“Şunu anladım ki yaşamanın her türlüsüyle, yazmanın her türlüsü arasında kapatılmaz bir uçurum uzanır…. Yaşayabilenler yaşar, yaşayamamanın acısını çekenler de bu acıyı yazarlar…."
W.Faulkner
William Faulkner, Amerika'da ve Amerika dışında ün salmadan önceki yıllarını -belki gençlik gücünün yüreğindeki coşkunluğundan, belki de ruhundaki kıpırdanışları yazmağa çırpındığı eserlere çağlayanlarca dökemediği için , dar varlığına kıstırılmış olduğunu duymanın acısı yüzünden- hayatını çocukluğundan beri efsanelerini dinlediği azgın yaşantılarla dolu bir serüven gibi yaşadı. O vakitler, yaşayabiliyordu; yaşayamamanın felaketi ve sancısı, kezzap gibi özlemi yoktu içinde. Ama, adı kendi ülkesinde ve denizaşırı ülkelerde dillere destan olur olmaz Faulkner, sanki yaşamak macerasından vazgeçiverdi de sakin, düzenli, hareketsiz bir hayatın içinden, ufacık çevresindeki insanlık gerçeklerini (kendi gönlünün kenarsız çerçevesinde var oluşun tragedyasını) manevî yaşantılar halinde duymaya ve duyurmaya koyuldu.
Amerika Birleşik Devletlerinin Güneyinde Mississippi Eyaletinin Ogford kasabasında yaşayanlar, William Faulkner'ın otuzunu henüz aşmışken yalnızlığı seçmesini garip karşılamadılar aslında. Kimi, ta delikanlılık çağından beri Faulkner’ın meraklı olduğu tuhaflıklardan bir tanesi daha diye düşündü bunu; kimi (eserlerini okuyup yaşamak karşısında duyduğu iğrenmeyi ve derin kaygıyı sezmiş olanlar) yalnızlık içinde kendi ruhuna dönüşünü bir tanrılaşma çabası olarak gördüler. Gerçekten, Faulkner yeryüzünün uğradığı manevi felaketi -Faulkner'ın deyimiyle "insanlığın kör tragedyası” nı yalnızca seyretmek ve anlatmak istiyor gibiydi. Çevresinden kaçmadı, hatta çevresinin yaşamasındaki tarihsel ve gündelik dramı içine sindirmek, yoğunlaştırmak, heyecanlarla yoğurmak için ömrü boyunca kasabasının efsanelerini can kulağıyla dinledi, aile ve kişilerin hayatını izledi, dalgın hissini uyandıran gözleriyle evleri, ambarları, yolları, çiftlikleri, kasabanın mahkemesini, kiliseyi didik didik etti. 'Gelgelelim, çevresinin yaşayışına doğrudan doğruya katılmadı; o çevrenin tam ortasında var olmaya devam ederken tedirgindi, kapanıktı, sürgündü. Canilerin, zırdelilerin; sapıkların, fahişelerin hep bir arada zincire vurularak kapatıldıkları göz gözü görmez., küfü iliklere işleyen bir zindana - dayanamayıp ölenlerin leş kokusuyla, canı çıkmayanların et kokusuyla kaplı bir ortaçağ mahzenine düşmüş bir ozan' gibiydi Faulkner kendi kasabasında. Etrafını dinliyordu, görüyor, seziyor, anlıyordu. Ama içinde değildi çevresinin; daha doğrusu, hem içinde (varlığının bütün melekeleriyle içinde), hem de dışındaydı (bilincinin bütün boyutlarıyla dışında).
"Öldükten sonra dirilirsem," demişti Faulkner bir kere. "Dünyaya bir tembel çaylak olarak gelmek isterim. Kimse nefret etmez ondan, kimse kıskanmaz; ne bir isteyeni vardır, ne arayıp soranı; hiçbir vakit tedirgin edilmez, tehlikeye düşmez:. Canının istediğini yer, yaşar." Faulkner için yalnızlık, insan hayatının haysiyetiydi. Birçok değerlerini yitirmiş olan insanlar çağdaş dünyada tek başına, mert ve gururlu yaşamanın bilincini bile elden kaçırmışlar diye düşünüyordu. Hiç değilse, kendisi bakir bir ormanın karanlık, tüyler ürpertici, ,ama her zaman vakarlı yalnızlığını yaşamağa çalıştı.
Faulkner, gençlik yıllarını bir yandan huzursuz, darmadağın yönsüz çırpınarak kimliğini bulmak yolunda, bir yandan da alınyazısındaki yaratıcılıktan hiç kuşkusu yokmuş gibi güvenlik içinde, şaşmaz bir tutkuyla geçirdi. Hem yaşamağa, hem yaratmağa yöneliyor gibiydi o sürede. On iki yaşındayken sayısını bir peniye sattığı gazeteyi (ailesinin eskiden başından geçenlerle ilgili yazılar, hikayeler vardı bu tek sayfalık gazetede) çıkarttığı günden otuz ikisine geldiği vakit kendisini ilk büyük üne kavuşturan Ses ve Öfke romanının yayımlanmasına kadar, bazen azgın, bazen üzgün, ama hayatla daima içlidışlı, kanlı-canlı geçen yirmi yılına, olaylarının çoğu eserlerine geçmemiş olan bir serüven sığdırdı.
Gençken taşkındı Faulkner'ın ruhu. Kabına sığamayan, delişmen bir taşkınlık. Yazmanın gerektirdiği disiplinden başka hiç bir kalıba girmeyen bir iç özgürlüğü, akıcı bir benlik ilkokuldayken bile derslerinin hepsine yan çizerdi ama, yazarlıktan yana kesin kararını daha üçüncü sınıftayken vermişti: Öğretmen bütün öğrencilere ilerde ne olmak istediklerini sorduğu vakit Faulkner hiç düşünmeden "Ben büyük dedem gibi yazar olmak istiyorum," demişti.
Sonradan İngilizce’nin çağdaş şaheserleri'nden bir kaçını verecek olan, hatta Andre Gide'in "Amerikan yazarlarının en önemlilerinden birisi, belki de en önemlisi" diye tanımlıyacağı Faulkner, orta okulda dil ve edebiyat dersleri'ni bile zar zor izlerdi. Koleje gitmek şöyle dursun, orta okul eğitimini bitiremedi. Ünlü bir yazar olduktan sonra eğitim durumunu sık sık söz konusu yapardı. Nobel Armağanını kazandıktan çok sonra Faulkner'a şu soruyu sordulardı: "Hayallelerinizi niçin bu kadar karışık anlatıyorsunuz?" Faulkner: "Cahilliğim yüzünden," diye cevap vermişti. "Eğitim görmedim ki. Okulla başım hoş değildi, okula gitmedim. Zenaatimi kendi başıma öğrendim. Galiba o yüzden bir miktar saçmalıktan kendimi kurtaramadım." İlk kitaplarından biri olan , Sartoris'te bir kahramandan şöyle söz ediyordu Faulkner: "Eğitimine o kadar vakit harcamıştır ki, hiçbir şey öğrenmeğe fırsat bulamamıştır." Büyüdükten sonra -yirmi yaşında- Mississippi Üniversitesine özel öğrenci olarak yazılıp birkaç ders almıştı; işin tuhafı, Fransızca ve İspanyolca notları eni-konu iyiydi de İngilizce notu kırıktan öteye geçmedi, hatta bir İngilizce dersinden kaldı. Onun üzerine, on dört aylık çalışmasını yarım bırakıp ayrıldı üniversiteden.
Ortaokulu bırakması, ne derslerindeki başarısızlıklardan, ne kötü bir olay yüzünden olmuştu - ne de okul takımında futbol oynarken burnu kırıldığı için. Faulkner, derslerin cenderesinden kurtulsun diye çıkmıştı ortaokuldan. Büyükbabası, Oxford'da bankacıydı, aylak torununu bankaya aldı, ama Tanrı’nın yazarlıktan başka hiçbir şeye adamadığı Faulkner bu işi de benimsemedi. Üstelik, yeni bir meraka kapıldı: "Okulu bırakıp Büyükbabamın bankasında işe girdim. Orada Büyükbabamın içki şişelerindeki şifayı keşfettim. Büyükbabam boyuna odacıdan kuşkulanır, dururdu. Odacının çekmediği kalmadı." Odacının günahı olmayan şifayı Faulkner ömrü boyunca yapayalnız ve vahşi içki âlemlerinde arayacaktı.
Faulkner, 1914 yılında, on yedi yaşındayken, komşulardan birinin oğlu olan Phil Stone'la dost oldu. Faulkner'dan dört yaş büyüktü Phil Stone, Yale Üniversitesi’nde parlak bir eğitim görüp avukat olmuştu; geniş bir kültürü vardı, zengin bir kitaplığı. Stone, yeni yazarlar ve yeni eserler tanıttı Faulkner'a. Gerçi Faulkner, evinde ta büyükdedesinin zamanından beri genişleyen aile kitaplığından rastgele seçtiği bir alay kitabı okumuştu ama, öğrendiği şeyler kafasının içinde darmadağındı. Stone, Faulkner'ın okumasına bir düzen ve yön verdi. Faulkner, artık Keats, Swinburne, Shelley gibi şairleri, İmgeleri, Rus romancılarını ve üslubundan en çok etkilendiği James Joyce'u okuyordu. Stone'la Güneyin eski yaşayışından, İç Savaştan, o bölgedeki gerileme ve ahlak buhranından konuşuyordu uzun uzun…
Birinci Dünya Savaşı patlak verdikten sonra, Faulkner -hercümerç içinde olan ruhunun serüven özlemini gidermek, heyecanlı sahneler ve günler yaşamak, insanlığın savaş alanındaki en yoğun dramlarıyla haşır-neşir olabilmek için- askere gitmeye heves etti. Önce kilosu az diye, almadılar. Ama Faulkner savaşa katılmayı aklına koymuştu bir kere; bir süre ne bulduysa yedi ama, kilosunu arttıramadı. Daha başka askerlik şubelerinde talihini denedi, onlar da ya boyu kısa diye, ya da çok zayıf diye tersyüzü çevirdiler Faulkner'ı. Sonunda, savaşın son yılında, Phil Stone'un yardımıyla İngiltere Kıraliyet Hava Kuvvetlerinin Kanada Bölümüne girebildi. Toronto'da havacılık eğitimini bitirmek üzereyken savaş sona erdi. Ölüm karşısında ruhunu denemek, varlığını yeni heyecanlarla ve gerçek yaşantılarla yoğurmak için kıvranan Faulkner, bir gün bile, bir an bile savaşa katılmamıştı. Oxford'a döndü; yüreğindeki acıdan başka ayağında sızı vardı, topallıyordu. O zaman Oxford'da bir efsane çıktı: Faulkner Fransa'da savaşırken uçağı düşmüş de yaralanmış diye. Belki kendisi ortaya atmıştı bu masalı, belki öyle sananlara işin doğrusunu anlatmamıştı; her neyse, birçok kimsenin gözüne bir gazi, bir kahraman gibi göründü bir süre. Aslına bakılırsa, barışın ilan edildiği gün Faulkner yanına bir:arkadaşıyla bir şişe içki almış, bir uçağa atlayıp havada cambazlıklar yapmış, sonunda sarhoş kafayla uçağı tepe üstü hangarın damına çarptırmıştı.
Oxford'da işsiz-güçsüz, hırpani, sarhoş dolaştı bir süre, Görülecek şeydi üstü-başı: Yalınayak, başında asker kasketi, sırtında bol bir ceket pantolon, gözünde bir monokl, Faulkner'a Oxfordlu’lar "Kont Bozuntusu" diye ad taktılar. Sırf monokl takıyor diye değildi bu. Ne de Faulkner Mississippi'nin soylu sayılan ailelerinden birinin çocuğu olduğu için (Faulkner'ın büyük dedesi, Mississippi'de efsaneleşmiş kişilerden Albay William Cuthbert Falkner'dı. Albay, Meksika Savaşında kahramanca vuruşmuş, daha sonra iki kere cinayetten sanık olarak mahkemeye verilmişti, iki sefer de beraat etmişti. Faulkner'ın kendisini bildi bileli dinlediği hikayelere göre, Albay, Mississippi'de yerel siyasette aktifmiş. Bilgisizler Partisi’nin lideri olmuş, bu tuhaf topluluk; Katolik düşmanı, yabancı düşmanı olarak tanınırmış; Amerikan İç savaşı başlar başlamaz Albay, kendi birliğini toplamış ve Güney Eyaletleri Ordusu'na katılmış hemen, savaştan sonra da altmış millik bir demiryolu döşetmiş, hatta bu demiryolunu ta Meksika Körfezi'ne kadar uzatmayı tasarlıyormuş. Bir yandan koskoca bir çiftlik işletirmiş Albay. Ayrıca bir kolej açmış, bir piyes yazmış, bir gezi notları kitabı, iki tane, de roman yayımlamış. William Faulkner işte bu büyükdedesine, özenerek daha çocukluğundan beri yazar olmak istermiş.
Albay Falkner 1889 da Mississippi Eyalet Meclisine seçilmiş; seçildiği gün, şehrin meydanında iş ve siyaset rakiplerinden Thurmond diye bir adam tabancasını çekip vurmuş Albayı.) Faulkner':a "Kont Bozuntusu" diyorlardı, çünkü kılık kıyafet köpeklere ziyafet haliyle bile Faulkner'ın görünüşünde yine de gururlu, üstün, başkalarına neredeyse yukardan bakan bir taraf vardı. Kendini çılgınca arayan, istediğini yapmayı becerememiş olan delikanlıların çevrelerindeki, olgun insanları şaşkına uğratmaya çabalamasından pek farklı değildi belki de Faulkner'ın yaptığı: Gün oldu sakal bıraktı, sivri sakal; gün oldu baston taşıdı elinde, ya da Mississippi'nin eski kumarbazları gibi giyindi. Ama belki daha o zamanlarda bile kişiliğinin yaratıcı yönündeki üstünlüğü hissediyordu da çevresini küçümseyip kendisini dış görünüşüyle herkesten apayrı, bambaşka tutmak istiyordu. Kimbilir?
Faulkner, durulmak bilmeyen bir hızla yaşadığı günlerinin içinden şiirler yazıyordu ruhundaki buhranları ve heyecanları değil de, huzur özlemini anlatan küçük lirik şiirler; hikayeler yazıyordu, arkadaşı avukat Stone’un sekreterinin daktiloya çekip dergilere postaladığı ve herbiri geri çevrilince dosyalara yerleştirip sakladığı azgın taşkın hikayeler. Marangozluk, boyacılık, ateşçilik gibi olur olmaz işlerde çalıştı; sık sık sarhoş oluyor, arada sırada Memphis şehrine giderek genelevlerde gününü gün ediyordu. Bir ara, Oxford'un sıkıntısmdan kurtulmak ve edebiyat alanında talihini denemek için, New York'a gitti Faulkner – sözüm ona desinatörlük eğitimi görecekti orada. Altı ay kadar kaldı New York'ta: Bir Rum lokantasında bulaşıkçılık yaptı, sonra büyük bir mağazanın kitap bölümlünde çalıştı. Ama yine benliğinden söküp atamadığı kasabasına döndü: Bu sefer Mississippi Üniversitesinin posta memuru oldu. Bu işteyken "Mavi Kuş Sigorta Şirketi"ni kurarak öğrencileri sınıf ta kalmaya karşı sigortalamaya girişti (primlerin miktarı, profesörün bilgi ve tecrübesinden, sınıfın büyüklüğünün çıkarılarak öğrencinin bilgisizliğiyle bölünmesi suretiyle tesbit ediliyordu.) Üniversitede çıkan Çığlık dergisine birkaç karikatürle üç-beş şiirini verdi. Şiirlerini basmayan editör, sonradan dedi ki: "Karikatürler şiirlerden çok daha iyiydi doğrusu." O sıralarda izci oymak başılığı da yaptı; çocukları sevdiği için bu işten epey zevk alıyordu, ama bir Papaz, Faulkner'ın ayyaşlığını öne sürerek engel oldu.
Faulkner -ilerde kazanacağı yazarlık başarısını hiçbir şeyin gölgelememesini sağlamak için olsa gerek; posta memurluğunda başarısızlığın en güzel örneklerinden birini verdi: Öğrencilere gelen mektupları günlerce dağıtmıyordu, kucak dolusu mektubu damgalayıp göndermeye yanaşmıyordu, kaybettiği mektubun haddi hesabı yoktu, hoşuna gitmeyen dinsel yayınları çöp tenekesine atıyordu. Bir yanda posta birikmişken oturup fütursuzca kitap okuduğu (bazılarına göre, iş başında briç oynadığı) için işten çıkardılar Faulkner'ı. Ama, işten atıldığını öğrenince Faulkner kendisi bir istifa mektubu döşendi: "Kapitalist düzen içinde yaşadığım süre boyunca paralı kimselerin isteklerinin yaşamamı etkilemesini kabul etmek zorundayım. Ama, Allah canımı alsın ki bir posta puluna iki paralık yatırım yapabilen her başıbozuğun ,ağız kokusunu dinlemem. İşte, efendim, buyrun istifamı." O günlerde bir arkadaşına diyordu ki: "Açık havaya çıktığıma, hayatın renklerini seyrettiğime, pipomla yazı kağıtlarıma kavuştuğuma, hayal; kurup yazdığıma öyle seviniyorum ki. Bundan sonra hiçbir vakit saatin boyunduruğuna girmeğe, basmakalıp işlerin gündelik sıkıntısını çekmeğe niyetim yok."
1924 yılı'nda oluyordu bunlar. O yıl, ilk şiir kitabı, çıktı Faulkner'ın. Çığlık; dergisi ilk şiirlerini kabul etmemişti ,ama, Mississippi Üniversitesi’nin Yıllığı ve gündelik gazetesi birkaç tanesini basmıştı. Bir şiiri, ünlü New Republic dergisinde, bir tanesi de New Orleans'da küçük bir dergide yayımlanmıştı. Mermer Pan’ dı kitabın adı; baskı parasını Faulkner'ın her zamanki dostu ve koruyucusu Phil Stone kendi cebinden ödemişti, yoksa kitabın çıkacağı mıkacağı yoktu ya. Kitabın kapağındakl bir dizgi yanlışı yüzünden, soyadı Faulkner olarak çıktı; oysa ailesinin nesiller boyunca süregelen adı Falkner' dı. Yanlışı benimsedi Faulkner. Sonraları "Bence ikisi de, bir," diyordu. "Falkner da olur, Faulkner da." Resmi adı ile telefon rehberindeki kaydı Falkner, edebi adı ise Faulkner olarak kaldı ömrü boyunca. Şimdi mezartaşının üstünde "William Falkner" yazılı.
Bir ara New Orleans'a gitti, hem değişiklik olsun diye, hem de talihini bir de orada denemek için. Bir süre bir içki kaçakçısının yanında çalıştı. Çağın ünlü yazarlarından Sherwood Anderson'la dost oldu New Orleans'da. O sıralarda yayımlanan bir kitabında Anderson, şöyle tanımladı Faulkner'ı:
"Hep çilenin zindanında yaşayan ufak tefek bir 'Güneyli." Anderson'ın yardımıyla Faulkner'ın birkaç hikaye ve yazısı basıldı bir New Orleans gazetesinde. Şiir artık Faulkner'ın yazarlık iştahını doyurmuyor gibiydi. Zaten 1925 te yine New Orleans'da yayınladığı bir yazıda şairliği hakkında şunları söylüyordu: "Şiiri, herşeyden önce, bir takım çapkınlıklarıma yardımı dokunduğu için okuyor ve kullanıyordum; bir de, kiiçük bir kasabada başkalarından değişik görünmek amacıyla giriştiğim bir gençlik jestini tamamlamak için." Üstelik yazarlıkta başarı sağlıyamıyacağından korkmaya başlıyordu gitgide. Anderson o zamana kadar sadece şiir, hikaye ve denemelerle uğraşmış olan Faulkner'a roman türünü salık verdi. Faulkner da ilk romanı olan Askerin Kazancı'nı yazdı (altı hafta içinde). Anderson’a romanı okumasını, beğenirse bir yayınevine tavsiye etmesini söyleyince Anderson "Bir şartla tavsiye ederim," dedi. "Okumamam şartıyla." Gerçekten romanı 'Okumadan övgü dolu bir mektup yazdı hemen: Askerin Kazancı 1926 da yayımlandı.
Son yıllarda kimi Amerikan yazarları, Avrupa’da ün salarak kendilerini Amerika'ya kabul ettirebilmişlerdi. Faulkner aynı umutla, biraz da Amerika'dan kaçmaya ve Amerikan kültürüne tepki göstermeye değer veren genç edebî sürgünlerin arasına katılmak için, 1925 te, Avrupa’ya gitmeye karar verdi. Şileple yola çıktı - içinde bunalımlarını, özlemlerini taşıyarak ve makine dairesiyle güvertede tayfa olarak çalışarak. Yol boyunca soneler yazmak için çırpındı durdu. Gemi Cenova'ya yaklaşırken bütün yazdıklarını güverteden denize atıverdi:
"Temizlendiğimi duydum," dedi. Avrupa’da dokuz ay kaldıktan sonra Oxford'a döndü yine. Ne ülkesinden kopabilmişti ne de Avrupa’da ufak ölçüde bile ün kazanabilmişti. 1926 yılının ilk sekiz dokuz ayında bir kereste tezgâhında çalıştı, sonra balıkçı teknelerinde alelâde balıkçı gibi iş tuttu. 1927 de Sivrisinekler adlı romanı çıktı, 1929 da Sartoris.
Sartoris ailesinin bazı kişileri Falkner ailesinin efsaneleriyle yoğrulmuş gibiydi. Bu romanda ilk defa Faulkner'ın kasabasının benzeri olarak yarattığı Yoknapatawpha adlı masal bölgesinin insanları etten kemikten varlıklar olarak ortaya çıktılar. Sartoris ailesi, belki de Falkner’lar gibi, Güneyde hızla değişen toplum ve ahlak düzeninin acısını çekiyordu. Faulkner bu romanıyla çevresinin geçmişteki ve şimdiki yaşamasına dört elle sarıldı.
Sartoris topu topu iki bin nüsha satıldı. Oysa Faulkner büyük bir başarı ve hatırı sayılır bir kazanç ummuştu bu eserden. 1931 yılında yayımlanan Kutsal Sığınak romanını, daha önceki kitaplarına aldırış etmeyen okuyuculardan öç almak amacıyla yazdı: "Popüler başarı sağlamanın yolu bu olsa gerek diye düşündüm ve havsalamın aldığı en korkunç masalı uydurarak kitabı üç haftada kaleme aldım” Sonradan Faulkner; Kutsal Sığınak romanının nasıl yayımlandığını şöyle anlattı: "Romanı yayınevine yolladım, yayınevinin sahibi "Aman Allahım," diye cevap verdi, "basamayız bunu! Bu kitap çıkarsa ikimiz de hapishaneyi boylarız." Ben de bunun üzerine vazgeçtim, iki başka kitap yazdım. İki yeni kitabım yayımlandıktan sonra bir gün postadan Kutsal Sığınak romanımın provaları çıktı. Aradan iki yıl geçmişti. Okudum kitabı, öyle kötü yazılmıştı, öyle aşağılıktı ki. Böyle bastıramam bu kitabı dedim. Gel gelelim, kalıpları yapmışlardı. Kitabı yeniden yazmak demek, kalıpların eritilmesi demekti. Yayınevi de yeni kurulmuştu; sahibi dedi ki: "Yeni kalıp dökecek param yok." Ben: "'Böyle basılmamalı," dedim. "Ötesi yok, berbat bir kitap bu." Nihayet masrafı paylaşmaya karar verdik. Benim payıma 270 dolar düştü, ama o kadar param yoktu. Bana iyi bir ders oldu bu: Aşağılık şeyler yazmamayı öğrendim, her zaman elimden' geldiği kadar iyi yazmam gerektiğini anladım." Edebi değeri bir yana, Kutsal Sığınak Faulkner'a bol para, yaygm bir ün ve Hollywood'da senarist olarak çalışıp rahata kavuşmak fırsatını getirdi.
Hollywood'a gitmek bir düşüş gibi geliyordu Faulkner'a. Ama, öte yandan, geleceğini güven altına almak, ilerde para kazanmanın acısını çekmeksizin eser vermenin çilesini çekebilmek için az zamanda bol para, toplu para sahibi olmaya can atıyordu. 1929 da yayımlanan Ses ve Öfke romanı gibi büyük eserlerini ancak maddi huzur içinde yaratabileceğine inanıyordu. Eski günlerin yoksulluğunu geride bırakmalıydı. Yine 1929 da çıkan Döşeğimde Ölürken adlı romanını, geceleri bir elektrik santralinde ateşçilik yaparken yazmıştı. Santralde akşamın altısından sabahın altısına kadar çalışıyordu; ama gece-yarısından sabah dörde kadar, baş aşağı ettiği bir el arabasını masa yerine kullanarak, kulaklarında muazzam bir dinamonun işkenceli uğultusunu duya duya yazıyordu. Döşeğimde Ölürken’in tamamını o santralde tepetaklak el arabasının üstünde altı hafta içinde kaleme aldı. Artık yaratma gücünü bedenindeki bitkinlikle bölmekten kurtulmak istiyordu Faulkner... kurtulmalıydı.
Bol para uğruna senaryo yazmaya gittiği Hollywood' da, Faulkner yaşantıların en yavanını, en değersizini buldu. Açıkça belirtti Hollywood'a karşı duyduğu nefreti: "iklimini de sevmiyorum, insanlarını da, yaşayışını da. Hiçbir şey olmuyor' Hollywood'da, sonra bir sabah kalkınca bir de bakıyorsunuz ki, altmış beş yaşınıza basıvermişsiniz." Hollywood'da kaldığı süre boyunca Faulkner çevresindeki hiçlikten bunaldı. Oysa, Faulkner'ın kişilerinden biri der ki: "Hiçlikle mutsuzluk arasında bir seçme yapacaksam, mutsuzluğu seçerim"
Faulkner'ın hayatındaki tragedyada, hiçlikle mutsuzluk arasındaki seçmenin payı büyüktü. Onun için, eserlerinde Jefferson adı altında anlattığı Oxford kasabasının felaketi içinde yaşamaya ergeç boyun eğmek zorunda kaldı. Hollywood'dayken çalıştığı film stüdyosu Faulkner'a rahat bir çalışma odası vermişti de Faulkner senaryolarını kendi evinde daha iyi yazabileceğini söylemişti. Patronları, nasıl olsa "Hollywood’da tuttuğu dairede çalışacaktır" diye düşünüp bir sakınca görmemişlerdi bunda. Kısa bir süre sonra Oxford'dan, Faulkner imzalı bir kart aldıkları vakit, neye uğradıklarını şaşırmışlar, ancak o zaman, anlamışlardı ki, Faulkner evinden söz ederken Oxford'u kastediyormuş.
En son gunfrfd tarafından Pzr Şub 18, 2007 9:35 pm tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
Faulkner l930 larda ve 1940 larda vakit vakit Hollywood'a senaryo yazmaya gitti. Her gidişinde tedirgindi, kendinden utanıyor gibi bir hali vardı. Çoğu zaman sarhoş oluyordu sabahtan akşama kadar. Senaryolarına gerçek hayatta eşine rastlamayan tüyler ürpertici kişiler ve sahneler koyuyordu; başka senaristler, kişileri daha insanlaştırıp sahneleri kısaltınca ya da yumuşatınca Hollywood'un zevkine (ya da Faulkner'ın anladığı anlamda "zevksizliği" ne) uygun şok unsuru istenilen ölçüde elde edilebiliyordu.
Faulkner, Hollywood'a her gidişinde oranın dillere destan olmuş hayatına yan çiziyordu. Hele partiler hafakanlara boğuyordu Faulkner'ı. Bir partide can sıkıntısından ne yapacağını şaşırmış, kendisini davet eden dostundan erken erken izin isteyip gidemeyeceğini düşünerek, pencereden gizlice atlayıp kaçmış; başka bir partide tanınmış bir kadın yazarın toplumsal ve siyasal başarıları kendisine anlatılarak görüşmeleri üzerinde ısrar edilince "Anlattığınız başarılara bakılırsa hiç görüşmemem gerek bu hatunla," demiş; daha başka bir sefer de bir partiye genç ve güzel bir kadınla gitmeğe razı etmişlerdi Faulkner'ı, ama oraya varınca içkiye dalıp kadını madını unutmuştu, kadıncağız evin sahibine yaklaşıp: "Mr. FauIkner galiba benden hoşlanmadı," diye serzeniş edince, adam Faulkner'a partiye bir hanımla gelmiş olduğunu hatırlatmış, Faulkner da saf saf sormuştu: "Sahi mi? Hangisiydi o kadın?"
Faulkner, Hollywood'a ilk gidişinden önce, 1929 yılının Haziran’ında, evlenmişti - bir genç dulla. Karısının ilk kocasından iki çocuğu vardı; sonra Faulkner'dan da bir kızı oldu. Edebiyatta renkli ve değişik kelimelerin ustası olan Faulkner, kızına kısa ve sade bir ad taktı: Jill.
Karısı, bütün ömrü boyunca, sevip seveceği tek kadın oldu. Bilindiği kadarı, başka hiç bir kadınla uzak yakın ilişiği olmamıştır. Bir vakitler yazdığı bir cümlede belki aşk karşısındaki kaygılarının sebebi vardı: "Aşkla ıstırap aynı şeydir. Aşkın ve ıstırabın değeri, onlar için ödeyeceğiniz şeylerin toplamından ibarettir. Ucuza elde ederseniz kendinizi aldattınız demektir." Bir sefer de demişti ki: "İşte benim kafamdaki ideal kadın: Benden uzaklaşmasın diye bacakları olmayan, beni tutmasın diye kolları olmayan, benimle konuşmasın diye kafası olmayan bir bakire."
Faulkner'ın hayatının yaratıcı çağı serüven yaşamaktan caydığı (galiba bu cayışta kardeşi Dean'in 1935 yılında bir özel uçakla tehlike uçuşları yaparken FauIkner'ın gözü önünde düşüp ölmesinin payı büyüktü: Faulkner'ın sonradan anlattığına göre, Dean'in vücudu paramparça olmuş da Faulkner evde banyoda kanlı parçaları bir araya koymuş) var gücünü duymaya, görmeye, yazmaya, yoktan var etmeye adadığı çağdı… bu…
Ve bu çağ Mississippi'nin Lafayette bölgesinin Oxford kasabasında geçti. Gelişigüzel bir inziva yeri değildi bu: Faulkner için, en iyi tanıdığı insanlığın en derin bir dramı yaşadığı yerdi: Lafayette'e Yoknapatawpha (Faulkner'a göre, kızılderililerin dilinde "suyun ağır ağır içinden geçtiği düz topraklar" demekmiş bu kelime), Oxford' a da Jefferson adını verdi ve bu alemi dar sınırları içinde insanlık tragedyasının yaşandığı ve oynandığı bir sahne olarak yarattı. 24000 mil karelik, 6298 il beyaz, 9313 ü zenci olmak üzere 15,611 nüfuslu Yoknapatawpha'yı bir Amerikan eleştiricisi bir "efsane ülkesi" ne benzetti. Faulkner, Güneyi ve insanlarını hem geçmişteki, hem şimdiki yaşantılarının masallarıyla yoğuruyor (hiç tarih okumadığını, bütün tarih bilgisini kasabada konuştuğu kimselerden edindiğini söylemişti bir kere) ve coğrafyasıyla, toplumuyla, acıları ve sevinçleriyle, mertlikleri ve suçlarıyla kendine özgü, ama aynı zamanda bütün insanlığı yansıtan bir dünya halinde ortaya çıkarıyordu. "Sartoris' le başlayarak şunun farkına vardım ki, üstünde doğup yaşadığım posta pulu büyüklüğündeki toprakta bulunan yazılmaya değer şeylerin hepsini yazmaya bir ömür bile yetmez ve ben gerçek olanı süzüp güzelleştirmekle efsaneleştirerek bu bölgede hükümdar olmak özgürlüğünü elde edebilirim. Bu düşünce önüme büyük bir insanlık definesi serdi, böylece kendi evrenimi yarattım." Artık Faulkner yarattığı bir dünyanın tek hakimi olacaktı. Nitekim kendisinden şöyle bahsediyordu bir kere: "Ben, Yoknapatawpha bölge'sinin tek ve tekelci sahibiyim," Gerçekten, Faulkner Yoknapatawpha'yı bütün beşeri ve maddi ayrıntılarıyla kendine özgü bir dünya dilimi halinde yarattı.
Bu dünya diliminin haritalarda Oxford, Faulkner'ın coğrafyasında Jefferson adıyla geçen kasabasına ayrılmamacasına bağlandıktan sonra, Faulkner düzenli, yazmak ve yaratmaktan başka hemen hemen hiçbir şeye vakit harcamayan, hareketsiz ama derin bir hayat sürmeye başladı. Bazen ava çıkıyordu, arada sırada Phil Stone'la sohbet ediyordu, biraz da toprakla uğraşıyordu. Yazmaktan başka üç merakı olduğunu söylüyordu: At, av ve yelkencilik. Çalışmasına en fazla engel olan, içkiydi yine. İçmekten söz edip şöyle demişti bir kere: "İçmek tabii bir içgüdü bence, merak değil, tabii ve sıhhatli bir içgüdü." Kimi zaman içki şişeleriyle birlikte odasına kapanıp günlerce çılgın gibi içiyordu – bilincini yitirinceye kadar. O zamanlar yazmak gözüne basit bir merak gibi görünüyordu: ''Yazmak benim için bir çeşit merak - pul toplaımak gibi." Kendi varlığının azabıyla birleşen içki alemleri bitince, bu sefer korkunç gerçeklerden efsaneler yaratmanın acısını çekmeye başlardı. 1930 larda Oxford'daki evinde başlayan yapayalnız hayatı (gerçi karısı ile iki üvey kızı ve kendi kızı aynı çatı, altındalardı ama, onların varlığından haberi olmadığı günler az değildi) yıllarca sürdü.
Bu düzenli, vakit vakit vahşi sarhoşluklarla yıpranan yalnızlık içinden Faulkner uzun eserler ve kısa hikayeler yarattı. Zamanını ve dehasını uzun bir süre boyunca. son sınırlarına kadar zorladı. Büyük bir düşman gibi görüyordu zamanı. Yaratmak istediği kişiler, olaylar ve heyecanlar için elvermiyordu sayılı saatler: "Bir şeyler söylemek, bir şeylerin hayattan izleniminin özünü vermek için çabalıyorsunuz ister istemez kısa olan bir süre içinde; gelgelelim, topu topu altmış yıl veriyorlar size. Bir avuç istisnası bir yana bırakılırsa, insanın yaşama payı bu kadarcık: Kısa bir süre." Ölümünden dört beş yıl önce Virginia Üniversitesi'nde öğrencilerle sohbetler yaparken sık sık diyordu ki: "Yüz yaşına kadar yaşamak niyetindeyim." Belki de ölüme doğru daralan süresini unutmak için içiyordu Faulkner. Kuzini bir gün Faulkner'a sordu: "Bill, o kitapları yazarken sarhoş musun?" Faulkner ancak şu kadar söyleyebildi: "Her zaman değil."
Dış dünya ile ilişiğini kesmiş gibiydi Faulkner. Kendi yaşamasından ve yaratmasından başka hiçbir şey düşünmüyordu sanki. Sık sık Oxford'un ortasındaki alandan yürüyerek geçtiğini anlatıyor kasabalılar: Tanıdıkların selâmını almakta hiç kusur etmezmiş ama, gözlerinde daima uzak bir ışıltı, nerdeyse görmeyen bir bakış olurmuş. Binde bir durup konuşurmuş birisiyle, ama bu konuşmalar bile azıcık sürermiş. Eserlerinin çoğunu yayımlayan firmanın ortak ve müdürlerinden Bennett Cerf, Faulkner'a yazdığı iş mektuplarına cevap almadığından, yakınmış. Faulkner demiş ki Cerf'e: "Sizden mektup gelince, Mr. Cerf, hemen açıyorum, iyice silkeliyorum, eğer içinden çek düşmezse unutup gidiyorum o mektubu." Muhabirler, mülakatçılar, meraklılar ve eserlerini sevenlerle temas etmemek için diyordu ki: "Ben yazar filan değilim, emekli bir çiftçiyim." Peşini bırakmıyorlardı ama, kimseyle görüşmeğe yanaşmıyordu. Bir kere ünlü balerini Alicia Markova ziyaretine gelmek istemişti de Faulkner şöyle bir cevap yollamıştı:
"Söyleyin o hanıma, kendisiyle görüşemeyeceğime üzülüyorum ama, daha önce verilmiş sözüm var: Tilki avına gideceğim." çoğu zaman yalnız başına atla gezintiler yapıyordu, hatta ava bile tek başına gidiyordu. Dünyadan elini eteğini çekmiş olduğu halde, yine peşinden birçok kimsenin koşmasına içerliyordu: "Bir vakitler hürdüm. Bir tane pantolonum vardı, bir yağmurluk vardı sırtımda. Şimdi yığınla mektup alıyorum, kahvaltıda ne yemişim filan diye." Faulkner, ne genel olarak edebiyattan konuşmaktan hoşlanırdı, ne de kendi eserlerinden bahsetmekten: "Edebiyatçılar hafakanlara boğuyor beni. Dünyanın en sıkıcı insanları onlar. Kitaplarının hiçbirini okumuş değilim, benimkiler hakkında da konuşmak istemiyorum, demek ki edebiyatçılarla da benim konuşabileceğim hiçbir konu kalmıyor."
Faulkner edebiyat aleminde bile kendisini bir sürgün gibi görüyordu; sadece kendisini değil, bütün Amerikan yazarlarını: "Amerikan yazarı; ülkesinin, kültürünün bir parçası değildir. Cins bir köpek gibidir o. Ortalıkta dolaşmasından hoşlanır insanlar, ama pek bir faydası yoktur."
Faulkner, belki de, eserleri az okunduğu, pek çok kimse üslûbu güç anlaşılıyor diye şikayet ettiği için öyle düşünüyordu. Bir kere demişti ki: "İsterse kimse okumasın kitaplarımı, umurumda değil." Gerçekten, Faulkner belli başlı çağdaş romancıların en az okunanlarındandı. 1945 yılında on yedi kitabının hiçbirini satın almak mümkün değildi. İngiliz yazarı C. P. Snow dedi ki Faulkner hakkında: "Okunduğundan çok takdir edilmiştir"
10 Kasım 1950 günü Faulkner evinin bahçesinde çalışıyordu, ansızın 1949 Nobel Edebiyat Armağanını kazanmış olduğu haberi geldi. Büyük müjdeyi sakin karşıladı, ama, sevindiği belliydi. Daha önce, 1946 yılında da Nobel için aday gösterilmişti Faulkner, belki günün birinde Nobel’i kazanacağını umduğu -daha doğrusu bildiği- için pek istifini bozmadı. İçeri girip ailesi ve zenci hizmetçileriyle birlikte büyük haberi kutladı. Sonra yine bahçedeki işine döndü. Akşama konu komşu, eş-dost gelip tebrik ettiler Faulkner'ı. Oldum olası törenlerden nefret ettiği için Nobel'i almaya, Stokholm'e gitmek istemiyordu, Önce dedi ki: "Otuz yıllık çalışmamdan arda kalanları Mississippi'den İsveç'e kadar taşımaya değmez." Sonra törene katılmamak için bahane bulmaya, çalıştı : "Ben basit bir çiftçiyim; ömrümde o maymun esvabını giymiş değilim." (Faulkner, Mississippi Üniversitesi’ndeyken smokin satın aldığını ve danslara smokinle gittiğini unutmuştu herhalde.)
Nobel müjdesi geldikten bir hafta sonra, Faulkner birkaç, günlüğüne ava gitti. Av arkadaşları ne yapacaklarını, ne diyeceklerini şaşırmış gibiydiler. Bir tanesi dedi ki: "Bill, 30 bin dolar alacakmışsın o armağan için. Artık bizimle, ava çıkmaya tenezzül etmezsin herhalde?" Faulkner dedi ki: "Boş ver canım, para bu. İsveç’te geyik eti yok ki." Ava gitti Faulkner, bu sefer her zamankinden fazla içti, arkadaşları baygın getirdiler Faulkner'ı evine. Ailesi Faulkner'ı İsveç’teki Nobel törenine gitmeye, smokin giymeye, armağanı alırken söylev vermeye razı etmek için canla başla uğraştı. Sonunda kabul etti Faulkner, ama dedi ki: "Kızım: Paris'i ve Stokholm'ü görsün diye gidiyorum."
Kızıyla birlikte Stokholm'e hareketinden birkaç gün önce yine odasına kapanıp delice içmeye koyuldu. Törene yetişemeyecek korkusuyla odasındaki takvimi üç gün ileri aldılar. Derken Faulkner, birisini çağırtmak istedi, boş bulunup futbol maçına gittiğini söylediler. Faulkner sarhoş kafayla davranıp oturdu yatağının içinde: "Demek beni aldatıyorsunuz!" diye bağırdı. "Salı günü futbol maçı olmaz. Daha üç gün içebilirim öyleyse." Üçüncü günün sonunda içkiyi kesti. Yola çıkarken, Phil Stone, Faulkner'a dedi ki: "Bak, Bill, şeytana uymak yok." Faulkner öfkeli öfkeli cevap verdi: "Bıktım bu öğütten. İsveç büyükelçisinden tut da bizim Allah’ın cezası zenci uşağa kadar herkes şeytana uymamamı söylüyor."
Stokholm'e Nobel Armağanı’nı almaya giderken kızıyla New York'tan geçti Faulkner. New York'ta bir muhabir sordu: "Amerika'daki ahlak düşüklüğünü en iyi anlatan yazar olarak tanınıyorsunuz. Sizce Amerika'daki en büyük ahlak bozukluğu nedir?" Faulkner cevap verdi: "Sizin yaptığınız, efendim."
Stokholm'de 10 Aralık 1950 de ünlü Nobel söylevini okudu ve Edebiyat Armağanı’nı aldı. İsveç Akademisi Başkanı Dr. Hellstrom törende Faulkner'ı "Yaşayan İngiliz ve Amerikan romancılarının rakipsiz üstadı" diye takdim etti.
Yine Oxford'a döndü Faulkner. Söylevinde bildirdiği gibi, kazandığı armağanın parasını (30 bin dolar) Oxford'un hayır işlerinde kullanılmak üzere hibe etti. Artık eskisi kadar kaçmayacaktı insanlardan - daha doğrusu, bazen kaçacak, bazen kaçmayacaktı. Bir kere, başta İlya Ehrenburg olmak üzere birkaç Sovyet yazarı Faulkner'ı evinde ziyaret etmek istedi de Faulkner önce kabul etmedi, sonra ancak 10 dakika görüşebileceğini söyledi: "Canına yandığım, fikirlerden filan söz açmak isteyecekler. Benim fikirlerle ilgim yok. Ben bir yazarım, edebiyatçı değil" Ama gitgide insanlar arasına katılmaya başlıyordu. 1952 Mayıs'ında Paris'te Salie Gaveau'daki edebiyatçılar toplantısına giden Faulkner, Denis de Rougement tarafından takdim edildiği vakit dakikalarca alkışlandı. 1951 de Legion d'Honneur'ü aldığında da bir konuşma yapmıştı - hem de Fransızca olarak. Kızının High School'u bitirme töreninde şeref söylevini Faulkner verdi - kızının hatırı için. Sonraları, plak doldurdu, mülakat verdi, televizyona çıktı, fotoğraf çektirdi. Oysa, Nobel'i kazandığından iki yıl önce; ta New York'tan Oxford'a Faulkner'ın resmini çekmeye gelen bir foto muhabirini eli boş geri çevirmişti: "Benliği boyunduruğa girmemiş, kimliği tespit edilmemiş tek insan olmak istiyorum yeryüzünde." 1953 ve 1955 yılları arasında birkaç memleket gezdi: Filipinler, Siam, Hindistan, Mısır, İtalya, Batı Almanya, İngiltere, İzlanda, Japonya.
1955 yazında Japonya'da Nagano Seminerine katılarak sanatı hakkında geniş ve ilginç açıklamalarda bulundu. 1957 ve 1958 de Virginia Üniversitesinde Amerikan edebiyatı hakkında kendi dünya görüşü ve yazarlığı hakkında konuşmalar yaptı ve binlerce soruyu cevaplandırdı.
John Steinbeck'i beğenip beğenmediğini sordular; "Steinbeck bir muhabir, bir gazeteci bence," dedi Faulkner. "Gerçek bir yazar değil." Erskine Caldwell hakkında şunları söyledi: "Üslup bakımından, basit üslup bakımından, birinci sınıf. Tütün Yolu’nda okuyucuyu sarsan bir güç var, ama o romandan sonra Caldwell'in yazdıkları gitgide boş laf olmaya başladı." Faulkner, Virginia Üniversitesi’nde dalgınlığıyla ün saldı: Ağzında piposu, sırtında spor ceket, ortalıkta dolaşır, çoğu zaman sık sık konuştuğu öğrencileri tanımaz, bazen yakın dostlarına selam vermeyi unutarak yanlarından geçerdi.
Memnundu Virginia Üniversitesi’nde bulunduğu çevreden: "Seviyorum Virginialıları, çünkü hepsi züppe. Ben hoşlanırım züppelerden. Züppelik uğruna o kadar vakit harcar ki züppeler, insanın işine burunlarını sokmaya fırsat bulamazlar."
Faulkner, Virginia'daki sohbetlerinde, en fazla hangi kitapları ve yazarları okuduğunu açıkladı: "Don Kişot'u her yıl bir kere, Moby Dick'i 4-5 yılda bir, Dickens'ın kitaplarını sık sık bölük pörçük, Karamazov Kardeşler’le Madam Bovary' yi hemen hemen her yıl, Tevrat'ı zaman zaman okuyoruın; Shakespeare'in bütün eserlerini içine alan ufak bir cildi her vakit yanımda taşır, orasından burasından okurum azar azar… Şairlerden Pope, Beaumont ve Fletcher'i, hepsinden fazla Marlowe'u sever ve okurum."
1960 yılında, "edebiyatın yayılması amacıyla" zenci yazar ve öğrencilere burs verecek olan William Faulkner Vakfı'nı kurdu. O zaman öğrenildi ki, vakfı kurmadan çok önce birçok zenci yazar ve öğrenciye mali yardımlarda bulunmuştu Faulkner... bu hizmetinin reklamını yapmaksızın, bütün bütün mahrem tutarak. 1962 baharında Cumhurbaşkanı Kennedy, Nobel Armağanı’nı kazanmış bütün Amerikalıları Beyaz Saraya ziyafete çağırdığı zaman yüz elli kadar davetli arasından gitmeyen tek kimse Faulkner oldu: "Yahu, yüz millik yol. Bir yemeğin yüzüsuyu hürmetine o kadar yol gitmeye değmez."
Hayata karşı mert, kendisine karşı sertti Faulkner. Altmışındayken attan düşmüştü de köprücük kemiği kırılmıştı. Ama kazadan yarım saat sonra, sargılar içinde, oturup birkaç dostuyla içki içmişti: "Şeytan tırnağı kadar canımı acıttı." Bu ufak tefek, kır saçlı, kır bıyıklı içine kapanık adamın (ince, kambur bir burnu, gözlerinin üstüne düşer gibi görünen gözkapakları, kahverengi gözleri, kırışık bir yüzü, ince dudakları vardı) varlığa karşı küstah değilse bile, küçümseyici tutumu, insanlara karşı sonsuz vekarı, yaşamanın değersiz ve ucuz görüntülerine karşı derin nefreti; (rahat, kalender, babacan davranışlarına rağmen) kimliğinin türlü yönlerinden belliydi.
Yaşaması da bir yaratıcı sanattı Faulkner'ın. Hayatın ve sanatın haysiyetine ve değerine derin bir saygı duyuyordu: ikisini de kutsallaştırmıştı sanki. 6 Temmuz 1962 günü kalp krizinden öldüğünde, o haysiyet tam ve mutlaktı… Kendi evinde, karısı başucunda, dünyayı uzun bir hastalıkla ölümünün yaklaştığından haberdar etmeksizin, ansızın ölüverdi. Cenaze töreni, sadece ailesinin ve üç-beş yakın dostunun katıldığı özel ve basit bir tören oldu. Adının Faulkner olarak değil, Falkner olarak yazıldığı mezartaşına kazılacak olan kitabeyi bile kendisi önceden kaleme alıp bırakmıştı. Vahşiliklerini, ıstıraplarını, felaketlerini çırılçıplak ortaya koyduğu kasabasının dükkanları tören sırasında kepenklerini indirdiler.
Faulkner'ın yaşadığı ile yarattığı arasında derin bir ruh bağlantısı vardı. Kendisi, sanatçının kişisel yaşantısını bir romana ya da hikayeye koyamayacağını söylemişti bir kere: “Kahramanlarımın söylediklerinden sorumlu değilim ben. Kitaplarımın sayfalarında kaybolan ya da bulunan hiçbir şeyden sorumlu değilim. Çünkü yaşantı ile, boş bir kağıt ve bir kalem arasında bir yerde, sanatçının kişisel yaşantısı ölüp gidiyor." Sonradan bu düşünceyi biraz daha açıkladı: "Başlangıçta her yazar, kendi biyografisini kaleme alır, çünkü; ilkin dünyanın farkına varır, sonra ansızın dünyanın kağıda geçirilecek kadar önemli olduğunu anlar, ama o zaman ancak kendi başından geçenleri biliyordur; insanların ruhuna inecek kadar görüş gücü ve sonuca varma yeteneği bulamamıştır daha. Ancak kendi ruhuna inebilir, onun için kendi biyografisini yazar; kendi tecrübelerinden başka ölçü yoktur elinde. Ama, yaşı ilerledikçe hayal gücü gelişir."
Faulkner'ın eserlerinde, gerçekten, kendi yaşantılarının payı gelişmiş düş gücünün yarattığı olay ve duyguların payı kadar büyüktü. Hatta, bir bakıma, hayatı belki de en büyük eseriydi. Faulkner demişti ki: "Eğer William Faulkner olmasaydım, iki kere, üç kere William Faulkner olmak isterdim yine. Belki ancak böylelikle söylemem gereken şeyleri yazmak imkanını bulurdum." Eserlerinin yoğun tragedyasına bakılırsa, Faulkner, yüzlerce defa Faulkner olmuştu - yaşamak ve yaratmak dışında hiçbir şey tanımıyarak: "İyi bir yazarı yıkan tek şey; ölümdür ancak. İyi yazarların, ünle, başarıyla, zenginlikle uğraşacak vakitleri olamaz. Kadın gibidir başarı: Önünde diz çökersen seni ezer geçer. En iyisi, elinin tersini göstermektir ona; belki o zaman senin önünde o diz çöker." Faulkner ömrü boyunca ne başarı önünde diz çöktü, ne de varlığın felaketleri karşısında. "Adsızlığın suratına bir tırmık" atmak uğrunda canını dişine takarak çırpınırken, pek az yazara nasip olmuş alınyazısıyla, gerçek anlamda, yaşadığını yarattı … yarattığını yaşadı.
Yirminci yüzyılda belki hiçbir yazar çağının ve çevresinin tragedyasını Faulkner gibi mutlak anlamda yaşamış ve yaratmış değildir. Faulkner, birçok çağdaşlarının aksine, korku ve azaptan kaçıp kurtulmaya uğraşmadı. çağını allak bullak eden felaketleri yaşayıp yansıtmak yoluna gitti. İnsanın kurtuluşsuz tragedyasını anlatmayı kendine amaç ve görev edinmişti sanki. Sanatçı haysiyeti ve namusu bunu gerektirdiği için.
Eserlerinde kasvet, gaddarlık, kan, karamsarlık, sapıklık, suç ve günahı göstererek insanların gönlüne korku saçmak, böylece insanlığın daha iyi bir yaşamaya, daha üstün bir ahlâka yönelmesine yardım etmek istiyor gibiydi. Ama kaçmadığı ve kaçmayacağı çevresine mahpus kalınca ınanevi değerlerin ideal -belki de erişilmez- katına varmaya çabaladı. Faulkner, ruhun düşüklüğünü anlatırken hep ruhun saflığını arıyordu.
Faulkner'ın eserlerindeki "insan alın yazısının kör tragedyası" birçok bakımlardan eski Yunan tragedyasını andırır: Kahramanlar için yazgılarından kurtuluş yoktur. Hikayelerin gelişmesinde genellikle yer, zaman ve hareket birliği, hatta bütünlüğü vardır. Belli başlı kişiler, gerçek insanların varlığını aşan niteliklerde ve ölçülerde yaratılmış oldukları için hayattan büyük görünürler.
Faulkner, tragedyanın temel unsurlarını en yoğun hallerine sokup kullanmıştır, denebilir.
O, bunu yaparken neo-klasik bir estetik anlayışına kapılmadı. Yirminci yüzyılda trajik unsurların kendiliklerinden yoğunlaştığını görüp çağımızın insanlık tragedyasını gerçekçi bir yöntemle yarattı. Claude Magny'nin Faulkner hakkında söylediği bu bakımdan çok doğrudur: Faulkner "çağının edebi dramını bütün genişliği içinde yaşamış olan tek modern romancıdır ... Eseri büyük manevî kurtuluşun anahatlarını ortaya koymuştur." Faulkner'ın çağındaki dram, insan varlığının yıkıntıya düşmüş olmasıdır. Yirminci yüzyıla "lanete uğramış ölümsüzlük ve ölümsüz lanet" hakimdir; yeni çağ "dünyanın köhne ve felaketli rahmi" nden doğmuş bir canavar gibidir.
Faulkner'ın eserleri bir bütün olarak ele alınırsa ortaya Dante' nin Cehennem'inden çok daha ürkütücü bir panorama çıkar. Çünkü Faulkner'ın çağdaş cehennemi daha somuttur, insanları ve olayları bir bakışta tanınacak cinstendir.
Faulkner'a göre, yirminci yüzyılın insanı, çevresinin 'ateş çemberi içine kıstırılmış bir akrep gibidir. Ateş çemberini kırıp dışarı çıkamadığı için çırpınır kıvranır, sonunda kendini sokup öldürür. İyi olan, güzel olan, değerli olan her şey çemberin dışındadır.
Eski Yunanda tragedya belirli kahramanların -çoğu zaman kralların kaderiydi. Ama kahramanlar alınyazılarını bütün bütün kabullenmiyor, başkaldırıyorlardı. Varlıklarını kadere karşı direnerek yaşayıp yitiriyordu onlar. Elizabeth çağı tragedyasında yalnız üstün insanlar değil, toplumun çeşitli tabakalarından kahramanlar da yer aldı. Gerçeğin ölçülerini aşmıyordu çoğu. Onların tragedyasını yaratan, kendi giriştikleri yanlış ya da kötü hareketler oluyordu.
Faulkner'da "kör tragedya" evrenseldir. Tek tek kişiler, alınyazısından kaçmak şöyle dursun, ona başkaldıramazlar bile. İnsanın kaderi, kendi umut ve seçişlerinin dışında kalır. Kader karşısında insanın hiçbir gücü yok gibidir, hürriyeti ve haysiyeti bile yoktur. Ama, tragedya yalnız kişisel değildir. Yirminci yüzyılda, dünya tarihinde ilk defa olarak, tragedya bütün insanlığı kapsamaktadır. Jean-Paul Sartre'ın Faulkner'da bulduğu "kozmik kötümserlik" budur. Faulkner'a göre, çağımızda tragedya hem yoğunluğu, hem yaygınlığı bakımından mutlak tragedya olmuştur. Faulkner'ın kendi çağıyla ve çevresiyle ilişkisi, bütün insanlığın manevi serüvenine dayandığı içindir ki, Faulkner tragedyayı en uzak sınırlarına kadar zorlamıştır. Faulkner, böyle bir zorlama yaparken şu sonuca varmış gibidir: Artık insanlığın dramını, hubris’in (trajik gurur) ya da hamartia’ nın (trajik hata) yol açtığı nemesis (tanrısal gazap) yaratmıyor….
Yeryüzünde kişiler ve toplumlar nasıl hareket ederlerse etsinler, bütün insanlık metafizik bir gazaba uğramış ve lanetlenmiş olarak yaşayıp azap çekmeye, mahkumdur. İnsanın varlığı, tragedyanın kendisidir.
Faulkner'a göre, böyle mutlak bir tragedya yirminci yüzyıla özgüdür. Bir manevi kargaşalık içindedir çağımız; değerlerimiz yanlış yollara sapmış, ruhlara bir vakitler huzur veren dinsel inançlar ve ahlak anlayışları yıkılmış, yaşama çabamızdaki mertlik nerdeyse solda sıfır olmuştur. Faulkner'ın kişilerinden biri der ki: "İnsanın eskiden “yaşamak” diye bir nimeti vardı, “ölmek” diye bir nimeti vardı; bir kirli çıkından körü körüne çekilip bir araya getirilmiş şaşkın, darmadağın yaratıklar değildi insanlar."
Amerika'nın Güney bölgesinin uğradığı çöküntü, ömrü boyunca Faulkner'ın içine işlemişti. Eski ve soylu bir Güney ailesinin çocuğuydu: Kendini bildi bileli Güneyin geçmiş çağlardaki görkemini ve güzelliğini dinlemiş, o çağların rüyasını görmüştü. Amerika İç Savaşından (1861-1865) önce Güney, beyaz aristokrasi için rahat ve zevkli bir dünya idi. Soylu zümre, beyaz fakirleri maddi bakımdan, zenci köleleri ise birçok bakımlardan sömürüyordu. İç Savaşta Güney’in şehir ve kasabaları yıkıntıya uğradı. Savaşın sonunda Güneyliler yenilince kölelik kalktı: Eski köleler yeni vatandaşlar olarak beyaz aristokrasinin üstünlüğüne son vermiş oldular. Maddi refahı azalan, yenilginin utancına kapılan, sömürme gücünü yitirmeye başlayan aristokrasi, eski günlerin özlemiyle yaşamaya koyuldu.
İç Savaş bittikten otuz iki yıl sonra dünyaya gelen Faulkner, çevresindeki yaygın özleme kapıldı ister istemez. Büyük yenilginin acısı, sonsuz bir kefaret olmuştu. Güneyde yenilgi nesillerden nesillere geçiyor ve günü gününe yaşanıyordu yenibaştan. Kurtuluşu olmayan bu lanet yüzünden 'Güneyin insanları, tek tek ve topluca, umutsuzluk içinde kıvranıyordu. Faulkner şöyle anlattı bu umutsuzluğu: "Savaşlar asla kazanılamaz ... Aslında savaşlar yer almaz bile. Savaş, alanı insana sadece kendi çılgınlığını ve umutsuzluğunu gösterir; zafer ancak düşünürlerle ahmakların boş kuruntusudur." Faulkner, kendi ruhunda çevresinin acısını, utancını, kasvetini ve karamsarlığını duyarak yaşadı. Eserlerini bu azap içinde ve bu azap hakkında yazdı. Romanlarının çoğunun konusu ve teması, doğrudan doğruya, Güneyin uğradığı lanettir. “Absalom, Absalom!”, “Ses ve Öfke”, Ağustos Aydınlığı”, "Köy", "Toz Toprakta Tedirgin Eden"… manen çökmüş ve umutsuzluğa kapılmış Güneyin soysuzlaşmasını işler. Faulkner destanının Compson, Sartoris ve Sutpen gibi belli başlı aileleri, Faulkner'ın kendi ailesininkine benzer bir bozulmaya uğramışlardır ve bütün Güneyin düşüşünü temsil ederler.
Faulkner'ın yarattığı dram, aslında Güneyin coğrafi çerçevesini de aşmıştır. Gerçi Faulkner, roman ve hikayelerinde genellikle kendi yaşadığı Lafayette'in benzeri olan Yoknapatawpha adlı uydurma bir bölgedeki (ve Oxford'un benzeri olan Jefferson kasabasındaki) olayları anlattı ama, Jefferson'ı ve Yoknapatawpha'yı insanlık tragedyasının sahnesi olarak düşünüyordu. Yoknapatawpha'nın felaketi, özellikle Birinci Dünya Savaşından sonra, yeryüzündeki yıkıntıyı andırır. Faulkner’ın yarattığı "ismi var cismi yok" yer, bütün şamatası ve vahşilikleriyle, bütün hile ve kötülükleriyle çağımızı alan-talan eden beşeri cehennemin timsalidir. Nasıl Amerika İç Savaşında Güney, Kuzeye yenilirken aslında kendi manevi çöküntüsü yüzünden kaderi karşısında yenilgiye uğramışsa, yirminci yüzyılda her kıtadaki topluluklar ve kültürler de kökten sarsılmıştır. Bu sarsıntı, bir bakıma insanın dışında olan bir lanetten, bir bakıma da Faulkner'ın dediği gibi insanın "kendi icat ettiği ve icat etmek için ısrar ettiği azap ve ıstıraplar" dan doğmuştur. Faulkner eserlerinde Güneyin yitirdiği onurun yasını tuttuğu kadar bütün insanlığın faciasına da yakınır. Bir kere Faulkner'a şunu sormuşlardı: "Güney uygarlığının tablosunu çizmek amacıyla mı yazıyorsunuz?" "Hiç de değil," diye cevap vermişti Faulkner. "İnsanları anlatmaya çalışıyorum, bunu yaparken elimde olan biricik aracı, yani tanıdığım bölgeyi kullanıyorum.. Sosyoloji yazmak niyetinde değilim. Bence asıl önemli olan konu; insanlar. Düşünceler değil, insan kalbi" Felaket, bir daracık bölgenin değil, bütün yeryüzünündür. Çağdaş dünya, manevi keşmekeş içindedir; değer ölçülerini yitirmiş, kahramanlık ve iyilik anlayışından uzaklaşmış, amaçsız çıplak kalmıştır. İnsanlar, kendi dünyalarının zindanına tıkılmıştır. Toplum, kişilerin davranışlarına gem vurmaktadır. Kişiler, ne kendi dünyalarını seçebiliyorlar artık, ne de kendi kişiliklerini…Varlığını bütün boyutlarıyla yaşamak isteyen insanın iradesi, toplum tarafından sömürülmüş ve sıfıra indirilmiştir.
Faulkner, insanlardan iğreniyordu ama, insanlığı seviyordu. Yirminci yüzyılın düşkün insanlığını değil, mertliğin ve onurun, aşkın ve fedakarlığın hakim olacağı bir insanlığı özlüyordu. Çevresinde gördüğü insanlık lanetlenmişti. Lanet, insanlığın alınyazısı olmuştu bu çağda. Böyle bir kadere karşı çabalamak, Faulkner'a göre, nafiledir. Çünkü insan varlığı sadece uyumsuz değil, boşunadır da. İnsan, ne kendi tragedyasını tek başına kendisi yaratır, ne de alınyazısı olan felakete başkaldırabilir. İçlerinde kahramanlık duygusu bütün bütün kaybolmamış olan bir avuç kimse, önce kaderden kaçmaya çabalar ama, sonunda onlar da yazgılarına boyun eğerler. Hatta yenilgilerinde bir çeşit vekara erişirler. Aslında, insanın elinde olan tek şey (belki de bir kurtuluş yoludur bu), kadere karşı çırpınmak değil, bazı evrensel değerler uğrunda çabalamaktır - mertlikle, haysiyetle, sevgiyle, merhametle. Bu bakımdan, Faulkner'da Kierkegaard'a ve Camus'ya benzer taraflar bulmak mümkündür. Ama benzerlikleri belirli bir ölçünün dışına taşırmak hatalı olur, çünkü Faulkner'ın sanatıyla Kierkegaard'ın ve Camus’nün düşüncelerinin ayrıldığı noktalar çoktur ve geniştir: Faulkner, Kierkegaard'dan özellikle inanç unsuru, Camus'den de başkaldırma düşüncesi bakımından ayrılır.
Faulkner'a göre, tragedya sadece dış kuvvetlerin gazabından doğmaz; kişiler tragedyanın unsurlarını kendi içlerinde taşırlar. Kendisini lanetlemiş olan insanın yüreğindeki karanlıktır bu. İçteki karanlıktan kurtuluş yoktur, çünkü insan kalbinin dışında hiç bir gerçek yoktur. Faulkner'ın başlıca kişilerinden Quentin Compson, kızkardeşini orta-malı olmaktan korumak için onunla zina işlediğini söyler babasına. Böylesine korkunç bir günah, hem kız kardeşini, hem kendisini dünyadan ayıracak ve tertemiz tutacaktır. Ama Quentin, insanlığın gelenek ve gerçeklerine karşı gelişi yüzünden yaşamak haysiyetinden o : kadar uzak düşer ki, sonunda intihar eder. Ses ve Öfke'deki kişiler, tragedyalarını eski Yunandaki kahramanlarının tersine yaşarlar: Yunanda tragedya kahramanı, mukadder olan bir günahı işlediği için lanetlenir. Oysa Faulkner'da herkes başlangıçtan lanetlenmiştir. Lanet, kaderin kendisidir ve insan lanetlenmiş olduğu için günaha girmeye mahkumdur.
Faulkner'ın kişilerinin hemen hepsinin akılları, ahlakları, ruhları karman-çormandır. İçlerindeki kargaşalık onların, alınyazısı olmuştur. Bunun içindir ki, Edith Hamilton, Faulkner'ın kişilerini "kaderin iradesiz köleleri" olarak tanımlamıştı. İradesiz köleler, ortaçağda, günahlarından kurtulmak için birbirlerini kamçılayarak diyar diyar dolaşanlar gibi, kendi çektikleri ve başkalarına verdikleri, azabı ölünceye kadar yaşamaya mahkum olurlar. Ama böyle bir işkenceye dayanma gücü çok az kimsede vardır. Bu yüzden, kaderlerini ve düşman çevrelerini değiştiremeyen insanların çoğu, kapana kıstırılnuş yaratıklar gibi azgınlaşıp saldırırlar yakıp yıkarlar.
Faulkner'ın eserlerindeki bellibaşlı dram unsurlarından biri, kadere karşı çabalamanın saçmalığıdır. Çaba boşunadır; çünkü varlığın kendisi saçma ve boşunadır.
Yalnız ölüm mutlak gerçektir. Bir bakıma, Faulkner'ın eserlerinin başlangıç ve bitiş noktası ölümdür. İnsan, doğuşuyla başlayan lanetten ancak ölümle kurtulur. Ama, Faulkner'ın kişilerini varlığın elle tutulur gerçeği karşısında ölümün sırrı ürkütür. Ölüm düşüncesi, çağımızın insanını (değerlerini, gururunu, onurunu yitirmiş olan insanı) derin bir endişeye düşürmüştür. O endişede büyük heyecanlar vardır: İnsanın kendisini beyhude sayması, varlığından iğrenmesi, umutsuzluğa ömür boyu mahkum olması, tabiatın bir parçası olduğu halde tabiata aykırılığı ve en büyük işkencesi olan aklının iştahları. Bu duygu karşısında, inanç sıska kalır. Ölüm hükmünü sürer. O kadar ki, Faulkner'da yaşama, anlamını ölümden alır adeta.
Andre Gide "Faulkner'ın yarattığı kişilerden hiçbirinin gerçek anlamda ruhu yoktur." demişti. Gerçekten, mesela Snopes, Sutpen ve Bundren ailelerindeki kişilere Faulkner yoğun kötülükler ve sapık eğilimler vermişti! Bellibaşlı kahramanları ruhtan, güzellik ve iyilik kavramlarından bile yoksun görünürler. Çoğu, kaderlerini yaşarken inanılır varlıklar olmaktan çıkıp masallardaki canavarlara benzerler. Hatta bazan hareketleri ve davranışları o kadar aşırı olur ki, gerçek varlıklarından sıyrılıp olumsuz bir soyutluğun (mesela şehvetin ya da kinin) sembolü haline gelirler.
Kutsal Sığınak adlı korkunç romanının sapık ve gaddar kahramanı Popeye'ın insanlığın sembolü olup olmadığını sormuşlardı Faulkner'a… Cevabı: "İnsanlığın sembolü değil, kötülüğün sembolü…. Ben ona iki göz, bir burun, bir ağız, bir de kara elbise verdim. Baştan başa bir alegoriydi o" olmuştu…
Roman ve hikayelerinin bütünü göz önünde tutulursa, Faulkner çağının panoramasını alegori yoluyla çizmiş gibidir. Eserleri, paralel giden ve birbirini devamlı olarak etkileyen, vakit vakit tek bir çizgi halinde birleşen iki düzlemde gelişir: Biri yaşantıların elle tutulurcasına gerçek ve somut olan düzlemi; ikincisi olay ve kişilerin temsil ettiği soyut (hatta metafizik) gerçeklerin düzlemi. “İn Aşağı Musa” da, aslında zencilerin uğradığı haksızlıkları ve tabiatın saf güzelliğini iki belli başlı tema olarak işlerken, Faulkner çağdaş uygarlıktan çok uzak eski çağlardaki insanlık ve tabiat sevgisini yeni baştan yaratmaya çalışıyordu. Ağustos Işığı’ nda, beyaz mı, kara mı olduğunu bilmeyerek kimliğini bulmak için çırpınan Joe Christmas, varlığının niteliğini boşuna, arayıp duran modern insanın sembolüdür. Christmas'ın linç edilmesi, tıpkı çağdaş çevrenin kendi insanlarını mânen ve maddeten lime lime etmesi gibidir. Ses ve Öfke’ deki başlıca kişiler insanlığın çöküşünü eski ve soylu bir ailenin çürümesi halinde aşar ve yansıtırlar. Bir Masal’da hikaye, meçhul askerin Birinci Dünya Savaşı’ndaki serüveni gibi başlar, İsa'nın hayatı gibi gelişir ve bir büyük imanın katına ererek soyutlaşır.
Faulkner'ın eserlerindeki temel yöntem olumlu gerçeği göstermek için olumsuz gerçeği yansıtmaktır. Somut olarak anlattığı kötülük, ters bir bağıntı ile, soyut iyiliği ifade eder. Bir roman kahramanının hadımlığı, metafizik anlamda, belki de ruh egemenliğinin başlangıç noktasıdır. Beyinsiz bir kişinin temsil ettiği gerçek, aklın erişilmezliği olabilir. Bu bakımdan, Faulkner galiba çağdaş edebiyatın en yaygın ve en ayrıntılı alegorisini yaratmıştır. Onun alegorisi sadece paralel düzeylerde kalmamış, olumsuzluğun en alçak noktasından harekete geçerek olumluluğun en yüksek noktasına varmıştır. Gerçek somuttan mutlak soyuta çıkıştır bu.
Faulkner'da vahşet, biraz da dramatik etkinliğin yüzü suyu hürmetinedir. Faulkner'a göre iyilik insan ruhunda derin heyecanlar uyandıramaz; "güzelliğin dramı yok"tur. Dramatik gerilim, ancak iyi bir amacın karşısında dikilen kötülüklerden doğar. Buna inanan Faulkner, iyi amaçla kötü engel arasındaki mesafeyi açarak dramatik gerilimi arttırmaya çalışmıştır. Roman ve hikayelerinin çoğunda sezilen aşırılıklarda böyle bir estetik görüşün de payı vardır. Faulkner, iyiyi yoğun ve hatta erişilmez bir ideal halinde verirken; kötüyü fazla belirli ve hakim duruma soktu. Gerçi bu iki ifrat, dramatik gerilimi gerçekten arttırdı ,ama, mesafe açıldıkça iyi ile kötü arasında denge kurmak zorlaştığı için, Faulkner'ın eserlerinin çoğunda olumsuz unsur ağır bastı.
Faulkner, kullandığı yöntemin bilinçli olarak farkındaydı. Bir kere kendisine kişilerinin gerçek kimseler olup olmadığını sormuşlardı da demişti ki: "Kitaplarımdaki tipler düş gücümü kullanarak ortaya çıkardığım tiplerdir. Gerçekte rastlayabileceğimden çok daha belirlidir onlar. Çünkü binlerce gerçek insanın karışımıdırlar." Aynı soruyu başka bir sefer şöyle cevaplandırmıştı: "Tanrının yarattığı kahramanlar benim işime yaramaz. Tanrı yapacağı kadarını yapmıştır. Ben daha etkilisini yapmaya çalışıyorum." Bu düşüncesini başka yazarlar bakımından da ifade etti sonradan: "Hiçbir yazar için Tanrının yarattığı kişiler yeterli değildir. Her yazar daha iyilerini yaratabileceğine inanır." Faulkner bir kere de sanatı içinde kendisini yaradan olarak görüp demişti ki: "Kahramanlarımı sadece mekanda değil, zamanda da tıpkı Tanrı gibi oradan oraya; hareket ettirmek istiyorum."
Kahramanlarının çizilişindeki aşırılıklar, Faulkner'ın eserlerini sıradan birer suç ve günah kitabı haline getirebilirdi. Ya da, tanınmış eleştirici Wyndham Lewis'in Faulkner hakkındaki bir sözünü doğrulardı: "Romanları, birer kliniktir." Ama, Faulkner iyi bir romancının başlıca niteliklerini kendinde başarıyla birleştirmiş olduğu için böyle bir akıbete düşmedi. Hikayesini, anlatmak ve geliştirmek, gerçek olayları en ince ,ayrıntılarına kadar işlemek, olayların geçtiği yerleri natüralistik bir görüşle çizmek bakımından, Faulkner deha sahibidir denilebilir, Kaldı ki, Faulkner'ın konuları genellikle inandırıcıdır; yardımcı kişilerini fotoğrafik bir kesinlikle işler; konuşma dili gerçekçidir. Aksi takdirde, kişilerinin çoğu insan dışı yaratıklar olurdu mutlaka. Ama Faulkner bir anlatıcı olarak o kadar başarılıdır ki, eserlerindeki aşırı marazi (ya da mutlak) kişisel heyecan ve buhranlar bile mantıkdışı görünmez. Bu bakımdan, bir Amerikan eleştiricisinin Faulkner'ın insanlarından "gerçeğin maskesini takmış kabuslar dünyası" diye bahsetmesi çok yerindedir.
Yarattığı kişilerin canlılığı ve gerçekliği, Faulkner'ın eserlerindeki gücün en belirli yönlerindendir. Kahramanları o kadar canlıdır ki, çoğu birkaç roman ve hikayede değişen ölçülerde rol oynarlar. Faulkner'a şunu sormuşlardı: "Hayatlarını izlediğiniz kişiler kendi akıbetlerini mi buluyorlar, siz mi onları ortadan kaldırıyorsunuz, yoksa siz onların serüvenlerini anlattıktan sonra işleri bitiyor mu?" Şöyle cevap vermişti Faulkner: "Hayır, var olmaya devam ediyorlar. Kafamın içinde her zaman hareketteler. Yaptıkları şeylere gülüyorum. Onlar hakkında daha yazmadığım çok şey var. Kişilerim, henüz yazmadığım kitaplardan gösteriyorlar kendilerini: fazla hareket halindeler, hala konuşkan, rollerini oynuyor onlar."
Faulkner, ruh saflığını yitirmiş olan insanların acısını çekerken, çocuklarda, kadınlarda ve zencilerde süregelen manevi temizliğe dört elle sarılmış gibidir. Ama, onların da er-geç ya çevrelerinin etkisiyle ahlâk düşüklüğüne uğrayacaklarını, ya da sömürüleceklerini düşünür. Faulkner'da kadınlar, Ophelia gibi, yön veremiyecekleri dış kuvvetlere boyun eğerler ve kendi saflıkları yüzünden felaketlerine sürüklenirler. İlerde geçirecekleri buhranların ilk gölgelerini yansıtan çocukların yürekleri lekesizdir, büyüme çabaları güzeldir. Bu bakımdan, çevrelerindeki kötülüklerle tezat halinde göründükleri için, yetişkinlerin kaçınılmaz tragedyasını daha belirli olarak ortaya koyarlar. Ama bu fonksiyonu yerine getirirken kendileri de o mutlak tragedyanın tohumları gibi görünürler.
Çok yönlü ve hatta çelişik durumları dolayısıyla zencilerin Faulkner'ın eserlerindeki yeri; önemli ve ilginçtir. Bir bakıma, Faulkner zenci ruhunu kavrayamamış gibidir. Onların "anlaşılmazlığı" ndan söz eder. Öte yandan, zenci heyecanlarını (ve zenci söyleyişini) çağdaş Amerikan yazarlarının -hatta zenci yazarların- pek çoğundan daha iyi işlemesini bilmiştir. İlk kitaplarındaki zencilerin kişiliği, beyaz Güneylilerin geleneksel zenci görüşüne uygundur: Saf, çilekeş, cahil, çocuksu, sıcak kanlıdır zenciler. Önceleri, Faulkner onları birer fert olarak değil de, ırklarının başlıca niteliklerinin temsilcileri gibi görmüştür. Sonraları, tek tek insanlar olarak ele alıp ırksal niteliklerden başka kişisel özellikler de vermiştir onlara.
Aslında, Faulkner, Güneyli zencilere karşı tutumunu hiçbir zaman kesinleştirememiştir: Güneyin maddi ve manevi yıkıntısına yol açan Amerikan İç Savaşı kölelik müessesesinden doğmuş olduğu için (zenciler Güneyli beyaz halkın ruhunda ve hayatında bir vicdan azabı, bir kara gölge gibi yaşadıkları için) Faulkner; zencilerin varlığında önceleri bir suç (ya da günah) görmüş gibidir. Ama, köleliği sorumlu tutmaktansa daha çok eski köleyi kabahatli bulmuştur. Daha sonra zencilerin durumunu ve tarih boyunca çektikleri ıstırabı geniş bir insanlık çerçevesi içinde düşününce, tutumu daha olumlu hale gelmiştir. O vakit onlara bütün acı çekenlerdeki, felakete uğramışlardaki haysiyeti, hayat karşısında peygamberce sabrı ve ruh derinliğini vermiştir. Zencilerin kimliğini anlatırken şunları belirtmişti: " ... zavallı ve zamansız bir sabır, sürüp giden bir huzur duygusu: Çocuksu ve boynu bükük bir beceriksizlikle çelişik bir güven karışımı….” Faulkner, 1929 da çıkan Ses ve Öfke’de söylüyordu bunu. Aynı romana on beş yıl sonra yazdığı ekte; Compson ailesinin kişilerinin uğradığı felaket ve yıkıntılardan söz ederken zencilerden iki kelimeye sığdırdığı hayranlık duygusuyla bahsetmişti: "onlar dayandılar." Sonraları Faulkne