Tarih: Pts Mar 19, 2007 4:00 pm Mesaj konusu: Ayna
Tarkovski’nin hayatın bir kısmını sunduğu, ailesiyle kurduğu çarpık bağların yarattığı travmanın sonucu sayılabilecek durumları deşifre ettiği, fazlasıyla içedönük bir yapıt Ayna. Yönetmenin çocukluğunu, düşlerini, annesini ve otoritesini, aslında hiç yokmuş gibi duran babasını ve bu yokluğun düşlerde yarattığı eksik noktaları sergilediği, kendi deyimiyle görsel şiiri Ayna; alışılmış kurgulardan uzak bir görüntüler (düşler) bütünü…
Savaş sonrası aileyle olan bağları kesen baba, sert, otoriter ve sevgisini asla göstermeyen bir anne, üç kadın arasında baba figüründen yoksun bir çocukluk ve bütün bunların sonucu olarak gelişen negatif oidipus kompleksine bağlı kopukluk, Tarkovski’nin eserlerinde sıkça işlediği temayı besleyen öğelerin başında geliyor. Ayna, bu temanın aracısız, doğrudan işlendiği ve zaman kavramından yoksun, aşırı öznel bir anlatımla sadece kendisinin çözebileceği noktaları barındıran otobiyografik bir eser.
Baba ve anne figürlerinin düşlerde beliren, olması istenen buluşmaları, filmde Tarkovski’nin babası Arseni Tarkovski’ye ait şiirlerin seslendirilmesiyle açığa çıkıyor. Çocukluğunun eksik anılarını, dinmeyen özlemlerini, bilinçaltında oluşmuş kusurlu anne ve baba figürlerini simgeleyen düşleri, zaman kavramından bağımsız bir şekilde, lirik bir anlatımla sunulduğu, bir yandan da savaşın, kişilerarası iletişim bozukluklarının Tarkovski’ye has metaforlarla ve şiirlerle anlatıldığı bir “yansıtma” filmi Ayna. Mühürlenmiş Zaman’da da belirttiği gibi “Genelde anılar çok değerlidir, bu yüzden olsa gerek, insan her zaman onları şiirsel renklerle süsler.”
Sinema sanatının sınırlarını zorlayan ve sanatsal değeri oldukça yüksek bir film. Yönetmenin bilinçaltını sergileme girişimiyle buluşan şiirler ve görüntüler şöleni, sinemayı edebiyattan ayıran çizgiyle kurduğu bağ ve görsel anlatım yoluyla ulaşılabilecek noktayı sentezleyen bir başyapıt. Filmden tam anlamıyla verim alabilmek için, yönetmenin hayatı hakkında bilgi sahibi olmak gerekiyor. Yine de sadece usta elinden çıkmış bir sinema yapıtının ve kendi başına sinemanın vereceği haz izleyiciye yetecektir. Tarkovski’nin gayesinin de bu yönde olduğu şu sözlerinden anlaşılıyor;
“İnsanlar Ayna’yı gördükten sonra onları bu filmin ardında başka hiçbir gizli, şifrelenmiş bir gaye yatmadığına ikna etmek çok güç oldu. Filmin gerçeği söylemekten başka bir amacı olmadığını açıklamaya çalıştığımda hep bir güvensizlik ve hayal kırıklığı ile karşılaştım. Bazı seyirciler için bu açıklamalarım gerçekten de pek tatmin edici olmadı. Gizler, simgeler, gayeler peşinde koştular durdular, çünkü onlar filmsel, görüntüsel şiire alışık değildirler ki bu da beni büyük hayal kırıklığına uğrattı.”
Ayna’yı, felsefi ve sosyal boyutu ağır basan diğer Tarkovski filmlerinden ayıran ve Ayna’dan alınan hazzı açıklayan nokta işte tam da burada gizleniyor; düşle gerçeğin, şiirle iletişimin, insanla görsel metaforların iç içe geçtiği bir sanat eseri…
Tarkovski’nin Ayna’sında beliren, babası Arseni Tarkovski’ye ait şiirler;
Buluşmamızın her anını
Biz bir mucize gibi coşkuyla kutlardık
Yeryüzünde yalnızca ikimiz vardık
Sen bir kuşkanadından hafif ve inceydin
Merdiven basamaklarından baş döndürücü bir hızla inip,
Çiğ taneli leylakların arasından geçerek
Beni aynalı camın öbür tarafındaki
Kendi makamına götürürdün
Gece indiğinde bana büyük şeref bahşedilir
Ve tapınağın kapıları açılarak karanlıkta parlar
Ve yavaşça secde ederdi çıplaklığın.
Ve ben uyanarak "Tanrı kutsasın" diye fısıldardım
Ve bu kutsamanın cüretkârlığının tadını yaşardım
Sen uyurdun
Ve mavi gökyüzünün kapılarını çalardın rüyanda
Vücudunsa yatağın içinde
Dokunulmazlığının sıcaklığı ve buğusu ile hareketsizdi
Ve kirpiklerin de,
Ellerin de öyle,
Sıcak…
Irmakların nabzı kristal küre üzerinde atar,
Dağlar tüter ve denizden serpintiler gelir
Sense avucunda tutardın o kristal küreyi.
Bir tacın içinde uyurdun
Ve tanrı şahidim ki
Benimdin sen
Sen uyanır ve insanoğlunun
Basit konuşma dilini yeniden yazardın.
Ve "insan" sözcüğünü, gırtlağına yeni bir güçle doldurur,
Ve "sen" sözcüğü, yepyeni anlamlarını ortaya serer,
Ve kral anlamına gelirdi.
Ve yeryüzündeki her şey dönüşürdü
Hatta leğen, kova gibi basit şeyler bile
Ve o sağlam kaya
Aramıza bekçi gibi dikilip durduğunda
Bilinmeyen yerlere sürüklenip giderdi.
Mucizevî şehirler önümüzde bir serap gibi dağılırdı.
Kaderimiz, elinde ustura olan
Bir deli gibi arkamızdan kovalarken
Biz bulutların üzerinde yatardık, yumuşacık…
Ve kuşlarla yolumuz ortaktı sanki
Ve balıklar, ırmaklar peşimizden gelirdi
Ve gökyüzü uyanırdı gözlerimin önünde...
Önseziye inanmam
Batıl inançlarım yoktur
Kinden veya iftiradan kaçmam
Dünyada ölüm yoktur
Hepsi ölümsüz
Her şey ölümsüzdür
On yedi yaşında ölümden korkma
Yetmişinde de korkma
Sadece ışık ve gerçek doğrudur
Ölüm ya da karanlık bu dünyada yoktur
Sonunda hepimiz kıyıya geldik
Ölümsüzlük kıyıya vurunca
Oltayı tutacak kişi benim
Asla yıkılmayacak bir evde yaşamak
Yüzyıllar boyunca her şeye kafa sallamak
Ve içine kendi yaptığım bir evi kurmak
Bu yüzden çocukların benimle olmak istiyor
Karıların masamda yemeklerini yiyor
Bir masada sadece büyükbabalar ve torunları var
Gelecek şimdi yazılıyor
Elimi ne zaman havaya kaldırsam
Bunu sadece tepki göstermek için yaparım
Her yaşta yüzüme
Bir çizgi daha eklendi
Zamanı
Dünya zamanına göre ayarladım
Urallar'ın arasından geçer gibi
Onun arasından geçtim
Kendimi kaç yaşında hissettiysem öyle davrandım
Peşimizden toz sürüklenirken güneye gittik
Otlar içildi
Keyifler yerindeydi
Kaderi atın nalındayken çekirge zıpladı...
Rahip gibi bana ölümü gösterdi
Ama kaderim eyerime bağlı iken
Geleceğe doğru yol alıyorum
Kendi davulumun sesi doğrultusunda ilerliyorum
Benim ölümsüzlüğüm benim için yeterli
Kanımın asırlar boyunca akması için
Kalıcı bir sıcaklık
Güvenilir ve gerçek bir barınak için
Kendi hayatımdan özgürce kendim vazgeçerdim
Çünkü buhar gibi uçup gitmeyecek
Ucu keskin bir kılıç gibi
İnce bir ipin ucunda beni
Dünyanın bir ucundan diğer ucuna götürüyor
Adamın sadece tek bir bedeni var
Aynı tek bir hücre gibi
Ruh kabuğunda bitkin ve yorgun
Kulakları, ağzı, gözleri
Bozuk para büyüklüğünde
İskeletin üzerine yayılan
Derisi paramparça ve iz dolu
Saydam tabaka arasından membalara
Buz dağlarına
Kuşlara uçar...
Sürekli gıcırdayan hapishane
Kaleminin arasından gelen sesleri duyar
Tarlalar ve ormanlar titrer
Okyanuslar geri çekilir
Beden yoksa ruh çıplaktır
Gömlek yoksa da beden çıplaktır
İleri görülen bir düşünce yok
Fikir yok, kelimeler yok
Cevabı olmayan bir soru;
Kim geri dönebilirse...
Müzik sona ermeden hangi dansçı pistten inmiştir ki?
Başka bir ruhu hayal ediyorum
Değişik giysileri var
Sadaka ve umut arasında gidip gelirken
Birden yanıveriyor
Alkol gibi...
Ve gölge bırakmadan uçup gidiyor
Geriye anıları kalıyor
Ve de leylakların güzel kokuları
Koş çocuğum
Zavallı Eurydice'in kaderi
Ağlama sakın
Dünyanın derinliklerine dalmaya devam et
Bakırdan çemberini görsün herkes
Attığın her adımın cevabı verildi ise
Sonrasını kafana takma asla
Dünya kalbi atan her şeye sinyaller gönderir
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız