Kökü bende bir sarmaşık
Olmuş dünya sezmekteyim
Mavi masmavi bir ışık
Ortasında yüzmekteyim…
Ozanlar vardır, doğumları, ölümler, yaşamları ilgilendirir bizleri. Yalnız şiirleri üstünde çalışmak istediğimiz zaman da ilgilendirir. Tanpınar'ın şiirlerini topluca okuduğumda gördüm ki, bu ozan, bir sürenin, bir yerin ozanı değil. Sanki Necatil sözlüğünde onu iş olsun diye 1902-1962 yıllarına yerleştirmiş, arayı bazı bilgilerle doldurmuş.
Aynı odaktan çıkmış 37 şiir. Birbirini bütünlemiyor şiirler. Her biri kendi içinde bir bütün. Ama, söylediğim gibi, çıkış yeri bir. Yukarıya aldığım, “Ne İçindeyim Zamanın”da yakaladığımız bu odak noktasını her şiirde görebiliriz. Nedir bu?... Zamanla bütünleşme, sonsuzlaşma. Kendisini, yaşayan, fiziksel durumu konumu olan her şeyi, onların izlenimlerini soyutlaştırma.
Soyutlaştırma sözcüğü yetmiyor. Ağırlığından kurtarma, yoka vardırma demek gerekir.
Düşün kökenini gizemcilikle açıklayabilir miyiz? Bir inançla ilgili değil. Dinsel kökenli değil. Ama, bir yandan Hegel eytişimciliğine, öte yandan Bergson'un sezgici düşünüyle, doğu gizemciliğine, kopmaz çengeller atıyor.
“Ne İçindeyim Zamanın”, "Bendedir Korkusu” “gibi şiirlerinin konusu, doğrudan kendi dünya görüşü. Ötekilerde, düşünce konuya yakın konumda eşlik ediyor. Çoğu zaman, imgeleri oluşturan, nesneleri silen bir araç oluyor.
Bu söylediklerimize göre şiirleri irdeleyelim:
NE İÇİNDEYİM ZAMANIN: “Ben, zamanın ne içinde, ne dışındayım. Ona eşdeşim çünkü. Kendimi bir yere bağlı duymuyorum, onun için ağırlığım yok. Zaman gibi. Yaptığım iş, bir uçsuz bucaksızlıkta sessizliği öğütmek. Sonsuzluğun simgesi mavilikte ağırlıksız olduğum için yüzmekteyim.” diyen ozan, zamanı, yeri, ağırlığı, sesi yok etmekte. Sessizliği, sonsuzluğu, ağırlıksızlığı egemen kılmaktadır. O, kökü kendi düşüncesinde olan bir sarmaşıktır. Ama bu düşünce bilinen anlamda bir düşünce değil, bir sezgidir ancak.
Alıntı:
BENDEDİR KORKUSU:
Bendedir korkusu biten şeylerin
Çelik gagasında fecri taşıyan
Mavi Kartal benim...
....................................Pençelerimde
Asılmış bir zümrüt gibidir hayat
Sonsuzluk ısırır güzel kavsimde
Susamış bir ceylân gibi zaman!
1. dize: “Bendedir korkusu, biten şeylerin.”
Bu şiir bir anahtar şiirdir. Ozan bu şiirle dünya görüşünü, daha doğrusu sezgisini niçin seçtiğini, niçin kendisine yakıştırdığını, neden başka bir kişiliği olmadığını açıklar;
Onda biten şeylerin korkusu vardır
Bu korkuyu sanırım her insan yaşar. Ama sürekli değil, zaman zaman. Sürekli yaşandığı zamansa boşluğa, anlamsızlığa girilir. Nevroza varılır. Bir de sanata. (Nasılsa kıyıya varılacak, kıyıya vardığında “değilsin artık gemici” diyen Edip Cansever'de de, aynı nedenle bir simge olarak denize açılma isteğinden cayıldığı görülür. Başka ozanlarda da sık sık karşılaşırız bu bitme, sonuna varma korkusuyla.)
Nevroza değil de sanata nasıl varılıyor? Ozan onu da açıklıyor:
Alıntı:
Çelik gagasında fecri taşıyan
Mavi kartal benim
Pençelerimde
Asılmış bir zümrüt gibidir hayat.
Güçlüdür o. Bir kartal kadar. Zümrüt değerinde yaşamı pençelerinde taşırken düşürmekten korkar elbet. Ama, düşürmeyeceğine de inanır bir yandan.
Alıntı:
Sonsuzluk ısırır güzel kavsimde
Susamış bir ceylan gibi zamanı.
Yaratıcıdır, ozandır o. Sonsuzluk, susamış bir ceylân gibi, yanında, yöresindedir. Kendisini izlemek zorundadır. Zamanı içerek izlemek. Zamanı sonsuzluğa içiren yani zamanın bitişinden kurtulan ozan, hayatını, pençesinde taşıma gücünü sonsuza dek sürdürecektir. Ölümsüzdür.
Şiiri ilk okuduğumda, sondan ikinci dizede “kavs”sözcüğünü niteleyen “güzel” sözcüğünün çiğ olduğunu, “kavis”i nitelemek için, daha dolaylı bir anlatımın ozana yakışacağını sanmıştım. Sonra anladım ki, bilinçle yapılmış. “Kavis”, “şiir” dir çünkü. Böyle bir düşünce şiirinde, “şiir” in nitelenmesinin, aracı anlatımlara gereksinmesi yoktur. “Güzel” demek yeter ve gerekir.
Alıntı:
SABAH:
Serin rüzgârlara pencereni aç!
Karşında fecirle değişen ağaç,
Bak, seyret ağaran rengini ufkun
Mahmur gözlerinde süzülsün uykun.
Bırak saçlarınla oynasın rüzgâr.
Gümüş çıplaklığı bir başka bahar
Olan vücudunu ondan gizleme.
Ne varsa hepsini boyun, saç, meme,
Esîrden dudaklar okşasın sevsin
Mademki geceden daha güzelsin!
Kıskançlıktan bile arınmanın şiiri. Ozan, sevdiğini açılıp saçılmaya çağırıyor. Çünkü sevdiği, “Çıplaklığı bir başka bahar olan” dır. Öyleyse, dışardaki baharla bütünleşmelidir. Çıplanarak. Kıskançlığa yer yok. Çünkü: “boyun, saç, meme” yi okşayacak olan “esir”dir.
“Şiir” de, ozanın sonsuzlukla bütünleşme sezgisini, yarın ve iklim kaygısı taşımadığını bir kez daha öğreniriz. “Bendedir Korkusu”ndan sonra, yazılmasa da olurdu gibi geldi bana. Yalnız, söylenmeden geçilmeyecek iki dize:
Alıntı:
“Sarışın buğdayı rüyalarınızın
Seni bağrımızda eker biçeriz”
Şiirlerde zaman olarak, daha çok, gün doğumu ve gün batımı seçilmiş. “Uyanma”, “Deniz Ufkunda”, “Sabaha Karşı”, “Bir Gül Tazeliği”, “Rıhtımda Uyuyan Gemi” de olduğu gibi. Ötekilerde ise, akşam, gece, ay aydınlığı, yarı aydınlık var. Çiğ ışık yok.
Ozanın işi gücü, tatlı ışığın yeryüzüne etkisini, nesneleri değiştirimini, onların, kendi benliğinde oluşturduğu duyguları anlatmak. Nesneleri yoklaştırarak, değiştirerek. Soyut kavramları canlandırıp, onlara edim yükleyerek.
Alıntı:
RAKS
Tılsımlı çocuğu saf aydınlığın
Bu kadın vücudu beyaz ve çıplak.
Eşiğinde sanki sonsuz varlığın
Her an değişiyor dönüp uçarak.
Ve gülümseyerek öyle derinden
Her lâhza başka şey ve hep kendisi
Bir başka yıldızdan veya alevden
Anın ve hareketin mucizesi.
Arkasında ritmin geniş rüzgarı
Bir gül kasırgası gibi enginde.
Savruluyor yüzü, çılgın kolları
Yarattığı zaman bahçelerinde.
Her an değişiyor, yelken, gül, kanat
Bütün burçlarıyla uzanmış gece.
Defneler önünde şaha kalkan at
Zihnin eşiğinde ürkek düşünce.
Her lâhza başka şey ve hep kendisi
Yaralı bir ceylân gibi bakarak,
Anın ve hareketin mucizesi
Uçuyor, duruyor, bekliyor... çıplak.
Ve ümitsiz avı bin sonsuzluğun
Bekliyor ruhunun eşiklerinde.
Tılsımlı kaderi her susuzluğun
Bir gül fırtınası gibi derinde.
“Raks” dan aldığım şu dörtlüğe bakın:
Alıntı:
Her an değişiyor, yelken, gül, kanat
Bütün burçlarıyla uyanmış gece
Defneler önünde şaha kalkan at
Zihnin eşiğinde ürkek düşünce.
“Akşam” dan da bir dörtlük:
Alıntı:
Siyah, dağınık bir bulut
Karşı sırtın üzerinde
Birden değişti ve yakut
Bir kuş gerindi derinde.
Belli sözcükleri ve tamlamaları var Tanpınar'ın. Bunlar Haşim'in de sözcükleridir. Ateş, batan güneş, su, bahçe, ufuk, mercan dallar, rüya, ay ışığı, yıldız, hayal, gül, bülbül ve zaman.
“Sabaha Karşı” da değişik bir yöntem uygulanmış. Anıdaki kadın somutlaştırılıp yalınlaştırılmış. Üstelik gülüyor.
Alıntı:
Bir kadın başı duvardan
Uzanmış gülüyor bana
Ozan bu kez de parmaklarını eritip, aydınlığı mumyalıyor
Alıntı:
Eriyen parmaklarımda
Mumyalanıyor aydınlık
Canlandırdı ya bir şeyi. Karşılığında yok edilen, edimsizleştirilen bir nesne olmalı.
“Selam Olsun” da imgeler, oyunlar en yalın, en canlı. Dışa dönük bir şiir. Şaşırmaya kalmıyor, bakıyoruz ki bir ölü ağzından söylenmiş.
Alıntı:
Selam olsun bizden güzel dünyaya
Bahçelerde hala güller açar mı?
«Yollar Çok Erkende, ozanın eşyayı silme, yok etme özelliğini belirten en iyi örneği buluruz. Yolları ilk akşamda siler. Öyle siler ki, yitme umudu bile kalmaz. Umudu yok eder, ayak seslerini örter. Bahçeleri söylemez de “bahçelerin inkârı” nı söyler. Son iki dizesi alınmaya değer:
Alıntı:
Kırmak için bir dal bile bulamayan
Soğuk rüzgarlarda kuruldu evin
Bu nasıl eve benzemez evdir ki, soğuk rüzgarlara kurularak işlevinden kurtulur. Bu nasıl rüzgardır ki, kırmak için bir dal bulamaz.
“Siyah Atlar” sığ, önemsiz bir şiir bence.
BİR HEYKEL İÇİN: Bir heykelin olumsuzluğu ancak bu denli başarılı verilir. Yoktur hiç bir nesne canlılığın simgesi olabilecek. Ne ay ışığı, ne bir tek su nergisi. Akmayan zaman nehrinin sularında uçan bir kırlangıç bile yoktur. Kumsalında sedef, ateşler püskürerek dolaşan ejderha. Onlar da yoktur. Lotüs çiçekleriyle derinleşen bir bahçeyi de hiç aramayın.
Ejderha, lotüs çiçeği, ÇİN'in simgeleridir. Genişliği ansıtmasıyla, heykelin kapladığı dar alana karşıt olsun diye verilmiş. Ama heykel yine de sonsuzluğun içinde, canlı gibi gülümsemektedir.
“Başka Bir Yıldız da” da, ölüm sonrasında, yaşamın nesnelerine dünyaya bakış anlatılır. Bir lamba, bir ayna, yemyeşil dallar falan.
Alıntı:
Düğümlenen nefesinden
Sarmaşıklar, derin güller
Arasından dem çekerek
Doğup ölen güvercinler
Sonuçta der ki:
Alıntı:
Beyhude hatırlıyoruz
Bu hiç olmamış şeyleri
Yok edim. Sonsuz bir yok edim. Tanrıdan, doğadan hınç alıyor sanki. Onurlu. Kendi yok edecek, bırakmayacak yok olmaya.
“Sesin” de öyle. Sevgili bir sesten alınan haz, sesin kesilmesiyle bir düşe dönüşür. Ses, somut bir nesne iken, birden irkilmesiyle ozanın, aynanın öte yüzüne geçip, soyut bir görüntü olmuştur. Bu yan bin özlemle delik deşiktir.
VE ZAMAN HEP NESNELEŞMİŞTİR.
Sonsuzluğu ısırtabilir bir şeydir. Aralanacak bir kapıdır. Büyülenmiş bir ceylan da olabilir.
Alıntı:
GEZİNTİ:
İkiz hayaletler gibi yürüdük
Puslu aydınlıkta o bahar günü
ile başlıyor. Pes diyor insan. Bir sonsuza aktarılış uğruna, kendini ve sevgiliyi hayalete dönüştürmek. Yıldızların parıltısını ıssız gece suda yineliyor. Ozan, asıl canlı olana değil, bu suda yinelenene, imge, düşünce, düş olana bakıyor.
“Hatırlama” da hep bilinir iki dize:
Alıntı:
Bir masal meyvesi gibi paylaştık
Mehtabı, kırılmış dal uçlarından
Dizeler, eşsiz benzetmelerle dolu.
“İkinci Yeni” akımında yeniden canlandırılmış olandır bu.
“Her Şey Yerli Yerinde”, bir öğle sonu sessizliğinde, anlık bir yaz yaşantısının izlenimleri. Düz bir şiir. Özgünlüğü olmayan şiirleri atlayıp geçiyorum.
Alıntı:
Her şey yerli yerinde; havuz başında servi
Bir dolap gıcırdıyor uzaklarda durmadan,
Eşya aksetmiş gibi tılsımlı bir uykudan,
Sarmaşıklar ve böcek sesleri sarmış evi
Her şey yerli yerinde; masa, sürahi, bardak,
Serpilen aydınlıkta dalların arasından
Büyülenmiş bir ceylan gibi bakıyor zaman
Sessizlik dokunuyor bir yerde yaprak yaprak
Biliyorum gölgede senin uyuduğunu
Bir deniz mağarası kadar kuytu ve serin
Hazların aleminde yumulmuş kirpiklerin
Yüzünde bir tebessüm bu ağır öğle sonu.
Belki rüyalarındır bu taze açmış güller,
Bu yumuşak aydınlık dalların tepesinde,
Bitmeyen aşk türküsü kumruların sesinde,
Rüyası ömrümüzün çünkü eşyaya siner.
Her şey yerli yerinde; bir dolap uzaklarda
Azapta bir ruh gibi gıcırdıyor durmadan,
Bir şeyler hatırlıyor belki maceramızdan
Kuru güz yaprakları uçuşuyor rüzgarda.
“Bırak Aydınlığa”dan bir dize kalıyor, onu topluyorum:
Alıntı:
Git uzak akşamda dağıt kendini
Alıntı:
BURSADA ZAMAN
Bursa'da eski bir cami avlusu,
Küçük şadırvanda şakırdayan su.
Orhan zamanından kalma bir duvar...
Onunla bir yaşta ihtiyar çınar
Eliyor dört yana sakin bir günü.
Bir rüyadan arta kalmanın hüznü
İçinden gülüyor bana derinden.
Yüzlerce çeşmenin serinliğinden
Ovanın yeşili göğün mavisi
Ve mimarilerin en ilahisi.
Bir zafer müjdesi burda her isim:
Sanki tek bir anda gün, saat, mevsim
Yaşıyor sihrini geçmiş zamanın
Hala bu taşlarda gülen rüyanın
Güvercin bakışlı sessizlik bile
Çınlıyor bir sonsuz devam vehmiyle.
Gümüşlü bir fecrin zafer aynası,
Muradiye, sabrın acı meyvası,
Ömrünün timsali beyaz Nilüfer,
Türbeler, camileri eski bahçeler,
Şanlı hikayesi binlerce erin
Sesi nabzım olmuş hengamelerin
Nakleder yadını gelen geçene.
Bu hayalde uyur Bursa her gece,
Her şafak onunla uyanır, güler
Gümüş aydınlıkta serviler, güller
Serin hülyasıyla çeşmelerinin.
Başındayım sanki bir mucizenin,
Su sesi ve kanat şakırtısından
Billur bir avize Bursa'da zaman,
Yeşil Türbesini gezdik dün akşam,
Duyduk Bir musikî gibi zamandan
Çinilere sinmiş Kur'an sesini.
Fetih günlerinin saf neşesini
Aydınlanmış buldum tebessümünle.
İsterdim bu eski yerde seninle
Başbaşa uyumak son uykumuzu,
Bu hayal içinde... ve ufkumuzu
Çepçevre kaplasın bu ziya, bu renk,
Havayı dolduran uhrevi ahenk.
Bir ilah uykusu olur elbette
Ölüm bu tılsımlı ebediyette
Belki de rüyası büyük cetlerin,
Beyaz bahçesinde su seslerinin.
Tanpınar'ın en ünlü şiiri. Onunla, baştan beri şiirlerinde izlediğimiz dünya anlayışını, sezişini somutlaştırmıştır. Bir kez daha ansımıştık Dağlarca'yı başlarda. Ondaki “Tanrılığını duyurma” * Tanpınar’da Tanrıyı silerek, kendi yaratıcılığını ortaya koyma biçiminde görünmekteydi.
Alıntı:
Kökü bende bir sarmaşık
Olup dünya sezmekteyim
“Ovanın yeşilini, göğün sonsuz mavisini, mimarîlerin en ilâhisini» kendinde toplayan, «sessizliğin, sonsuz zaman vehmiyle çınladığı» Bursa, bu anlayışın ölüm yeri olmalıdır elbet.
Alıntı:
Bir ilah uykusu olur elbette
Ölüm bu tılsımlı ebediyette
O yüzden ozan, «bu eski yerde» sevdiğiyle başbaşa son uykusunu uyumak ister. “Bursa’da Zaman” Tanpınar sezgisinin, şiirinin sonu olmalıdır. Ardından başkaları yazılmış olsa da.
(*) Tanrı Olsam Bir Günlüğü’ne şiirine gönderme
Alıntı:
(**) Türk Dili Mayıs 1974'de yayımlanmıştır.
Alıntı:
Bu başlık altında şaire ait tekrar eden şiirler olacaktır... Yazının bütünlüğünü bozmamak açısından çıkaramadım...Özür diliyorum...
aktarımın ve değerlendirmelerin için teşekkürler...
belki edebiyatımızın en yalnız isimlerinden biriydi o...
cemil meriç'in onun hakkında "diğer aydınların sevmediği biriydi" demesini düşündüm tekrar... meyhaneye gitmediği ve onlara meze olmadığı için yalnızdı...
aktarımın ve değerlendirmelerin için teşekkürler...
belki edebiyatımızın en yalnız isimlerinden biriydi o...
cemil meriç'in onun hakkında "diğer aydınların sevmediği biriydi" demesini düşündüm tekrar... meyhaneye gitmediği ve onlara meze olmadığı için yalnızdı...
Ben teşekkür ederim... Şimdi de Konur Ertop'un Ahmet Hamdi Tanpınar hakkında yazdıklarına bakalım....
Tanpınar, Edebiyat Tarihi Araştırmaları Dahil
Tüm Yapıtlarını Titiz Bir İşçilikle Oluşturdu…
Alıntı:
AHMET HAMDİ TANPINAR
Konur Ertop – Milliyet Sanat / 1976
Şair, hikayeci-romancı, deneme yazan, edebiyat tarihçisi Ahmet Hamdi Tanpınar, 14 yıl önce aramızdan ayrılmasaydı*, yirmi üç haziran çarşamba günü 75 yaşına basınış olacaktı. Bu yıldönümünde belki onun sanatını ve düşüncesini büyük ölçüde etkileyen hocası Yahya Kemal için 65. doğum yıl dönümünde yapılan büyük tören gibi, öğretim üyelerinden olduğu İstanbul Üniversitesi'nde bir tören düzenlenecekti.
İlerici gerici, solcu-sağcı, devrimci-gelenekçi iki ayrı topluluk meydana getiren yakınları böyle bir yıldönümünde onu iki ayrı gözle görüp değerlendireceklerdi. Tanpınar'ın 75. doğum yıldönümüne dek yaşaması, ancak ölümünden sonra kitap biçiminde yayınlanan "Sahnenin Dışındakiler", "Mahur Beste" romanlarına, "Bütün Şiirleri" kitabına, "Yahya Kemal" adlı incelemesine, "Edebiyat Üzerine Makaleler" ve "Yaşadığım Gibi" adlarını taşıyan deneme-inceleme kitaplarına, "Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Mektupları" kitabına, daha yeni ciltler de eklenmesine olanak verecekti. Fakat böyle bir yıldönümünde bu ilginç kalem sahibinin aramızda bulunmasının asıl önemli yanı, kendisini birbirine taban tabana aykırı iki açıdan beğenen, tutan, savunanlar karşısındaki tutumu olacaktı! ...
Makalesini, hatta edebiyat tarihi araştırmalarını ve elbette hikayesiyle romanını da, şiiri gibi çok titiz bir işçilikle meydana getiren bir yazardı Tanpınar. Böyle olduğu halde hiç de verimsiz sayılmazdı. Ne var ki, onun sanat anlayışına göre bir mısraya mücevher yontar gibi son biçimini vermekte gösterilecek büyük özen bir kitabın hazırlanmasında da söz konusuydu. Ölümünden sonra derlenerek yayımlanan "Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Mektupları" nda küçücük "Şiirler" kitabının basımı için ne kaygılar çektiğini, nasıl duraksamalar gösterdiğini okuyoruz. Bu tutumu yüzünden ancak 7 kitabı çıkmıştı sağlığında:
Abdullah Efendi'nin Rüyaları (hikayeler, 1943),
Beş Şehir (deneme, 1946),
XIX. Asır Türk Edebiyatı Tarihi (1949),
Huzur (roman, 1949),
Yaz Yağmuru (hikayeler, 1955),
Şiirler (1961),
Saatleri Ayarlama Enstitüsü (roman, 1961).
Ölümünden sonra bunların yeni yeni basımları yapılırken onun imzasını taşıyan daha başka yapıtlar da ilk kez kitaplaştı:
Yahya Kemal (inceleme, 1963),
Edebiyat Üzerine Makaleler (1969),
Yaşadığım Gibi (denemeler, 1970),
Sahnenin Dışındakiler (roman, 1973),
Mahur Beste (roman, 1975),
Bütün Şiirleri (1976).
* Yazının yazılış tarihine göre..
En son gunfrfd tarafından Sal Mar 20, 2007 10:09 pm tarihinde değiştirildi, toplamda 3 kere değiştirildi
Bıraktığı karalamalardan belki daha başka kitaplar da oluşturulacaktır. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Dergisi'nin, yazarın anısına sunulmuş 31 aralık 1962 tarihli sayısında Ömer Faruk Akün'ün kaleme aldığı yaşam öyküsünde sanatçının, ölümüne yakın dönemde "Karşıkarşıya" adlı bir roman, "Aydaki Kadın" adlı büyük hikayesinden oluşturulacak başka bir roman, "Mağara" adlı bir hikaye kitabı ve edebiyat tarihinin 2. cildi üzerinde çalışmalar yaptığı bildiriliyordu. Bu çalışmalardan elde olan bölümlerle dergi ve gazetelerde kalmış daha başka yazıların da kitap haline getirilmesi olasılığı vardır.
Tanpınar'ın eserine karşı ölümünden sonra gösterilen ilginin bütün yazı hayatında topladığı ilgiyi kat kat aştığı gözlenmektedir.
"Sahnenin Dışındakiler" romanına Prof. Mehmet Kaplan'ın yazdığı sunuşta:
"Edebiyatın politik ve sosyal gayelerin emrinde bir propaganda vasıtası olmasına karşı çıkmış" yazar portresinin canlandırılması; "Bütün Şiirleri"nde gene Prof. Kaplan'ın "Kendisini seven bir dostlar halesiyle çevriliydi. Fakat sanat ve cemiyet anlayışı onlarınkine uymuyordu" yolundaki değerlendirmesi dikkate değer.
Oysa ölümünden sonraki bu dönemde Tapınar'ın eserine toplumcu yazarlar geniş çapta övgü yöneltmiş, hatta bu eserin nasıl ilerici bir düşünceyle temellendiğini göstermişlerdi.
Tanpınar'ın eserine bu tür yeni yaklaşımlardan en önemlisinin Selahattin Hilav tarafından yapıldığı hatırlanacaktır. Hilav'ın, önce Yeni Ortam'da tefrika edilen daha sonra Hilmi Yavuz'un eleştirilerini yanıtladığı "Kuruntuya Dayanan Eleştirme" başlıklı yazısıyla birlikte; Yeni Dergi'nin temmuz 1973 sayısında yeniden yer verilen "Tanpınar Üzerine Notlar" başlıklı araştırmasında "Batı-Doğu sorununu derinlemesine yaşayan ve düşünen", "biricik konusu ( ... ) Türk toplumunun yüz elli yıldır yaşadığı bunalım, maddi manevi değer kaybı (olan)" Tanpınar'ın resmi ideolojik reçetelere nasıl kanmadığını, "kapitalizmin darbesi altında ufalanan geleneksel Asyaî-Osmanlı-Türk toplumunun maddi ve manevi parçalanışına, bir kültür yokluğuna (karşı)" nasıl çareler aradığı ortaya konmuştu. Yazıda Tanpınar'ın ekonomik ve toplumsal koşullara ne kadar büyük bir önem verdiği belirtilmiştir.
En son gunfrfd tarafından Sal Mar 20, 2007 10:10 pm tarihinde değiştirildi, toplamda 2 kere değiştirildi
Tanpınar'ın "Batı ile Doğu'nun, yeni ile eskinin çatıştığı yerde, bunlardan sadece birini seçerek çözüm yolu bulunacağına" inanmadığı, "Yeni bir yaşama tarzının, dolgun ve anlamlı bir hayatın, sadece geçmişe ve değerlerine dönüşle, ya da sadece yeninin yüzeyinde kalan bir taklitle değil, ekonomik ve sosyal şartların köklü bir değişime uğratılmasıyla; manevî dünyanın ve kültürün, eski ve yeni unsurları kapsayan bir senteze ulaşmasıyla mümkün olacağını" ileri sürdüğüne dikkat çekiliyordu.
Aynı türden bir yaklaşım "Hikayemizde Bekir Yıldız Gerçeği" adlı inceleme kitabının sahibi, genç yazar Mehmet Ergün'ün "Mahur Beste" romanı için Soyut Dergisi'nin kasım 1974 tarihli sayısında yayımladığı tanıtma yazısında da şu sözlerle dile getirilmekteydi: "(Tanpınar'ın) batılılaşma çabalarıyla düzende oluşmaya başlayan yabancılaşmaya karşı olduğunu ve muhtevasını ayrıntılı bir biçimde belirleyemediği bir sentezin peşinde koştuğunu ileri sürebiliriz." (Tanpınar) batılılaşma çabaları içersinde yozlaşan Osmanlı İmparatorluğu'nun değerlerini topyekûn inkar ederek, ithal malı değerlerle yeni bir insan oluşturmaya çalışan batıcılarm karşısına diyalektik anlamda inkara yaslanarak dikilir.". "ülkenin içerisine düştüğü -veya düşürüldüğü- derin açmazı görmüş, bu açmazın yarattığı acıları etinde kemiğinde hissetmiş ve onları ısrarla dile getirmeğe çalışmış bir sanatçı olan Tanpınar ( ... ) kalıplaşmış düşüncelerle değerlendirilemeyecek kadar büyük ve ileriye dönük bir sanatçıdır. "
Ahmet Hamdi Tanpınar'ın eserinin ölümünden sonra karşılaştığı yeni değerlendirilme döneminde onun sanatının eskiden beri en çok tanınan dalı olan "şiir"in yerine "roman'ın geçmesi, Doğu-Batı etkileri, geçmişle hesaplaşma gibi konulardaki görüşlerinin makale ve deneme yazılarından çok romanlarından çıkarılmak istenmesi sanatçının bu daldaki çalışmalarının Türk roman sanatı içinde tuttuğu önemli yeri vurgular.
Nitekim Selahattin Hilav yukarda andığımız notlarında sanatçının "belki de en başarılı eseri" diye tanımladığı "Saatleri Ayarlama Enstitüsü" romanı üzerinde özellikle durarak, "Fransızların çok sevdikleri ve sık sık kullandıkları külyutmazlık- “lucidite” kavramı açısından ve ayrıca resmi ideolojinin ötesine geçip, “kendinin bilincine ulaşmak, dünyaya mizah duygusu açısından bakma ve eleştirme” konusunda Tanpınar kadar başarı göstermiş Türk yazarlarının sayısı iki ya da üçü geçmez" demiştir.
Başka bir toplumcu yazar, Fethi Naci de Tanpınar'ın bir romanı için, "Huzur" Türkçe' de okuduğum en güzel aşk romanı" demektedir.
Fethi Naci, sonradan "Edebiyat Yazıları" (1976) kitabına da aldığı incelemesinde bu romanın "aşk" tema'sıyla birlikte içerdiği öteki sorunlara da değinir: "Aşk romanı… Bir bu değil, elbette Huzur… Birtakım sorunların özellikle tartışıldığı, temel sorunun Batı Doğu çatışması biçiminde görüldüğü bir tarihsel dönem içinde gerçek bir huzursuzluğu yaşayan bir aydın kuşağının (Cumhuriyetin yetiştirdiği aydınlar olmasalar da bunlara, görüş ufukları bakımından, 'Cumhuriyet aydınları' denebilir, bence) kendilerince bir yeni bileşime varmak çabalarının belirgin olduğu bir roman ... "
Bu değerlendirmeler . Tanpınar'ın sanatının birbirini tamamlayan ve zenginleştiren iki önemli yanını ortaya koymaktadır. Onun eserinde sanatçı ile düşünür kişiliği, güzellik kaygısıyla gerçeği araştırıcı ve eleştirici nitelik, düşlere, bilinçaltına, sevgiye yönelen tema'larla toplumsal-tarihsel geçmişin, geleneğin değerlendirilmesi sorunu birarada kendini gösterir.
Tanpınar'ın şiiri dil ustalığına, anlatım yoğunluğuna ve biçim titizliğine dayanır. Şiir temaları arasında sevgi, zaman, sonsuzluk, ölüm, güzellik, doğa, düş ... geniş yer tutar. Benzetmeler, istiareler çok sayıdadır. Söz oyunları ile birlikte sembol ve alegorilere yer verilir. Onun temaları ve anlatım özellikleri bugünkü şiirimizin yabancısıdır. Fakat onun tarihe bakışını dile getiren, geçmişin değerleriyle içinde yaşanan hayatı birleştiren ünlü "Bursa'da Zaman" şiiri, kusursuzluğu arayan estetiğinin ürünü. Ne İçindeyim Zamanın, Selam Olsun, Hatırlama, Bütün Yaz, Mavi Maviydi Gökyüzü ... gibi şiirleri onun kaleminin çok okunan ürünleri oluşlarını sürdürmektedirler.
Bugün Tanpınar'ın eserleri arasında şiirlerine göre ön plana geçmiş olan romanlarından üç cildi, "Mahur Beste", "Saatleri Ayarlama Enstitüsü", "Huzur", ilk kez bizim değinmiş olduğumuz biçimde, bir trilogya (üçleme) oluşturmaktadır. Bu dizi geçen yüzyılın ortasından İkinci Dünya Savaşı'na kadar uzanan dönem içinde ve ortak kahramanlar çevresinde gelişir. Doğu uygarlığından Batı uygarlığına gelişimizi, parçalanmaya yüz tutmuş İmparatorluğun yıkıntıları arasından yeniden toparlanışımızı, geçmişle hesaplaşmalarımızı ele alır… Bu toplumsal içerik Tanpınar'ın hikâyelerinde daha geniş ölçüde karşılaşılan psikolojik gözlemlerle birleştirilir.
"Saatleri Ayarlama Enstitüsü" toplumumuzu, inançlarımızı, geleneklerimizi, saplantılarımızı dikkate değer biçimde eleştirir. Tanpınar'ın belli başlı tema'sı olan geçmişle hesaplaşma, bu romanda ince bir yergi arasından verilir. "Saatleri Ayarlama Enstitüsü" onun eserini geçmişe bağlığı anlatıyor diye benimseyenlerin de çok ustalıkla yapılmış bir yergisidir.
(Burada bu çok ilginç kitaba Tanpınar'ın belki de giriş olmak üzere yazdığı bir açıklayıcı metinden söz etmek yararlı olacaktır. Romanın kahramanı Hayri İrdal hakkında gene romanın kahramanlarından Halit Ayarcı'nın, Dr. Ramiz'e mektubu biçiminde kaleme alınmış bu metin, Turan Alptekin'in "Bir Kültür Bir İnsan - Ahmet Hamdi Tanpınar ve Edebiyatımıza Bakışlar" kitabında yayımlanmıştır. Romanda "Türk insanının içtimai bir devir yaşadığını ve meselelerimiz içinde boğulduğunu" vurgulayan metnin, Saatler… kitabının yeni baskılarına mutlaka eklenmesi gereğini hatırlatalım.)
75. doğum yıldönümünde* Tanpınar'ın eserinin toplumsal içeriğinin ön plana geçtiği görülmektedir. Zengin fakat karmaşık dili, söz oyunlarına aşırı biçimde yer verilen anlatımı yüzünden bu eser yeni edebiyatımıza örnek alınacak ve onu besleyecek nitelikte sayılmamaktadır. Ama Doğu-Batı kültür ve uygarlıklarının karşılaştırılması, geçmişimizin değerlendirilmesi, gelenekten nasıl yararlanılacağının araştırılması gibi konularda Tanpınar'ın saptama ve çözümlemeleri diriliğini ve günümüz için de geçerliliğini korumaktadır.
İçlenme, beyhudedir, maziyi sakın anma!
O vefasız yavruya benzer ki günlerimiz.
Kendini yuvasından bırakır ki akşama
Benzeyen göle, sessiz...
Ruhundaki susuzluk engin mesafelere
Duyurmadan ne anne ne bir yuva hasreti,
Narin kanatlarıyla uçar orman, dağ, dere
Ve bir gün bir çukurda bulunur iskeleti.
Karışan saatler içinde hâtırana
Bazı sabahlarla ikindiler yan yana,
Değişik gülleri sanki tek bir baharın;
Bâkir hülyasıyla beyaz ve ürkek yarın,
O sükût bahçesi, ufkunda kuş yerine
Hasret kanat çırpar düşünen ellerine...
Hep aynı nağmede çılgın dolaşan yaylar,
Bir yıldız kervanı gibi haftalar, aylar
Hep aynı hayalin peşinde bu yolculuk,
Hep gül yangını ve bahar sıtması ufuk...
Tenha bir ucunda gecenin bir sır gibi
Fısıldanan adın kardeş, dost ve sevgili,
Durgun havuzların süsü ten rengi çiçek
Bir mevsim cümbüşü içinde süzülerek
Ömrün gecesinde ve kader rüzgârında
Bir ürperme olur çıplak omuzlarında...
Ne güzel geçti bütün yaz,
Geceler küçük bahçede...
Sen zambaklar kadar beyaz
Ve ürkek bir düşüncede,
Sanki mehtaplı gecede,
Hülyan, eşiği aşılmaz
Bir saray olmuştur bize;
Hapsolmuş gibiydim bense,
Bir çözülmez bilmecede.
Ne güzel geçti bütün yaz,
Geceler küçük bahçede…
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız