Karakutu
Karakutu.Com - Kültür Sanat
Ana sayfa
Galeri
Haberler
Karakutu Tv
Forum
Ekart
Ana Konular
Arşiv
Sanat Ajandası
Sinema
Müzik
Medya Rehberi
Sesli Kitap
Kitap Tahlili
Metin Listesi
Metin Hali
Üye Paneli
Üye Günlüğü
Özel Mesaj
Metin Gönderme
Tavsiye Edin
Künye
İletişim

Reklam


Google Arama



Arama



Online üyeler
Şu an sitemizde, 201 Üye Adayı ve 12 Üye bulunuyor.

Henüz Sitemize üye olmamışsınız, buraya tıklayarak ücretsiz üyemiz olabilirsiniz.

Reklam



Forum Son Başlıklar

 SON CELLAT
 nicht allein
 İçimde Bir Ben Var...
 Bilgi Kuramı
 deprem
 O SEN MİSİN?
 ışıklı kentin sokak süpürücüleri
 vahşi
 Rüya
 Bizler geçmişteki insanlardan daha mı akıllıyız?
 Yaz Dedi Tanrı
 Melekler ağladığında
 Kanadım
 VELEVKİ TARTÜF
 Duan dileğindir...
 Kısa cümleler yazacak bu kalem
 İçinden at başlığını
 atlet giyen tanrıça
 Nazım Hikmet / Masallar
 Mucize Bu!

Karakutu.com-Kültür Sanat Forumu


Giriş Sayfanız Yapın
Favorilere Ekle!
İletişim Formu

Önemli Linkler
BBC Türkçe
İngilizce Dersler
DW-World Türkçe
VOA Türkçe
Google
Yahoo
Msn
Zoque
Resim Yükle

Karakutu - RSS - Alexa

Alexa - Karakutu internet gezgini

Site RSS
Forum RSS


Karakutu.com-Kültür Sanat: Karakutu Forum

MENDERES'İ KİM İDAM ETTİ?


MENDERES'İ KİM İDAM ETTİ?

 
Yeni Başlık Gönder   Cevap Gönder    Karakutu Forum Ana Sayfası -> Güncel Olaylar-insanlar
Yazar Mesaj
sabandal
KARAKUTU YAZARI


Kayıt: Jun 25, 2006
Mesajlar: 713

MesajTarih: Pts Mar 26, 2007 7:51 pm    Mesaj konusu: MENDERES'İ KİM İDAM ETTİ? Alıntıyla Cevap Ver

Sizlere dargın değilim. Sizin ve diğer zevatın iplerinin hangi efendiler tarafından idare edildiğini biliyorum. Onlara da dargın değilim. Kellemi onlara götürdüğünüzde deyiniz ki, ‘Adnan Menderes hürriyet uğruna koyduğu başını 17 sene evvel almadığınız için sizlere müteşekkirdir.’ İdam edilmek için ortada hiçbir sebep yok. Ölüme kadar metanetle gittiğimi, silahların gölgesinde yaşayan kahraman efendilerinize acaba söyleyebilecek misiniz? Şunu da söyleyeyim ki, milletçe kazanılacak hürriyet mücadelesinde sizi ve efendinizi yine de 1950’de olduğu gibi kurtarabilirdim. Dirimden korkmayacaktınız. Ama şimdi milletle el ele vererek Adnan Menderes’in ölüsü ebediyete kadar sizi takip edecek ve bir gün sizi silip süpürecektir. Ama buna rağmen duam [bu kelimenin üzeri çizilip merhametim yapılmıştır] sizlerle beraberdir.’

DARBELERİN EFENDİSİ

Adnan Menderes’in idam sehpasının gölgesinde kaleme aldığı bu son mektubunda sitemle işaret ettiği silahların gölgesinde yaşayan kahraman efendiler kimlerdir acaba? CHP lideri İsmet İnönü ve takımı mı? Darbeci subaylar mı? Yoksa daha da tepedeki bir ‘küresel efendi’ mi?

Bu nokta mektupta yeterince açık değil. Ancak devrik Başvekilin, darbenin nereden geldiğini bilemeyecek kadar da saf biri olmadığını biliyoruz.

Tabii ki Menderes’in saf tarafları olduğu söylenebilir. Mesela kendisine defaatla gelen darbe ihbarları karşısında, ‘Benim askerime iftira edemezsiniz, Türk ordusuna müstemleke ordusu dedirtmem’, diyerek ısrarla karşı çıkması, istihbaratçılar duyumlarını aktardığında onları anında terslemesi, son anına kadar inatla ‘Bütün bir halk benim arkamdan geliyor’ diye tutturması bu saf tarafının hazin tecellileriydi elbette. Hatta Samet Kuşçu adlı zavallı bir kişi, darbenin olacağını Menderes’e ihbar edince onun elinden çekmediği kalmamış, haberi verdiğine vereceğine pişman olmuştu.

Ne var ki, tam 10 yıl iş başında kalmış bir başbakanın, 1944’den beri çok partili siyasetin en ön safında yer almış bir siyasi liderin kendisine karşı darbeyi yaptıran gücün kim veya kimler olduğunu tahminde zorlanacağını düşünmek için gerçekten de saf olmak lazım.

Bazıları Demokrat Parti’yi deviren gücün ABD olduğunu yazıp çiziyor. Hatta işi daha da ileriye götürüp gedikli FBI Başkanı Hoover’in parmağını gösterip bunu eşi menendi görülmemiş bir iddia olarak ortaya atıyorlar. Lakin bu takdirde vaktiyle Demokrat Parti’yi iktidara taşıyan dış gücün kim olduğunu da sormak gerekmez miydi? Yani darbeyi düzenleyen Amerika ise vaktiyle DP’yi destekleyenin de Amerika olması biraz tuhaf kaçmıyor mu? Amerika saf değiştirmiş olabilir tabii ama bunun için bir darbe sonrası gelişmelere de bakmamız gerekmez mi? Bu gelişmelerin yelkenini hangi taraftan esen rüzgar belirlemiştir? Önemli olan budur.

KİME GÖZDAĞI VERİLDİ?

Nitekim Adnan Menderes’in Ekim 1959’da biraz da can havliyle ve gayriresmi olarak çıktığı ve bol bol nasihat alarak döndüğü son ABD ziyareti, bu dış desteği tazeleme çırpınışı değil de neydi? (Gazeteci Orhan Karaveli bu ziyaretin traji-komik havasını gayet başarılı bir şekilde yansıtır hatıralarında.) Ve ABD Başkanı’nın Menderes’in idam cezasının infaz edilmemesini rica ettiği mektubun Milli Birlik Komitesi’nde okunmaya bile değer bulunmaması, darbenin ABD tarafından değil, ona zıt bir güç tarafından yaptırıldığını yeterince ortaya sermiyor mu?

Aslında 1944-1950 yıllarında, daha da belirgin olarak 1946’dan itibaren uluslararası konjonktürdeki, kökü birkaç asır öncesine uzanan bir Avrupa egemenliğinin sona erdiğine ve ABD’de 20. yüzyılın başında, Theodore Roosevelt döneminde başlayan Big Stick (Büyük Sopa) politikasının ucunun Avrupa’ya ve Türkiye’ye değdiğine şahit olunacak ve Türkiye hızla, İngiltere, Almanya ve Fransa’nın başını çektiği Avrupa kombinezonundan Atlantik ötesine, yani ABD’ye doğru yelken açmaya başlayacaktır.

Türkiye’nin uluslararası ilişkilerini derinden etkileyecek bu yeni sayfanın başlangıcını da Türkiye için 5 Nisan 1946 günü olarak vermekte sakınca yok. Bu tarihte ABD Sefirimiz Münir Ertegün’ün cenazesi, muazzam Missouri zırhlısı tarafından Türkiye’ye getirilmiştir. Sovyetler’e gözdağı. Anladık. Peki ya Türkiye’ye?

12 Mart 1947 tarihli Monroe Doktrini ve 4 Temmuz 1948 tarihli Marshall Planı bu politika değişiminin sonraki adımlarını oluşturur. (Dikkat edilsin, bütün bu adımlar DP döneminde değil, CHP iktidarı sırasında atılmaktadır.)

Bu arada gözden kaçan bir gelişmeyle karşılaşırız. 1948 yılında California Stardard Oil Company temsilcisi Max Westen Thornburg başkanlığında bir ABD araştırma heyeti Türkiye’ye gelerek devletin bütün mekanizmasını, iktisadi, zirai, ticari durumunu araştırmış ve ulaştığı sonuçları bir rapor haline getirip ABD yetkililerine sunmuştur. Max Westen Thornburg bununla da yetinmeyip Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’ye akıl vermiş ve bir yabancı sermaye kanunu çıkarmasının menfaati icabı olduğunu, devletçiliğe son verip serbest girişimden yana olmanın beklenen ABD yardımının ön şartı olduğunu bildirmiştir.

Velhasıl, bu noktada kaçınılmaz olarak CHP ile aynı çizgiden yürüyen Demokrat Parti’nin ilk yılları, ABD ile açık bir ittifakın ve hatta Türkiye’yi ‘küçük Amerika’ yapmanın altın yılları olacaktır. Böylece Türkiye’de başlayan ABD nüfuzu, Mahir Kaynak’ın deyişiyle, klasik Avrupacı olan Soğuk Savaş öncesi CHP’sinin İngiliz eksenli politikasıyla ister istemez çatışacaktı.

HEMEN AET’YE GİRDİK

Sonuçta, yapılan, anti-Amerikan bir darbe oldu. Nitekim pek gereği yokken ve darbeciler hiç de solcu molcu değilken, garip bir biçimde sola açık bir anayasal düzen oluşturuldu. Türkiye’de solculuğun hala anti-Amerikanizm olarak bilinmesinde bu askeri müdahalenin rolü cidden büyük oldu. Ve dikkat edilirse 27 Mayıs darbesinden hemen 3 yıl sonra, yani 1963’de Türkiye’nin apar topar AET’ye, yani şimdiki Avrupa Birliği’ne giriş anlaşması imzalandı. Manidardır. Şimdi bile AB yetkilileri böyle bir erken avansı nasıl ödediklerine şaşıyorlar!

Özetleyecek olursak, 1946’dan itibaren ABD yörüngesine girmekte olan Türkiye’nin istikameti, 1960 darbesiyle birlikte Avrupa’ya doğru dümen kıracak ve bu süreç 1960’ların ortalarına kadar İnönü ile yoluna devam edecekti. Başbakan İsmet İnönü’yü hiç alışık olunmadık derecede ağır bir dille haşlayan ABD Başkanı Lyndon Johnson’ın mektubu boşuna mı yazıldı sanıyorsunuz?

Ancak 1965’de iş başına gelen Süleyman Demirel’in lideri olduğu Adalet Partisi iktidarıyla bu sürecin tersine dönmeye başladığını ve ülkemizde ABD siyasi nüfuzunun yeniden hakim kılındığını göreceğiz.

STAR-SALİH MERCAN
Başa dön
attar
KARAKUTU YAZARI


Kayıt: Jan 07, 2006
Mesajlar: 595

MesajTarih: Pts Mar 26, 2007 8:14 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Vaktini hatırlayamadığım bir cevizkabuğu programında menderes in iktidarının son zamanlarına doğru abd den uzaklaşıp (nedenleri sorgulanmalı!) sscb ye yaklaştığı söyleniyordu, menderes in kendi ağzından…bence ciddi bir iddia..yukarıdaki yazının müellifinin de ilgili kısımda cinlik yapıp kestirmeden gitmesi, ters mantık kurması(?) bence bu iddianın kuvvetli olduğunu gösteriyor..

Ayrıca biz AET ye ortaklık için 31 temmuz 959 da başvurduk, Yunanistan’dan 15 gün sonra..yani yazarın girip geliştirip sonuca bağlamak istediği tez otomotikman düşer..

Arkadaşlarada tavsiyem, buraya yazı eklerken biraz kontrol etsinler yazılanların sıhhatini..
Başa dön
NeSS
Yazar


Kayıt: Aug 09, 2004
Mesajlar: 100
Nereden: İtalya

MesajTarih: Pts Mar 26, 2007 9:15 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

İdam edilmesi her ne kadar büyük bir hata olsa da, Menderes'i kimin idam ettiğinden ziyade onu idama götüren adımları görülürse, Menderes'in diktatörlük sayılabilecek tavırları göz ardı edilmezse meseleye böylesine sığ yaklaşılmayacağını düşünüyorum.

Çiftçi bir ailenin oğlu olan Menderes'i idama götüren süreci bir inceleyelim bakalım. Aşağıdaki tarafsız metin İstanbul Teknik Üniversitesi'nde Tarih okutmanlığı yapan Eminalp Malkoç'a aittir. Yorum yapmıyorum. 2.Dünya Savaşı'ndan sonra Türkiye'nin durumu ile başlayalım:

DEMOKRAT PARTİNİN ORTAYA ÇIKIŞ SÜRECİ VE İKTİDAR OLMASI

Savaşın ağırlığının ülke üzerinden kalkmasının hemen ertesinde İsmet İnönü 19 Mayıs 1945 Gençlik ve Spor Bayramı mesajında yakında mevcut sistemi demokratik yönden daha da geliştirmek için bazı atılımların yapılacağını müjdelemiştir. Zaten savaşın sonu ile Avrupa'da çıkan demokrasi ortamından cesaret alan CHP içindeki hoşnutsuzlar, kıpırdanmaya başlamışlardı. Bunlardan milletvekili olan dördü, yani Celal Bayar, Adnan Menderes, Fuat Köprülü, Refik Koraltan, 7 Haziran 1945 günü CHP grubuna "Dörtlü Takrir" diye tanınmış olan bir önerge verdiler. Bu önergede TBMM'nin hükümeti denetleyebilmesini; Anayasa ile bağdaşmayan kanunların değiştirilmesini; seçimlerin serbestçe yapılmasını; parti içinde özgür bir tartışma ortamının yaratılmasını isteyeceklerdir. Önerge CHP meclis grubunda reddedilince gazetelerde muhalefete başlayan Menderes ve Köprülü ile onları savunan Koraltan CHP'den çıkartıldı. Bayar ise milletvekilliğinden istifa etti fakat partiden ayrılmadı. Bayar bir süre daha CHP içerisinde yer almayı uygun bulacak DP'nin kuruluşunun hemen öncesinde ise partiden istifa edecektir.

Bu dönem içinde İnönü ve Tarım Bakanı Ş. Raşit Hatiboğlu'nun girişimiyle hazırlanan, Türkiye'de toprak reformuna olanak verebilecek yasa tasarısı, Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu, TBMM'ne sunulmuştu. Bu yasaya göre devlet çiftçiyi topraklandırabilmek için büyük toprak sahiplerinin topraklarını kamulaştırabilecekti. Kamulaştırma, gerekirse toprak sahibinde yalnızca 50 dönüm bırakacak kadar kapsamlı olabilecekti. Kamulaştırmanın bedelleri de gerçek değere göre değil, arazi vergisine matrah olarak beyan edilen değerden ödenecekti. Bu yasanın görüşülmesi Mayıs 1945'te yani Dörtler'in CHP içinde hareketlenmesinden hemen önce başlamıştır. Bu açıdan bakıldığında DP'nin kuruluşunun önemli bir sebebi de Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu'dur.

18 Temmuz 1945'te tutucu bir kişi olan müteahhit Nuri Demirağ tarafından Milli Kalkınma Partisi kurulmuş olmasına rağmen, İsmet İnönü, 1 Kasım 1945'te TBMM'nin açılışında yaptığı konuşmada açıkça ülkenin bir muhalefet partisine ihtiyaç duyduğunu belirtmiştir. Zaten 17 Haziran 1945 ara seçimlerinde CHP aday göstermemiş, bu da TBMM'nde muhalefetin temsilinin gerekli ve zorunlu olduğu kanaatini ortaya çıkarmıştır. Bu gelişmelerden sonra 3 Aralık 1945'te Celal Bayar, CHP'den istifa etti.

Bayar, İnönü ile yaptığı bir görüşmeden sonra yani iktidarın da onayını alarak 7 Ocak 1946 tarihinde, Türk siyasi hayatında etkili bir rol oynayacak olan Demokrat Parti(DP)'yi kurmuştur.

Dörtlerin kurduğu DP, parti başkanlığına Bayar'ı getirmiştir. Parti programında iktisadi düzen olarak liberalizm kabul ediliyor; devletçiliğin özel girişimi desteklemek amacıyla uygulanacağı belirtiliyordu. Siyasetin temeli olacak demokrasi tek dereceli serbest seçimle gerçekleştirilecekti. Kamu iktisadi kuruluşlarının(KİT) özel girişime devredileceği; memurlara sendika kurma, işçiye grev hakkı verileceği vaatleri sıralanıyor; yönetimin halkın hizmetinde olacağı vurgulanıyordu. Parti çok kısa sürede örgütlendi. İkinci Dünya Savaşı sırasında yaşanan sıkıntılar, yokluk, özgürlüklerin sıkıyönetimle sınırlandırılmış olması, Milli Korunma Kanunu uygulamaları halkı CHP yönetiminden uzaklaştırmış; yeni kurulan parti bir kurtarıcı gibi görünmüştü. Savaş sırasında zenginleşen ve güçlenen burjuva kesimi de elindeki sermaye birikimini daha iyi değerlendirebileceği liberal bir düzen arıyordu. DP, kitlelere demokrasi vaat ediyor, milli iradenin egemen olacağını, bunun da serbest seçimlerle gerçekleşeceğini savunuyordu.

DP'nin bu şekilde ortaya çıkışı, iktidara yönelik eleştirileri, CHP'yi de etkiledi. Nitekim CHP iktidarı mevcut şikayetleri karşılamak üzere Türkiye tarihinde ilk kez tek dereceli seçimi getirdi. Gazete kapatma yetkisini hükümetten alarak mahkemelere verdi. Üniversitelere özerklik verildi. Kırsal kesimin desteğini kazanmak için Toprak Mahsulleri Vergisi kaldırıldı. Çalışma Bakanlığı ve İşçi Sigorta Kanunları çıkarıldı. İnönü'nün değişmez genel başkan sıfatına son verildi, sınıf partilerinin ve sendikaların kurulabileceği kabul edildi. Bunlara ek olarak CHP elindeki kozu kullanarak bir de siyasi manevra yaptı ve 1947'de yapılması gereken genel seçimi öne, 1946'ya aldı. 21 Temmuz 1946'da yapılan seçim tek dereceliydi ama yargı denetimi yoktu, oylar açıkta veriliyor, gizli sayılıyordu ve çoğunluk sistemi uygulanıyordu. DP, 66 milletvekili çıkartarak bu seçimi kaybetti. Fakat iki partinin ilişkileri iktidar-muhalefet ilişkisi dışında bir hayli gerginleşti. İktidar partisinin kazandığı bu seçim muhalefet tarafından çeşitli eleştiri ve şikayetlere sebebiyet vermiş, hür ve serbest bir seçimin tesisi yolunda kamuoyuna hakim zihniyet, seçim kanununda değişikliği bir daha ki seçimler için zorunlu kılmıştır.

1946 seçimlerinden sonra İnönü, Şükrü Saraçoğlu yerine Recep Peker'i başbakanlığa getirdi. Peker, muhalefete karşı sert bir yaklaşım taraftarı idi. Peker'in, Menderes'in eleştirilerini, psikopat bir ruhun ifadesi şeklinde nitelemesi ve Bayar'ı halkı isyana teşvik etmekle suçlaması üzerine DP, Meclis'i terk ve boykot etti. Aynı tarz, 1947 seçimlerinin öne alınması üzerine Nisan 1946 belediye seçimlerinin DP tarafından boykot edilmesinde de görülmüştü. Bu gergin ortamda araya İnönü girdi ve her iki tarafla görüşmelerde bulundu. Ortalık yatıştı. DP, Ocak 1947'de ilk büyük kongresinde Hürriyet Misakı adlı bir bildiri yayınladı. DP, kongrede dolayısı ile bu bildiride, yasalardan anayasaya aykırı hükümlerin çıkarılması; demokratik ve güvenceli bir seçim yasası; parti başkanlığı ile devlet başkanlığının ayrılması ve yönetimin yansızlaştırılması gibi temel siyasal sorunlar üzerinde durmuştu. DP, bu siyasal taleplerin kabul edilmemesi halinde DP'li vekillerin TBMM'ni terk ederek "milletin sinesine dönmek" gibi bir uygulamaya karar verebilecekti. Siyasal gerilimin artması üzerine İnönü hakem rolünü üstlenerek, tarafları uzlaştırmak için 12 Temmuz 1947 Beyannamesini yayımladı. İnönü bu bildiriyle, yasalara bağlı kalındığı sürece muhalif partilerin iktidar partisiyle eşit koşullar içinde çalışmasını ilke olarak kabul ediyordu. Bu bildiri ilişkileri bir hayli yumuşattı. Peker'in yumuşamaması onun istifası ile sonuçlandı ve yerine Hasan Saka hükümeti kuruldu.

CHP içindeki sertlik-uzlaşma yanlıları kavgası DP içinde de, hem de daha şiddetli olarak cereyan etmekteydi. Sertlik yanlıları DP Grubuna egemendiler ve parti yönetimini yumuşaklıkla suçluyorlardı. Aradaki gerginlik ileri bir noktaya varınca Mart 1948'de bir kısım milletvekilinin ve yandaşlarının parti üyeliğine son verildi. Bunlar önce Müstakil Demokratlar Grubu'nu oluşturdular sonra da 20 Temmuz 1948'de Millet Partisi(MP)'ni kurdular. Fevzi Çakmak'ın başkanı olduğu MP'nin kurucuları arasında Hikmet Bayur, Osman Bölükbaşı ve Sadık Aldoğan da vardı.
Hasan Saka hükümetinin 1948'de çıkardığı yeni seçim yasası, yargı denetimini içermediği için, DP ara ve yerel seçimleri boykot etti. 15 Ocak 1949'da Hasan Saka istifa etti ve yerine, II. Meşrutiyet döneminde İslamcı akımın içinde yer alan Şemsettin Günaltay hükümeti kurdu.
DP, 20 Haziran 1949'da ikinci büyük kongresini yaptı. MP'nin danışıklı muhalefet suçlamasının baskısı altında olan DP, bu kongrede Milli Teminat Andı diye bir bildirge ortaya çıkardı. Buna göre, oylar iktidar tarafından değiştirilirse, seçim hilelerine başvurulursa vatandaşlar meşru müdafaa durumunda olacaklar, CHP yönetimi milletin husumetiyle karşılaşacaktı. CHP, bu bildiriye Milli Husumet Andı adını taktı. Bu arada hükümet biraz altında kaldığı baskının sonucu olarak, 21 Şubat 1950 tarihli seçim kanununun kabulü ile seçimlerin tam bir güvenlik ve serbesti içinde yapılmasını sağlamaya yönelik olarak, seçimleri yargı denetimine bağladı. Doğal olarak bu yaklaşımlar taraflar arasındaki gerginliğin yumuşadığını göstermektedir. Seçimlerde nispi temsil ilkesi kabul görmedi fakat gizli oy-açık tasnif ilkesi yürürlüğe yeni kanun ile konmuş oldu.

14 Mayıs 1950'de tarafsızlık, serbesti ve güven içinde gerçekleştirilen seçimlerle 27 yıl devlet yönetimini yürüten CHP, iktidarı, yeni kurulan DP'ye devretmiştir. 1950 seçimlerinde CHP bozguna uğramamıştı fakat çoğunluk sistemi bu sefer CHP'yi bozguna uğratmıştı. CHP, % 41 oya rağmen TBMM'de 69 sandalye alırken, DP % 53.3 oy oranı ile 408 milletvekilliğine sahip olmuştu.

DP'nin 1950 seçimlerini büyük bir çoğunlukla kazanması çeşitli şekillerde yorumlanabilir. DP'nin CHP'den program olarak büyük, önemli bir farkı olmamasına rağmen halkın; hürriyet anlayışı konusunda DP'nin uygulamasını üstün tutması, Celal Bayar gibi isimlerden dolayı partiye olan güveni, seçimin sonucuna etki edecektir. Bunlardan başka, partinin ılımlı devletçilik anlayışı; KİT'lerin halka devredileceğinin ilanı; CHP'nin başlattığı laiklikten taviz verme alışkanlığını DP'nin çok daha ileri boyutlara taşıması; Arapça ezan yasağının kaldırılacağının vaad edilmesi; yeni bir parti olarak geçmişin sorumluluğunu taşımaması; DP'nin seçimlerdeki başarısının nedenleri arasında yer almaktadır.

CHP'nin seçimleri kaybetmesinin başlıca sebepleri ise, iktidarda uzun süre kalmanın yıpratıcılığı; tek parti olarak tüm muhalefeti üzerine çekmesi; inkılâpların, bazı kesimleri CHP'nin karşısına çıkarması; İkinci Dünya Savaşı'nın zorunlu uygulamaları; CHP'nin hatalarının, özellikle 1946 seçimlerinin hileli olduğu iddiasının DP tarafından çok iyi kullanılması; CHP'nin son dönemlerde halka inememesi memleket sorunlarını halka anlatamaması; parti kademelerinde yıllanmış, çöreklenmiş dinazorlardan CHP'nin kurtulamayışı ve bu kitlenin partiye dışardan gelen genç kadroların partiye girme ve yükselme imkânlarını engellemeleri, şeklinde sıralanabilir .

1950 seçimleri, DP'nin iktidara gelmesiyle birlikte İnönü döneminin bittiğini ifade etmektedir. Bu noktada İnönü için bir değerlendirme yapılabilir. Her şeyden önce İsmet İnönü'nün herhalde en büyük şanssızlığı Mustafa Kemal Atatürk'ten sonra cumhurbaşkanı olmasıdır. Gerçi İnönü'nün yerinde kim olsa aynı durumla karşılaşacaktı. Çünkü ne İnönü ne de bir başkası, Atatürk kadar, güçlü, etkili, siyasi, olağanüstü kişiliğe sahip, her alanda deha olarak tanımlanabilecek özelliklere sahip olamayacaktır. Ne o zaman ne de günümüzde Atatürk'ün yerinin doldurulamadığı gibi bir gerçeği en iyi şekilde Cemal Kutay dile getirecek ve bu konuda "Atatürk'ten sonrakilerin oraya gelmeleri onların mukadderatıymış" diyerek son noktayı koyacaktır . Bundan başka, bir takım sapmaları bir kenara bırakıp, savaş şartlarını da göz önüne alarak düşündüğümüzde İnönü'nün, Atatürkçü bütünsel kalkınma anlayışını, Toprak Reformu, Köy Enstitüleri, Çok Partili Hayata Geçiş gibi çalışmalarla devam ettirmeye gayret ettiğini görüyoruz. Bu arada bazı yönleri çok sık eleştirilmektedir. Savaş sırasındaki tutumu, savaşa girmemesi ve çok partili hayata geçişin sebepleri gibi. Burada savaşa, Almanya'nın sonunun/geriye gidişinin görüldüğü bir dönemde girmesinin savaş bittikten sonra TC'nin lehine bir takım getirileri olabileceği ya da tersi bir durumu tartışmak son derece yersizdir. Fakat çok partili hayata geçiş üzerinde biraz durmak faydalı olur. Çok partili hayata geçişi sadece iç ya da dış gelişmelere bağlamak doğru olmaz. Bunların hepsi az ya da çok etki etmişlerdir. Bu etkileri ise; savaşın sonunda totaliter sistemlerin yenilmesi dolayısıyla diktatörlük modasının kalkması, Türk İnkılâbı'nın çağdaşlaşma amacının belli noktalarda Batılılaşma ile kesişmesi buna bağlı olarak Batı demokrasilerine yöneliş -ki Atatürk'ün cumhuriyetçilik anlayışı bir anlamda demokrasi taraftarlığıdır- yani Batı ile bu açıdan bütünlük sağlama çabası, muhalefet kitlelerine söz verilmesinin gerekliliği, 1839 Tanzimat'la Türkiye'de başlayan sürecin Cumhuriyet dönemi ile önemli bir ivme kazanması ve bu sürecin devam etmesi... vs. şeklinde sıralamak pek yanlış olmayacaktır.


En son NeSS tarafından Sal Mar 27, 2007 7:45 pm tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
Başa dön
NeSS
Yazar


Kayıt: Aug 09, 2004
Mesajlar: 100
Nereden: İtalya

MesajTarih: Pts Mar 26, 2007 9:23 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

DEMOKRAT PARTİ DÖNEMİ

DP dönemi, Bayar'ın Cumhurbaşkanı, Menderes'in Başbakan, Refik Koraltan'ın TBMM Başkanı ve Köprülü'nün Dış İşleri Bakanı olmasıyla başlayacaktır.

DP'nin hükümet programında, CHP yönetiminden geçmişin hesabının sorulmayacağı belirtiliyor; hangilerinin olduğu sayılmadan, millete mâl olmuş devrimlerin korunacağı açıklanıyordu. Programda, enflasyoncu mali siyaset izlenmeyeceği, KİT'lerin özel girişime devredileceği gibi hiçbir zaman gerçekleştirilemeyen vaatler de yer aldı. Parti programındaki grev hakkı hükümet programına alınmadı .

DP'nin iktidara geldiği sırada, dünyada bir takım hammadde ve tarımsal ürünlerin fiyatlarının yükselmesine neden olan Kore Savaşı başlamıştı. DP, mevcut koşullar altında bütün gücünü iktisadi kalkınmaya verdi. Bu arada hükümet Kore'ye asker göndermeye karar verdi ve 17 Ekim 1950 tarihinde Türk Tugayı Kore'ye ulaştı. Bu dış politik karar İnönü tarafından eleştirildi. Zira İnönü; Hürriyet Gazetesi yazarına, Hükümetin Kore Savaşı'na katılma kararının TBMM'nden geçirilmemiş ve memleketi savaşa götürecek böyle bir önemli konuda muhalefet partisiyle fikir teatisinde bulunulmamış olduğunu söyleyecektir.

Menderes'in iktidara gelir gelmez gerçekleştirdiği diğer uygulamalar arasında, ordunun yüksek komuta kademelerinin değiştirilmesi; Arapça ezan yasağının kaldırılması; anayasanın dilinin değiştirilerek, adının da Teşkilât-ı Esasiye Kanunu haline getirilmesi; DP’nin (Atatürk döneminde kurulan ve sonrasında biraz Tek Parti döneminden gelen bir alışkanlıkla devletleştirme ihtiyacı duyulmayan; çok partili hayata geçilmesine rağmen CHP'nin ihmali nedeniyle belli bir statü dâhilinde devletleştirilmeyen ve Parti’ye bağlı statülerini koruyan) Halkevleri ile Halkodalarının devletleştirilmesi işini yaparken partizanca davranması; gazeteci Ahmet Emin Yalman'ın maruz kaldığı suikastte ağır bir şekilde yaralanması üzerine dikkat çekmeye başlayan irtica tehlikesine karşı Vicdan Hürriyetleri Koruma Kanunu'nun Temmuz 1953'te çıkarılmasına rağmen tutucu kesimlere seçim kampanyaları sırasında bol bol ödünler verilmesi; Dil Devrimi'ne karşı tutum alınması vs. sayılabilir.

1953'te CHP'nin bütün mal varlığını haksız iktisap diye nitelendirerek Hazine'ye geçiren bir yasa çıkartan DP, 1954 yılında da Köy Enstitülerini klasik ilköğretmen okullarına dönüştürdü. DP, CHP'ye takındığı tavrı diğer partilere de takındı. Bu biraz muhalefete tahammülsüzlükten kaynaklanmaktaydı. Atatürk ve devrimlerinin aleyhinde diye MP kapattırıldı.

1954 seçimlerine yaklaşırken hükümet basından gelen eleştirilere karşı ağır cezalar getiren bir yasa çıkarttı. Mahkemeye çıkartılan gazeteciler iddialarını ispat etmek hakkından da yoksun bırakılıyorlardı. Bu haksızlık birçok DP milletvekilini bile isyan ettirdi. 19 DP'linin ispat hakkı uğrunda verdikleri savaşım, Menderes tarafından alay konusu yapılarak sonuçsuz kalınca, bunlar da DP'den ayrıldılar ya da çıkarıldılar. 1955 sonunda Hürriyet Partisini(HP) kurdular.

Dış politikada 1952'de T.C.'nin NATO üyeliğine kabul edilmesi önemli bir başarıydı. Truman doktrini, Marshall Planı ve Avrupa Konseyi üyeliği ardından gelen bu gelişme, T.C.'nin bir ara yaşamış olduğu yalnızlığa bütünüyle son vermişti. 50'li yılların ortalarına doğru Balkan ve Bağdat paktları oluşturuldu. Bağımsızlık mücadelesi veren Tunus, Fas, Cezayir gibi Afrika ülkelerine karşı genellikle Batıya endexli politikalar benimsendi. Süveyş Kanalını millileştiren Mısır'a karşı İngiltere yanında yer alındı. 1955 yılında Bandung'daki Asya-Afrika Devletleri Konferansı'nda Dışişleri Bakanı F. Rüştü Zorlu, T.C.'nin üyesi olduğu paktların savunmasını yaptı. Yabancı sermayenin özendirilmesi için Yabancı Sermayeyi Teşvik Kanunu ve Petrol Kanunu çıkarıldı.

1954 seçimlerini, oyların % 57'sini alan DP kazandı. DP'nin bu başarısında iktisadi alanda, özellikle tarımda yapılan atılımın payı oldu. Marshall yardımı aracılığıyla sağlanan araç-gereçlerle tarımda makineleşmeye gidildi. Tarım kredileri artırıldı. Ürünlerin taban fiyatları yüksek tutuldu. Dış piyasada tahıl isteminin artmasıyla fiyat yükselmesi gibi nedenler üretici gelirini yükseltti. Ticaretle uğraşanlara da kredi verildi. Şeker, çimento ve dokuma sanayilerinde atılım yapıldı. Halkın yaşama koşullarında ferahlama görüldü. Bütün bu elverişli şartlara rağmen muhalefete karşı sert tutum sürdürüldü hatta artarak DP'nin son dönemlerine kadar devam etti. MP'ne oy veren Kırşehir ilinin ilçe durumuna getirilmesi her halde bu konuda iyi bir örnektir.

1954'ten itibaren DP yavaş yavaş sallanmaya başlayacaktır. Bunun en önemli iki sebebi, DP'nin HP'nin kurulmasına yol açan iç çatışmaları ve Kıbrıs sorununa bağlı olarak ortaya çıkacak olan 6–7 Eylül Olayları'dır. Bu fırsattan istifade eden CHP'nin sert muhalefeti DP'nin tekrar Menderes'in önderliğinde kenetlenmesini sağladı. Bu kargaşadan yeni bir hükümet kurarak sıyrılan Menderes'in yavaş yavaş durumu zorlaşmaya başlamıştı. Birçoğu siyaset amaçlı, rastgele yapılan yatırımlar ve dağıtılan krediler; enflasyona, döviz darboğazına ve mal kıtlığına yol açmaya başlamıştı. Hükümet buna rağmen iktisadi planlama düşüncesini reddediyor, hatta alaya alıyordu. Bu sırada ABD'den 300 milyon dolar kredi istendi, alınamadı. DP yönetimi, muhalefetteyken çok eleştirdiği Milli Korunma Kanunu'nu 1956 yılında yeniden yürürlüğe koymak zorunda kaldı. Bu kanunun polis ve mahkeme önlemlerine, fiyat denetimlerine, tayınlama yöntemlerine başvuruldu. Bazı yargıç ve Yargıtay üyeleri emekliye sevk edildi. Üniversiteler ve sendikalar üzerinde baskı kuruldu. Muhalefete karşı artık şiddet kullanılmaya başlandı. 1957 seçimlerinde işbirliğine girişmeye çalışan muhalif partiler, Seçim Kanunu'nda yapılan bir değişiklikle engellendi. DP'nin kurucularından Köprülü partiden ayrıldı. Seçimler bir yıl öne alındı. Seçim kampanyası da öncekilere oranla çok sert geçti.

1957 seçimlerinde, DP, % 47.7 ile 424
CHP, % 40.8 ile 178
CMP, % 7.1 ile 4
HP, % 3.8 ile 4
milletvekili çıkarmışlardı. Oyların dağılımına rağmen milletvekili sayısındaki orantısızlık, İnönü Dönemi'nde olduğu gibi çoğunluk sisteminden kaynaklanmakta idi. DP, TBMM'nde etkisini sürdürse de gerçekte, siyaset alanındaki gerileme iktisadi çöküntüyü yansıtıyordu. Nitekim 1954–1957 yılları arasında ulusal gelir artışı yıllık ortalama % 3.5 olmuştu. Piyasaya fazla para sürerek hızlı kalkınma modelini gerçekleştirmek isteyen hükümet, enflasyonu engelleyememiş, üstelik tarım kesiminde beklenen gelişmenin görülmemesi, bozulan dış ticaret dengesi, döviz stoğunun tüketilmesi ekonomiyi dar boğaza sokmuştu. Alınan kısa vadeli borçlar 1958'de ödenemez duruma gelmiş ve aynı yıl % 320 oranında bir devaülasyon yapılmıştır. Enflasyon özellikle sabit gelirli işçi, memur ve subayları ezdi. Bunlarla birlikte eğitim alanında, Cumhuriyet tarihinde ilk kez gerileme görüldü. Muhalif gazete yazarları hapis cezalarına katlanmak zorunda kaldılar. Radyo, DP'nin yayın organı haline getirildi. Muhalefet önderlerine karşı uygulanan baskı arttırıldı. CHP Genel Sekreteri altı ay hüküm giymiş; Cumhuriyetçi Millet Partisi önderi Bölükbaşı, 1957 seçim kampanyası sırasında cezaevine kapatılmıştı. İnönü'nün gezileri engellenerek kendisine karşı saldırılar düzenlenmiştir .
1958'de iktisadi bunalımın çözümsüzlüğü karşısında Türk Hükümeti IMF ve Dünya Bankası'nın dayatmasını kabul etmek zorunda kaldı. Milli Korunma Kanunu'nun uygulamaları fiilen durduruldu, enflasyonu tutabilmek için KİT ürünlerine zam yapıldı. Özelleştirmeyi düşünen DP, artık yaptığı yatırımlarla kamu kesimini genişletmiş bulunuyordu. Ama özel kesimin sanayi yatırımları da zamanla çoğalmıştı. Kurulan sanayiler genellikle ithal ikamesini amaçlıyordu. Örneğin döviz darboğazı yüzünden musluk, akü, kalorifer gibi mallar ithal edilemeyince, bunlar yerli olarak yapılmaya başlandı.


1958 güzünde DP iki dış olay nedeniyle içerideki baskı sistemini arttırdı. Bu olaylardan birincisi, 1958'de Irak ordusunun yaptığı darbe ile iktidarı ele alması idi. İkincisi ise Fransa'da De Gaulle'nin kurduğu yarı-başkanlık sistemiydi. Irak'taki hareketin Türkiye'de gerçekleşmesinden korkan DP, Menderes'in ağzından De Gaulle düzenini örnek almak istediğini gösteren sözler söyledi. Devlet görevlilerine baskı yapılırsa demokrasiye paydos deneceğini de belirtti. Bunları İnönü başkanlığındaki muhalefet cevapsız bırakmıyordu fakat iktidarın niyeti belli olmuştu. Bu niyetler Vatan Cephesi'nde somutlaştı. Menderes, 12 Ekim 1958 günü muhalefetin kin ve husumet cephesine karşı bir Vatan Cephesi kurulması çağrısında bulundu. Ondan sonra ülkenin her yanında Vatan Cephesi örgütleri kurulmaya başlandı. Üyeler aslında DP'ye üye oluyorlar, fakat katıldıkları örgüte Vatan Cephesi deniyordu. Vatan Cephesini kuranlar ve katılanların adları her gün radyoda tek tek okunuyordu. Bu siyasal gerilimi büsbütün arttıran bir kampanya idi.

Muhalefet başta CHP olmak üzere bu gelişmeler karşısında ezilmemeye çalışıyordu. 1958 Kasımında HP, CHP ile birleşme kararı aldı. 12 Ocak 1959'da toplanan CHP'nin 14. Kurultayı, İlk Hedefler Beyannamesi adlı metni kabul etti. Beyannamedeki esaslar CHP'nin iktidara ilk geldiği yasama döneminde gerçekleştirilecekti. Bunlardan başlıcaları, sosyal devlet, basın özgürlüğü, grev ve sendika kurma hakkı, ikinci meclis, anayasa mahkemesi, seçimde nispi temsil usulü, üniversite özerkliği, yüksek yargıçlar kurulu, devlet yayın araçlarının yansızlığı idi. Bunlar, daha sonra 1961 Anayasası'nın temelini oluşturacak esaslardı.

1960'lara gelindiğinde DP, muhalefet ile olan sorunları kökünden çözmek için 12 Nisan 1960 günü DP Grubu'nun yayımladığı bildiri CHP'yi "silahlı ve tertipli ayaklanmalar hazırlamakla", bir kısım basını da bunu yalan ve çarpıtılmış haberlerle desteklemekle suçluyor ve üç ayda işini bitirecek bir Tahkikat Komisyonu kurulması yönündeki kararın alındığını açıklıyordu. 18 Nisanda DP'nin önergesi TBMM'nde kabul edildi. Kurulan ve hepsi de DP'li olan on beş kişilik komisyon ilk iş olarak üç şeyi yasakladı:
Partilerin tüm etkinlikleri ( Bu arada sadece CHP soruşturulacaktı).
Komisyonun etkinlikleri ile ilgili yayınlar.
TBMM'nde komisyonla ilgili görüşmeler ve bunlar hakkında yayınlar.


İşin bu kadar ileri gitmesi üzerine İnönü şu ünlü konuşmasını yaptı: "Bu demokratik rejim istikametinden ayrılıp baskı rejimi haline götürmek tehlikeli bir şeydir. Bu yolda devam ederseniz, ben de sizi kurtaramam... Şartlar tamam olduğu zaman milletler için ihtilal meşru bir haktır". Bu konuşma yasak olmasına rağmen Ulus ve Demokrat İzmir gazetelerinde aynen basıldı. Bu gelişmeleri Menderes, "İhtilal yapmak istiyorlar" şeklinde yorumlayarak, daha şiddetli önlemler alma yolunu tuttu. Tahkikat Komisyonu'na olağanüstü yetkiler tanıyan bir yasa 27 Nisan 1960 tarihinde kabul edildi. Bu gelişmeler üzerine 28 Nisan 1960 günü İstanbul Üniversitesi öğrencileri büyük bir gösteri yaptılar ve çatışma çıktı. Bundan sonra diğer üniversitelerde de hareketlilikler yaşanmaya başlandı. Hükümet üniversiteleri tatil etmeye başladı fakat artık DP kendi içinden de baskı altında kalmaya başlamıştı. Ali Fuat Başgil, hükümetin istifasını tavsiye ederken, Menderes "Hayır, tenkit zamanı geçti. Şimdi tenkil/cezalandırma zamanıdır." diyordu. Aynı sıralarda emekliye ayrılmak için izne ayrılan K.K.K. Cemal Gürsel de cumhurbaşkanı ve hükümetin değişmesi gerektiğini söylemiş hemen ardından Harpokulu öğrencileri Atatürk Bulvarı'nda yürüyüş yapmışlardı. Hükümet ise sadece Harpokulu'nu tatil etmekle yetindi. Menderes'i takip ettiği yoldan kimse çeviremedi. Bunun üzerine Milli Birlik Komitesi adlı genç subaylardan oluşan bir grup 27 Mayıs 1960 darbesini gerçekleştirdi. Hükümet üyeleri, DP'li milletvekilleri ve DP'liler tutuklandılar. Yassıada'da yargılandılar. Menderes, eski Maliye Bakanı Hasan Polatkan ve eski Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu'nun idamı, 38 kişilik MBK tarafından onaylandı ve idamlar 1961’de gerçekleştirildi .

MBK'nin kendi içinde bir darbe gerçekleştirmesinden sonra demokratik düzene geçmek için, MBK üyelerinden ve DP haricindeki partiler ile meslek ya da benzeri sivil kuruluşların temsilcilerinden oluşan bir Kurucu Meclis, yeni bir anayasa hazırladı. Bu anayasa yapılan halk oylaması sonucu % 60,4 oyla kabul edildi .

1961 Anayasası'nın asıl metinden sayılan Başlangıç Bölümü, 27 Mayıs darbesinin meşruluğunu vurguladıktan başka, iktidarın "anayasa dışı tutum ve davranışlarına karşı" halkın direnme hakkı olduğunu tanıyor, yeni anayasanın "insan hak ve hürriyetlerini, milli dayanışmayı, sosyal adaleti, ferdin ve toplumun huzur ve refahını gerçekleştirmeyi ve teminat altına almayı mümkün kılacak demokratik hukuk devletini bütün hukuki ve sosyal temelleriyle kurmak için" hazırlandığını belirtiyordu.
Anayasa'nın önemli özelliklerinden biri de tam bir güçler ayrılığının olmaması idi. Yasama organı ile yürütme organı birlikte alınıp görevleri açısından ayırıma gidiliyordu. Yürütme organının Danıştay, yasama organının Anayasa Mahkemesi tarafından denetlenmesi sağlanıyordu. Yargı kurumu ise ayrı güç olarak ele alınmakta, bağımsızlığı kabul edilmekteydi.

Temel haklar ve ödevler olarak kişinin hak ve ödevleri, sosyal ve iktisadi haklar ve ödevler, hakların korunması anayasada yer aldı. Genel hükümlerin bağlayıcılığı altında, TC vatandaşlarının kişi dokunulmazlığı, konut dokunulmazlığı, vicdan ve din hürriyeti, basın özgürlüğü vb. tanındı. 1961 Anayasası "seçimler, serbest, eşit, gizli, tek dereceli genel oy, açık sayım ve döküm esaslarına göre yapılır" şeklinde seçim prensiplerini belirtiyordu. Bununla birlikte 57. Madde ile partilerin uyacağı esaslar tayin edildi ve siyasal partilerin anayasa maddesi ile sınırlandırılmasına gidildi. Bu madde ile siyasal partiler "tüzükleri, programları ve faaliyetleri, insan hak ve hürriyetlerine dayanan demokratik ve laik cumhuriyet ilkelerine ve devletin ülkesi ve milletiyle bölünmezliği temel hükmüne uygun olmak zorundadır" sınırlamasına alındı. 1961 Anayasası'nın önemli bir yeniliği ise, yasama organının çift meclisten oluşturulmasıydı .

DP hakkında bir değerlendirme yapmak gerekirse, güçlü ve başarılı yönü, başlangıçta iktisadi kalkınmaya büyük bir canlılık getirmiş olması idi. Fakat DP'nin liberal ekonomik anlayışı, plansız davranışları nedeniyle olumlu sonuçlar vermemiştir. Atatürkçü Düşünce'den CHP döneminde başlayan taviz verme anlayışını geliştirmiştir. Bu, Türkiye'nin başta kültürel alan olmak üzere her alanda kalkınmasını ve laikliğin yerleşmesini önemli derecede sekteye uğratmıştır. Son dönemlerinde İttihat ve Terakki gibi parti diktatörlüğüne soyunması 27 Mayıs'a neden olan önemli bir gelişme olarak karşımıza çıkar. Bu arada DP'nin mahalle ve köy düzeyindeki insanları ocak ve bucak örgütleri aracılığı ile siyasete sokması demokratik açıdan olumlu bir davranış idi. Bu, halkın demokratik eğitimi bakımından da yararlı olmuştur.
Başa dön
sabandal
KARAKUTU YAZARI


Kayıt: Jun 25, 2006
Mesajlar: 713

MesajTarih: Sal Mar 27, 2007 7:33 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Aslında; benim şahsi görüşüm, Rahmetli Menderes planlı ve programlı bir şekilde iktidar edildi.Milli şef diktatöryasında, bu milletin herşeyi demek olan Ezan, Türkçeye çevrilerek ve nedense HAYYALE SELAH VE HAYYALEH FELAH Türkçeleştirilmeyerek ve de" Namazda gözü olmayanın Ezanda kulağı olmaz" deyimini haklı çıkarırcasına, Demokrat partiyi iktidar ediverdiler.Ondan sonra millet Ezanına kavuştu ve bütün meseleler halloldu.!Gelsin "Marşal"! yardımları ve dolayısıyla, halen kokusu aklıma geldikçe, midemin isyan ettiği süt tozu beslenmeleri.Bu günlere gelişimizin temelini, önce Milli şef ve daha sonra asılana dek, Menderes Rahmetlisi hazırladı,maalesef.Bu Milletin Demokrasisini ,bu Millete yar etmeyeceklerinin versiyonları halen sürmekte,ALLAH'tan ümit kesilmez mucibince,Ümitvar olmaya mecburuz,Vesselam.
Başa dön
Mesajları göster:    Önceki başlık :: Sonraki başlık  
Yeni Başlık Gönder   Cevap Gönder    Karakutu Forum Ana Sayfası -> Güncel Olaylar-insanlar Tüm saatler GMT +2 Saat
1. sayfa (Toplam 1 sayfa)

 
Forum Seçin:  
Bu forumda yeni konular açamazsınız
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz
Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız
Benzer Başlıklar
Başlık Yazar Forum Cevaplar Tarih
Yeni mesaj yok Batı İttifak etti, bizim rengimiz sağ... 08parpali Nihat Genç 0 Sal Arl 04, 2007 12:32 am
Yeni mesaj yok METİN DEMİRHAN VEFAT ETTİ YAZARIM Karikatür 2 Prş Ksm 01, 2007 11:38 pm
Bu başlık kilitlenmiştir, cevap yazamaz ya da mesajları değiştiremezsiniz FB Beyonce konserini neden iptal etti ? cibran Vesaire 6 Pts Ekm 22, 2007 8:59 pm
Yeni mesaj yok Antonio Vivaldi Karakutu'ya teşrif etti fadim Klasik Müzik 8 Cum Şub 23, 2007 11:10 pm
Yeni mesaj yok MENDERESİ İKİNCİ KEZ İDAM ETMEK sabandal Güncel Olaylar-insanlar 1 Cum Şub 16, 2007 8:02 pm

 




 

Karakutu.Com - Karakutu.tv - KaraSozluk.Com - MustafaYuce.Com
 


 Karakutu.com Sitemap RSS - Sadece Başlıklar RSS - ÖzetliAdd to Google

PHP-Nuke