Tarih: Çrş Arl 27, 2006 8:09 pm Mesaj konusu: Film Romanı Hançerliyor mu?
Sinemayı kendimi bildim bileli sevmişimdir. Çocukluğum, gençliğim sinema salonlarının o eşsiz kokusunu teneffüs ederek geçti. “Sinema bir sanattır; sanat için yapılmadır” şeklindeki yaklaşımın aksine, sinemanın bir eğlence aracı olduğuna inanırım.
Aynı zamanda edebiyatı, özellikle romanı da çok severim. Yerli-yabancı fark etmez; hoşuma gideceğine inandığım romanları alır okurum.
Sinema da, roman da muhatap aldığı kişilere farklı dünyalar sunarlar. Farklı mekanlar, kahramanlar, olaylar ve varsa mesajlar eşliğinde seyirciyi ya da okuyucuyu bir hayal ve kurgu dünyasına götürürler…
Ne var ki, her iki şahane sanatla da hemhal olanlar için kaçınılmaz bir handikap vardır. O da, “mukayese” refleksi ya da “farklılık” avcılığıdır. Bu ne zaman olur? Bu, bir romanın sinemaya aktarılması yani uyarlanması sonucunda; ve siz önceden o romanı okumuş ve sonra da filmini seyretmiş iseniz olur.
Elde edeceğiniz sonuç hiç değişmez: Hayal kırıklığı… İster istemez yapacağınız “mukayese” ya da “farklılık” avı sonrasında, okumuş olduğunuz roman ile seyrettiğiniz film arasında, sizi hayal kırıklığına sevkedecek noktaları ve nüansları göreceksiniz. Böylece, ya o romanı önceden okumuş olduğunuza, ya da hafızanızda tatlı izler bırakmış olan romanın filmini izlediğinize pişman olacaksınız.
Romanlarda da, filmlerde de çokça işlenmiş bir konu (zengin kız ile fakir gencin aşkı) ve yine çokça söylenmiş bir replik vardır: “Biz ayrı dünyaların insanlarıyız; biraraya gelemeyiz”..
Edebiyat ile sinemanın ya da roman ile filmin ilişkisi de bu replikte olduğu gibidir; farklı dünyaların temsilcileridirler ve buna rağmen biraraya geldiklerinde de akıbet, sakat doğumdur..
Misal: Henri Charriere’nin ünlü “Kelebek” romanı.. Eğer bu kitabı okumuşsanız ve sonra da filmini (Yön: Franklin J. Schaffner, 1973) seyretmişseniz, filmin bitiş sahnesinde hissedeceğiniz tek şey vardır; hayal kırıklığı.. Bu da yetmez, kızgınlık, öfke ve aldatılmışlık duyguları da bu sükut-u hayalinize eşlik eder..
Düşünün ki, siz o romanı okurken kendi zihninizde bir kahraman tipi oluşturursunuz; mekanları (yani her türlüsünden hapishane), olayları, diyalogları, yaşantıları hayalinizde canlandırırsınız. Sonra o romanın filmine gidersiniz ve beyazperdeden gözlerinize ve zihnine yansıyan görüntüler ve seslerin, hiç de kitabı okurken sizin oluşturduğunuz dünya ile alakası olmadığını anlarsınız. Reçeli kavanozun dışından yalamakla ne anlıyorsanız, filmin sonunda anladığınız da işte o türden bir anlamadır..
Romanda yer alan birçok şeyin, filmde olmaması da ayrı bir isyan konusudur ki, sadece Kelebek filminde değil, mesela Umberto Eco’nun unutulmaz eseri “Gülün Adı”nda dinî-felsefî o kadar çok diyalog ve bölüm vardır ki, aynı adlı filmde (Jean Jacques Annaud, 1986) görüp görebileceğiniz sadece bir Ortaçağ polisiye hikayesidir. Film, bağımsız bir çalışma olarak ele alınırsa gerçekten güzeldir ama romanıyla birlikte ele alınacak olursa, neredeyse hiç benzerlik bulamazsınız..
Ya şuna ne dersiniz? Romanları dünyada milyonlarca satan Robert Ludlum’un (en son romanı “Janson Talimatı”, ülkemizde gündeme gelmişti; içinde gübre bombaların yapımı, kullanımıyla ilgili pasajlardan ötürü) ilk ve ünlü romanlarından biri olan “Ürperti” (The Bourne Identity) filmi aktarıldı ve ülkemizde “Geçmişi Olmayan Adam” (Yön: Doug Liman, 2002) adıyla gösterime girdi. “Keşke girmez olsaydı” ya da “seyretmez olaydım” diyeceksiniz; eğer kitabı önceden okumuş iseniz.. Neden? Çünkü, kitabın en önemli yan kahramanlarından biri olan ve romanın asıl kahramanının peşinde olduğu terörist Çakal Carlos’un filmde adı bir kere bile olsun geçmiyor. Kitaptaki Carlos’la ilgili bütün olaylar, diyaloglar ve kurgu çıkarılmış ve film, klasik bir “hafıza kaybı-kimliğini yeniden bulma” macerasına dönüşmüş. Halbuki, hatırlıyorum, uzun yıllar önce, TRT’de bu roman üç bölümlük dizi halinde yayınlanmıştı ve Richard Chamberlain’in başrolünü oynadığı bu dizide hemen hemen romanın tamamına sadık kalınmıştı.
Peki, romandaki bir figürün filme aktarılırken çarpıtıldığını görürseniz ne düşünürsünüz? Mesela, Louis de Bernieres’in “Yüzbaşı Corelli’nin Mandolini” adlı romanında, annesine bile eziyet edecek kadar kötü kalpli bir “direnişçi”, filmde bir “vatansever kahraman” olarak karşınızda arz-ı endam eylese ne yapardınız? Yunan halkının tepkilerinden ürküp, filmde böylesine bir değişikliğe gitmek, romana mı ihanettir, yazara mı, yoksa her ikisine birden mi?
Yerli filmlerden örneklere hiç girmek istemiyorum; çünkü bizde senaryo yazım olayı öylesine ilginçtir ki, neresinden tutarsanız orası elinizde kalacak türde bir serüveni vardır. Sonuçta, film yapımı, her açıdan teknik donanımı ve kapasiteyi gerektirdiği ve ne yazık ki Türk sineması da bu imkanlardan zaten mahrum olduğu için, bir romanın filme aktarılması esnasında senaristlerimiz her türlü tasarrufu rahatça yapabilmişler; dolayısıyla kitap ile film arasında uçurumlar oluşmuştur. Benim en sevdiğim filmlerden birisi de Atıf Yılmaz’ın çektiği ve Cengiz Aytmatov’un aynı adlı romanından uyarlanan “Selvi Boylum Al Yazmalım” (1977)dır.. Belki de bu filmi beğenmemin en önemli sebebi, Aytmatov’un bu romanını daha önce okuma şansı bulamamamdır.
Sinema-edebiyat ilişkisinde, filmin romana sürekli ihanet ettiğini; arkadan hançerlediğini söylemek hiç de abartılı olmayacaktır. Yazarın roman yazarken kendi zihninde kurguladığı dünya ile yönetmenin filmde kurguladığı dünya arasında kesinkes bir zihniyet farklılığı, bakış açısı farklılığı, yaklaşım farklılığı olacaktır ve bu kaçınılmaz ve normal duruş, her iki sanat dalı arasındaki kan uyuşmazlığını da beraberinde getirecektir…
Son tahlilde söylenecek de şu olabilir: Ya, roman okumayın, bu romanın filme uyarlanmasını bekleyin ve muhtemelen eksik, çarpıtılmış ve sulandırılmış bir “kitap” seyredin; veya romanı okuyun ama asla bu romanın filmini seyretmeyin, ki kitabın zihninizde bıraktığı tat aynen kalsın; veyahut da hem romanı okuyun, hem filmine gidin, böylece kızgınlık, öfke, sinirlenme, hayıflanma ve hayal kırıklığı duygularınız hep aktif kalsın..
Adnan Şenel/Türk Edebiyatı dergisi
Kayıt: Mar 23, 2008 Mesajlar: 68 Nereden: Bilinmezden...
Tarih: Pts Nis 14, 2008 11:35 am Mesaj konusu:
İnsan roman okurken; kendi dünyasının içine girmez mi aslında?
Hayeller orada şahlanır, hayal kırıklıkları orada mat olur...Kahramanları gönlünce süsler, sevmediğine dilediğince küfreder, bazen kapatır kapağını düşünür sonra devam eder, bazen de kapatır kapağını bir öpücük kondurur kitap isminin hemen üzerine...
Kitap okumanın tadı her zaman farklıdır bence...Kitaplardan uyarlanmış filmlerin bence ya sadece filmini izlemeli ya da kitabını okumalı.İnsanın kendisiyle ya da daha doğrusu hayal gücüyle çelişmesi çıkmaz bir sokak...
Kayıt: Aug 08, 2006 Mesajlar: 152 Nereden: şekviranlı köyünden
Tarih: Pts Nis 14, 2008 1:04 pm Mesaj konusu:
görüntü hayal gücünü sınırlıyor,
tiyatro yada sinema senaryosu, bir hikayeden yada romandan alıntı olduğunda yönetmenle kendim arsında kıyasıya bir karşılaştırma yapıyorum; orası olmamış, burası öyle değildi, şurası şöyle olsa daha iyi olur diye... uzayıp gidiyor bu eleştiri zinciri..
okuduğum kitabın yönetmeni de benim oyuncusu da o yüzden bu soruya evet sinema romanı hançerliyor cevabını verebilirim...
Roman , Romandır.Film de Film.Orijinal senaryoların anlatımı daha güzeldir.Romana sadık kalma gibi bir durumu olmadığından.Roman yazarı hayellerini kurgulamış ve iş bitmiştir.Gerisi okuyucuya kalmıştır.Bence değil ki film, bir şarkının yorumunu bile, ilk defa hangi sanatçı olumuşsa, sizin duygularınızı ancak o yorum karşılıyordur. Velev ki, bir başka yorumcu şarkıyı daha iyi bile okusa..
İlginç olan şu: Bir roman okumağa oturuyorsunuz. Bir kurmaca karşısında olduğumuzu biliyoruz. Okuma, bir bakıma “gerçekliği” andıran ya da andırmayan bir dünyada,çok değişik bir takım imge dizileri ya da dizgeleri aracılığıyla anlamlandırılması işlemi sürdürülüp giderken ( her şeyden önce de sürdürülüp gidebildiği için) o kişilere, o olana bitene, o dünyaya inanabilir, inanır hale gelme sürecidir; o dünyanın olanaklı/olası kılınmasını yaşamaktır.
Okumağa giriştiğimizin “inanılabilir” olacağını kabul etmekle işe başlarız ama “inanabilmek”, her şeyden önce, metnin sunduğu imgelerin tanınabilir, kabul edilebilir olmasına, daha doğrusu, bize yabancı olmayan kalıplara benzemesine bağlı. Ama, okunmakta olan metinden gelen her imge, büyük bir olasılıkla, “tanınabilirliği”ni sağlamış olan öncelini, az ya da çok, etkileyecek, onu düzeltmemize, “zenginleştirmemize” yol açacaktır. Doyurucu dediğimiz okumalar, boşlukları, eksiklikleri, aykırılıkları duyurmakla başlayıp bunları giderek, dolduran, gideren, “düzelten” okumalarımız olsa gerek.
Ancak, “romanın büyüsü” diyebileceğimiz bir şey var ise, bu büyü pek değişik yollardan “işliyor” sanıyorum. Bu yollardan biri de bizi, değişik düzeylerde, başka imge üreteçlerine oranla daha geniş ölçüde yaratıcı kılması...
Çağımızda, üç (büyük) imge üreteci (basın, sinema, televizyon) dolaysızca, önce göze yöneliyor, insanları - siyah beyaz, ya da renkli – bir görüntü seli, bir görüntü tufanı altında bırakıyor. Resim, heykel, mimarlık, fotoğraf, gerek bu araçlardan, gerek başka yollardan yararlanarak gitgide genişleyen çevrelere ulaşıyor. Görüntü ile imge çakışıyormuş gibi görünüyor... Bu durumda roman, imge üreteci olarak başını hala dik tutabiliyorsa* , sanırım başka türlü iş görmesinden.
Önce göze yönelen üreteçler, sundukları görüntüleri alıcının seçip ayıklamasını ( ya da ayıklayıp seçmesini) bekler, “hazır” (seçilmiş, yalınlatırılmış, sırasında “kaba”) imgelerin üretimine yol açabilirken roman, öteki “yazı”lara oranla çok daha “düzenli” karmaşık, çok-düzeyli bir mekanizma kurduğu için, ama en önemlisi, sözlü anlatıma dayandığı için, alıcısını yaratıcı kılıyor. Dilsel yapıların güç sınırlanırlığından yola çıkarak, çeşitli düzeylerde imgeler arasında gidip gelmemizi sağlayarak bir dünya yaratır, kapatır görünürken roman, gerçekte bizi handiyse sınırsız bir yaratma özgürlüğü içinde yaşatıyor. Görüntü çok gerilerde kalmıştır. İmgeler oluşturuyor, her birimiz kendi imge dizgelerimiz, kendi birikimimiz, çabamız ölçüsünde bu oluşturduğumuz kalıba yerleştireceğimiz öğeleri buluyor, seçiyoruz. Daha önemlisi, belli imgelerimizde, imge dizilerimizde değişiklikler “olduğunun” farkına varıyoruz. Düşününce de anlıyoruz ki okuma sürecinin, okuma “alışverişinin” sonucu olarak bu değişikliği, özgürce, biz yapmışızdır.
*Romanın değil de, genel olarak kitabın cenazesinin kaldırılacağı günler pek uzakta değildir belki. Ama ak ( mı, kara mı belli değil ya...) düşüncelere dalmanın sırası değil.
Bilge Hoca'yı bir dönemle kaçırdım.Ondan ders alanlar nasıl da kıskandırarak anlatırlardı derslerini.
Neyse geçen gün kitapçıda bir bayan gözüme ilişti.Şöyle bir bakınca kestirmek zor değildi hayatını. Kitap okuma alışkanlığı olan birine benzemiyordu.Bir kitap arıyordu:
- Yaprak Dökümü var mı?
Dizinin sonunu merak ediyordu belli ki.
Romanda yazar herşeyi hayalgücünüzün emrine sunar , düş dünyanız elverdiğince şekillenir kafanızda okuduklarınız ama sinemada alabileceğiniz tat yönetmenin hayalgücü ile sınırlıdır. İzlediğiniz filmin önce romanını okuyup hikayeyi kendi kafanızda şekillendirdiyseniz filmden tat almanız zorlaşacaktır elbette. En basit örnekle Patrick Süskind' in meşhur Koku romanını okumayıp yalnızca filmini seyredenler sinemadan mutlu ayrılırken , kitabı okuyanlar tatminsiz hissetmişlerdir. Bu bağlamda sinemanın romanın tadını vermeyeceğini düşünenlerdenim.
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız