Tarih: Sal Şub 20, 2007 12:21 am Mesaj konusu: Eski Çarşı
Uzun zamandır bir mezarlığa gitmediğim, kabir ziyaretlerinde bulunmadığım, ölüme bu kadar uzak düştüğüm için ve hatta sonsuzcasına yaşayıp gitme sanısının beni yorgun düşürmesinden dolayı minyatür bir mezarlık edinmeyi çoktan kafama koymuştum. Yeteneğim olsa ben yapacaktım ama ne mermeleri düzgünce kesebildim; ne de öyle minyon ağaç bulabildim. Uğraşlarımı bırakıp bir hafta sonu eski çarşıya çıktım.
Eski çarşıya yılda işin bir kere düşer, yada düşmez. Ben de uzun senenlerdir gitmiyordum çarşıya işim hiç düşmediğinden dolayı. Gördüğümde değişen hiçbirşey yoktu. Yine dar ve dolambaçlı sokaklar, yine ortalığa yayılan tezgahlar, yine eski taş yapı binalar zamana tutunmaya çalışan. İhtiyar zanaatkarların yanında sonraki nesil hayata bir yanından tutunmaya çalışan. Sobacılar, kap kacak satıcılar, el işi hediyelik eşya ve taş biblo satıcıları, tahta mutfak eşyaları satanlar.. Bir kaç dükkana girdim ve 'çok ince bir ustalık ve maharet gerektiren özel iş' için maharetli bir usta aradığımı söyledim. Mermeri ustalıkla yontacak, alçıya iyi şekil verecek, ağacı düzgün biçip yapıştıracak birisi. İşin ne olduğuna dair meraklı sorulara muhatap olduysam da, ağzımı sıkı tutup onlara işi söylemedim. Bir büyüğümün ricasını yerine getirdiğimi söyledim. En sonunda yaşlı bir hacı amca, bana, arkadaşı başka bir yaşlı ustanın dükkanını tarif etti. Pazar yerinin hemen üstündeki mescidin hemen bitişiğinde bir dükkanı varmış. Denilen yere gittim ve kapısı ardına kadar açık, dışarıya da el işi ürünlerin konulduğu içerisi tıka basa küçük eşyalarla dolu dükkana selamla girdim. Çeşitli taşlardan yapılma el işi tesbihler hemen kapının girişine asılmıştı, rengarenk. Yine el işi taşlardan yapılma satranç takımları, küçük, şirin ve insanı güzel hislere boğan türlü gereçler. Saksılıklar ve hamaklar da tavandan asılı halde salınıyorlardı. Güzel ikindi güneşi, etraftaki camlardan yansıyor ve bulabildiği boşluklardan içeri giriyordu.
Ben girdiğimde yaşlı usta hasır sandalyesine oturmuştu ve elinde deri bir kemer örüyordu. Beni gördüğünde gözlüklerinin üstünden baktı ve meramımı dinlemek için pek konuşmadı. Bu yaşlıya içim hemen ısınmıştı. Ne bir yalan söyleme, ne de gerçeği saklama gereği duydum. Kendisine doğrudan maket bir mezarlık yapıp yapamayacağını sordum. Kafasını kaldırıp tekrar yüzüme baktı ve işi detaylı tarif etmemi istedi. Ben de ona, gerçeğe mümkün mertebe yakın bir mezarlık istediğimi söyledim. İçinde mermer ve ağaç taşları olan mezarlıklar, ve tabiki içi toprak dolu, ve serviler ve kavaklar, söğütler, çam ağaçları. Ve otlar.. Mezarlık dört bir yandan küçük bir çeperle çevrelenmeliydi ve ışıksız olmalıydı. Bir oyuncak istemiyordum çünkü. Her haliyle bana gerçeği anlatacak bir mezarlık istiyordum. Ve belki de en zor isteğimi söyledim kanımın çok ısındığı, bıyıklı ama kırışık suratlı amcaya: Minyatür mezarlık, gerçeği gibi kokmalıydı. Ölü insanlar, ve ölü çiçekler gibi kokmalıydı.
Mezarlığı niçin istediğimi sordu kafasını kaldırmadan. O'na dilim döndüğünce, yanılsama içindeki dünyamda büyük bir boşluk açmayı planladığımı anlatmaya çalıştım. Uzaya bir karadelik yerleştirmek gibi bir şeydi bu. Ama anlatırken uzaya pek çıkmamaya da özen gösterdim.
Çok düzgün bir şekilde elli mezarlı, tam da istediğim gibi ölüm kokulu bir mezarlık yapabileceğini söyledi yaşlı usta. Ama işi ancak üç ayın sonrasında bitirebileceğini de ekledi. Hiç bir önödeme veya avans istemediğini, parayı iş bittikten sonra alabileceğini, zaten bu işin çok ta pahalıya mal olmayacağını, işi seve seve yapacağını da söyledi. Fiyat benim için de önemsizdi. Yalnız bir şeyi gözlerimin içine baka baka söyleme gereğini duydu: "Dikkat et! Mezarlığı düşürüp kırarsan bir daha yapılması mümkün olmayabilir!" Gülümseyerek dikkatli olacağımı söyledim ona. El sıkıştık ve birbirimize bereketler dileyip vedalaştık.
Çok memnun bir şekilde yanından ayrıldım. Kaldığım pansiyonda kimi geceleri mezarlığımı düşünerek uyudum. Yerini bile hazırlamıştım odamda. Ev sahibesine de tembihlemiştim: Artık bundan sonra ben olmadan içeri girip temizlik yapamayacaktı. Çalıştığım büroda en yakın arkadaşlarıma bile söylemedim kendime küçük bir mezarlık yaptırdığımı. Kimseden anlayış beklemiyordum çünkü. Bu fikre gülüneceğine adım gibi emindim. Ki bu, insanın yakınında görmek istemeyeceği en kötü durumdu.
Evraklar, kitaplar, düşünceler arasında hiç geçmeyecekmiş gelen zaman, geçip gitti. Üç ayın sonunda tekrar eski çarşının yolunu tuttum bir haffta sonu. Küçük mescidin bitişiğindeki dükkana gittiğimde kapalı ahşap kapıyla karşılaştım. Önde tezgahlar da yoktu. Mescidin küçük bahçesindeki çeşmede elimi yüzümü yıkayıp bekledim. Ama bütün bekleyişlerime rağmen dükkana uğrayan kimse olmadı. Aklıma onu tanıyan hacı amcaya sormak geldi nihayet. Hacı amca, arkadaşının bir ay önce vefat ettiğini ama ölmeden önce bana verilmek üzere kendisine bir emanet bıraktığını söyledi. Paketlenip, poşetlenmişti emanet. İçindekinin ne olduğunu sordu. Ben de bir çiftlik evi maketi olduğu yalanını söyleme gereğini duydum. Eserin parasını da yaşlı amcaya bıraktım.
Özenle sarılmış paketi odamın kapısını kilitleyip, özene bezene açtım. Beyaz kağıdı üstünden sıyırınca, gerçekten şah eseri bir mezarlıkla karşı karşıya kalmıştım işte. Büyük boy bir atlas büyüklüğündeydi mezarlık ve kalınlığı da üç parmak kadar ancak vardı. Herşey istediğim gibiydi: çepeçevre alçak duvar, küçük ağaçlar -ne kadar da gerçek!- düzgün sıralanmış mezarlar ve onların kimisinin mermer taşları, kimisi öylesine başı boş tümsek, kimisi kararmış tahta dikili. Taşlar ve tahtalar yazısızdı. Yalnızca köşedeki mermerli bir mezarın üstünde eser sahibinin imzası bulunuyordu. Lakin belki zamanla silinecek imzayı okumayı bir türlü başaramadım. En güzeli de mezarlık, kendisi gibi kokuyordu.
Mezarlığı, her daim ortada duran sehpanın üzerine koydum. Ortada kocaman bir boşluk oluştu.
O bitkileri de ekleriz Hocam. Ama kokuyu tarif etmek zordur. Bu yüzden herkesin tecrübesine bırakmak daha iyi.
Olumsuzun olumsuzu, olumludur. Yanılsamalara boğulmuş dünyamızda bir boşluk açmak, gerçekte, gerçeğe bir pencere açmak gibi. Boşluk dediğim şey, aslında varlığın ta kendisi.
Öykünden yola çıkarak ,mezarlık kokusunun bendeki etkisini örneklemek istemiştim.Yazan hangi ruh halinde yazıyor bunu biraz anlıyoruz ama okuyucuya bırakılan açık kapıdan ,ne etkiler ,salınımlar yapıyor kimse bilemez.Her öykünün içinden başka öyküler doğmakta:
Zeyniler Köyü,Çalıkuşunun gittiği köydür ve Feride'nin evinin arkasında karanlık korkutucu bir mezarlık yer alır.
Taaffüne gelince kokuşmuş,bozulmuş ve ceset kokusu gibi bir kokunun hali söz konusudur.(Ahh ahh,deprem sonrası bu kokuyu hafızasına kazıyan bir bayan hakim tanırım.Keşfe gittiği her enkazda bu koku,en sonunda psikolojik astıma kadar götürdü Onu).
Ceviz yağı için de açıklamayı yapayım.Gassal bir genç bana ölü yıkama konusunda bir şeyler anlatmıştı.O konuşmadan aklımda belki de en fazla kalan, iki şeyin kokusunun zor geçtiği ,temizlendiği bilgisiydi:Biri ceviz yağı diğeri ise ölü vücudun yıkanması sırasında vücuda eldivensiz dokunma halinde elden çıkmayan ağır bir yağ kokusu.
Öyküde duygunun serbestçe ortada dolaşmamasından dolayı okuyucuların kafasında farklı algıların ve duyguların olması doğal.O zaman da tekrar sorarım hangi mezarlık?Yeşillikler içindeki ,sakin bir sessiz ortam mı, insanı ürküten titreten çocukluk korkularımıza kapı aralayan mezarlıklar mı öyküden hissemize düşüveren?
Bir görüntü bırakıyorsunuz buraya… ve gidiyorsunuz…
Ben kendi adıma, o görüntünün gizlerini çözmeye, anlatım özelliklerini anlamaya; bıraktığınız öyküye dair yorum oluşturmaya çalışırken, dönüp bakıyorum bir görüntü daha!...
İkin şaşkınlığımı belirteyim: Nasıl bu kadar üretken olabiliyorsunuz?
Yazmak zor iştir… sözcüklerden bir dünya kurmak…soğuğuyla sıcağıyla…ışığıyla… nesneleriyle … kişileriyle yeniden, yeniden dünyalar kurmak… kişilerine can vermek…bakış açıları yerleştirerek kimlikler işlemek, giydirmek ne çileli iştir… (bilir gibiyim)…
Daha da zor olanı: okuyanı o dünyanın içine çekebilmek olmalı… Bu kadar kısa zamanda bunu nasıl başardığınıza şaşıyorum…
Son bir aydır…ortalama 3-4 günde bir yepyeni dünyalara yol aldık sizinle…
Kimisinde diyaloglarla ilerleyen bir öyküyü yaşadık…Yıldızsız Geceler ve Şampiyon’da olduğu gibi Hemingway…Steinbeck izleriyle yol aldık..
Ve geldik bir mezarlık maketiyle oluşturduğunuz bu güzelim öyküye…
Alıntı:
İnsanlar mezarlığa, korktukları için değil, boşluğa düşecekleri için gitmezler. Matrix'te tedirgin edilmeden yaşamak güzeldir.
Boşluk, bu dünyada (veya matrix'te) açılmış boşluktur. Ama içi boş değildir onun. Sadece görebilmek gerekli.
Demişsiniz… Bir keresinde sormuştunuz “Öyküde felsefe nereye kadar…ne kadar, nasıl olmalı diye” Söylemiştim: "Yavaş yavaş: oranını… kıvamını bulacak…… belirginliğini-belirsizliğini tayin edeceksiniz …"
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız