Tarih: Pzr Mar 18, 2007 2:13 pm Mesaj konusu: Niyeti bozmuş bir dünyada yaşamak
Alıntı:
Kime sorsan, bir projesi var. Hatta daha fazlası var: Bir, iki, üç, daha fazla proje.
Öyle yaşıyor modern insan. Projesiz yaşamak neredeyse ayıp sayılıyor.
Sonra hayalleri var. Dallı budaklı, uçuk kaçık, renkli, süslü ama yine de popüler kültür tarafından “dekore edilmiş” hayaller bunlar.
Ve insan onca harala gürele içinde ayakta durabilmek için çaba gösterirken yara almamış, yıkılmamış, bozulmamış, büzülmemiş ise amaçları, hedefleri de var.
Peki ya niyet?
Niyetleri var mı?
Daha açık sorayım: Projeler, hayaller, amaçlar arasında nereye kayboldu niyet?
Hayal kuruyoruz, tasarlıyoruz, amaç belirliyoruz ve bunlara göre davranıyoruz da niyetimiz ne? Niyet etmeye gelince.
İbadet dilini bir yana bırakırsak, gündelik yaşantımızın sözlüğünden bu sözcük çıkıp gitti mi acaba.
“İyi niyet, art niyet” deyip dururken tam olarak ne kastettiğimizi artık bilmediğimizin farkında mıyız.
***
Ninemin dizi dibinde yaşarken en çok duyduğum sözdü oysa.
İbadetin ayrılmaz parçasıydı niyet etmek ve tam da o yüzden ibadet eder gibi yaşamakla niyet etmek arasında güçlü bir bağ vardı.
Önce kalbini yönlendirmenin önemini çocuk zihnimle bile anlamıştım o zamanlar.
Ninem yok.
İşler hayal ettiğimiz gibi yürümediğinde; hayatın sert, şiddetli yüzü istemeden de olsa eylemlerimizi sertleştirip kirlettiğinde “olsun, niyetin iyiydi, güzeldi” diye teselli eden büyükannelerimiz, büyübabalarımız yok artık.
Ve şimdi şimdi daha berrak biçimde anlıyorum ki.
Büyük bir fark bu!
Büyük bir eksiklik!
Bir boşluk hatta!
İyilik ve kötülük, belirsizleşmenin eşiğinde iyice bulanıklaşmış kavramlar bugün.
Üstelik iyiliğin ve kötülüğün ardındaki sosyal gerçekleri, patolojik dinamikleri ve diğerlerini görüp analiz edebiliyoruz da bir türlü “niyet” i algılayamıyoruz.
Oysa ninelerimizin (geleneğin) dünyasında herhangi bir eylemin iyilikle sonuçlanmasıyla iyilik niyet edilerek gerçekleşmiş iyilik arasında önemli fark vardı. İkincisinin değeri ve önemi sıradan iyilikten daha üstündü. ( “Kim ki iyilik yapmak ister de bunu yaparsa, Allah bunu misliyle yazar!” )
Ve tabii şu hadisin altını çizdiği derinliğin onların bizimkinden çok farklı gündelik yaşantısına bir yeraltı ırmağı gibi su taşıdığını da düşünmek gerekir: “Amellerin değeri niyetlere göredir; herkesin niyeti ne ise, eline geçecek olan odur.”
***
Bu satırları sabahın erken saatlerinde yazıyorum.
Birazdan eşyalarımı toplayıp yola çıkacağım.
Güneş mavi panjurları geçip beyaz perdenin üzerine düşüyor.
Elimde bir Kızılderili kitabı var. Meksika yerlilerinin bilgelik yolunu anlatan bir kitap. Akşamdan sehpanın üzerine bırakmışım. Bir sayfasının ucu kıvrılmış.
Açıp o sayfayı okuyorum.
Üç “ustalık” tan söz ediyor.
Birincisi, farkındalık.
Kimsin, nesin; olanakların ve dünyadaki yerin ne, onu bilmek.
İkincisi, dönüşüm.
Nasıl değişebilir, iyileşebilir, özgürleşebilirsin, onu bilmek.
Üçüncüsü, niyet.
Toltek Kızılderilileri “Hayatın Tanrı’nın niyeti olduğu” na inanırlarmış. Birbirinden çok uzak görünen insanlık geleneklerinin birbiriyle nasıl sımsıkı bağlı olduğunu şu inanıştan güzel ne anlatabilir?
***
Neye niyet neye kısmet, denir ya hani!
Yoksa şu global-modern-uygar dünyanın “kısmetsizliği” ondan mı?
Niyeti yok çünkü!
Hangi niyetle uygar, hangi niyetle global?
Orasını bilen var mı?
Varsa beri gelsin!
HAŞMET BABAOĞLU
18.03.2007
Bu yazardan artık daha sık olarak, iç hesaplaşmasının seslerinin dışa vuran yazılarını okumaya başladık hayırlısı....
Asıl ne zaman umutsuzluğa kapılıyorum, biliyor musunuz? Basında yıllarca üst düzey görevler yapmış, düşüncelerini istediği gibi kamuoyuna sunabilme imkânına sahip kişiler çok hayati konularda çok ucuz klişeleri pişirip pişirip önümüze koydukları zaman...
Geçen gün Hürriyet’in eklerinden birini açtım.
Küresel ısınma üzerine kocaman, sayfa boyu bir makale çıktı karşıma. Ne güzel, dedim.
Hevesle okumaya niyetlendim ama başlığa takıldım ve öylece kaldım.
Neden mi?
Çünkü makalenin yazarı Yalçın Doğan Dünya İklim Konseyi’nin son raporunu anlatmak için artık mahalle kahvelerindeki sohbetlere bile renk katmayacak bir başlıkla yola çıkmayı tercih etmişti: “Global ısınmayı yağmur duasıyla çözemeyiz.”
Allah Allah!
Yağmur duasına çıkanların böyle bir hedefi vardı da biz mi bilmiyoruz?
Tabii yazının içindeki şu çalımlı laf asıl maksadı ortaya koyuyordu: “Türkiye’nin de anlamsız yağmur duaları yerine bu raporları gözden geçirme zamanı!..”
Oysa bilmeyen mi var? Dünyanın her yerinde ve elbette Türkiye’de de birileri yağmur duasına çıkar birileri de o raporları okur, analiz eder, proje yapar...
Ama belli ki yazarın derdi başka! Ne gerçekten küresel ısınma gerçeğini anlatmak istiyor ne de yağmur duası geleneğini tartışmak!
Sanırım onun derdi bir kesim okurun gönlünü çalmak! Halkı “cahil” bulup küçümsedikçe kendini bilgili ve aydın sanan okurun...
***
Burada iki nokta önemli...
Birincisi... Yağmur duasına çıkanları küçümsemeyi kendine baş vazife bilenler nedense hiç ayna karşısına geçmiyor.
Hani uzaktan bakınca sanırsınız ki, hepsi TÜBİTAK’ta araştırmacı.
Hayır!
“A!.. Hiç yağmur duasıyla kuraklığa çare bulunur muymuş canım” diye atıp tutup hemen ardından astroloji ve tarot falına bakanları; her türlü derdine çare olarak reiki yapan ve yaptıranları; istekleri olsun diye “Secret” kitabında yazılanları harfiyen uygulayanları çok gördüm.
Öylesine açık biçimde sosyal-sınıfsal bir konumlanma ki bu!
Mesela bizim köylülerimizin yağmur duasına dudak bükenler Avustralya yerlilerinin (Aborijinler) yağmur dualarını bütün renkliliğiyle anlatan kitapları ayıla bayıla okuyor.
Hani mesele bilim dışılıktı!
Yok, yok! Ne kendinizi ne de başkalarını aldatın!
Mesele sosyal-sınıfsal mesele!
Bizim duacıları sosyal olarak beğenmiyor, fakat öteki duacıları aynı Batılı sömürgeciler gibi pek egzotik ve renkli buluyorsunuz.
***
İkinci noktaya gelince...
Artık küresel ısınmadan söz edecek yazar ve gazetecilerimizden klişelere başvurmak yerine babayiğitlik yapmalarını bekliyorum.
Yazacaksanız...
Bu “vaka”nın ardında sifondan damlayan su, boşa harcanan elektrik, umursamazca havaya salınan karbon gazları falan değil, bütünüyle kapitalist sistemin bulunduğunu yazın!
Yazacaksanız...
Dünyayı bu hale getirenin uygarlık dediğimiz şeyin ta kendisi olduğunu yazın.
Doğal kaynakların sömürüsü üzerine kurulu bir üretim sisteminin ve dur durak bilmeyen tüketim düzeninin rolünü yazın.
Bunları sorgulamayacaksanız yağmur duacılarına hiç bulaşmayın. Çünkü bu hem haksızlık oluyor hem de asıl konuyu gözlerden kaçırıyor.
Hem sevgili Yalçın Doğan herhalde biliyorsundur; (ben hiç katılmıyorum tezlerine ama) bazı bilim adamları çok umutsuz. Ekolojik bozulmanın geri dönüşsüz olduğunu düşünüyorlar.
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız