kendisini delice İslamiyet’e adamış biriydi. Kürt ve adil bir hükümdardı. Ordusunda her dinden ve milletten insanlar vardı. Avrupa onun fetihlerinden rahatsız oldu. Hâlâ rahatsızlar. Ama o öldüğünde cebinde çok az bir parası vardı. Halkına hizmet etmişti.
İşte Mehdi Zana’nın tutarsızlıkları....
Kürtlerin İslamı kılıç ve tüfekle zorla kabul etme masalı da bir uydurmacadan ibarettir. Zira zorla dahil edildiğiniz bir din uğruna ondört bin askerinizi feda etmeyi göze almak akıldışıdır ve Alparslan’ın ordularına katıldığını iddia ettiği ondört bin kürdün savaşın olduğu tarihe baktığımızda (1071) Müslüman olmadığını düşünürsek ve yine iddia ettiği gibi ordunun yarısına tekabül ediyorsa Alparslan böyle bir savaşı nasıl göze alabilirdi?
Güvenmediği bir ordu ile nasıl yola çıkabilirdi?
Selahattin Eyyubi Mehdi Zana'ya göre kendisini İslamiyete deli gibi adamış biri oluyor ama kılıçla kabul edilen dine bir hükümdarın nasıl deli gibi kendini adadığına dair bir açıklama yapamıyor.
Hani hükümdar değil de sıradan biri olsa can korkusu ile din değiştirdi diye düşünülüp anlaşılabilir.
Öldüğünde cebinde çok az parası vardı, hep halkına hizmet etmişti diyerek dikkati başka yöne çekme girişiminde bulunuyor.
Bilgi notu : Eyyubîler Devleti (1171 - 1252) tarihleri arasında hüküm sürmüştür.
Yine Mehdi Zana diyor ki Osmanlılar, İranlılar ve Arapların fetihleri Kürtlere çok zarar verdi..
Kürtlerin Türklerle olan ortak tarihini anlamak için 16. yüzyılın başlarına, Yavuz Sultan Selim devrine uzanmak gerekiyor.
Ortadoğu"nun büyük bir bölümüne hakim olan Yavuz Selim"in karşılaştığı en büyük tehlike Safavilerdi. Liderleri Şah İsmail, sürekli olarak Anadolu"daki isyanları körüklüyor ve Osmanlı için askeri bir tehdit oluşturuyordu. 1514 tarihli Çaldıran Savaşı ile Yavuz, Safavi tehlikesini önemli ölçüde püskürttü. O zamana kadar Safavilerden rahatsız olan Sünni Kürt ve Türkmen aşiret beyleri, bu savaşta Osmanlı ordusuna büyük destek verdi.
Bu, Osmanlı ile Kürt beyleri arasında doğal bir ittifakın oluşması anlamına geliyordu.
Ancak Çaldıran savaşı, Güneydoğu Anadolu"nun Osmanlı tarafından tam manası ile fethedildiği anlamına gelmiyordu.
Savaştan sonra da bölge, aralarında herhangi bir birlik olmayan Kürt beylerinin egemenliği altında ve Safavi tehlikesine açık kalmıştı.
Savaştan sadece iki yıl sonra bu sorun da halledilecek ve Kürtlerin yaşadığı bölgeler Osmanlı toprağı haline gelecekti.
Bunu sağlayan en önemli aktör ise "İdris-i Bitlisî" adlı Kürt din âlimidir. İdris-i Bitlisî"nin babası soylu Kürt ailelerinden Mevlânâ Şeyh Hüsameddin El Bitlisî"ydi.
İdris, Kürtçe gibi Türkçeyi de çok iyi biliyordu.
Şah İsmail, Tebriz"i fethederek Akkoyunlu devletini yıkınca İdris de İstanbul"a gelip II. Bayezid"le görüştü. Padişah bu Kürt din âlimine büyük saygı gösterdi ve onu Osmanlı sarayında tarih yazıcılığıyla görevlendirdi.
İdris, Osmanlı"nın ilk sekiz padişahının hayatını anlatan Heşt Behişt (Sekiz Cennet) adlı ünlü eserini burada yazarak Sultan"a sundu.
1516 yılında, Şah İsmail"in Doğu ve Güneydoğu Anadolu"yu yeniden istila etme hazırlığında olduğu ortaya çıktı. Bu tehlike karşısında, bölgedeki Kürt aşiretlerinin beyleri bir araya gelerek Osmanlı"ya katılma kararı aldı.
Bu talebi de "Ariza" adlı bir metinde anlattılar.
Ariza’yı kaleme alan kişi de tahmin edileceği üzere İdris-i Bitlisi idi.
Yavuz Sultan Selim, kendisine başvuran Kürtlerin isteğini geri çevirmedi ve onları Safavi tehdidinden kurtarmaya karar verdi. Yavuz"un emriyle, Konya Beylerbeyi Hüsrev Paşa, İdris-i Bitlisi"nin manevi desteğiyle 10 bin kişilik bir gönüllü ordusu topladı ve Diyarbakır"ı Safavilerden kurtardı.
Zana'nın bir tezini de böylece çürütmüş oluyoruz.
Tüfek sözcüğü de Mehdi Zana’nın cehaletinin derecesini ortaya koymaktadır.
Zira Türklerin tüfekle tanışması, daha doğrusu ateşli silahlarla tanışması XIV. Asırda gerçekleşmiştir. Oysa Selahattin Eyyubi kendisini İslamiyete adamış bir hükümdarken tüfek nedir bilinmiyordu.
Osmanlılar XIV. asırda Avrupa'da kullanılmaya başlanan ateşli silahları kısa sürede tanıyarak kendi ülkelerine transfer ettiler. Osmanlılar Fatih Sultan Mehmet döneminde (1451-1481), ateşli silahlarda ve bilhassa topçulukta, dönemin en ileri teknolojisine sahip oldular.
Eğer Kürtler Zana’ya göre kılıçla Müslüman oldularsa, dayatma bir din ile İslama nasıl hizmet ettiler?
Yok eğer kılıç zoru ile Müslüman olmayıp tüfeği bekledilerse VII. Asırdan XIV.asıra kadar hangi dinde idiler ?
Ve eğer kökleşmiş bir dine sahip idiyseler nasıl oldu da silah zoru ile din değiştirdiler?
Ve yine Zana’nın tezi doğru diye düşünülse Kürtlerin içinden İslam dinine hizmet edip bugüne dek ismi süregelen din bilginleri nasıl oldular? Hepsi zorla mı oldu ?
Osmanlı tarihi bakımından belirtilmesi gereken bir diğer olgu da, Kürtler ile Türklerin kaynaşmış olmalarıdır.
Bu kaynaşma bazen öyle ileri derecelere gelmiştir ki yazar David McDowall, The Kurds adlı kitabında bu hususun altını çiziyor ve : "Kuşku yok ki, geç dönemde, bazı Arap ve Türkmen aşiretleri kültürel anlamda Kürtleştiler. Kürt ve Türkmen kabileleri bir arada yaşadı, bazı durumlarda birbirleri ile karıştı, bazı Türk liderler Kürtleri cezbetti veya bunun tam tersi oldu.” diyor.
Kaynaşma hiç kopma olmadan Abdülhamid devrine kadar sürmüştür. Sultan Abdülhamit Doğudaki Ermeniler arasında gelişen fanatik milliyetçi çeteler yüzünden bir tedbir olarak "Hamidiye Alayları" oluşturmuş ve Güneydoğu"daki Kürt aşiretlerinden adam devşirilerek bölgeyi Osmanlı devleti adına korumak amacıyla kurulan yarı askeri birlikler haline getirtmişti. Abdülhamid, ayrıca, yöreye gezici öğretmenler ve vaizler göndererek halkın eğitimine de önem verdi.
Prof. Dr. Ercüment Kuran, Kürt aşiret reislerinin çocuklarının askeri okullarda okutulması ve bunlardan Harbiye mektebinden mezun olanlarının nizamiye ordusuna tayin edilmesinin önemine işaret eder ve hükmünü "Doğu Anadolu halkının devletle bütünleşmesinde Abdülhamid"in hizmeti büyüktür" şeklinde verir.
Okuyup irdelediğimizde gerek Türklerin ve gerekse Kürtlerin hiçbir zorlama olmadan İslamiyete geçtikleri sonucu kolayca ortaya çıkar.
Zaten “koma akıl, akıl olmaz” deyişine binaen rahatlıkla, zorlama din de asla kişilerin severek, akıl, kalp ve ruh bütünlüğü ile inandıkları gerçek dinin yerini tutmaz diyebiliriz.
Hiç birimiz üzerimize uymayan elbiseyi, ayağımızı vuran ayakkabıyı taşımak istemeyiz.
Eğer bugün %99’u Müslüman bir ülkede yaşıyorsak bu, ne Türkleri ne de Kürtleri zorlayarak olmamıştır. İslamiyet belki de dünya üzerinde insanları birbirine yapıştıran, kaynaştıran en güzel yönünü bu coğrafyada ülkemizde göstermiştir.
Oysa bu gün ne yazık ki toplumumuzu İslam’dan vazgeçirmeye, etnik ayrıcalıkların hortlatılmasına ve kardeşi kardeşe düşman etmeye yönelik çabalar yoğundur.
İşte bu zaman diliminde tarihten çıkarılacak dersler olduğu kadar , dinimizin bizi birbirine yaklaştıracak, kırılan gönülleri onaracak, halkı birbirine gönülden yapıştıracak yönü ortaya çıkmakta ve önem kazanmaktadır.
Saygılarımla
Not: Dikkat etmeme rağmen yazım hatalarım var ise özür dilerim.
Faydalandığım Kaynaklar:
Mustafa Aksoy arşivi, Türk-İslam Tarihi, David McDowall - The Kurds, Türk Tarih Vakfı, Türk-İslam kültürü, Süleyman Kocabaş - Adil Türk İdaresi , Prof.Dr.Osman Turan’ın muhtelif yazıları, İ.Hami Danışmend - Türk Irkı Neden Müslüman Oldu?, Aksiyon Dergisi
Orta Çağlar boyunca Roma Katolik Kilisesi üzerine bir dizi eser kaleme alan ve kilise siyasetine ilişkin eleştirileriyle tanınan tarihçi Henry Charles Lea'nın 'İspanya Müslümanları' isimli kitabı İnkılâb Yayınları arasından çıktı. "Endülüs'e Ağıt" şiir albümü ile birlikte yayınlanan kitap Endülüs Müslümanlarının Hıristiyanlaştırılma ve yurtlarından sürülme trajedilerini konu alıyor.
BU KİTABI NEDEN YAZDIM
Yazar kitabı kaleme alış sebebini giriş bölümünde şöyle izah ediyor: "Bu kitaba kaynaklık eden materyalin derlenme sebebi, İspanyol engizisyon tarihini oluşturan bir faslı tetkikti. Kaynakları incelerken gördüm ki, bu konu büyük bir hikayenin bir bölümü olmaktan çok daha fazla alakaya değerdir. Bunun sebebi, bu hadisenin sadece merhameti mücbir bir trajedi olması değil, aynı zamanda İspanya'yı V. Charles'ın idaresi altındaki debdebeli dönemden, bir asırdan daha kısa bir sürede, II. Carlos devrindeki gerilemeye götürerek terkibi oluşturan yönetimdeki zaafiyet ve yanlışlıkların belki de en iyi misalini teşkil etmesidir."
RECONQUİSTA İLE GELEN
İspanya toprakları, miladi 711'de Târık bin Ziyad'ın kumandasındaki Müslüman kuvvetler tarafından fethinden 1492'de son Gırnata Emîrliği'nin yıkılışına kadar 781 yıl bütünüyle veya bölgesel olarak Müslümanların yönetiminde kaldı. Bu süre içinde İspanya nüfusunun yarısından fazlası müslüman oldu. 1492'den sonra bu bölgeyi Reconquista hareketi ile ülkeyi ele geçiren İspanya Krallığı Müslüman halka yönelik baskıyı arttırdı. Hıristiyanlık inancının yüceltilip Mağribi ve Yahudilerin küçük düşürülmesi için önce din adamları üzerinde baskı kuruldu, ardından kitapları toplatılıp yakıldı. İkna çabaları yetersiz kalınca tertiplerle erkekleri katledildi, kadınları köleleştirildi, çocukları Hıristiyan ailelere dağıtıldı. Diğer bölgelerdekiler zorla ve topluca vaftiz edildi, idarî görevde bulunanların işine son verildi. Etrafı duvarlarla çevrili mahallelerde yaşamaya zorlandılar. Evlilikleri gayrimeşrû ilân edildi, isimleri değiştirildi. Domuz eti yemeye, içki içmeye zorlandılar. Yüzyıllardır giydikleri kıyafetleri yasaklandı. Arapça konuşmaları ve yazmaları yasaklandı. Camiler kiliseye çevrildi, hamamları yıkıldı, evlerinde dahi yıkanmaları istenmiyordu. Silâh taşımaları yasaklandı. Ödemek zorunda oldukları ve her geçen gün artırılan vergilere yeni yeni kalemler eklendi. Hayat alanları iyice daraltıldı. Bunlarla da yetinmediler. Sonunda "Eski Hıristiyanlar" dışındaki bütün unsurların İspanya'yı en kısa sürede terketmesi istendi ve gereği zorla yapıldı. Bütün nüfus bugünkü Fas ve Cezayir üzerinden Afrika'ya ve Fransa üzerinden Avrupa'ya dağıtıldı.
İşte büyük bir medeniyeti kuran Endülüs müslümanlarının bu iç burkan tarihi 'İspanya Müslümanları/Hristiyanlaştırılmaları ve Sürülmeleri' isimli kitapta tüm detaylarıyla anlatılıyor. Yeni din değiştirenlere af, sorgulama ve ifade örnekleri, engizisyon raporları, sürgün talep mektupları gibi dönemin siyasi ortamını kavramanıza yardımcı olacak önemli belgeler kitabın sonunda ek olarak veriliyor.
Kılıç zorunu kullanan hep batı olmuştur.Buna şahit olan tarih böyle söylüyor.Zaten İslam orduları zor kullanarak Müslüman olunamılayacağını bilme basiretindeydi.Öyle olmasaydı bugün bunları konuşmuyor olurduk.
Maalesef bu hususlarda bilgilenmek istemeyenlerin varlığı esef veriyor.Vesselam.
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız