Tarih: Pts Mar 19, 2007 4:03 pm Mesaj konusu: Düşünmek bedava değildir.
Evet, düşünüş bedava gibi görünür bize. 'Kim aklımızla kendimiz arasına girebilir ki?' sorusunu sorduğumuzda ve düşündüğümüzde, aklımızla aramıza giren şeyin ne olduğunu görürüz. Buna kabaca 'hayat' diyebiliriz. Hayatın getirdiği meşakkatler, çağın yüklediği sorumluklar, görevler vesaire.
Yüksek addettiğimiz şeyleri düşünmekle neleri düşünmüyoruz, hiç düşündünüz mü? Mesela dersimizi düşünmüyor olabilirz, mesela geçim kaygımızı düşünmüyor olabiliriz. Mesela bizzat kendimizi düşünmüyor olabiliriz. Kazanç hesabını daha işin içine katmadım bile.
Ekonomide, fiyatın bir tanımı da, alternatif maliyettir. Yani bir malın fiyatı, onun için vazgeçilen değerlerin toplamıdır. Tarla sahibinin buğday mı, yoksa incir mi ekeceği, kendisinin görüp hesaplayacağı durum ve şartlara göre belirlenir. Belki ekmek kıtlığı varsa, tarla sahibi hemen buğday ekecektir tarlasına. Yok eğer incire talep yüksekse, incir ekecektir. (Burda incir ağacı dikmenin maliyeti çok yüksek olduğundan gerçekte incir de ekmeyecektir. Ama biz o maliyetleri sıfır varsayalım.)
Böylece buğday ve incir ekmek, birbirinin alternatif maliyeti olur. Üretici çiftçi, hangisinin ekimi daha az maliyetli ise ona yönelir, tabiki gelirini de hesaba katarak.
Bunun dışında, çiftçi, tarlasının yarısını incire, yarısını da buğday ekimine ayırabilir. Belki dörtte birini incir ekimine ayırır. Belki de onda birini. Bu oranlama tamamen çiftçinin yapabileceği gelir hesaplamasına bağlı.
Bizim de bir tarlamız var. Kafa yada beyin diyelim ona. Bir çiftçi kadar şanslı değiliz biz. Gelir odaklı düşünmeyiz kimimiz. Gelir getirici olmayan, sırf kendimiz tatmak adına incir ekebiliriz bütün tarlamıza. Buğday ekmeyip ölebiliriz açlıktan sırf bu yüzden. Biliyorum ki, çoğumuz böyle. Lakin sırf 'piyasa'dan, yani 'pazar'dan, yani 'ekonomi'den ibaret olan bu çağda, biz buğday ekmek için de zorlanırız. Kendi ihtiyacımız kadarından da fazlasını ekip, satmak ve alım gücüne kavuşmak için.
Ve biz buğday ekmeye çalışıyoruz tarlamıza, emredildiği gibi. İncir ağacı dikmeye çalışmak işte bu yüzden pahalı. Çünkü biz para getirmeyecek olan inciri, para getirici buğday ekimi ile değiştiriyoruz. Dolaysıyla hem buğday ekiminden dolayı elde edeceğimiz kazançtan mahrum kalıyoruz, hem de dışlanması gerekli bir işi yapıyoruz.
Meseleyi basite indirgedik bir örnekle, lakin bu kadar basit değil işte. Kafamızı bölemiyoruz bir tarla gibi, mutlak ölçüm aletleriyle. Sınırlar muğlak, geçişken ve sıklıkla ihlale uğruyor kendimiz tarafından. Aslında kafamızın içini de bölebilirdik. Bir harita gibi bölümleyebilirdik. Ama aşk denilen kurtçuk, bir çuval inciri berbat ediyor işin içine karışmakla. Bu kurtçuk, hep yüce değerlere dadanır zaten. Ve aşk, bütün sınırları ihlal eder hep.
Hasılı, düşünmek bedava değildir. O kadar çok şeyden vazgeçilir ki bir kere düşünmeye durmakla.. Evet, hayatta görünmez olur çıkarız.
Karanlıkta çiziyorsun sınırları. İp çekiyorsun kalınca. Ancak ona takılıp düşünce sınırı ihlal ettiğini anlıyorsun. Bununla beraber devam edip etmemek senin elinde. Ya tutkuya yenilip devam edersin, yada hayata yenilip dönersin.
Aklın sınırı- kalbin sınırı... Akıl tutku beslemez. Kalp besler. His, kalbe aittir. Hissi hissederiz değil mi?
Düşünmek bu zamanda serbest mal değil bence. Mesela su serbest mal normalde. Ama çölde sebest mal değil. Bu çağın çölden farkı yok.
Serbest mal: Doğada bol miktarda bulunan, her insanın kolayca ulaşabildiği, bu yüzden alım-satım konusu (pek) olmayan mallardır. Hava, su, gün ışığı gibi..
Hasılı, düşünmek bedava değildir. O kadar çok şeyden vazgeçilir ki bir kere düşünmeye durmakla.. Evet, hayatta görünmez olur çıkarız.
"Düşünce" pahalıya patlar.
Düşünmenin sermayesi düşünenden, düşüncenin sermayesi çevredekilerden gelir; artı değer burada söz konusu değildir. Düşünce, düşüneni satılığa çıkarır. Değerini tayin eden çevredir.
Çölde "düşünmek" lükstür.
...
Sınırlar konusunda şüpheliyim hala. Sınırları tayin eden sosyal psikolojiden bağımsız bir ego mudur (ki öyle bir egonun varlığı tartışılır)? O halde doğal ve yapay sınırların ayırımına nasıl varacağız? Doğal sınırlar benliğin neresinde gizlidir? Tökezleyip düşmek midir sınırın göstergesi?
Miras alınan sınırların ihlali, düşüncenin pahalıya patladığı nokta değil midir?
Aslında aynı şeylerden bahsediyoruz. Veya ben eksik konuşuyorum. İnsan beynine, karanlıkta ve el yordamıyla sınırlar çizerken, özgür değil. Elbetteki çevre (çöl) en başat etken. Zaten bu kısıtlılık durum dolaysıyla düşünmenin bir bedeli olduğunu, ve gayet pahalı olduğunu söylemeye çalıştık.
Bir malın fiyatı, insanların ona ihtiyacına bağlıdır, demek istemiştik yukarıda. Buğday ve incir örneği. Lakin bazen insan, fiyat gözetmeksizin kendisi mal üretmeye kalkar. (ağzını tadlandırmak için incir ekimi örneği.) Fakat bu çevreyi gözetmeme durumu da, başka bir açıdan pahalıya patlar. Ki bu da, kendi malına talep olmaksızın, o malın maliyetini ve buna bağlı olarak fiyatını çok yükseltir. Zira malın hem tek üreticisi, hem de tek tüketicisisin. Yani elde kalacak olan malı, pahalıya patlamasına rağmen, üretmeye devam ediyorsun. Kendin açından zararına üretim söz konusu.
Düşüncenin doğal sınırları belirleyen şey, sanırım dogmalar oluyor burda. Gerçi ben buralara girmek istememiştim. Ama fikrimi söyleyeyim: dogmasız insan beyni olmaz. O zaman mesele onun azlığı veya çokluğu meselesidir. Diğer taraftan niteliği, içeriği vs. Burda da genel bir tesbit koymak güç. Her insan düşünürken bir şeyleri referans olarak ele alır. A piriori mi desek yoksa buna?
Böylece ben düşünmenin sınırlarından bahsetmiş oldum başından beri. Düşüncenin sınırlarından değil. O başka ve tam anlamıyla felsefik bir konu.
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız