Tarih: Cmt Şub 10, 2007 12:36 am Mesaj konusu: O Çocuk İçin...
Hayallerini kopardığı, bin bir tılsımlı, küçük ama özde büyük ülkenin kapısından koşar adım uzaklaştığı gecenin bu son saatleri, o günün sanki ona özel güneşinin yüzüne vurmasıyla akşamdan kalan gözlerini açıverdi. Hiçbir şeyin kendine sorularak yapılmadığı bu dev kainatta en güzel hayallerini yakaladığı alemi gözlerinden akını boşaltarak ayağa kalkmaya çalışmak ne kadar zor geliyorsa da deminin yeni aldığı bir bardak çayı avuçlayacak olmanın vereceği gerçeklik acaba hangi düşün eş değeriydi. Yavaş adımlarla başka ayaklarla gezintiye çıkmak düşüyordu bir de her sabah ona, o ayaklar ki her birinde bir telaş bir telaş içinde yetişmeye çalışıyor herhangi bir yere, Mekanik hareketli robotlar gibi küçük çocuğu umursamıyorlardı. Evet onda da bir çift ayak mevcuttu ama hiçbir sabah o aceleci tavrı yakalayamadı, olmadı olamadı. Her yeni adım sanki arkadan bağlanan topuzlu iplerle engelleniyormuş gibi birbirinden bağımsız figürlerle bir öncekini aratıyordu…
Oysa onun geldiği topraklarda bir çocuğun ailesi ve çevresi için karşıladığı anlam sayısı o çocuğun zihninde yer alan kelimelerin tümü kadardı, hele bir de dedesi ve babaannesi varsa değmeyin keyfine,astığı astık kestiği kestik,ne baba bu duruma karışabilir ne de anne hatta çoğu zaman kaynana ve gelin arasındaki tartışma dünyanın en güzel varlıkları olan bu çocuklar için çıkıyor kırsal kesimlerde. Oğul demek bereket, mahsul, umut, güven, inanç ve daha nice kelimenin karşılığı olabiliyordu bir dede için hayatının en büyük zevki kucağında veya omzunda torunuyla Cuma namazına gitmek, namazdan sonra köy bakkalından ona kentten gelen şekerli bisküviler alabilmek oluyordu. Çocuk o coğrafyada bulunan her şeye sahip olma özgürlüğüne sahiptir, yemek yemesi için saatlerce yalvarılır, bir kaşık yoğurdu ağzına çalabilmek için bütün aile fertleri seferber olur, karnının doyduğunu görmek başta annesinde ve ailenin geri kalan bütün kişilerinde bayram havası yaratabilir o an için. Bütün bunların farkında bile olmadan öylesine bir sokak arasında pervasızca dolaşan küçük çocuğa sokaklar kadar esrarlı bir elden uzanan simitle gün boyu kaldırmayacağım diye kendi kendine söz verdiği başını nihayet kaldırdı, hiç yabancı olmayan bir şefkat sözü beklerken kadının ‘’al ulan şunu!’’sen seversin şimdi bu simidi demesiyle adeta yaşadığı o hayaller ülkesinin bütün sınırlarını yıkarak somut gerçekliğiyle dünyanın amansız çarkına çoktan girdiğini hissetti bütün kuvvetiyle inandırıcı ve korkmadığını ifade eden bir ses tonuyla ‘’ver bakalım’’ dedi. Böylesine küçük bir sokak arasında birbirinden bağımsız yaşayan tamamen farklı dünyaların gelgitlerinde kamçılanan bu iki insan parçasının sözle de olsa amansız düellosu görülmeye değerdi doğrusu. Bir zamanlar Ağa Camii’nin önünde iki Dakka duracak oldu Madam Tzira iki üç tane kendini bilmez haybeci delikanlı ellerine geçirdikleri taş ve sopalarla kadını Bostan mahallesine kadar kovalamışlardı Allahtan kendileri de o mahalleye girmeye korktukları için oracıkta peşini bırakıp ‘’akşam demlenelim yahu ne dersiniz’’gibi bir peşrev faslından sonra kendilerini karanlık bir pavyona atıvermişlerdi, tesadüf bu ya Madam Tzira da orda geceliğe yüz kaymeye masa da muhabbeti tellendirir kıvam ederdi haybecileri öyle oldu ki bunlar çağırmazlar mı çeyrek ekmek arası zeytinci Tzirayı: O ağır racon keser gibi yürüyüşü yok muydu, ah! bir zamanlar ne beyefendiler ne centilmenler benliklerini unutmuşlardı o salınışın büyüsüne kendilerini kaptırarak. Bütün bir gece boyunca sanki hayatlarında ilk kez karşılaşıyormuşçasına tanışma fasılaları çekildi rakılar devrildi muhabbetin göbeği çatladı, masadan kalkarken tek bir el bile uzanamadı kadıncağızın fistanına zira burası koftiden hareket çekecek yer değildi adamın anasından emdiğini burnundan getirilerdi vallahi. İşte böyle bir cangılın içinden bütün yüreğiyle yaşamak sanatının dehasını oluşturan Tzira çocuğa babalarının hıncını alır gibi savurduğu kelimelerden elbette sonraları pişman oluyordu ama bu lanet olası şehirde kimsenin koymadığı fakat herkesin bildiği kat’i kurallar vardı her ne kadar çocuk da olsa dakikasına kalmaz yirmi kişiyle karşısına çıkmayacağını kim garanti edebilirdi. İnsanı insanlığından çıkaran çocukların yüzüne bin yıllık hayaletlerin maskesini takan bu sokaklarda yaşamak sanatının dehaları yatıyordu da kimsenin haberi yoktu.
Puslu bir Beyoğlu sabahı, bilmem hangi şairlerin,hangi yazarların verdiği ilhamla hiç tanımadığım küçük bir çocuk için yazmıştım bu küçük yazıyı. O anda aslında dünyanın bütün kelimelerini bu esrarengiz an'ın çarşafına dolayabilirdim;Fakat ilk ağızda bunlar dökülüvermişti kalemimin ucundan.
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız