Karakutu
Karakutu.Com - Kültür Sanat
Ana sayfa
Galeri
Haberler
Karakutu Tv
Forum
Ekart
Ana Konular
Arşiv
Sanat Ajandası
Sinema
Müzik
Medya Rehberi
Sesli Kitap
Kitap Tahlili
Metin Listesi
Metin Hali
Üye Paneli
Üye Günlüğü
Özel Mesaj
Metin Gönderme
Tavsiye Edin
Künye
İletişim

Reklam


Google Arama



Arama



Online üyeler
Şu an sitemizde, 245 Üye Adayı ve 19 Üye bulunuyor.

Henüz Sitemize üye olmamışsınız, buraya tıklayarak ücretsiz üyemiz olabilirsiniz.

Reklam



Forum Son Başlıklar

 Turuncu
 4 mıhlı çarmıh
 Bilim adamları gen avına çıkmışlar
 Söyle bana hangisi gerçek?
 Postmodern Çorba
 buğulu kuğunun akşam kadınında unuttuğu pirinç
 Gazoz Kapakları
 Gazete Kültürü
 İnci Dakikaları
 Nazi-Yahudi denklemi
 Savaşçı 1
 Bıraksana
 Erbuğ
 TİSVA
 Tanrı ve şeytan
 Tuvalet
 Kıyametin kopması zamana ve mekana mı bağlıdır?
 ...
 Hangi karakter olmak isterdiniz?
 SON CELLAT

Karakutu.com-Kültür Sanat Forumu


Giriş Sayfanız Yapın
Favorilere Ekle!
İletişim Formu

Önemli Linkler
BBC Türkçe
İngilizce Dersler
DW-World Türkçe
VOA Türkçe
Google
Yahoo
Msn
Zoque
Resim Yükle

Karakutu - RSS - Alexa

Alexa - Karakutu internet gezgini

Site RSS
Forum RSS


Karakutu.com-Kültür Sanat: Karakutu Forum

GÜLTEN AKIN


GÜLTEN AKIN
Sayfa 1, 2, 3  Sonraki
 
Yeni Başlık Gönder   Cevap Gönder    Karakutu Forum Ana Sayfası -> insanlar
Yazar Mesaj
gunfrfd
Hiç


Kayıt: Oct 14, 2006
Mesajlar: 4216

MesajTarih: Cum Oca 26, 2007 7:32 pm    Mesaj konusu: GÜLTEN AKIN Alıntıyla Cevap Ver

Alıntı:
Gülten Akın!... Neden bilmem benim yanımda yeri ayrı… sonraları içimde duyduğum yaşantı benzerlikleri, benim kuruntularım mı?… Bilmiyorum… O’nun sesinde sesimi buldum… gözleminde gözlerimi…

O’nun şiirlerinden alıntılarla ilerleyen yazılar yazdım ama; yazdıklarım için mi şiirlerinden alıntı yaptım… yoksa şiirleri mi o duyguları çağrıştırdı…esin kaynağı oldu bilmiyorum…!!

Bu başlık; yalın su gibi anlatımıyla… yüreğimdeki acının, ayrılığın anlatımı olduğu için ona teşekkür sunusu niteliğinde bir bölüm olacak …

İlkin O’nun hakkında kendi yazdığım metni koyacaktım. "Nerelerden yararlanıp hazırladığım" araştırmasına girdiğimde; buraya zaman içinde aktarmayı düşündüğüm söyleşiler, O’nun sanat ve şiir üzerine yazdıklarıyla karşılaştım… Aslını vermeyi daha uygun gördüm..

Hem de yıllar öncesinden kalan bazı söyleşileri burada yeniden gün yüzüne çıkacak!

gunfrfd



GELENEKTE VAR OLANIMIZI YOK SAYIP BATIDAN TEMELLENMEYE ÇALIŞTIK

Bütün şiirlerinizi SEYRAN adıyla topluca yayınladınız şu günlerde. Rüzgâr Saatı'ndan Seyran Destanı'na gelen bir şiir serüveniniz var. 1952'den, 1982'ye uzanan yoğun bir süreç bu. Sayın Gülten Akın, bu sürecin dönemeçleri sizce nerelerde? Her dönemeç nasıl bir değişimi vurguluyor? Dönüp geriye baktığınız. zaman, geçmişte bırakılan ve bugüne, yarına aşıp gelen nelerle karşılaşıyorsunuz?

Evet Ali İhsan, doğru. Şiirimde bazı dönemeçler var. İlk dönemeç Kırmızı Karanfil. Rüzgâr Saatı bir ilk kitap olmanın özelliklerini taşır. Kestim Kara Saçlarımı ve onu izleyen Sığda belki daha usta işi. Ama, her üçü de odağı «ben» olan bir hayatın çeşitli görünümlerini yansıtır. Aşk, sevgi, ayrılık, özlem, yalnızlık, çeşitli acılar, sevinçler. Bu yalnızlık, o günlerde sanatçı kişiliğimin bir parçasıydı. Koca bir kalabalığın ortasında bile, kendi içime kaçıp saklandığımı, bunu sık sık yaptığımı ansıyorum. İletişimimi kesiyordum ya da en aza indiriyordum, isteye isteye. Şiirle birlikte olabilmek isteğiyleydi bu. Ama hep orda kalamıyordum. Kalabalığa, ya da başkalarına döndüğümdeyse, kendimi dışlanmış buluyordum. Orda, yalnızlığın hiç istemediğim faslı başlıyordu. Bu durumla nasıl baş edeceğimi bilemiyordum. Çocuklarım doğuyordu. İstiyordum, seviyordum onları. Onlar hayatıma girince, kaçıp saklandığım yalnızlığı yitirdim. Ama sonradan, kendimi istemeden buluverdiğimden de kurtuldum. Murat, Can, Aksu ... Birer tansıktılar. (Onur ve Deniz sonraki şiir döneminde doğdular.) Değişmemi sağlayan nedenlerden biriydiler. Evlendiğim 1956 ile 1959 arasında Ankara'daydık. Sonra, her yılı ya da her iki yılı bir Anadolu ilçesinde geçirerek 1973'lere değin dolaştık.

Biraz geriye alsak da tarihi, Kırmızı Karanfil'e dönsek olur mu?

Ah, evet. Onu atlayıp geçemeyiz. Kırmızı Karanfil'in basıldığı yıl 1971 ama, içindeki şiirler 1964-71 arasında Haymana, Kumru, Gerze, Saray'da yazıldı. Bu yıllar artık 1960' ların geride 'kaldığı, ülkece. beklentilerin gerçekleşme umudunun yeniden yitirilmeye başlandığı, toplumsal muhalefetin yoğunlaştığı yıllar. Bir yanda güzelim Anayasamız, öte yanda ona masalsı bir uzaklıktan bakan, yokun yoksulluğun burgacında, köylü kentli insanımız.

Ordu ilçesi Kumru'nun bir dağ köyüne (Adı Çavdar olacak.) toprak bir yol açılabilmişti. Görülmemiş diklikte bir yoldan çıkıp gitmiştik. Yıl 1965 ve ilk kez bir motorlu araç görüyordu köyün çocukları. Bizi alıp bakımlıca bir eve buyur ettiler; Öteki evleri görmek, insanları tanımak istiyordum. Bin dereden su getirip engelliyorlardı. Üsteleyince, gezdirmek zorunda kaldılar. Her gittiğim evde hasta vardı. Birinde dört kişi yatıyordu. Hepsi verem. Ocaklarında, İç Anadolu'da sitil dediğimiz bakır kaplarda pancar (Kara lahana) kaynıyordu. İçine mısır kırması katılmış. Yağsız, etsiz, yoksulluğun çaresizliğin böylesini başka yerde görmedim, diyemem. Gerze'nin uzak köylerinde, Gevaş'ta ...

Yaz, Güz, İlkyaz, Kış ve öteki şiirler, ardarda yazıldılar. Acılarla dolu ama, coşkuyla, sevgiyle. Kendi çocukluğuma da ilmikler atarak. Kırmızı Karanfil'i bir ara dönem sayabiliriz. Sonra,Ağıtlar, Türküler ve Destanlar dönemi.

Bu döneme biraz sonra yeniden değinmek üzere, sorumuzdaki değerlendirmeyi yapsak?

İlk şiirlerden Kırmızı Karanfil'e taşınan ve taşınmayan neler vardı? Bunu sormuştunuz. Peki, söyleyeyim. Yeni bir nitelik oluşturacak her şey taşınmıştı. “Ben” bile. Ama o da nitelik değiştirip, halk içinde yerini alarak. Şiirde sanatta, sanatçının istemine bağlı olmadan hep bir değişme vardır ama her yeni oluşumda eskinin içinden seçilmiş taşlar kullanılır. Yeni'nin niteliğini belirleyici ögelerden biri bu eski taşların seçimidir.

Şiirlerinizde yer yer çocukluğa özgü duyarlıkların, yaşantıların izine rastlıyoruz. Bu saptamadan çıkarak, şiirinizin oluşumundaki belirleyici etkenler arasında, çocukluk çağınızın yerini anlatabilir misiniz?

Müziğe, resme yetenekli çocuklar vardır. Şiire yetenek pek kabul edilmez ama, ben öylesi bir çocuktum. Kendimi bildim bileli şiir söylemeye çalışırım. Bu yeteneğin raslantısal olmadığını sanıyorum. Aile içinde, şiire büyük değer verilmesinin sonucudur. Manileri, koşmaları, ilahileriyle, şiirli dinsel öyküleriyle, Anadolu halk edebiyatının ortasında kendimi tanıdım. Daha okuma yazma öğrendiğim yıllarda, seçkinci edebiyatın ürünleriyle tanıştım. Bir çok kişinin lise sıralarında bile okuma olanağı bulamadığını ben çok küçükken okudum. Okuma tutkunuydum çünkü. Bir yerleri kurcalıyordum boyuna. Ankara'ya okumaya giden ya da öğrenimini bitirmiş dayılarım vardı. Eski, bırakılmış bavulları hazine değerindeydi. Yirmilerden, otuzlardan, kırklardan sararmış ya da yeni kalmış kitaplar. Divan edebiyatı antolojisi, yeni şiirimizin ilk antolojisi. Nazım şiirleri.

Kulağımın dibinde top patlasa duymazdım. Dalıp giderdim. İyiyi kötüden ayırabilmeyi erken öğrendim. Uyaklı, uyaksız şiirler yazdım. Ancak üniversiteye başladığım yıl yayımladım. Hayatı, başkalarından değişik olduğunu sandığım bir ilgi ve dikkatle gözlüyordum. İnsanların erkek-kadın, genç-yaşlı, varsıl-yoksul olmalarının ilişkilerini belirlediğini görüyordum. Haksızlık yapılıyorsa dayanamıyordum. Bir yakınıma, bir arkadaşıma yapılan, beni, bana yapılandan daha çok üzüyordu, pek çok sonra, birileri bunun ayrımına varıp, cezalandırma yöntemi olarak kullandılar.

Doğan Hızlan'ın ermiş, abdal filan demesine neden de buralardan gelir. Kendime yapılanı sabırla karşılamayı öğrenmiştim. Onur vardı bir de. Duyurmaz, saklardım. Ama kötüleri bağışlamadım.

Büyüklerin konuşmalarını, ilişki inceliklerini büyük bir dikkatle izlerdim. Pat diye söze dalıverdiğim olurdu. İlgim yakalanırdı böylece.

Doğaya tutkundum. Kentin evlerinin bittiği yerlere, dağ eteklerine kaçardım. Dalıp geciktiğimde, işte orda, yine yakalanırdım. Uzak gözetime alınıyordum. Feodal ilişkilerin sürdüğü evimizde dedemin sevgisi ve lwruyuculuğu, öteki söz sahiplerinin kişiliğime saldırısını önlüyordu. O koşullar içinde özgürce geliştiğimi söyleyebilirim.

Şiirimizde, geleneğin kalıplarını kırıp yeni yapılar oluşturma süreci, tanzimatla başlayarak günümüze değin ulaşan karmaşık bir ilişkiler bütünüdür. Siz bir sanatçı olarak, içinde yer aldığınız bu süreci nasıl değerlendiriyorsunuz?

Yanıt sorunun içinde. Bulunduğum süreç geleneksel divan ve halk şiiri kalıplarının kırıldığı süreç. Divan şiiri olsun, halk şiiri olsun, kendi kalıpları içinde, kendi dönemlerinin yaşam izdüşümünü taşıyorlardı. Güne yanıt veremezlerdi (O biçimleriyle). Cumhuriyete değin ağır ağır bozulan kalıplar, Cumhuriyetle birlikte kırıldı. Bu olumlu bir durumdu. Burda yapılan yanlışlık şuydu: Kalıpların kırılmasıyla birlikte geleneğimiz yok sayıldı. Gelenekte var olanımızı yok sayıp batıdan temellenmeye çalıştık. Bu bir tepkiydi, denilebilir. Çağdaşlaşma için gerekliydi de belki. Ama sürmemeli. Çünkü, bu boşluk yabancı bir kültürün egemenliğinin artmasına yarıyor.

Çağdaş duyarlıkların yansıtılmasında geleneğin lwllanılması hangi bağlamda olmalıdır? Yapıtlarınızda geleneksel ögeleri kullanışınızda egemen olan tavır nedir?

Burda, bilerek çarpıtma ya da bilmeyerek yapılan bir yanlış anlamanın önüne geçmek için açıklıyorum ki, benim şiirim halk şiirinin bir uzantısı değildir. Ama şiirimizin yaslanması gereken geleneğin öncelikle kendi geleneğimiz, kendi yaşam değerlerimiz olması gerektiğini vurgulamak istiyorum. Batının birikim ve kullanımlarını şiirimize temel kılmak yanlış bir tutumdur. Böyle üretilmiş şiir karşılığını yaşamımızda bulamadığı için yapma çiçekler gibidir. Bu ne kadar yanlışsa, halk şiirimizin biçim ögeleriyle iç ve dış kalıplarıyla çalışmak da o kadar yanlıştır. O da hayatımız da karşılığını bulamıyacaktır. Dahası, kullanılabilirlik alanlarının hızla yozlaşmasına, güncel gereç toplamından düşülmesine neden olur. Geçmiş toplumsal, tarihsel alanın kullanımı da, bir bol keseden harcama biçimine dönüştürülmemelidir. Günün açıklamasında, kendi kendini değiştirip yükseltmesinde yararlanılmalıdır. Sık sık yapılmakta olan iki yanlış var. Bir kısım genç ozan içi güncel özle doldurulmamış halk biçiminin kalıplarıyla yazıyorlar. Mekanik şematik, işlevsiz ürünler çıkıyor ortaya. Örnek vermek istemiyorum. İkinci yanlış da, tarihin, geçmiş toplumsal yaşamın kullanımında görülüyor, tarihsel birikimler, söz ve söz yapıları, ses değerleriyle şiire sokuluyor. Yine içeriği boşaltılıyor. Çok çok bir çağrışıın değeri öne çıkarılarak. Cülus, zından şir-i pençe, bizans, zehir, hançer, pranga, kul, divan ... Elbette kullanılır bu sözcükler, kullanılmalıdır ama güncele paralel bir özü taşıyarak, ağıntısıyla birlikte.

Maraş'ın ve Ökkeş'in Destanı'ndan başlayarak, çağdaş destan yaratımına yöneldiniz. Ulusal kurtuluş mücadelesini ele alan bu destanı, Türk halkının tarihten süzül'Üp gelen yaşamını güncele bağlayan Seyran Destanı ile sürdürdünüz. Bu yapıtlarınızda tarihsel bilgi ve kuramsal yaklaşım ile yaşanmışlığı nasıl bağdaştırdığınızı anlatır mısınız?

Bir ozan için bilgilenmenin çok önemli olduğunu söylemek gerekmez. Bu bilgilenme, hayatın kendisinden, denemeden, sınamadan, gelenekten, geçmiş dünya yazınından, çağdaş yazından, ülkenin tarihinden ve tarihsel yazınından ve başka sanatlardan, her şeyden olur .. Kısaca hayatın kendisinden. Yaşadığım güne bir açıklama getirebilmek ve geleceği aydınlatmak amacıyla tarihseli kullanıyorum.

Ozan toplumbilimci değildir, tarihçi de değildir. Bu kesin. Şiirin doğrudan gereci bilimsel ve kuramsal bilgi değildir. Bir var ki şiir de kendine özgü bir bilgi türü, hatta bir iletişim biçimidir. Bilimsel bilgiden de, tarihten de yararlanılır.

Bu bilgilenme olayı içiçe geçmiş, birbirini doğuran süreçlerle oluşup gider. Ozan, bir döneminde hayata, ötekinde tarihe, bir başkasında bilime yönelmez. Şiir yazmaya başlamadan çok önce, az ya da çok bir birikme, bilgilenme sözkonusudur. Birikme derken, bunun duruk donuk, niceliksel olmadığını bir kez daha vurgulamalıyım. Bilgi gelir bir bireşim yeni bilgilerle başka bireşimlere ulaşır. Ve sürekli bir seçme. Sürekli bir değişim ve nitel sıçrama. Şiiriniz bu oluşumu izleyebiliyorsa, o da evrilip değişip geleceğe aktarılarak birikiyorsa ozanlığınız diridir. Değilse, yaz bir kalıbı sürükleyip götürüyorsunuz demektir. İnsanın kendi ölüsünü sürükleyip götürmesi kadar saçmadır bu.

Destanlarınıza dönersek?

Evet, onlar birer seçilmiştir. Konuları Türk halkının yaşamının nirengileridir. Kurtuluş Savaşımız ve göç olgusu. Halkımızın destanını yazma istemim, seçimim nasıl kendi önceki birikimimin sonucuysa, bunu yazmak için bu nirengilerden başlamak, tarihten, toplum bilimden yararlanmak o denli gerekliydi.

Birinci destan bölgesel bir ilk direnmeyi vermeye çalışıyordu. Seyran'ın özelliğiyse, tarihseli ve günceli bazan geçişmeli, bazan paralellikler kurarak birlikte taşımaktır.

Destan çalışmanız sürüyor mu?

Sürüyor. Şimdi daha geriden bir tarihsel kesitin anlatımıyla. Yazmakta olduğum “Celâliler” destanı, bana öyle geliyor ki daha iyi olacak.

Edebiyat dile dayanan bir sanat, şiirse, dili yoğun kullanmanın en çetin alanıdır. Bu nedenle dil konusunda yaklaşımınızı öğrenmek istiyorum?

Şiirimin dil kaynağı, halkımızın konuşma dilidir. Şiirim, dramatik ögeleri baskın olarak barındırması nedeniyle de konuşma dilinden kaynaklanır. Kitabîlik taşımaz. Kitabîlik kimi zaman konuşma diline de girmiş olabilir. Slogan biçiminde filan. Onu kullanmaya gereksinme duyuyorsam görünür ya da görünmez bir tırnağa almışımdır mutlaka.

Tarihsel dil konusunda daha önce söylediklerimi ansıtmak isterim.

Halk dilinin bir bölümü genelde kullanılır. Kimi sözcükler, deyimler, dilsel; yapılarsa, yereldir. Ben gerek Türkiye'de genelde kullanılandan, gerekse yerel ağzın gereçleri içinden seçmeler yapıyorum. Doğallıkla, dilsel birikimimden yararlanarak. Sözlüklere sık başvurmam. Onları herkes kadar kullanırım. Seçtiğim dil yapılanmasında yerel sırıtmaz. Anadilimdir bu çünkü. Burda bir üstünkörü bakışın getirdiği yanlışı düzeltmeme izin verir misiniz? “Gülten Akın halk şiirini ve onun gereçlerini iyi kullanıyor” filan.

Ben halk şiirini ne kullanıyorum, ne de yapıyorum. Onun uzandığı kaynağa ben de uzanıyorum. Yoksa, kalıplarını, söylemini almıyorum. Ara sıra bir türkü dizesi belki. O kadar az ki. Üstelik yapı onlardan hem yararlanmış, hem dıştalamıştır. Bile, isteye.

Türkçe yazmaya özen gösteririm. Tarihsel anlatımın gerektirdiği yerde Osmanlıcanın sözcüğü ve yapısal özelliklerine de başvururum... Osmanlıcayı diriltmeye çalışmadan. Ölen bir dili diriltmeye çalışmak ya akılsızlığın, ya gerici özlemlerin simgesi olabilir.



Alıntı:
ALİ İHSAN MIHÇI
(*) Gösteri Temmuz 1982'de yayımlanmıştır.


En son gunfrfd tarafından Cmt Hzr 16, 2007 10:34 am tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
Başa dön
gunfrfd
Hiç


Kayıt: Oct 14, 2006
Mesajlar: 4216

MesajTarih: Cum Oca 26, 2007 7:34 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

DELİ KIZIN TÜRKÜSÜ

Sabahleyin

Karayı kaldırın mavi koyun umudumu yitirmedim
Beni çağırın gülümserken uykunun bir yerinde
Elleriniz beyazken uzatın isterim
Karayı kaldırın sevgi koyun umudumu yitirmedim

Ben ışıklar konfetler bayramlar istemem
Uzanmışım gölgeliğe bir başıma
Şu uzaktan tükenmez yalnızlıktan
İçten içe ürküyorum ama
Böyle de iyiyim

Siz dayanılmaz bir “günaydın”sınız
Sabah sabah insanı ayağına getiren
Hiç yoktan dünyayı kendine sevdiren
Siz çocuk ağızlı bir “günaydın”sınız

Çocuk ağzınızla biraz daha durun
Gittiğinizde güz gelmiş olacak

Güz gelirken bir yanı kara sevdalarla
Avcumda bu yavru kuş varken tedirgin
Sizde tutunacak yaslanacak kollar
Biraz daha durun biraz daha
Karayı kaldırın mavi koyun umudumu götürmeyin

Akşamüstü

Yollarda akşamüstü dönüşü yorgun argın
Siz yoksunuz şiir yazan ellerim yok
Yarımla dışa dönmüşüm yarım suskun
Çizginin üstündekilerle yüzyüze
Koca bir gün ne yapmışım nasıl yaşamışım
Haberim yok

Dokunup çekilen bir şarkı rüzgarla
Zamanı yalanlıyor sıcak sıcak
Sinema dönüşü iş dönüşü ya da nedensiz
Beyazıt’ın tam ortasında bekliyorum
Ya gelmezseniz ne olacak

Maviyi kaldırın kara koyun sırasıdır
Bana yeni tutkular gerek bıktım
Bir solukta buz gibi yaşamak isterim
Beni öldürürse bu umut öldürür



Gece türküsü

Alıp ayaklarımı yollardan şöyle rahat
Tam kendi kendimi bulacakken
Kim getirir sizi başucuma
Kim kaldırır uzun uykunuzdan

Başlar gecenin oyunu delice
Dizlerime yükselir bir deniz
Anıları küçük yıldızlar gibi karanlıkta
Yanıma yöreme indirirsiniz


Ben ışıklar konfetler bayramlar istemem
Uzak uzak gitmede yarar yok
Şimdi tüm kentler birbirine benzer
Bir kendi kendime doyasıya
Bir gece sussanız dinlensem
Ne gezer.
Başa dön
gunfrfd
Hiç


Kayıt: Oct 14, 2006
Mesajlar: 4216

MesajTarih: Cum Oca 26, 2007 7:35 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

DELİ KIZIN TÜRKÜSÜ

III

Sana büyük caddelerin birinde rastlasam
Elimi uzatsam tutsam götürsem
Gözlerine baksam gözlerine konuşmasak
Anlasan

Elimi uzatsam tutamasam
Olanca sevgimi yalnızlığımı
Düşünsem hayır düşünmesem
Senin hiç haberin olmasa
Senin hiç haberin olmaz ki
Başlar biter kendi kendine o türkü

Yağmur yağar akasyalar ıslanır
Bulutlar uçuşur geceleyin
Ben yağmura deli buluta deli
Bir büyük oyun yaşamak dediğin
Beni ya sevmeli ya öldürmeli

Yitirmeli büyük yolların birinde ne varsa
Böcekler gibi başlamalı yeniden
Bu Allahsız bu yağmur işlemez karanlıkta
Yan garipliğine yürek yan
Gitti giden
Başa dön
gunfrfd
Hiç


Kayıt: Oct 14, 2006
Mesajlar: 4216

MesajTarih: Cum Oca 26, 2007 7:36 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

KESTİM KARA SAÇLARIMI


Uzaktı dön yakındı dön çevreydi dön
Yasaktı yasaydı töreydi dön
İçinde dışında yanında değilim
İçim ayıp dışım geçim sol yanım sevgi
Bu nasıl yaşamaydı dön

Onlarsız olmazdı, taşımam gerekti, kullanmam gerekti

Tutsak ve kibirli -ne gülünç-
Gözleri gittikçe iri gittikçe çekilmez
İçimde gittikçe bunaltı gittikçe bunaltı
Gittim geldim kara saçlarımı öylece buldum

Kestim kara saçlarımı n'olacak şimdi
Bir şeycik olmadı - Deneyin lütfen -
Aydınlığım deliyim rüzgârlıyım
Günaydın kaysıyı sallayan yele
Kurtulan dirilen kişiye günaydın

Şimdi şaşıyorum bir toplu iğneyi
Bir yaşantı ile karşılayanlara
Gittim geldim kara saçlarımdan kurtuldum
Başa dön
gunfrfd
Hiç


Kayıt: Oct 14, 2006
Mesajlar: 4216

MesajTarih: Cum Oca 26, 2007 7:37 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

İLKYAZ

Ah, kimselerin vakti yok
Durup ince şeyleri anlamaya

Kalın fırçalarını kullanarak geçiyorlar
Evler çocuklar mezarlar çizerek dünyaya
Yitenler olduğu görülüyor bir türküyü açtılar mı
Bakıp kapatıyorlar
Geceye giriyor türküler ve ince şeyler

"Memelerinde biraz irin, biraz balık ve biraz gözyaşı
Bir dev oluyorsun deniz deniz deniz
sisin dere ağızlarından sokulup akşamları
Fındıklarımızı basıyor
Neyleriz kararan tomurcukları
Çocuklarımıza yalvarıyoruz: Aç durun biraz
Tecimenlere yalvarıyoruz:
Bir "Hotel" bir gizli evlenme az çiziniz
Bir banka az çiziniz bir yalvarma
Bizden size ve sizden dışardakilere

Karılarımızı yolluyoruz tırnaklarını kesmeye ve demeye
-Evet efendim-
Çocuklarımızı yolluyoruz dilenmeye
Bizler gidiyoruz yatağımız tanrıya emanet
Yazların motorlu çingeneleri

Ah, kimselerin vakti yok
Durup ince şeyleri anlamaya

Baba evleri, ilk kez girilen ırmağa dönüş
Toprağa tutku, kendinden dolayı
Kulaklarımızı tıkıyoruz: Para para para
Kulaklarımızı açıyoruz: Kavga kavga kavga
Sorar belki biri: Kavga ama neden kavga
Komşumuza sonsuz balta, karımıza yumruklar içinde
-Bilmiyoruz neden kavga.


Sonra kasabanın cezaevinde
Silgimizi göz önüne yerleştiriyoruz
Günlerimiz iterek genişletiyoruz
Yer açıyoruz karılarımızı düşünmeye
Bizsiz geçen menevşeyi düşünmeye

Durup ince şeyleri anlatmaya
Kimselerin vakti olmasa da
Okulların kadın öğretmencikleri
Tatil günlerini çoğaltsalar da
Kutsal nemiz varsa onun adına
Gözlerimiz için bağlar dokusalar da
Birikimler ve çizgiler gitgide gitgide
Açmaya ilkyaz çiçekleri

Bir gün birileri öte geçelerden
Islık çalar yanıt veririz
Başa dön
gunfrfd
Hiç


Kayıt: Oct 14, 2006
Mesajlar: 4216

MesajTarih: Cum Oca 26, 2007 7:38 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

KÜÇÜK KIZIN TÜRKÜSÜ

Küçük, küçücük bir kızken
Unutacak mısın yüreğim
Bir kurdele bir pabuç yüzünden
Unutacak mısın yüreğim

Şimdi de onulmaz korkundur
Evde ekmeğin tükenmesi
Un biter, ekmek biter, gelsin ödünçler
Unutacak mısın yüreğim

Başın dönerdi sabahları
Her atılan bomba bir parça
Yiyecek alır giderdi
İkinci Dünya Savaşı sırtından geçti
Unutacak mısın yüreğim

Birçokları kahraman oldular
Büyük oldu adları
Kara binitleri sırtından geçti
Unutacak mısın yüreğim

Birçokları kahraman oldular
Büyük oldu adları
Kara binitleri sırtından geçti
Unutacak mısın yüreğim

Şimdi çocukları doyurup giydirdikçe
Parklara, çarşılara götürdüğünde
Kendini, kendi çocukluğunu
Unutacak mısın yüreğim

Dünya uçurtmayla balonken
Kırmızı ve mavi tayfın bütün renkleri
Sana zehir zindan edenleri
Bağışlayacak mısın

Sen, senin adına bağışlayabilirsin
O zaman
Ottan ve açlıktan ve bilcümle haşereden
Cümle dertten hastalıktan
Ölenler ve kalanlar seni bağışlamayacaklar
Duyuyor musun yüreğim

Unutma sakın unutma
Bağışlama sakın
Sakın düşmanını sevme, sakın susma
Bekle büyük kavgayı bekle
Anlıyor musun yüreğim.


En son gunfrfd tarafından Cmt Hzr 16, 2007 10:40 am tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
Başa dön
gunfrfd
Hiç


Kayıt: Oct 14, 2006
Mesajlar: 4216

MesajTarih: Cum Oca 26, 2007 7:39 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Kayboldum
Herkesin adı okunur, düşmüştür onunki

Kayboldum
Yıllarca beraber uyumak uyanmak
Suya ve ekmeğe uzanmak birlikte
Tartışmak, küsüşmek, sevişmek
Ama sevda nerde sevda nerde

Kayboldum
Kimlere hüzündü kimlere nostalji
Kimler tutkun idi kimler unuttu

Siz hepiniz ölüleri ve mezarları seversiniz
Çoğa sürmez bir gün ben de beklerim
Başa dön
gunfrfd
Hiç


Kayıt: Oct 14, 2006
Mesajlar: 4216

MesajTarih: Cum Oca 26, 2007 8:58 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Alıntı:
sözcükler bumerang gibi
döner yaralarsa seni,
ağzın dilin gereksiz.
susarsın...


ŞİİRİN SÜRECİ,
TOPLUMUN DEĞİŞME SÜRECİ,
BUĞDAYIN YETME SÜRECİ. ..

BUNLAR HEP BİRBİRİNE BENZER. ÜRÜN GERÇEKLEŞİNCE KAYNAĞINA, HALKIN YAŞAMINA DÖNER


Alıntı:
Yeditepe Şiir Armağanı, geçen sayımızdaki haberde belirtildiği gibi, bu yıl “Ağıtlar ve Türküler” adlı kitabı için Gülten Akın'a verildi. Aşağıda sanatçıyla yapılan konuşmayı bulacaksınız.


Şiir yazmaya hangi yıl, nasıl bir gerekseme ile başladınız?

Konuşmaya başladığımda, kendimi küçük küçük şiirler okur buldum. Dedelerimden biri, dayım, amcam şiir yazıyorlardı. Evde herkes, onların bu uğraşından saygıyla söz ederdi. Çevremde hep şiirsel bir ağıntı vardı. Yakınlarım arasında beyler vardı. Bildiğiniz derebeyi. Asılmışlar vardı. Atatürkçüler vardı. İyice halktan kişiler vardı. Siyasaya hiç aldırmayanlar vardı. Din vardı. Dinsel kurallara aldırmayan vardı. Konak vardı. Küçük ev vardı (en çok yaşadığım). Ölmek üzere olan haremlik selâmlık vardı. Söz, dil, söyleşi vardı. İkinci Dünya Savaşı sırasında yokluk vardı. Bunların hepsini Yozgat'ta bırakıp Ankara'ya taşındığımızda ilkokul son sınıf taydım. Sanırdım ki okuyup yazan herkesin varacağı son erginlik aşaması ozanlıktır. O yıl ilk şiirimi yazdım. Öğretmenimin verdiği “Güzel yazım” ödevinden dört dizeyle kurtulmak yürekliliğini gösterdim. Sınıfta etkisi gerçekten çarpıcı oldu. O gün bu gündür, az sözcük kullanarak çok şey anlatmaya bayılırım.


“Ağıtlar ve Türküler” in arka kapak yazısında yer alan 'halkla bütünleşmek' sözünü biraz daha açıklığa kavuşturur musunuz? 1971 sonrası şiirimiz bu açıdan bakılınca hangi aşamada bulunuyor?

Halkla bütünleşmek, salt kültür, yazın, şiir kesimlerinde değil, yaşamın her kesiminde etkin olma gücünü kendinde bulan herkesin uyması gereken ilk kuraldır. Kişinin yeteneği doğuştan var olmaz. Eksikli değilse, bu yeter. Yaşadıkça birikir. Bu birikime göre kendini dışa vurur ve toplumda varolur. Ozan olarak, hele halkçı, toplumcu bir ozan olarak varolmak, bu birikime raslanstısalın dışında bir bilinci katmayı gerektirir. Hep söylüyorum, bıkmıyorum söylemekten, halktan biri, onun bir parçası olmadıkça ozan eksiktir. Halk derken biz, egemen anapara çevreleri dışında, emeğiyle yaşayanları anlarız.
Eytişim, yolunu seçenin ışığıdır. Kim ki uyar ona, davranışı çelişkiden, kafası karışıklıktan kurtulur. Dili durulanır.

Nasıl olur bu?

Halkın, hayatın içinden gelmişsin. Senden önce gelenlerin yaşamları yani tarihleri, deneyleri yani toplum bilgileri, kuramları var. Zamana ve yere göre tutarlı, uygulanmış. Onları da bilince, hazırsın demektir, birikenleri kendinden geçirip, vermeye. Özverilisin. Bilgini, deneyini halk için kullanmak istiyorsun. Dilin, şiirin kurallarını, ikisinin de kendi içlerinde eytişimsel gelişimini biliyorsun, dili seçmede, şiir dili yapısını kurmada tamamsın, öyleyse alışveriş başlayabilir.

Bu mekanik, şematik anlatım elbette kağıt üstünde kalacak bir anlatım. Sinemada ağır çekime benzer bir yöntem uyguluyoruz, söylediklerimizi açık, anlaşılır kılmak için. Oysa, yaşamda iç içe geçmiş, yan yana, karşı karşıyadır her bir şey. Bu bir karmaşa değil, bir gelişim, oluşum düzenidir. Hani şimşek çakar, gök gürler, yağmur yağar karşıt elektrik yüklü bulutların çarpışmasından. Doğa da, toplum da, şiir de budur. Bitmez tükenmez bir karşılaşma, alışveriş, dirimi taşıyanın üstünlüğü ve sıçrama. Hem kendi tarihi içinde, hem dışarıyla alışverişinde. Şiirin süreci, buğdayın yetme süreci, toplumun değişme süreci. Bunlar hep biribirine benzer. Ürün, gerçekleşince, kaynağına döner, halka, halkın yaşamına. İşte, halkla bütünleşmek budur.

1971 sonrası şiirimiz, her zamankinden daha çok bu çabanın içindedir. Öyle olması da gerekir. Ülkemiz, siyasal yaşamında demokratikleşme sürecine girme sancılarındadır. Halk kendi kendini yönetebileceğine inanmıştır. Bunun yolları, 1960'tan sonraki açılımla kuramsal olarak da öğrenilrneye girişilmiştir. 1971 provası da, onun bugüne dek süren uzantıları da başarısızdır. Kan, yaş, zulüm,geciktirir ama kesmez.

Bütün bu olanlar şiiri etkilemesin, olacak şey mi? Şiir, bir ozanın dediği gibi, acıyla da olgunlaşır. Halk içinde devinme hızı artar.

Bu günler, o günler.

Birkaç şairimizinki ayrı tutulursa, ülkemizde okurların en az ilgi gösterdiği yapıtlar şiir kitaplarıdır. Nedenini açıklar mısınız?

Saptama yerinde. Ülkemizde şiir kitapları genellikle az basılır, az satılır. Bunun çeşitli nedenleri vardır. Yayıncı açısından, ozan açısından, okur açısından.

Bizde, iyi denilebilecek yayınevi yeni yeni çoğalmaktadır. Ülkemiz, dış ve iç anaparanın etkinliğinde, gelişmekte olan bir ülke görünümündedir. Anapara, en çok kazançlı işten, en az kazançlı işe doğru bir sıra gözeterek el atıyor. Yayınevlerimizde uzmanlaşma yeni yeni başlamaktadır.

“Bebeğin Diş Çıkarma Sorunu” kitabını tüketen, “izahlı ve şerhli ... usulü ... kanunu” basımını bitiren yayınevi, o arada “ Sevginin Üç Gözü” şiir kitabının da düzeltmelerini yapmaktadır. Yalnız edebiyatla uğraşan belki var bir iki, ama yalnız şiir basan yok. Anaparacı ülkelerde, onlara özenenle de hiç bir nesne hatta canlı, kendini tecim kurallarının dışında tutamaz. Şiir bile. Ozan beş yıl çalışır, otuz şiir yazar. Birkaç formalık bir kitap oluşturur. Kitabın üstüne konulan fiyat hiç de iştah çekici değildir. Kazanç bırakmaz. Dağıtımı önemsenmez, satımı önemsenmez, tanıtımı, duyurusu önemsenmez. Engeller aşılmaz mı? Aşılır bazen.

Kısır döngünün üçüncü ayağındaki okur, görünürde özgür, gerçekte bağımlıdır. Eğitiminde şiir yoktur, bağımlıdır. Yaşamında şiir yoktur, bağımlıdır. Yasasında, yasağında, gazetesinde, televizyonunda şiir yoktur, bağımlıdır (şiirin hasıdır muradımız).

Şiir bir yandan edebiyatın türleri içinde gözükürken, öte yandan plastik sanatların kurallarına bağlıdır. Yoğundur. En yalın olanı bile okurdan çaba ister. Vermeden önce ister. Dış elverişlilikle birlikte ve daha çok bir iç yetkinliğini gerektirir (şiir kitabı okuma).

Çok insan, kısa bir tad süresini imgelemde çoğaltma yerine, koca bir romandan seçerek almayı yeğler.

Geniş kitleler şiir severler, iletirler onları ama bu şiirlerin sayısı az azdır. Üstelik, kitaplardan önce dergilerden çoğaltır onları birileri dağıtıverirler. Bir örnek vereyim:

“Ağıtlar ve Türküler”den, “Kırmızı Karanfil” den bazı parçalar sevildi. Bestelendi genç ustalarca. Şimdi onlar çok yerde var. Gençler söylüyor, evlerde, yollarda söyleniyor. Kimilerini basmışlar kartlara, görüyorum kitapçılarda ve çok yerde. Binlerce satılıyor. Tek şiirler, şiir parçaları.
Kitaba gelince durum biraz değişiyor.

Burda sahneye ikinci ayağı getirelim. O ozandır. Yaşamıyla, düşüncesiyle halktansa, onu iyi biliyor, tanıyorsa, folklorunu, geleneğini biliyorsa, dilini, dil yapısını iyi seçebiliyorsa aşıp gitmeye hazırdır. Ama kaçı?

Türkiye'de öykü ve romanda başarıya ulaşmış çok sayıda kadın sanatçı var. Şiir dalında ise sizden sonra, en iyimser tutumla bir iki kişinin adı anılabilir. Sanırız, dünyanın öbür ülkelerinde de durum değişik değil. Bu konu üzerine düşünceleriniz?

Ben işi ciddiye ilk alanım ülkemizde, bu doğru. Ama ben olmasam başkası olacaktı. Elimizin hamuruyla erkek işine karışıyoruz artık. Şiir edebiyatın en zor dalıdır. «Herkes kaşık yapar ama sapını doğru getiremez» denir Anadolu'da. Şiir, sapının doğru gelip gelmediği en çabuk görülen kaşıktır. Bal gibidir de. Hile kaldırmaz gözünü sevdiğim.

Bir, olanca yeteneğini, sabrını, emeğini verip yapacaksın onu. Bir de engelleri aşıp okura ulaştıracaksın. Sonuçta bir parça alkış, biraz iç doygunluğu. Buna, “benim” diyen erkek katlanamaz. Nerde kaldı, bir de özel, öznel sorunlarının baskısına uğrayan kadın. Hızlı ün derseniz romanda, öyküde. Para derseniz onlarda. Dert derseniz, gözlem yeteneği, gözlediğini ayrıntılı anlatma yeteneği derseniz, kadında. “Anlatsam bir roman olur” diyen erkek görmedim ben. Anlatıyorlar roman oluyor (sözüm herkese değil).

Şiir gerçekten zordur. İştahsız çocuk gibidir. Çıldırtır adamı. Binbir gereç bulursunuz, ne kadar azını kullanırsınız. Roman olsun derseniz, çoğunu kullanacaksınız. Roman seçerek çoğaltır, şiir seçerek azaltır.

Sözü şöyle bağlamalıyım. Türkiye'mizde yükselen bilinç, direnç düzeyiyle birlikte, gerçek kadın-erkek eşitliğinde hızla yol alınıyor.

Evinin dışında, kadın olduğunu ve her yerde, bunun bir sakıncalı durum Olduğunu yaşayarak yetişmemeli kadın.

Bin yasa çıkarılsa sağlanamaz da, bir toplumsal yapı değişimi işi bitirir. Süreç o süreç.

Ben bu konuda da doğuştan şanslıyım. Dört kızkardeşten en büyüğü, Anadolulu babanın erkek evlat yerine koyarak “yatağımı satar okuturum” diye özendiğiyim. Sonrası kendiliğinden geliyor. Ezilmiyor insan.

«Kırmızı Karanfil»deki bir şiirinde dediğim gibi:

O, ateşten kara, kardan ateşe!
Donup yanmadı mı!
Çeliğe dönüştü dilindeki demir.


Şiire başlamak isteyenlere bir şeyler söylemek ister misiniz?

Hayatın denek taşına!
Sabrın bileği taşına!
Bilginin kesin taşına!
Direncin esnek taşına!
Biraz ferhat, biraz şirin


Olsunlar derim.

Alıntı:
MUSTAFA ÖNEŞ
(*) Milliyet Sanat - Haziran 1977'de yayımlanmıştır.
Başa dön
gunfrfd
Hiç


Kayıt: Oct 14, 2006
Mesajlar: 4216

MesajTarih: Cum Oca 26, 2007 9:00 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

AYRINTILAR İLAHİSİ

Ben neyi kimden aldım, nerden aldım
her şeyi bir yerden aldım
yorgunum yorganım uzakta dışarda
sabrımı bolca verdiler içerden aldım

sözler gelip geçsin diyedir, öfke sen bekle
örselendim ağrıdın oyuldun, henüz değil ölüm
ten bekle
bağırmalıyım, çığlığım kıştan ilkyaza değmeli
A yasak, hayır korkulu, evetten usandım

Mecnun masaldan atılmış -tele şov-
milyonla kopyeye bölünmüş Leyli
suretler ne gülümseyiş ne sır ne şaka
sandım ki gülümser maskeleri
suretler sandım

durur muydum bu gömütlükte neyim var
tuhaf dedi çılgınca tuhaf
ayrıntılar, paslı sürgüler, yosunlu taşlar
ya altındakiler ardındakiler
Gültene kandım
Başa dön
gunfrfd
Hiç


Kayıt: Oct 14, 2006
Mesajlar: 4216

MesajTarih: Cum Oca 26, 2007 9:02 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

KİMSE


itip beni
balıma dadanan bu çağı sevmedim
Başa dön
gunfrfd
Hiç


Kayıt: Oct 14, 2006
Mesajlar: 4216

MesajTarih: Cum Oca 26, 2007 9:03 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

BİRİKEN

Her şey birikir
Sözler düşünceler ve nesneler biçiminde
Her şey birikir

Duru sular ters yazılar emek ve gözyaşı
Akıyor sanılan kuruyor sanılan
Haklar haklılıklar, ölüm zulumlar
Uçuyor sanılan her şey birikir
Deney birikir

Bizcil sen de
Kuş mu sandın yalanı yanlışı
Taksan kanatlanır mı?
Yediğin seni yakacak
Vurduğun seni yakacak
Gör cehennem yok mu var mı?

Her şey birikir
Gösteren parmaklar, gören gözler
Susan konuşan birikir
Yargılarlar davasız dosyasız
Silahsız sözcüksüz kansız kavgasız
Dağ mı değil, ova mı
Kent mi alan mı, değil
Bir ülke insan birikir


En son gunfrfd tarafından Cmt Hzr 16, 2007 11:02 am tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
Başa dön
gunfrfd
Hiç


Kayıt: Oct 14, 2006
Mesajlar: 4216

MesajTarih: Cum Oca 26, 2007 9:04 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

YİTİKLER GECESİ


Şimdi dünya boşlukta yavaş
Sen bütün canlılardan uzaksın yalnızsın
Rüzgâr uslandı doruklarda
Dağ çiçekleri uykuya vardı
Ay bacadan aştı uyumaz mısın

Bir ıslak serinlik yürüdü
Kara sokaklardan içeri
Çıtırdadı durdu bütün gün
Ayaklarının altında bir şeyler
Bütün gün ölüler gibi sustun

Bilsen ötesi aydınlık çizginin
Delice yakardın eski şiirlerini
Bir tutam bulut iki damla yağmur için
Yeniden sevinirdin içten içe
Bilsen ötesi aydınlık çizginin

Bu hal senin halin değil
Bütün gücünü yitirmiş
Bu hal senin halin değil
Yaşamanın kendisini yitirmiş

En insan yanıyla sana dönük
Dost dediğin ne gün içindir
Unut uzağı olduğu yere
Kaldır yatağından vakitsiz
Kaldır başucuna getir

Şimdi dünya boşlukta yavaş
Sen bütün canlılardan uzaksın yalnızsın
Rüzgâr usandı doruklarda
Dağ çiçekleri uykuya vardı
Ay bacadan aştı uyumaz mısın


En son gunfrfd tarafından Cmt Hzr 16, 2007 10:56 am tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
Başa dön
gunfrfd
Hiç


Kayıt: Oct 14, 2006
Mesajlar: 4216

MesajTarih: Pts Oca 29, 2007 8:15 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

BU DÜNYADA BİR İŞ YAPAN KİŞİ YAPTIĞI İŞ NE OLURSA OLSUN ONUN DA HESABINI YAPABİLMELİDİR….

Sesimiz : 1950 kuşağından sonra şiire yeni bir duyarlık getiren bir ozan olarak göründünüz. Yeni bir duyarlık derken yanılıyor muyuz? Elbette bir ozan kendisinden öncekileri yinelemez. Yeni bir arayış içinde olur. Önce bu yeni duyarlığı anlatmanızı isteyelim sizden.

G.A. : Her başarılı ozan şiire kendi duyarlığı ile gelir. Bu duyarlık yeni de değildir, eski de. Üstünde durulması gereken, bu duyarlığın niteliğidir. 1950'lerden söz ettiğinize göre diyebilirim ki 1960'lara kadar bireysel çıkışlı ama kadınlığı dolayısıyla ezilenlerin ortaklaşacağı duyarlığı şiire getirmeye çalıştım. 1960 yılları bir yandan ilk gençliğimin geride kaldığı yıllardı. Öte yandan, o yıllarda ülkemiz yoğun bir siyasal ve ekonomik bunalımın içine itilmişti. Bir başka yandan da, bunalım eytişimsel olarak karşıtını geliştirmiş, 1961 Anayasası “evet” lenmişti. Görece de olsa, bir düşünme, okuma, anlatma özgürlüğünden hepimiz yararlandık.


Bir de eklemem gerekir ki o yıllar benim Anadolu ilçelerinde yaşadığım yıllar. Ta 1973'lere kadar. Duyarlığımı kendi kişiliğim ve cinsimin sorunlarından çekip, halkıma yönelttim.
Şunu da belirtmeliyim: İster bireyci, ister toplumcu duyarlığı yansıtsın, her şiirim yaşamdan çıkmıştır. Her dizenin hayatımda, hayatımızda bir karşılığı vardır. Yazdıklarımın yeniden, yadırganmadan hayata katılması bundandır. Genç ozanlara da öneririm, özellikle hayatı değiştirme savında olanların, hayatla yakın bir alışverişe girmeleri, ordan temellenmeleri zorunluluğu vardır.

Sesimiz : İkinci Yeni şiir akımı içinde yeri olan bir ozandınız. Yazınımızda İkinci Yeni'nin yeri olacak mıdır? İkinci Yeni yazınımıza ne getirmiş, ne götürmüştür?

G.A .:İkinci Yeni biçimsel bir arayıştı. Şiirimizin anlatım olanaklarını geliştirdiği yadsınamaz. “Bir akımdı” dersek, siyasal kısıtlılığın zorladığı, batıya öykünmenin beslediği bir kaçış akımıydı da demeliyiz.

Sesimiz:Son çalışmalarınızda destan şiirine yönelmeniz dikkat çekiyor. Maraşlı Ökkeş'in Destanı bir ön çalışmanız denebilir .. Seyran Destanı önemli bir toplumsal gerçeği vurguluyor. Büyük kente göçün acılı gerçeğini. Bu somut gerçeği ince bir şiirle yansıtıyorsunuz. Pek çok toplumcu yazarda görülmeyen bir duyarlık bu. O eski duyarlığınızla bu toplumcu davranış arasında nasıl bir bağlantı var? Şiirinizin gelişme çizgisini anlatır mısınız?

G.A.: Destana yönelişim, işlediğim konu dolayısıyladır. Konular kendilerine uygun bir biçem, bir dış biçim edinemezlerse özlüğe yükselemezler. Bir Kurtuluş Savaşımız kesitini, bir iç göç olgusunu başka nasıl anlatabilirsiniz?

Seyran Destanı 1974'den başlayarak, parça parça dergilerde yayımlandı. Şu günler destan modasının yaygınlaştığı günler. Zor bir türdür destan. Hem uzun bir öykülemeye girişeceksiniz, hem dizelerin ve bölümlerin şiirsel yükünü koruyacaksınız. Kuruluğa, yavanlığa düşmeyeceksiniz. Dizeleriniz düzyazıdan bozulup altalta yazılmış izlenimini vermeyecek. Yani özgürce yapılaşmış olacak.

Eski duyarlık, yeni duyarlık, toplumcu yönseme üstüne birinci soruya verdiğim yanıtta düşüncelerimi söyledim.

Sesimiz : Bir ozan, bir yazar çağının tanığı olmalı. Her ozanın toplum içinde bir sorumluluğu olmalı. Bu sorumluluğu nasıl duyuyor, nasıl değerlendiriyorsunuz?

G.A.:Toplumcu ozanlar toplum sorumluluğunu somut bir biçimde anlarlar. Onların görevi hayatın değiştirilmesine katılmak, şiirleriyle hayatın değişebilir olduğunu hiç durmadan vurgulamaktır. Bunu yaparken biz tekil davranmayız. Birimizin yazdığı ötekilerinkiyle bütünlenir. Giderek yaşamın parçası olur.

Sesimiz: Biraz özyaşamınızı, dünya ve yazın anlayışınızı anlatır mısınız?

G.A.: Bu soruyu şu yaşıma dek o kadar çok yanıtladım ki , yeni bir yanıtın konuşmamıza pek bir şey katacağı kanısında değilim. Dileyen her yerde bu bilgileri bulur.

Sesimiz : Hazırladığınız yeni yapıtlar var mı? Şiir yazan çok. Oysa şiir üzerine yazan yok. Sizin şiir üzerine iyi değerlendirmeleriniz de var. Şiirle birlikte deneme yazmayı sürdürmeyi düşünüyor musunuz?

G.A.: Bütün nitelemeleriniz ve övgüleriniz için teşekkür ederim. Bu dünyada bir iş yapan kişi, yaptığı iş ne olursa olsun; onun hesabını da yapabilmelidir. Yani bilinçle yapmalıdır her ne yaparsa. Şiir, sanat, kültür üstüne yazılarımı bu bağlamda değerlendirmenizi diliyorum. Bir de yaşlandıkça bazı birikimlerin oluşması var. Birikimimizi genç arkadaşlarımıza aktarmak da görevimizdir.

Yaşadıkça yazacağız. Yazdıkça yaşama katılacağız. Var olacağız. BEN değil, BİZ diye diye.


Alıntı:
(*) Sesimiz Ağustos 1980'de yayımlanmıştır.
Başa dön
gunfrfd
Hiç


Kayıt: Oct 14, 2006
Mesajlar: 4216

MesajTarih: Sal Oca 30, 2007 11:10 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Alıntı:
BİR AÇIDAN BAKMAK

Alıntı:
Türk Dili / Ocak 1966
Gülten Akın


Şiir anlayışınız, dil tutumunuz nedir? Sormuşlar. Yanıt vermiştim:

“Hayatın ve doğanın benden geçen şiirlerini yazıyorum.”

Ozan dünyayı sık sık donduran ve gözleyendir. Aralıksız gibi sık, sinema gibi. Hem gerçek, hem doğal devinim ayıklandığı, yeni bir düzene konduğu için, yepyeni bir gerçek. Ben bunu bir yerde geyik avcılığına benzetmiştim. Şiir, tutku içinde bir avdır. Avcıdan, insan olduğu için acıma, iyi avcı olduğu için kesin bir öldürüm beklenir. Yanlış mı söyledim? Doğrusu şu ki, ozandan başka kimse bunlara aldırmıyor. Okur eline kadar gelmiş olan ürün üstüne yargılarını salıyor.

İyi okur ve eleştirmen, bir serüvenin eline geçmiş ürününden, sondan başa doğru bütün işlemleri sıraya koyarak şairin dünyayı dondurduğu ve gözlediği çıkış yerine varandır. Burada, şiir yazmanın ve okumanın yalnız bir duyarlık işi olmadığını, çok deneyli, uzun bir eğitim işi olduğunu da söylemiş oluyorum.

Dil şiirin kendisidir. Ozan dünyayı ayıklayıp yeniden düzenlediği gibi, dili de düzenleyendir. Sonuçta bu düzenleme, konuşma ve düşünme dilindeki doğallığı yenip, içeriği şiirin serüvenine uygun düşen bir yapmalık (Yapaylık değil) alabilmelidir. Sözcüklerin anlamları yalnız şiir ürününün güncel yükünü taşıyan tek boyutlu değil, gerilere doğru her noktada gerçeği tuta tuta derinleşen ikinci boyutlu olmalıdır.

Bir de söylemiş oluyorum ki, her ozanın bir dili vardır ve bu dil onun başka şiirlerini okuyarak öğrenilmiş olur.”


Şiir, bir hayli yazıncının ilk göz ağrısı. Hemen her ülkede, her çağda öteki yazın türlerine yeğlenmiş. Genç yazar işe çoğunluk, dizelerle başlamış. İlk bakışta kolay sanmış. Sonra parmaklarını yakmış kalem, tutup atmış elinden. Ya bir başka türe eğilim göstermiş, ya da dayanmış, direnmiş ozanlıkta.

Şiir en yalınından en soyutuna dek yaşamla ilintilidir. Anlam dışına düşeni bile. Tüm öteki sanat türleri gibi, onun da gereci hayatın kendisidir. Ölümlünün gözüne sonsuz bir çeşitlilik, katlılık, renklilik dahası, karmaşa gibi görünen hayatın tümüyle şiir e geçirilmesi, o şiir bir ömrü kaplayacak uzunlukta bile olsa, yapılası bir şey değil.

İster coşku içinde, ister soğukkanlı, yaklaşımımız ne türden olursa olsun, durmadan seçme yapıyoruz. Seçiyor ve yeniden düzenliyoruz. Resim yaparken de, nakış işlerken de, mimarsak projemizi yaparken de. Bu seçilmiş ve yeniden düzenlenmiş olan artık hayat değildir. Bir üründür. Ürünlerimizin gerecine bakarken, onu ayıklarken kullandığımız ölçü, mihenk taşı, bizim “bakış açımız” dır. Bakış açımız olmadan yaptığımız, bir sanat ürünü, bir şiir sayılmaz.

Bakış açısı dediğimiz şey, şiir saydığımız, yani türünün genel kurallarına göre oluşmuş, başarılı her üründe vardır.

Geçmişin sanatçıları, yazarları, ozanları içinde, ürünü bir bakış açısından geçmiş olanları bugün de beğeniyoruz. Eskimeden, ezilmeden kalıyorlar. Dünya görüşleri, ideolojileri artık eskimiş bile olsa.

Bakış açısı hayatın bir karmaşa olarak görülüp yansıtılmasını önler. Ayıklanıp, estetik alanda yeniden üretilmesini sağlar. Bu seçimde salt seçileceği, ya da atılacağı belirlemez, neyin daha önemli, neyin daha önemsiz olduğunu, sıralamanın nasıl yapılması gerektiğini de bildirir.

Genç ozanın, yazarın o eskilerden öğreneceği çok şey vardır.

Sözün burasında, süreklilik sorununa da değinmek gerek. Her yazınsal ürünün başarısı yaşamdakine olabildiğince yakın bir sürekliliği yansıtma izlenimi uyandırmasına bağlıdır.

Bu görmezden gelinemez. Ayrıca, görmezden gelemeyeceğimiz bir nokta daha var, biz ölümlü sanatçılar hayata bakarken durduruşlar, donduruşlar yapmak zorunda kalıyoruz. Bu bakış sırasında gerecimizi seçerken öyle öğeleri almalı, o biçimde yanyana getirmeliyiz ki, ürünümüz yaşamın sürekliliğine koşut bir başka süreklilik kazansın. Kopuk kopuk durmasın. Bu süreklilik, oluşan bir gerçeğin sürekliliği olsun.

Bakış açımız bu seçme ve sıralama işini dilde de yapar. Bir yapıtın biçeminin bakış açısına bağımlılığını, ucundan kıyısından söylemeye çalıştık. Peki, bakış açısını yönlendiren nedir? Başta, oluşturan nedir? Hiç kuşkusuz bu, sanatçının ideolojisidir. (Bu yabancı sözcüğü kullanmayı hiç mi hiç istemiyorum ama “Dünya görüşü” sözü gevşek dokulu, Öztürkçe Sözlük'deyse «Düşüngü» sözcüğüyle karşılanmış. O da ideoloji kavramının düşünmeyle ilgili yanını belirtiyor ama, bilmeyle ilgili yanını, söz yerindeyse eylemli yanını yok sayıyor. Isınamadım. O yüzden, sıkıştıkça İdeoloji diyerek, pek istemeden “dünya görüşü” diyerek durumu idare ediyorum.) Bu varsa, açık seçik, aydınlık bir bakış açısı da var demektir. Ürün güzel, etkin ve kalıcı olmaya hazırdır. Değilse, bir bakış açısı da yok demektir ozanın, yazarın. Ancak, doğal bir biçem oluşturabilecek. Seçmeyecek, düzenlemeyecek demektir. Eh, doğan şeyin de adı konulabilir artık. O bir “karmaşa” dır ancak. Yazarının gördüğü dünya gibi.

Ülkemizde, ikinci yeni dediğimiz dönemin kimi ozanını bugün artık hiç anımsamadığımız bir yığın saçmaya iten, bu açısızlıktır.

Bir ideolojik temelden, onun beslediği bir bakış açısından yoksunluğun, genelde insan, özelde sanatçı kişiliğinde yansısı olan boğuntu bizden önce de batıda ürünlerini vermişti. Bunları biliyoruz.

Bunaltının, çözümsüzlüğün, kişisellikten geçirilip topluma yansıtılmasının bir raslantı sonucu değil, dünyaya damgasını vuran yayılmacılıktan kaynaklandığını da biliyoruz.

Ne var ki insan insandır ve sürgit dışardan dayatılan bir çözümsüzlüğü, bunalmışlığı kişiliğinde, eserinde taşıyıp duracak değildir. Sürgit birinci, ikinci, beşinci yeni ve bunun batıcaları dağınıklığı, anlamsızlığı, umarsızlığı, işlevsizliğiyle yazınımızı çölleştirecek değildi. Batıda olduğu gibi, bizde de etkinliğini büyük ölçüde yitiren bu akımlar ve ona bağlı teknikleri hala, saksıda çiçek gibi bakıp büyütmeye çalışanlar var. Özel eleştirmenleri, özel dergileri var. Bekliyorlar ki günleri gelsin, yeniden. Ortamıdır.

Yazar dedik, ozan dedik. Ya eleştirmen? Sözlerimiz elbette onun için de söylenmiş olmaktadır. Sanatçı için bakış açısı ne denli gerekliyse, eleştirmen için de o denli gereklidir. Ürün üstüne yargılarını salan bir köşe yazarı için de. Bir okur için de. Yoksa, günün gelimine göre bir şunu, bir bunu beğenen, bir ötekini, bir berikini tutan yazıncıyla hiç bir yere varılamaz.


En son gunfrfd tarafından Cmt Hzr 16, 2007 11:00 am tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
Başa dön
gunfrfd
Hiç


Kayıt: Oct 14, 2006
Mesajlar: 4216

MesajTarih: Sal Oca 30, 2007 11:15 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Alıntı:
SANATTA ULUSALLIK / SANATTA EVRENSELLİK


Alıntı:
GültenAkın
Demokrat/ 21 Ocak 1980



Ülkemize batı kültürü, Osmanlının son dönenlinde yayılmacılığın yedeğinde ayağını attı. Yaygınlaşması Cumhuriyet dönemine denk gelir. Kültür, sanat yapısının, dışa bağımlı ekonomi temeli değişmedikçe ulusal düzlemde kendini kurması olası değildir. Bu üstyapı da gittikçe yaygınlaşan bir bağımlılığı yüklenecektir. Öyle de olmuştur. Türkiye aydın kesimine, feodal bir kültüre karşı savaş verirken, görünüşte ileri batı kültürüne, sanatına yaslanmak kolay geldi. Kendi gelen konuğu başımız, gözümüz üstüne alıp kabul ettik. Kur-tak sanayi, kur-tak anapara, kur-tak kültür elele bugünlere dek sürüp gelmiştir ama, bir şey eksik kalmıştır hep. O şey ÖZÜ'dür işin.

Yani KENDİ KÜLTÜRÜMÜZ, KENDİ SANATIMIZ.

Kentsoylu, kendi kuralları içinde bir ulusal sanatı, kültürü yeşertememiştir. Bugün alttan alta gelişen toplumcu kültür, sanat o yüzden, geriye doğru bir basamak atlayarak temellenmek zorunda kalmıştır.

Bunları söylerken bir şeyi önemle belirtmek gereğini duyuyorum. Batı kültürüne, sanatına körü körüne bir düşmanlığı beslemek değil amacım. Toplumculuğun gereği de bu düşmanlığı yeşertmek değildir. Tam tersine. Bizim her uygarlıktan, kültürden, sanattan seçerek alacaklarımız vardır. Bir toplumcu sanatın burjuva kültürü, sanatı içinden yeşerdiği nasıl bilmezden gelinir. Bir var ki, Türkiye'de köklenen yeni kültürün temeli hiçbir zaman batıdan sokulmuş, özenilerek büyütülmüş kentsoylu kültürü olamaz. Kendi geleneğimizi çaresiz kapitalizm öncesi kültür içinden ilerici ögeleri seçmeyle oluşturacağız.

EVRENSELLİĞE GELİNCE:

İki tür evrensellik yaşanıyor çağımızda. Birinci tür evrensellik yayılmacılığın güdümüne girme doğrultusunda bir evrensellik. Bir yandan pazar olmanın, bir yandan hammadde deposu ve emek deposu diye belirlenmenin getirdiği evrensellik. Tekelci kapitalizmin evrensel olma zorunluluğu değil midir yayılmacılığı doğuran. Tutmasan “tek bir dünya” ülküsünü gerçekleştirecekler.

Sanatımıza, kültürümüze yayılmacılığın dayattığı bu tür evrensellikten başka bir evrensellik daha vardır: çağımızda gelişen halkça evrensellik. Bütün dünyada emeğiyle yaşayan insanların, toplulukların kültürleri, sanatları dost özellikler gösterirler. Ulusların ilerici kültür ve sanatına yansıyan bu özellik yayılmacı bir gelişimin sonunda değil, özünde insana, emeğe verdiği değerle evrenseldir. Her ilerici kültür ve sanat. kendi geleneği üstüne kendi ulusal özellikleriyle kurulur. Alttan biçimlenen, yukardan dayatılmayan bu eşitçi özelliğiyle evrensele katılır.


En son gunfrfd tarafından Cmt Hzr 16, 2007 11:05 am tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
Başa dön
Mesajları göster:    Önceki başlık :: Sonraki başlık  
Yeni Başlık Gönder   Cevap Gönder    Karakutu Forum Ana Sayfası -> insanlar Tüm saatler GMT +2 Saat
Sayfa 1, 2, 3  Sonraki
1. sayfa (Toplam 3 sayfa)

 
Forum Seçin:  
Bu forumda yeni konular açamazsınız
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz
Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız
Benzer Başlıklar
Başlık Yazar Forum Cevaplar Tarih
Yeni mesaj yok beyaz adamsunay akın anxsiyete Şairler ve Şiirleri 6 Sal Tem 11, 2006 12:36 am
Yeni mesaj yok ONUR AKIN erufuk insanlar 3 Çrş May 24, 2006 9:07 pm
Yeni mesaj yok sunay akın attar Şairler ve Şiirleri 6 Pts May 08, 2006 10:00 pm