Karakutu
Karakutu.Com - Kültür Sanat
Ana sayfa
Galeri
Haberler
Karakutu Tv
Forum
Ekart
Ana Konular
Arşiv
Sanat Ajandası
Sinema
Müzik
Medya Rehberi
Sesli Kitap
Kitap Tahlili
Metin Listesi
Metin Hali
Üye Paneli
Üye Günlüğü
Özel Mesaj
Metin Gönderme
Tavsiye Edin
Künye
İletişim

Reklam


Google Arama



Arama



Online üyeler
Şu an sitemizde, 26 Üye Adayı ve 1 Üye bulunuyor.

Henüz Sitemize üye olmamışsınız, buraya tıklayarak ücretsiz üyemiz olabilirsiniz.

Reklam



Forum Son Başlıklar

 "Varlık her zamankinden de çok varolan'ın tehdidi altın
 Turuncu
 4 mıhlı çarmıh
 Bilim adamları gen avına çıkmışlar
 Söyle bana hangisi gerçek?
 Postmodern Çorba
 buğulu kuğunun akşam kadınında unuttuğu pirinç
 Gazoz Kapakları
 Gazete Kültürü
 İnci Dakikaları
 Nazi-Yahudi denklemi
 Savaşçı 1
 Bıraksana
 Erbuğ
 TİSVA
 Tanrı ve şeytan
 Tuvalet
 Kıyametin kopması zamana ve mekana mı bağlıdır?
 ...
 Hangi karakter olmak isterdiniz?

Karakutu.com-Kültür Sanat Forumu


Giriş Sayfanız Yapın
Favorilere Ekle!
İletişim Formu

Önemli Linkler
BBC Türkçe
İngilizce Dersler
DW-World Türkçe
VOA Türkçe
Google
Yahoo
Msn
Zoque
Resim Yükle

Karakutu - RSS - Alexa

Alexa - Karakutu internet gezgini

Site RSS
Forum RSS


Karakutu.com-Kültür Sanat: Karakutu Forum

EDWARD SAİD


EDWARD SAİD

 
Yeni Başlık Gönder   Cevap Gönder    Karakutu Forum Ana Sayfası -> insanlar
Yazar Mesaj
gunfrfd
Hiç


Kayıt: Oct 14, 2006
Mesajlar: 4216

MesajTarih: Çrş Arl 27, 2006 9:23 am    Mesaj konusu: EDWARD SAİD Alıntıyla Cevap Ver

Ülkemizde daha çok Oryantalizm adlı kitabıyla tanınan Edward Said’in Ayrıntı Yayınları’nca yayınlanan; "Entelektüel: Sürgün, Marjinal, Yabancı" adlı kitabının çevirmeni Tuncay Birkan’la yaptığı söyleşi…


-Entelektüelin temsil edici işlevi üzerinde ısrarla durmanıza rağmen, yapıtlarınızın ve durduğunıız yerin hem Batı medyası hem de İslamcılar tarafından sürekli olarak yanlış bir biçimde tespit edilmesi ,ironik bir durummuş gibi geliyor bana. “Terör profesörü”, “antisemitik”, “gizli Marksist” ve nihayet “Batı düşmanı” medyanın size yakıştırdığı sıfatlardan birkaçı. Kimi Islamcı çevreler ise yapıtlarınızı (özellikle de Oryantalizm’i), monolitik bir blok olarak bakıp külliyen reddettikleri Batı’ya duydukları nefreti gerekçelendirmek için kullandılar. Siz Batı’da ve Islam dünyasında yapıtlarınızın kullanılma tarzını nasıl değerlendiriyorsunuz? Bir başka deyişle, çalışmalarınızın basmakalıp bir slogana indirgenmesine nasıl direniyorsunuz?

- Tabii ki çok büyük bir hayal kırıklığına uğradım, bazen de çok kızdım. Öte yandan yazdıklarımın başına gelenler sizin söylediklerinizden ibaret değil neyse ki. Çalışmalarımı indirgemeci bir biçimde değil, ilginç ve olumlu bir biçimde kullanan birçok genç insan, öğrenciler, başka entelektüeller, eleştirmenler vs. oldu en azından. Ama tüm bunlardan şu sonuca vardım ben: Medya gibi, dinsel fundamentalizm gibi antientelektüel olgular karşısında, insan bunlarla akılcı bir tartışmaya girilemeyeceğini en başta kabul edip başka bir şey beklememeli zaten. Bu birincisi. İkincisi, insanlar size “Terör profesörü” gibi adlar takıp saldırsalar bile, devam etmek gerek. Çapraşık değil açık bir dil kullanmaya çalışmak çok önemli. Meselâ sizin çevirdiğiniz kitabımın dilinin çok açık olduğunu düşünüyorum. Yalın bir dille konuşmak ille de basit şeyler söylemek demek değildir. Özetle bu tür saçmalıklardan yılmamak lazım. Ama yine de bazen çok kızıyorum, hatta bazen başarısızlığa uğradığımı düşündüğüm bile oluyor.


- Herhalde biliyorsunuzdur; bir Türk entelektüel, Aziz Nesin, Şeytan Ayetleri’nin bazı bölümlerini Türkçe’de yayınlattığı için birçok sözlü (bir kez de fiziksel) saldırıya maruz kaldı. İslâmcı çevreler, devlet ve devlet-destekli medya Nesin’i “provakatör”, “utanmaz bir kafir” ve “hain” ilan ettiler. Sizin de Salman Rushdie’ye yönelik saldırılara ateşli bir biçimde karşı çıktığınızı biliyoruz. Kitaplarınızda da “laik” sözcüğünü sık sık, olumlayarak kullanıyorsunuz. Laiklik nedir sizce? Laik bir entelektüel, Islam adına yapılan bu tür barbarlıklarla nasıl mücadele etmeli?

- Ben “laik” sözcüğünü, öğrenciyken keşfettiğim ve benim için çok önemli olan, onsekizinci yüzvılda yaşamış İtalyan tarih felsefecisi Vico’nun verdiği anlamda kullanıyorum. Vico tarihsel dünya ile doğal dünya arasmda bir ayrım yapar ve tarihsel dünyanın insanların çalışmasıyla, insan emeğiyle yapılan bir dünya olduğunu söyler. Tamamen tarihin içinde oluşturulan bir dünyadır bu. Sonraları Gramsci bunu bir adım ileri götürerek Vico’nun keşfinin özünde, dünyanın aslında ilahi bir vahiy falan alınmaksızın yapılmış olduğu fikrinin bulunduğunu söyler. Benim “laik” sözcüğünden anladığım da bu. Vahiy alınmaksızm, insan emeğiyle oluşturulmuş bir dünya. Temelde insanların çalışmasıyla yaratılmış ve yine insanların çalışması sonucu değiştirilebilecek tarihsel bir dünyada yaşadığımız düşüncesini ne kadar vurgulasak azdır. Yani imana ve tanrıya terkedilen bir şey değil, iradenin ve insan emeğinin işlevidir bu dünya.

- Bir tür tarihselcilikten yanasınız yani ?

- Evet tastamam, bir tür tarihselcilik. Ama gayri iradi değil, iradi bir tarihselcilik. Bir başka deyişle insanların değiştirebileceği, etkide bulunabileceği bir tarihselcilik. İnsanın eylemliliğine inanıyorum ben.

Şeye gelince... İslam adına yapılan barbarlıklara…

Bence bu yanlış. Sadece Islami .. barbarlıklardan söz edilemez, zira dünyanın bu bölgesinde İslamî hareketler olduğu gibi Yahudi ve Hıristyan hareketleri de var. Hepsi birbirine bağlı hareketler bunlar. Aynı şeyleri söylüyorlar. Bu yüzden hepsine birden karşı çıkmak ve ister Yahudi olsun, ister Müslüman, ister Hıristiyan her türlü teokrasinin veya din temeline dayalı devletin barbarca olduğunu belirtmek gerekir. Bundan ödün verilemez. İslâm’a gelirsek. Afganistan’a. Pakistan’daki bazı partilere, Suudi Arabistan’a bakalım ve soralım:

Nedir bu insanların derdi? Toplumu değiştirmek gibi bir dertleri yok. İnsanların davranışlarını, hayat tarzlarını düzenlemek istiyorlar. Tek dertleri bu. Ne giyilmesi gerekiyor, şu kadının yanında yatmak caiz mi değil mi, eteğin boyu ne kadar olmalı falan filan. Akıl alacak şey değil. Bugün Afganistan’da futbol yasak. Niye biliyor musunuz? Giyilen şortlar kadınların ve delikanlıların aklını çelip cinsel duygular uyandırabilir diye. Islam bundan mı ibaret yani? Çılgınlık bu. Rushdie’ye gelince. Bütün bu İslâmcılık yaygarası içinde Rushdie’nin çok olumlu bir şey yaptığını düşünüyorum ben. Gülün, diyor insanlara. Çok önemli bir şey bu bence.


-Kitaplarınızdan birinde Marksizmle ilişkinizi şöyle tarif ediyorsunuz: “Marksizmden ya da herhangi bir izmden çok, marksistlerden etkilendim ben. Marksizmin sistematik bir kod çözümüne, mistifikasyonlardan arındırılmaya ve netleştirilmeye ihtiyacı var. Bu anlamda marksist olmayan radikallerin çalışmaları çok değerli.”...

- Mesela Bookchin.* Türkçeye çevrilmiş bildiğim kadarıyla. Çalışmalarını çok beğenirim. Genelde anarşist geleneği önemli buluyorum.

- Solcu bir radikal olarak tanımlanmaya itirazınız yoktur sanırım. Oysa görüyoruz ki sol maalesef global ölçekte bir gerileme içine girmişken çeşitli türden milliyetçilikler ve dini fundamentalizmler yükselişte. Bana öyle geliyor ki bütün bunlar belli ölçüde Sol projenin kendi iç zaaflarından da kaynaklandı. Bu projenin yeniden tanımlanması ve total iddialarından vazgeçmesi gerekiyor sanki. Siz ne düşünüyorsunuz? Soldan geriye ne kaldı? Bugün solcu olmak ne anlama geliyor? Son olarak solcu bir entelektüeli sağcı bir entelektüelden ayıran nedir? Siz her ne kadar inkar etseniz de kitabınızda tanımladığınız entelektüelin solda durduğunu, çünkü muhafazakar bir entelektüelin kitapta sık sık vurguladığınız “milleti ve geleneğı ile arasına bir mesafe koymak” fikrinden hiç hazzetmeyeceğinizi düşünüyorum ben.

- Sağcı-solcu entelektüel meselesini tartışmak istemiyorum. Soldan geriye ne kaldığına gelince;bence birçok şey kaldı. Yani birçok duyarlık, birçok deneyim, birçok benzer düşünce. Solda ya da soldan geriye kalanlar arasında serbest piyasacı ekonomik çözümlerden, uluslararası sermayenin globalleşmesinin temsil ettiği, çokuluslu şirketlerin, ABD’nin ve Dünya Bankası’nın temsil ettiği sınırsız kapitalizm anlayışndan duyulan genel ve bence yerinde bir rahatsızlık var. Genel bir rahatsızlık; çünkü etrafımıza baktığımızda bu arayışın insani anlamda feci sonuçlara yol açtığmı görüyoruz. Bir kere bu rahatsızlık duygusu var. Ayrıca Soğuk Savaş sonrasında hükümetlerin pragmatizm, gerçekçilik, Yeni Dünya Düzeni vs. adına izledikleri politikaların tüm dünyada, ama özellikle de güneyde milyonlarca insanı sefalet içine ittiği duygusu da var. Sefalet sürüyor; Yeni Dünya Düzeni dedikleri de aslında Eski Dünya Düzeni, hem de onun daha berbat hali.

Üçüncüsü, Soğuk Savaş’ın yerini Yugoslavya, Ruanda, Lübnan, Pakistan, Çeçenistan vs. örneklerinde olduğu gibi son derece yıkıcı bir dizi etnik ve dini çatışma aldı. Mevcut dünya sistemi bununla nasıl başa çıkacağını bilmiyor, kılavuz edineceği ilkelerden yoksun. Oysa solun tarihsel olarak belli ilkeleri vardı. Yani milliyetçilik hakkında belli bir sol tavır, kapitalizm hakkında belli bir sol tavır vardı. Bu yüzden bence artık, solun eskiden sağlamaya çalıştığı türden bir Büyük Kuram’dan çok, ister Türkiye ya da Latin Amerika’da olsun, ister Arap dünyasında olsun yerel durumlar üzerinde odaklanan ve insan davranışlarına ilişkin belli ilkelere dayanan analizlere ihtiyaç var. Bu analizlerin Marksizmin oluşturmaya çalıştığı türden genel bir kuramın hükmü altında olmaması gerekiyor. Önce emek ve sermaye hakkındaki Marksist kuram vardı. Sonra buradan yola çıkıp bir devlet kuramı, bir aile kuramı, bir özne kuramı vs. yaratılmaya çalışıldı. Sonuçta ortaya bir ortodoksi, hem de totalleştirme eğiliminde olan bir ortodoksi çıktı. Ben bunun işe yarayabileceğini sanmıyorum. İhtiyacımız olan şeyin, bahsettiğim şeyler, yani kapitalizmin eleştirisi, milliyetçiliğin eleştirisi ve devlet sisteminin eleştirisi etrafında solun yeniden bir araya gelmesi olduğunu düşünüyorum. Bu insanlara umut veren bir gelişme olurdu. Sorun da bu zaten, ortada ne umut var ne de vizyon. Oysa dinî fundamentalizm insanlara umut veriyor, onları sokağa dökebiliyor, çünkü en azından bir değişim umudu vaat ediyor insanlara. Bu çok önemli. Oysa sol bunu yapmadı.

- Kitaplarınızda Michel Foucault’dan sık sık yararlanıyor, ona olan borcumuzu dile getiriyorsunuz. Bu kitapta da Foucault’nun “özgül entelektüel” kavramından bahsediyorsunuz, ama doğrudan bir hesaplaşmaya girmiyorsunuz. Foucault, entelektüellerin kendilerine bir iktidar halesi veren evrensel bir hakikate ulaşma ayrıcalığına sahip
oldukları iddiasından vazgeçmeleri gerektiğini söylüyor. “Entelektüel ‘evrensel hakikatlerin taşıyıcısı’ değildir, daha çok özgül bir konumu işgal eden bir kişidir -ama bir hakikat aygıtının genel işleyişiyle bağlantılı bir özgüllüktür onunkisi.” diyor. Sonuç olarak evrensel entelektüele veda etmemizi öneriyor. Ama siz bu konumu benimsiyor gibi görünmüyorsunnz, bir tür evrensellikte ısrar ediyorsunuz çünkü. Foucault’nun miadını doldurduğunu, hatta tehlikeli olduğunu ilan ettiği evrensellik ile sizin savunduğunuz evrensellik arasında ne fark var?


- Foucault’nun özgül ve evrensel entelektüel arasmda ayrım yaparken bahsettiği özgül durumları bildiğimi söyleyemem. Ama bana öyle geliyor ki daha çok kendisinden önce Sartre’ın oynadığı rolü oynamak istemiyordu Foucault. Bu kavramın özellikle Fransa’ya ve orada da belli bir kuşağa özgü bir şey olduğunu düşünüyorum. Ama bence entelektüellerin evrensel ilkelere dayanan tavırlar almaları mümkündür. Kitapta da belirttiğim gibi, entelektüellerin her şeyi bütün hakikatleri bildiği demek değil bu tabii. Daha çok, insanın kendi uzmanlık alanının dışında kalan şeylerle uğraşabilmesinin mümkün olduğu anlamında kavranmalı. Foucault “özgül entelektüel”e örnek olarak atom enerjisi programında çalışan fizikçi Oppenheimer’dan bahseder. Ben buna karşıyım, çünkü bir kere mesleki bir ayrıma dayanıyor, yani bir profesyonelizm koduna, uzmanlık koduna dayanıyor. İkincisi, zaten sistemin parçası olan bir şey bu. Benim entelektüel anlayışıma göre, entelektüellerin bu sistemin dışında durmaları gerekir. Entelektüel ile giderek daha çok merkezileşen, giderek daha çok yönetilen, giderek uzmanlaşmaya daha çok yaslanan sistem arasında belli bir çatışma vardır. Bu yüzden de Foucault yanılıvor bence. Ayrıca günümüzde de evrenselleştirici entelektüelin birçok örneği var; Chomsky gibi, daha birçok insan gibi. Özetle ben riske girmekten, en azından bir tür evrensel çerçeve içinde, belli riskleri göze alarak iş görmeye çalışmaktan korkmuyorum. İnsan haklarından, şu ya da bu türde adaletsızliklerden, tarihin yeniden yorumlanmasından, unutulmuş tarihlerden bahsetmekten korkmuyorum. Foucault ’nun sözünü ettiği özgül entelektüel beni tatmin etmiyor. Son kertede bir söylem takıntısı var Foucault’nun. Ama dünyada söylemlerden başka bir sürü şey var. Söylemlerin dışında eylemde bulunulabilir, bir hareket yaratılabilir. Foucault bundan hiç söz etmiyor. Hareketlerle değil, söylem içinde işlem görmeyle ilgileniyor.

- Pozitivitelerle ilgilenmiyor.

- Hem de hiç. 1972’de Hollanda’da Chomsky ile yaptığı tartışmada da görüIüvordu bu. Özetle bu konuda Foucault gibi düşünmüyorum. Yine de söylediği birçok şeye hayranlık duyuyorum.

- Benzer bir biçimde, postmodernizmm Lyotard ve yapı çözümle bağlantılı bazı bıçimlerine soğuk baktığınız halde, yine bazı postmodern denen düşünürlerin otorite, büyük harfli Hakikat ve Tarih gibi kavramları sert bir biçimde sorgulamasına sempatiyle yaklaşıyorsunuz. Ama hala , bazı “ortodoks postmodernistler”in tüylerini diken diken edecek bir tutkuyla aydınlanmadan ve özgürlükten bahsediyorsunuz. Postmodernizm ve modernliğe karşı tavrınızı nasıl tanımlarsınız? Akademi dışında, politik dünyada neye tekabül ediyor postmodernizm?

- Pek az şeye. Postmodernizm akademinin icadıdır. Dış dünyayla, hele modernliğe ulaşmaya çalıştığımız Üçüncü Dünya’yla pek bir ilgisi olduğu söylenemez. Postmodernizme karşı modernizmin ilginç olan yönü, bir hareket olarak modernizmin tarihe, geçmişe takmış olmasıdır. Bence de doğru olan budur. Bir başka deyişle, geçmiş kavranmadan, belli bir yere oturtulmadan modernlik diye bir şey olamaz. Modernizmin merkezindedir tarih. Postmodernistlerse “biz tarihle ilgilenmiyoruz” deyip geçiyorlar. Baudrillard’ın Körfez Savaşı hakkında söylediklerini biliyorsunuz. Bir kurmaca, bir serapmış bu. Savaş olduktan sonra da savaş falan olmadığını, bunun da serap olduğunu söyledi. Şimdi bu saçmalık değil de ne? Bir sürü insan öldü. Önemli sonuçları olacak muazzam hareketler doğdu.

Mimari alanında postmodern denebilecek bir üslup var. Ama benim pek ilgimi çekmiyor açıkçası. Şimdi daha ciddi bir soruna, hakikat, tarih ve otorite karşısında postmodernizmin aldığı tavır sorununa gelelim. Otoriteye yönelik eleştirilere, büyük harfli Tarih ve büyük harfli
Hakikat’e yönelik eleştirilere hiçbir itirazım yok. Ama küçük harfi hakikate inanıyorum ben, hiç bitmeyen bir süreç olarak küçük harfli tarihe inanıyorum. Tarih, hakikat ve otoriteyle ilgili her türlü tartışmanın son kertede sonuçsuz bir şey, bir tür eğlence olduğunu söyleyen postmodernistlere hiçbir zaman katılmadım. Çünkü bence bunlar kimlikle ilgili, siyasetle ilgili, otoriteyle ilgili sorunları tanımlayan çok önemli meseleler. Direnmek gibi bir derdim var benim. Biliyorsunuz, postmodernist kuramın, mesela Foucault’nun direniş gibi bir meselesi yok. Bu konu dışı, imkansız bir şey onlara göre. Ama ben direniş ve muhalefetin entelektüelin rolünün temelini oluşturduğunu düşünüyorum. Bu yüzden de postmodernistlere katılmıyorum.


- Bir edebiyat eleştirmeni olarak Conrad, Yeats, Swift, Dickens ve Eliot’ gibi kanonik [burada ‘değeri kanıtlanmış, klasikleşmiş” anlamında- T.B.] yazarlar üzerinde çalışmayı tercih ediyor gibisiniz. Salman Rushdie dışında (ki onun özel bir durumu var), çağdaş yazarlardan, Barth, Pynchon ya da Calvino gibi postmodern denen yazarlardan pek bahsetmiyorsunuz Bunun nedeni bu tür isimlerin salt akademik profesyoneller tarafından okunacak türde kitaplar yazdıklarını düşünmeniz mi? Akademideki, dünyayı paranteze alaın metinsellik kültü bizzat edebiyat alanına da mı sıçradı? Batıda romanın içinde bulunduğu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

- Böyle bir değerlendirme yapamam çünkü çok geniş bir alan bu. Günümüzde yazı yazma işiyle uğraşan bir endüstri var artık. Bazıları ilginç tabii. Ben gerçekten de ilginç olan Calvino gibi, Borges gibi günümüzün gözde yazarlarını okumaktan çok, Batı dışındaki edebiyatlarla ilgileniyorum. Çağdaş Afrika, Hindistan, Latin Amerika ve özellikle de Arap edebiyatını izliyorum. Bart, Pynchon gibi isimleri pek fazla okuduğum söylenemez. O kadar ilgilendirmiyorlar beni. Hem zaman sorunu da var, her şeyi okumak mümkün değil. Ayrıca okunacak tek şeyin roman olduğuna, romanm özel bir niteliği olduğuna inananlardan değilim. Çünkü yaşayan tarihle çok ilgiliyim. Bunlar bana çok şey katıyor. Ne bulursa oku yanlardan olduğum söylenebilir. Edebiyatı bir profesyonel olarak izlemiyorum. İşin öğretmenlik yönüne gelince, yeni öğrenci kuşağının tam anlamıyla cahil olduğunu görüyorum. Geçmişin edebiyatı hakkında hiçbir şey bilmiyorlar. Ben de kanonik yazarlar üzerinde odaklanıyorum.

- Şu anki projeleriniz neler?

- İki yıldır bir otobiyografi üzeride çalışıyorum. Ayrıca “geç dönem üslubu” adını verdiğim bir konu üzerinde çalışıyorum. Kitapta sanatçıların son yapıtlarının üslubu üzerinde duruyorum. Şu anda yarısını yazmış durumdayım. Büyük bir kısmını verdiğim bazı konferanslarda kullandım. Doré’den, Richard Strauss’dan bahsediyorum. Müzik üzerinde epeyce duruyorum bu kitapta. Lampedusa’dan bahsediyorum. Oldukça büyük bir proje anlayacağınız. Son olarak Filistin’le ilgili sayısız makale ve kitap yazıyorum. İsrail FKÖ barışını konu alan “Peace and İts Discontents” adlı kitabım çok yakmda çıkacak.

Murat Kocadağlı:
Kuzey-Güney diye bir kimlikten söz edilemez ama Doğu- Batı diye bir kimlikten söz edilebilir. Siz Doğu’da yetişip Batı’ya bakan, Batı eğitimi gören biri olarak geleceğin bu kültürel kimliklerden hangisi üzerinde kurulabileceğini düşünüyorsunuz? Yani yaşadığımız yüzyılın sonunda bir kültürel çatışma yaşanıyor diye düşünüyorum ben. Bu çatışmada Batı daha gösterişli bir figür olarak öne çıkıyor. Doğu daha sessiz, ama kendinden daha emin. Ve Batı Doğu üzerindeki hakimiyetini yitiriyor gibi geliyor bana. Bu açıdan siz geleceğe nasıl bakıyorsunuz?


- Bence de doğru bu. 19. yüzyıl modeline dayanan ve bu modeli 20. yüzyıla taşıyan Batı hegaemonyası sona eriyor. Kültür ve Emperyalizm adlı kitabımm son bölümünde bundan söz etmiştim. Bunun işaretlerinden biri de ABD’de “tarihin sonu” ve “medeniyetler çatışması” ile ilgili tartışmalar yapılmaya başlanması. Bu tartışmalar “biz her şeyi elde ettik; artık dünyanın geri kalanını kaale almaya gerek yok, onlar bize gelmeli” diye bir düşünceye dayanıyor aslında. Bu bence Batı’nın kendine olan güvenini kaybetmeye başladığının ve dünyanın değiştiğini hissettiğinin işareti. Artık Batı modeli diye bir şeyden bahsedilemez. Japonya’yı, Singapur’u nereye koyacaksınız? Onlar Batı’nın birer parçası falan değil, kendilerine özgü,apayrı güçler. Klasik Batı ideolojisinin bununla başa çıkabilmesi, bunu anlamlandırabilmesi mümkün değil.

- Peki bunun yerini ne alacak?

- Tahmin etmek güç. Herhalde daha ufak çaplı çatışmalar.

- Bosna’da olanlar gibi mi?

- Evet, o tür çatışmalar. Büyük güçlerin ilgilendiği, ilgilenmelerinin çıkarları gereği olduğu, ama ne yapacaklarını pek de bilmedikleri durumlar. Körfez Savaşı’nda olduğu gibi petrol, su türünden doğal kaynaklar üzerinde yürütülen savaşlar. Artık ana mesele tek bir gücün hakimiyeti değil, bu tür şeyler. Soğuk Savaş, 19. yüzyıla özgü klasik imparatorluklar savaşı modelinin son aşamasıydı. Kültüre gelince... Mesela Fransa ile ABD arasındaki kültür savaşmı ele alalım. Fransa bağımsızlığını korumak istiyor, ABD ise kültür ihracını sürdürmeyi. Kültürün globalleşmesi diye bir şey söz konusu değil. Jeanleri, McDonalds’ları kastetmiyorum tabii. Bu çok basit bir düzey. Şu anda yerel kültürlere yönelik ilgide bir canlanma var, bu da globalleşmeden çok farklı bir şey. Bu yüzden, Doğu-Batı karşıtlığma dayanan eski sistemin ortadan kalkacağını düşünüyorum.

- Bir kültür çoğalması olacak yani?

- Evet, öyle denebilir. Bence bu çok daha iyi bir şey.

TUNCAY BİRKAN
Cumhuriyet Kitap – Ekim 1995-Sayı:295
Entelektüel Sürgün, Marjinal Yabancı/ Edward Said/ Çev: Tuncay Birkan/ Ayrıntı/1995
* Murray Bookchin/ Özgürlüğün Ekolojisi-Hiyerarşinin Ortaya Çıkışı ve Çözülüşü/ Çeviren: Alev Türker/ Ayrıntı Yayınları-1995
Başa dön
attar
KARAKUTU YAZARI


Kayıt: Jan 07, 2006
Mesajlar: 595

MesajTarih: Çrş Arl 27, 2006 8:05 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

http://www.karakutu.com/modules.php?name=Forums&file=viewtopic&p=35519&highlight=#35519
aydınlar üzerine..
Başa dön
gunfrfd
Hiç


Kayıt: Oct 14, 2006
Mesajlar: 4216

MesajTarih: Çrş Oca 03, 2007 11:39 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

DÜŞLER VE YANILSAMALAR

Edward Said, Al-Ahram
30 Ağustos 2003



Temmuz ayının son günlerinde, ABD Temsilciler Meclisi’ni oluşturan çoğunluk grubunun lideri olan ve her zaman Washington’daki en güçlü üç-dört kişiden biri olarak gösterilen Teksas Temsilcisi (Cumhuriyetçi) Tom Delay; yol haritası ve Ortadoğu’da barışın geleceğine dair fikirlerini açıkladı. Söyledikleri, hemen sonrasında İsrail’e ve birkaç Arap ülkesine yaptığı ve buralarda da aynı mesajı tekrarladığı bir gezinin duyurusu gibiydi. Delay, Bush yönetiminin yol haritasına, özellikle de bu metnin içerdiği Filistin devleti şartına destek vermesine her koşulda karşı olduğunu açıkladı. Koşullara, tanım ya da somut vasıflara aldırış etmeden --resmi Amerikan söyleminde âdet olduğu gibi-- “terörist” sözcüğünü kullanarak ve üstüne basa basa “Bu terörist bir devlet olacaktır” dedi. İsrail hakkındaki bu düşüncelerine; sadece İsrail’in yapacağı her şeyi desteklemek değil, birkaç milyoncuk Filistinli “terörist” bu süreçte zarar görse de görmese de Yahudi devletinin yapmakta olduğu şeyi sürdürmesinin dinsel bir hak olması anlamına da gelen ve “Hıristiyan Siyonist” inancı olarak tanımladığı şeyin sonucunda ulaştığını ekledi.


Sadece ABD’nin güneybatısında Delay gibi düşünenlerin sayısı 60-70 milyon gibi devasa bir rakam ve bunlardan biri de, İncil’deki her şeyin harfi harfine uygulanması gerektiğine inanan ve heyecanlı bir tövbekâr Hıristiyan1olan Bush’tan başkası değil. Bush onların lideri ve benim kazanamayacağını düşündüğüm 2004 seçimleri için onların oylarına kesinlikle muhtaç durumda. Ayrıca yıkıcı iç ve dış politikaları yüzünden başkanlığı tehlikede olduğu için kendisi ve kampanya stratejistleri, başta Orta-Batı olmak üzere, ülkenin diğer bölgelerinden daha fazla sağ-kanat Hıristiyanı kendilerine çekmeye çalışıyorlar. Bütün bunların yanı sıra, ne yazık ki Amerika’da Ortadoğu hakkındaki tartışmanın yürütüldüğü yer olan Amerikan iç politikasında (aşırı derecede İsrail destekçisi yeni-muhafazakâr hareketin görüşleriyle ve lobi gücüyle ittifak halindeki) Hıristiyan Sağ’ın görüşleri aşılması zor bir güç oluşturuyor. Amerika’da, Filistin ve İsrail’in dış politika değil, yerel politika konusu olarak görüldüğünün her zaman hatırlanması gerekir.

Sonuç olarak, eğer Delay’in söyledikleri sadece dini bir coşkunun doğurduğu kişisel fikirler ya da mantıksız bir hayalperestin düşsel gezintileri olsaydı, “saçmalık” deyip kolayca bir kenara itebilirdik. Ama bunlar; birçok vatandaşın gördüğü, inandığı ve bazen de yaptığı şeylerde Tanrı’nın yönlendiriciliği altında bulunduğuna inandığı Amerika’da, kolayca karşı konulamayan bir gücün dilini temsil ediyor. Başsavcı John Ashcroft’un her işgününe ofisinde düzenlediği bir toplu duayla başladığı söyleniyor. Güzel; insanlar dua etmek istiyor ve yasal olarak mutlak dini özgürlüğe sahipler. Ama Delay örneğinde bütün bir insan ırkının, yani Filistinlilerin, Washington’da geçerli olan tanımıyla; “insanlığın düşmanları” olan bir “teröristler” ülkesini oluşturacağı söylenmiş oluyor. Böylece, Filistinlilerin kendi kaderlerini tayin etme yolundaki gelişimine ciddi bir darbe vuruluyor ve tamamen dini bir temelde, Filistinlilere uygulanan cezaların ve eziyetin arttırılması dayatılıyor. Hangi hakla?

Delay’in tutumunun içerdiği gaddarlığı ve emperyalist kibri bir düşünün: güçlü itibarı sayesinde, Delay gibi on bin mil uzakta bulunan ve Filistinli Arapların gerçek hayatı hakkında aydaki insanlar kadar bilgisiz olan kişiler, sadece -hiçbir kanıt veya nedenin önemli bulunmadığı- kendi Hıristiyan Siyonizmleri öyle dediği için, bütün Filistinlilerin terörist olduğunu düşünüp Filistin’in özgürlüğü karşısında karar alabiliyor, onun özgürlüğünü engelleyebiliyor ve daha fazla baskı ve eziyet altında geçecek yılların teminatı olabiliyorlar. Oradaki İsrail hükümetinin yanı sıra, buradaki İsrail lobisi yüzünden de, Filistinli erkekler, kadınlar ve çocuklar ABD Kongresi’nin önlerine koştuğu engeller ve barikatlara da katlanmak durumundalar. Aynen bunun gibi.

Delay’in yorumlarında bana vurucu gelen şey sadece bu yorumların sorumsuzca yapılıyor olması ve kendisine hiçbir zararı dokunmamış insanları kolayca ve medeniyet dışı (‘teröre karşı savaş’ la ilgili olarak çok sık kullanılan bir sözcük) bir biçimde yok sayması değildi; ayrıca Ortadoğu, Araplar ve İslamiyet’e yönelik şimdiye kadar yapılan tartışmalar (ve politikalar) söz konusu olduğunda, Washington’un büyük bir çoğunluğunun da paylaştığı bu resmi görüşlerin gerçekdışılığı, yanılsamalı gerçekdışılığı da vurucu nitelikteydi. Bu durum, 11 Eylül olaylarından sonraki dönemde yeni, yoğun ve hatta anlamsız bir soyutlama düzeyine ulaştı. Mübalağa, yani bir durumu tarif etmek ve abartarak anlatmak için giderek artan sayıda ve haddinden fazla cümle bulma tekniği, tabii ki Bush’un da sayesinde kamusal alana iyice hakim olmuş durumda. Bunu, Bush’un, “iyi ve kötü”, “şer ekseni”, “her şeye kadir olanın ışığı”na dair metafiziksel sözleri başlattı. Terörün kötülükleriyle ilgili, insanı hasta ettiğini söyleyebileceğim sonu gelmez taşkınlıklar; insanlık tarihi ve toplumla ilişkili dili, yeni ve işlevsiz düzeylerde saf ve temelsiz polemiklere götürdü. Dokunulmazlığı olan yürütme gücüne sahip ABD politikacıları, Washington’daki lüks, klimalı odalarının sınırlarından hiç çıkmadan, buradaki bir rejimin değişmesine, oradaki bir işgale, şuradaki bir ülkenin “yeniden yapılandırılması”na dair yasalar koyarken tüm bunlar; görkemli vaazlarla ve dünyanın geri kalanına verilen faydacı olma, aşırılıktan kaçınma, medeni ve rasyonel olma demeçleriyle birleşti. Medeni bir tartışmanın standartlarını koymanın ve demokrasi düşüncesinin kendisi de dahil olmak üzere demokratik değerleri ileriye götürmenin yolu bu mu?

19. yüzyılın ortalarından beri bütün Oryantalist söylemlerin temel meselelerinden biri; gerçekte hiç işe yaramayan bir dilin ve zihniyetin, Araplara ve Arap diline musallat olduğudur. Birçok Arap da Arapça, Çince veya İngilizce gibi bütün ulusal dillerin bu dili kullananların zihinlerini temsil ettiğini öne süren bu ırkçı saçmalığa inanmaya başladı. Bu düşünce, 19. yüzyılda sömürge zulmünü haklılaştırmak için kullanılan aynı ideolojik cephanenin bir parçasıdır: “Zenciler” doğru düzgün konuşamaz, bu yüzden Thomas Carlyle’a göre köle olarak kalmalılar; “Çince” çok karmaşık bir dildir, bu yüzden Ernest Renan’a göre Çinli erkek veya kadın sinsidir ve kontrol altında tutulmalıdır; ... vs. Günümüzde, Araplar, Arapça ve Arap yanlıları ile ilgili olmadığı sürece, bu gibi fikirleri kimse ciddiye almıyor.

Akıl almaz “tarihin sonu” fikriyle kısa sürede meşhur olan sağ-kanadın sabit fikirli felsefecisi Francis Fukuyama birkaç yıl önce yazdığı bir makalede, Arapça öğrenmenin aynı zamanda Arapların “yanılsamalar”ını da öğrenmek anlamına geldiğini ve Dışişleri Bakanlığı’nın kendi bünyesi içindeki Arapça konuşanlardan ve Arap yanlılarından kurtularak çok iyi bir iş yaptığını söylüyordu. Bugün Thomas Friedman gibi üstatlar da dahil olmak üzere medyadaki her türlü taşra felsefecileri aynı şekilde çene çalmaya devam ediyorlar. Bunlar,

Araplara dair bilimsel tanımlamalarına bir tane daha ekliyorlar: Arapçanın yanılsamalarından birinin de, Arapların yaygın olarak paylaştığı ve kendilerinin bir halk olduğu iddiasını içeren bir “mit” olduğunu söylüyorlar. Friedman ve Fouad Ajami gibi uzmanlara göre Araplar sadece gevşek bir kültür ve halk kılığına bürünmüş serseriler takımı ve bayraklı kabileler toplamından ibarettir. Bunun, Filistin’in boş olduğunu, Filistinlilerin orada olmadığını ve tabi ki insan sayılamayacağını savunan Siyonist inançla aynı konuma sahip sanrılı bir Oryantalist yanılsama olduğu söylenebilir. Korku ve cehalet kaynaklı olduğu açıkça ortada olan bu gibi varsayımlara karşı tartışma yürütme ihtiyacı pek fazla hissedilmez.

Ama hepsi bu değil. Araplar gerçeklikle başa çıkmadaki yetersizlikleri, gerçekler yerine retoriği tercih etmeleri, gerçekliğin sade bir anlatımı yerine kendine acımayı ve kendini büyük görmeyi seçerek bunların içinde yuvarlanmaları yüzünden sürekli azarlanmışlardır. Yeni moda, Arapların kendi kendilerini suçlamalarına dair “nesnel” bir açıklama olarak geçen yılın Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı raporuna başvurmak oldu. Daha önce de belirttiğim gibi, bu raporun bir sosyal bilimler öğrencisinin, Arapların kendileri hakkındaki gerçekliği anlatabildiklerini kanıtlamak üzere yazdığı bir lisansüstü tezi olmasını ve İbn-i Haldun zamanından günümüze kadar gelen yüzyıllık Arap eleştirel yazınının düzeyinden oldukça düşük durumda olmasını bir kenara bırakın. Belki bütün bunlar da, düşünme biçimlerinin Amerikan faydacılığıyla aynı çizgide olduğunu daha iyi kanıtlamak üzere Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı yazarlarının tasasız bir biçimde görmezden geldiği emperyalist bağlam gibi bir kenara itilmiştir.

Diğer uzmanlar da, genellikle Arapçanın bir dil olarak kesinlik taşımadığını ve herhangi bir şeyi gerçek bir doğrulukta ifade etmek konusunda yetersiz kaldığını söylerler. Bence bu gibi gözlemler ideolojik anlamda tartışma götürmeyecek derecede zararlıdır. Ama bence, Amerikan faydacılığının en büyük başarılarından biriyle, bunun şimdiki liderlerimizin ve yetkililerimizin gerçeklikle ciddi ve gerçekçi olarak nasıl uğraştığını yansıtma biçimi arasında yol gösterici bir karşıtlık arayarak, neyin böyle düşüncelerin gelişmesine yardımcı olduğuna dair bir fikir sahibi olabiliriz. Tartıştığım şeylerin içerdiği imânın çabucak açığa çıkacağını umuyorum. Aklımdaki örnek, Amerika’nın savaş sonrası Irak için planlarıdır. Financial Times’ın 4 Ağustos tarihli sayısında bu konuyla ilgili tüyler ürpertici bir haber bulunuyordu. Bu haberde, Bush yönetimindeki şahin(vâri) yeni-muhafazakârların en güçlülerinden olan, seçimle kazanılmamış resmi makam sahibi iki kişiden bahsediliyordu. Habere göre, İsrail’deki Likud Partisi’yle alışılmadık derecede yakın bağlantıları olan Douglas Leith ve Paul Wolfowitz, Pentagon’da, “Bunun [savaş dönemi ve sonrasının] sadece bir çocuk oyuncağı olacağını [gerçekleştirmek için çok az bir çabanın yettiği bir şeyi anlatan argo bir deyim], Çelebi2 ve Irak Ulusal Konseyi açısından ... 60-90 günlük bir altüst oluş ve müdahalesizlik anlamına geleceğini düşünen bir uzmanlar grubunu yönetiyordu”. Onlara göre, “Böylece Savunma Bakanlığı da bütün işlerden kolayca sıyrılıp; çabuk, pürüzsüz ve hızlı bir şekilde uzaklaşabilecekti. Ve Irak, sonrasındaki istek ve arzularımıza amade, demokratik bir Irak olacaktı. Ve orada gerçekleşecek şeylerin sebebi de buydu.”

Şimdi, savaşın aslında bu amaçlarla yapıldığını ve Irak’ın sadece bu gerçekliği hiç yansıtmayan emperyalist varsayımlar yüzünden işgal edildiğini biliyoruz. Bununla birlikte bir istihbaratçı ve bankacı olarak Çelebi’nin kayıtları da pek iç açıcı sayılmaz. Ve şimdi, Saddam Hüseyin’in düşüşünden sonra Irak’ta neler olduğunun hatırlanması gerekmiyor. Müze ve kütüphanelerin (kesinlikle işgalci kuvvet olarak ABD ordusunun sorumluluğu altında) yağmalanması ve talan edilmesinden, altyapının tamamen çökertilmesine; --her şeyden önce tek ve homojen bir grup olmayan-- Iraklıların İngiliz-Amerikan güçlerine karşı beslediği düşmanlıktan, güvenlik eksikliği ve kıtlığa kadar ve en önemlisi de, Garner, Bremer ve emirlerindeki tüm görevli ve askerlerin savaş sonrası Irak’taki sorunlara etkili bir biçimde eğilme konusundaki sıra dışı insani --“insani” sözcüğünü vurgulamak istiyorum-- yetersizliklerine kadar her şey. Tüm bunlar, baştan aşağı yanılsamalarla dolu ve bununla birlikte hatalı bir dile sahip olan Araplar gibi düşük, sahte halkların düşünceleriyle keskin bir zıtlık içinde olması beklenen Amerikan düşünce biçiminin yıkıcı sahte faydacılığına ve gerçekçiliğine birer kanıt oluşturuyor. Durum şu ki; gerçeklik (ne kadar güçlü olursa olsun) ne bir bireyin emrindedir ne de ister istemez bazı halklara ve düşünce yapılarına diğerlerine olduğundan daha yakındır. İnsanlık durumu deneyim ve yorumdan ibarettir ve iktidar bunlara hiçbir zaman tam olarak egemen olamaz: Bunlar aynı zamanda insanlığın tarihteki ortak mülküdür. Wolfowitz ve Leith’in yaptığı korkunç hatalar, küstah bir biçimde kullandıkları soyut ve son olarak da cahil dillerinin yerini daha karmaşık ve uyumsuz bir gerçekliğin almasıyla sonuçlanmıştır. Dehşet verici sonuçlar hâlâ önümüzde duruyor.

İşte bu yüzden, dil ve gerçekliği Amerikan iktidarının ya da sözüm ona Batılı bakış açılarının biricik mülkü haline getiren ideolojik demagojileri artık kabul etmeyelim. Sorunun kaynağı tabi ki emperyalizm; yani, adalet ve gelişme adına dünyayı Saddam Hüseyin gibi şeytani güçlerden kurtarmayı amaçlayan (sonuç olarak banal ve) kendi kendine bahşedilmiş bir görev. Irak’ın işgalinin ve Amerika’nın terörizme karşı savaşının revizyonist gerekçeleri, çökmüş eski bir imparatorluk olan Britanya’dan getirtilip asgari bir memnuniyetle karşılanan ithal mallardan biridir ve söylemi kabalaştırıp, gerçekliği ve tarihi çok tehlikeli bir hızla çarpıtmıştır. Bu gerekçeler, Amerika’da yaşayan ve açık açık şunları diyecek dürüstlükte olmayan Britanyalı gazeteciler tarafından öne sürülmüştür: “Evet; biz üstünüz ve dünyanın neresinde yerli halkların iğrenç ve geri kalmış olduklarını görürsek orada onlara bir ders verme hakkına sahibiz. Peki neden böyle bir hakkımız var? Çünkü 500 yıl boyunca imparatorluğumuzun yönetimi altında tuttuğumuz ve şimdi de Amerika’ya bıraktığımız bu tüylü yerliler kaybettiler: Bizim üstün medeniyetimizi anlayamıyorlar, batıl inançlardan ve bağnazlıktan kurtulamıyorlar, onlar cezayı hak eden, ıslah olmaz tiranlar ve bizler bu işi ilerleme ve medeniyet adına yapmak üzere Tanrı’nın görevlendirdiği kişileriz.” Bu (çok fazla sayıda patrona hizmet vermekten dolayı hiçbir ahlâki değeri kalmamış olan) kaypak basın akrobatlarından bazıları, --açık bir biçimde ifade ettikleri Marksizm karşıtlıklarına ve İngilizce olmayan herhangi bir dil veya bilime dair korkunç bilgisizliklerine rağmen-- bir de Marx’tan ve Alman bilginlerinden kendi yararlarına alıntı yapmayı başarırlarsa ne kadar da akıllı görünürler. Ama nasıl giydirilirse giydirilsin, bu artık dibe vurmuş bir ırkçılıktır sadece.

Sorun, polemikçilerin ve Amerikan iktidarı reklamcılarının hayal ettiğinden daha derin ve ilginç bir sorundur aslında. Bütün dünyada insanlar, bir yandan Amerikan neo-liberalizmi ve “faydacılığı”nın Amerikalı politikacılar tarafından evrensel bir kuralı temsil eder hale getirildiği; ama aslında -- biraz önce verdiğim Irak örneğinde de olduğu gibi--tekrar tekrar düşünmeyi ve değerlendirmeyi gerektiren “gerçekçilik” ve “faydacılık” gibi sözcüklerin ve “laik”, “demokrasi” gibi daha başka sözcüklerin kullanımında her türlü anlam kaymasına ve çifte standarda rastlanabildiği bir düşünce ve lügat devriminin ikilemini yaşıyor. Gerçeklik, “sonuçta bizim etki alanımızda demokratik bir Irak olacak” gibi yavan formüllere kendini teslim edemeyecek kadar karmaşıktır ve çok çeşitlidir. Böylesi muhakemeler gerçeklik sınavından geçemez. Anlamlar, artık, yalnızca bir dil ve bir kültürün işleri etkin bir şekilde yerine getirmenin sırrına sahip olduğu düşüncesinde olduğu şekliyle, bir kültürden diğerine dayatılamaz.

İtiraf etmeliyim Araplar ve Amerikalılar olarak, “biz” ve “bizim” muhakeme, tartışma ve değiş-tokuş yapma biçimimiz hakkındaki birkaç tantanalı slogana çok uzun bir süre izin verdik. Günümüzde çoğu Arap ve Batılı entelektüelin başlıca hatalarından biri --hiçbir tartışma veya ciddi inceleme olmadan ve sanki anlamlarını herkes biliyormuşçasına-- laiklik ve demokrasi gibi terimleri sahiplenmeleridir. Bugün Amerika, dünyadaki en yüksek cezaevi nüfusuna ve en fazla idam cezası uygulamasına sahip olan ülkedir. Başkan seçilmeniz için halkın oyunu almanız değil, 200 milyon doların üzerinde para harcamış olmanız gerekir. Peki bütün bunlar “liberal demokrasi” sınavını nasıl geçiyor?

Bu yüzden, bu tartışma hiçbir şüphecilik olmadan, “demokrasi” ve “liberalizm” gibi birkaç dağınık terim ya da “terörizm”, “geri kalmışlık” ve “aşırılık” gibi sorgulanmamış kavramlar etrafında döndürülmemeli. Bunun yerine kavramların birçok bakış açısına göre tanımlandığı ve her zaman somut tarihsel koşulların içine yerleştirilmiş olduğu, daha talepkâr ve titiz bir tartışma için uğraşıyor olmalıyız. Büyük tehlike, Wolfowitz, Cheney ve Bush tarzındaki “sihirli” Amerikan düşünce biçimlerinin, bütün halklar ve dillerin takip etmesi gereken en yüksek standart olarak kabul ettiriliyor olmasıdır. Benim fikrime göre ve eğer Irak dikkat çekici bir örnekse, gayretli bir tartışma ve derinlemesine bir analiz yapmadan bunun olmasına izin vermemeliyiz ve Washington’un karşı konulamayacak kadar güçlü olduğu inanışı bizi yıldırmamalı. Söz konusu olan Ortadoğu olduğu için tartışmada Araplar ve Müslümanlar, İsrailliler ve Yahudiler eşit katılımcılar olarak yer almalılar. Herkesi buna katılmaya ve değerler, tanımlar ve kültürler alanını mücadelesiz bırakmamaya çağırıyorum. Bunlar kesinlikle az sayıda Ortadoğulu yöneticinin sorumluluğu altında değildir; dahası Washington’daki birkaç resmi görevlinin mülkiyetinde hiç değildir. Yaratılan ve yeniden yaratılan ortak bir insani taahhüt alanı vardır ve ne kadar büyük olursa olsun hiçbir emperyalist tehdit bu gerçeğin üstünü örtemez ve bunu inkâr edemez.




Alıntı:
Türkçesi: Deniz Demirtaş

1 Born-again Christian: Derin bir ruhsal deneyim sonucunda belli bir dini, özellikle de muhafazakâr Protestanlığı kabul eden kimse (ç.n.)
2 Irak Ulusal Konseyi Başkanı Ahmed Çelebi 1958 darbesi sonrası Irak'ı terk eden bir ailenin üyesidir. Büyükelçiliği bombalanan Ürdün'de bankacılık yapan Çelebi; müşterilerin parasını zimmetine geçirdiği yolundaki iddialar üzerine yargılanıp mahkum edilince ABD'ye gitti. Saddam yönetimine muhalif tavrıyla tanınan Çelebi, Ağustos ayında gerçekleştirilen ve çok sayıda insanın ölümüne, daha fazlasının da yaralanmasına sebep olan bombalama eyleminden 'önceden' haberi olduğunu açıkladı. Bu açıklama sonrasında ABD basınında Çelebi’ye duyulan güvenin sarsıldığı yolunda yorumlar yayınlandı (ç.n.)
Başa dön
gunfrfd
Hiç


Kayıt: Oct 14, 2006
Mesajlar: 4216

MesajTarih: Cmt Oca 20, 2007 12:18 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Alıntı:
ELVEDA EDWARD SAİD, FİLİSTİNLİ, NEW YORK'LU, EVRENSELCİ...

Alıntı:
Mahmut Derviş (Filistin'in ulusal şairi)



Filistin sorunu gönlüne düşmüş, bizim kuşağın zihnini aydınlatan deniz fenerlerinden biriydi o. Gerçi Filistin sorununun doğum tarihi 1948'dir ama bizim kuşak (ve dünyadaki birçok insan için) ergin yaşımıza eriştiğimiz 1967'dir. Filistin topraklarının tümünün işgal altına düştüğü ve 'sürgün' ve 'mülteciler' olgusunun olanca çıplaklığıyla dünyanın gözlerinin önüne serildiği yıl.

Ardından, dünyayı değiştirme iddiasının meş'alesini taşımaya kalkışan bizim kuşağa adını veren 1968 geldi; o gün bugündür Filistin sorunu ile 'ruh ikizi' gibi yaşarız.

O, bu yüzden de hızla zihnimizin 'radar ekranı'nda belirivermişti. Edward Said. Önce 1979'da yayınlanan Orientalism adlı bir başyapıt olan kitabıyla. Türkçe'ye 'Oryantalizm' başlığıyla ve çok yerinde aslından uzaklaşan berbat bir çeviriyle aktarılmıştı. Yine de, Edward Said ismiyle onbinlerce insanımızın buluşmasını sağlayabilmişti.

Yüzyüze gelmeden, neye benzediğini bilmeden dahi bir 'entellektüel karizma'sını hissettirebilmişti. Onunla ilk kez, 1983 yılında Cezayir'de yapılan ve Filistin Kurtuluş Örgütü'nün parlamentosu sayılan 'Filistin Ulusal Konseyi' toplantısında karşılaşmıştım.

Amerikan vatandaşı Amerikan vatandaşı ve NewYork'ta Columbia Üniversitesi'nde 'Karşılaştırmalı İngilizce Dili' profesörü idi. Beyrut'ta onca yıl hiç karşılaşmamıştık ve Filistin Kurtuluş Örgütü'nün Beyrut'tan sökülüp atılmasından sonra, 'yeni bir sürgün'de, Cezayir'de karşılaşmak nasip oldu. Onca uluslararası siyasi şahsiyeti yakından tanımış olmama rağmen, yanına ürkerek yaklaştığımı hatırlıyorum.

Giyimi, kuşamı, fizyonomisi, kalkışı-oturuşu, duruşu; bir 'entellektüel aristokrat'ı andırıyordu. Sanki 'Lord Said' diye tanıştırsalar, garip kaçmayacaktı. Özellikle alçakgönüllü olduğunu söyleyemeyeceğim ama olağanüstü denecek ölçüde kibar bir insandı.

Edward Said'i 1980'li yılların ikinci yarısında yine bir Filistin Ulusal Konseyi toplantısında Cezayir'de gördüm. 1990'lı yılların sonlarında Beyrut'ta iken 'Edward Said'e Şükran' haftasının başlamak üzere olduğuna dair afişler ve ilanlar dikkatimi çekti. Beyrut, Edward Said'i bekliyordu. Kan kanseri olduğunu o vakit öğrendim. 'Sürgün yaşamı'nı sona erip, sonsuz yolculuğa başladığını öğrendiğim önceki gün, aklımdan, aslında hayatının belki de en aktif son on yılını, ömrünün kısaldığını öğrendiği vakit yaşadığını geçirdim.

Edward Said, 'saplantılı şekilde İsrail düşmanı', 'radikal solcu', 'siyasal-köktendinci İslamcılara yarayan tezlerin sahibi' gibi sıfatlarla tanıtıldı. Bence hiçbiri değildi. Bu çarpıtmalı tanıtımda, 1993'te başlayan Oslo Barış Süreci'ne karşı çıkması ve Yasir Arafat'la ters düşmesinin, payı vardı. İsrail ekstremizmine dahi kefil olan Amerikan Yahudi çevrelerinde Edward Said isminin çizilmesi gerekli görüldü. Hele, Lübnan sınırında, 'İntifada gençliği' ile dayanışma halinde 'İsrail'e taş atan Filistinli-Amerikalı profesör' görüntüsü, Amerikan Yahudileri içindeki 'Likudnikler'ce kabul edilemezdi.

Doğru; Edward Said, son on yıldaki 'performansı' ile 'radikal' imajı çizdi. Oysa, üzerinde asıl durulması gereken, bunu niçin 'bilinçli' olarak yaptığı olmalıydı. Onun tüm Amerikan vatandaşı ve Columbia profesörü sıfatlarına rağmen, bir 'Filistinli' olduğu asla unutulmamalıdır. O, bunu eşi görülmemiş türden bir adaletsizliğin ürünü ve adeta bir 'ebedi sürgünlük mahkumiyeti' ile eş anlamlı olarak algıladı. Kudüs'lü bir Hristiyan Filistinli ailenin, Kahire'de doğan, Amerikan vatandaşı olan, Amerika'dan dünya sahnesine çıkan çocuğu... Kendi kişiliğinde tüm bir 'Filistin dramı' ya da 'dramatik Filistin kişiliği'ni simgeleyen ve bunu erişilmez mükemmelikteki İngilizcesiyle, tüm dünyanın bilgi dağarcığına 'Filistinli kimliği nedir?' sorusunu cevaplayarak, entellektüel bir kavramsallığa taşıyan büyük beyin, büyük kalem... Böyle entellektüeller, özünde, intihar bombacılarından daha tehlikeli olmuşlardır ve yaşadıkları her an 'kişilik katli'nin vazgeçilmez hedefidirler.

En az 'Orientalism' kitabı kadar önemli olan 'Reflections on Exile' (Sürgün Üzerinde Düşünceler- Harvard Üniversitesi Yayınevi, 2002) ve 1996 yılında basılmış olan ve aydın kimliği ve kişiliğini irdelediği 'Representations of the Intellectual' kitaplarını kaydetmek gerekiyor. Belki de en önemlileri, Filistin toprağının gasp edilmesi ve buna bağlı olarak bir halkın kimliğinin yokedilmeye çalışılması üzerine kaleme aldığı 'politics of Dispossesion' (Elindenalma Siyaseti-1994) ve kendi Filistinli çocukluğu ve gençliğinin acı, felsefi bir analizi olan 'Out of Place' (Mekan Dışı-1994)...

Edward Said, kendisinden çok daha yakından tanıdığım, bir başka Arap-Amerikalı ve onun gibi New York'lu, Prof. Fouad Ajami ile her konuşmamızın sanki demirbaş konu başlıklarından biriydi. Birbirlerinden nefret ettikleri söylenirdi. Birbirlerine pek yakın ve daha zıt iki kişiyi bulmak mümkün değildi. Fouad Ajami, Lübnanlı Şii-Müslüman kökenliydi. Güney Lübnan'daki köyü Arnoun ile Filistinli Hristiyan Edward Said'in Kudüs'ünün arasındaki mesafe, arabayla taş çatlasa iki-üç saati geçmezdi. Fouad Ajami de, Amerikan vatandaşı idi.

O da müthiş bir İngilizce dil ustası. İngilizce'yi, her ikisi de, İngilizce konuşmayan ulusal kökenlere sahip iki büyük ustayı kendisine 'idol' tayin ederek mükemmelliğe taşımıştı: Joseph Conrad ve v.s. Naipaul... Fouad Ajami'nin, Edward Said'e oranla önemli bir farkı vardı. Gerçi o da 'Arap kimliği' üzerinde 'The Arab Predicament' (Arap İmtihanı) ve 'The Dream Palace of the Arabs' (Arapların Rüya Sarayı) adlı, İngilizce ustalığının şaheserleri niteliğinde ölümsüz kitaplar kaleme almıştı ama Ajami, Arap kimliğine tepkiliydi ve Amerika'daki yükselişini, çok büyük ölçüde, koyu İsrail yanlısı, ekstremist Yahudi entellektüelleri ve zenginleriyle sıkı ilişkiler kurmasıyla sağlamıştı.

Edward Said, Fouad Ajami'yle köken ve ilgi alanı benzerliklerine karşılık, tam zıt istikamatte dikildi. Ölümünün ardından, söylenen ve yazılanlar her faninin gıpta edeceği türdendi:

"Edward Said'in ölümüyle insanlık, kültürel, entellektüel ve yaratıcı alanlara aktif biçimde katkıda bulunmuş seçkin dahisini kaybetmiştir. Yasir Arafat" ; "Bir Filistinliye dünya karşısında neyinle övünürsün deseler, Edward Said'le diye yanıt verecektir... Çünkü Edward, kalbinin canlı derinlikleri ve kültürel genişliğiyle Filistin'i dünyanın, dünyayı da Filistin'in kalbine yerleştirdi."
Başa dön
gunfrfd
Hiç


Kayıt: Oct 14, 2006
Mesajlar: 4216

MesajTarih: Cmt Hzr 16, 2007 10:31 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Alıntı:
ORYANTALİZM ÇAĞININ YAKLAŞAN SONU

EDWARD W. SAİD


Alıntı:
Çev: Necmiye Alpay
Varlık Dergisi/ sayı:1061




Alıntı:
Bu yazı, Oryantalizm'in yeni basımındaki sonsözün özel olarak hazırlanmış bir bölümüdür. Edward W. Said, Columbia Üniversitesi'nde “İngilizce ve Karşılaştırmalı Edebiyat” profesörüdür.



Oryantalizm, 1977' nin sonlarında tamamlandı ve bir yıl sonra yayımlandı. Gerek Amerika' da gerekse İngiltere'de, bir bölümü (bekleneceği üzere) çok düşmanca, bir bölümü kavrayışsızca, ama çoğunlukla olumlu ve heyecanlı olmak üzere büyük bir ilgi uyandırdı. Oryantalizm'in algılanma biçimlerinden beni en çok üzen ve bugün üstesinden gelmek için en çok çaba gösterdiğim biri varsa, o da gerek düşmanlık duyanların gerekse sempati gösterenlerin yanıltıcı ve fazla yüksek bir sesle dile getirdikleri Batı karşıtlığı savıdır. Bu görüşün, bazen birlikte bazen de ayrı ayrı ileri sürülen iki bölümü var. Birinci bölüm bana oryantalizm olgusunun tüm Batı'nın bir kapsamlanışı ya da minyatür simgesi olduğu, hatta Batı'yı bir bütün olarak temsil ettiği savını yüklüyor... Böyle olduğundan (söz konusu sav sürüyor) bütün Batı, Arapların ve İslâmî olan her şeyin, ayrıca Batı sömürgeciliğinden ve önyargılarından çok çekmiş olmaları açısından İranlıların, Çinlilerin, Hintlilerin ve Avrupalı olmayan daha pek çok halkın düşmanıdır. Bana ait olduğu ileri sürülen tezin ikinci bölümü de daha az kapsamlı değil: Soyguncu Batı ve oryantalizm, İslâmiyete ve Araplara saygısızlık etmiştir ("Oryantalizm" ve "Batı" terimlerinin birbirinin içinde erimiş olduğuna dikkat edilsin.) Böyle olduğundan, oryantalizmin ve oryantalistlerin varlığı bile bu kez tam tersini, yani İslâmiyetin kusursuz ve tek yol olduğunu (elhal-vahid) vb. 'vb. savunmak için bahane yapılmıştır. Oryantalizmi benim kitabımda eleştirdiğim gibi eleştirmek, gerçekte İslâmiyet'in ya da Müslüman köktendinciliğin destekleyicisi olmaktır.


İnsan, yazarı ve tezleriyle açıkça özcülük karşıtı "Doğu" ve "Batı" gibisinden her tür kesin adlandırma konusunda kökten kuşkucu ve Doğu ile İslâmiyet'i "savunmak" tan hatta tartışmaktan adamakıllı kaçınan bir kitaba ilişkin bu karikatürleştirici saptırmaları ne yapacağını bilemiyor. Gerçek Doğu'nun ve İslâmiyet'in neliğini göstermek konusunda ilgim, hele yeterliğim olmadığını açıkça söylememe karşın Oryantalizm Arap dünyasında aslında İslâmiyet'in ve Arapların sistemli bir savunusu gibi okundu ve hakkında böyle yazıldı. Gerçekte kitabın çok başlarında, "Doğu" ve "Batı" gibi sözcüklerin doğal birer olgu olarak sürekli bir varoluş gösteren herhangi bir gerçekliği karşılamadığını söylerken epeyce ileri gitmiş de oluyordum. Kaldı ki bu türden tüm coğrafi adlandırmalar deneyselle imgeselin tuhaf birleşimleridir. İngiltere, Fransa ve Amerika'da kullanılan bir kavram olarak Doğu kavramına gelince, bu fikir çok büyük ölçüde yalnızca betimlemek değil, egemen olmak ve bir biçimde karşı savunmaya geçmek itiliminden türemektedir. Bu söylediğim, Doğu'nun özellikle tehlikeli bir somutlaşması olan İslâmiyet, söz konusu olduğunda adamakıllı geçerlidir.


Ancak, tüm bu sözlerden kasıt, Vico'nun bize öğrettiği üzere insanlık tarihinin insanlar tarafından yapıldığıdır. Toprak egemenliği için verilen savaşımlar o tarihin bir parçası olduğuna göre, tarihsel ve toplumsal anlam konusunda verilen savaşım da aynı tarihin bir parçasıdır. Eleştiren bilim adamının görevi, bu savaşımlardan birini ötekinden ayırmak değil, birincinin çok güçlü maddeselliği ile ikincinin bu dünyadan olmayan belirgin incelmişlikleri arasındaki zıtlığa karşın, aralarında bağlantı kurmaktır. Benim bu amaçla tuttuğum yol, her kültürün geliştirilmesi ve sürdürülmesinin, başka, farklı ve yarışmacı bir öteki ben'in varlığını gerektirdiğini göstermek olmuştur. Kimliğin yapımı, -çünkü kimlik, ister Doğulu ister Batılı, Fransız ya da İngiliz olsun, farklı kolektif deneyimler hazinesi olduğu açıksa da, sonuçta bir yapımdır- gerçeklikleri her zaman "biz"e görelik taşıyan farklılıklarının durmadan yorumlanmasına ve yeniden yorumlanmasına tâbi olan karşıtlar ve "öteki"ler oluşturmayı içerir. Her çağ ve toplum, kendi "ötekiler"ini yaratır. Demektir ki “kendi”nin ya da "öteki"nin kimliği, statik bir şey olmak şöyle dursun, tüm toplumlarda bireyleri ve kurumları içine alan bir çekişme içinde, üstünde çok çalışılan bir tarihsel, toplumsal, zihinsel ve siyasal süreçtir. Bugün Fransa ve İngiltere' de "Fransızlık" ve "İngilizlik üstüne, ya da Mısır ve Pakistan gibi ülkelerde İslâmiyet üstüne yapılan tartışmalar, ister yabancılarla sığınmacılar, isterse din değiştirenlerle inançsızlar söz konusu olsun, çeşitli "ötekiler” kimliğini işin içine sokan aynı yorumlayıcı sürecin parçalarıdır. Her durumda bu süreçlerin zihinsel alıştırmalar değil, göçmenlik yasaları, kişisel davranış mevzuatı, Ortodoksluğun oluşturulması, şiddetin ve / ya da ayaklanmanın meşrûlaştırılması, eğitimin nitelik ve içeriği, ayrıca, çok sık olarak resmi düşmanların belirlenmesiyle ilgisi bulunan dış politikada yön gibi somut siyasal konuları içeren ısrarlı toplumsal çekişmeler olduğu açıktır.
Başa dön
gunfrfd
Hiç


Kayıt: Oct 14, 2006
Mesajlar: 4216

MesajTarih: Cmt Hzr 16, 2007 10:42 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Tüm bu akışkan ve olağanüstü zengin gerçeklikleri kabulü zor bir duruma getiren ise çoğu kişinin temelde yatan fikre gösterdiği direniştir: Bu fikir, insan kimliğinin, doğal ve sürekli olmamakla kalmayıp; yapılmış bir şey ve bazen de düpedüz düzmece bir şey olduğudur. Oryantalizm gibi kitaplara ya da bu kitaptan sonraki The Invention of Tradition * (Geleneğin İcat Edilmesi) ve Black Athena'ya" (Kara Atina) gösterilen direniş ve düşmanlık bir bölümüyle bu kitapların kültürde, benlikte ve ulusal kimlikte belli bir olumluluk ve değişmez tarihsellik bulunduğu biçimindeki çocuksu inancı sarsıyora benzemesinden kaynaklanmaktadır. Oryantalizm'i İslâmiyet savunusu olarak okumak ancak tezimin yarısı ortadan kaldınlırsa olanaklıdır; orada ben, daha sonraki bir kitabımda da (Covering Islam / Haberlerin Ağında İslâm, çev. A. Alatlı, Pınar Yayınları/ 1984) yazdığım gibi, şunu söylüyorum: Doğuştan ait olduğumuz ilksel topluluk bile yorumcu çekişmelerden bağışık değildir ve Batı'da İslâmiyet'in su yüzüne çıkması, geri dönüşü ya da dirilmesi gibi görülen şey gerçekte İslâmî toplumlarda İslâmiyet'in tanımı konusundaki mücadeledir. Hiç kimse, hiçbir yetke ya da kurum, bu tanımı, dolayısıyla da hiç kuşkusuz bu çekişmeyi, tam olarak denetimi altında tutamamaktadır. Köktendinciliğin bilgi kuramı açısından yaptığı hata, "temeller"in gerçek inananlar tarafından inanç temelinde kabul edilen ve onlardan gelecek eleştirel incelemeye tabi olmayan, dolayısıyla bu incelemenin dışında, tarihdışı kategoriler olduğunu düşünmektir. İslâmiyet'in ilk dönemlerinin yeniden kurulması ya da canlandırılması yandaşlarına göre oryantalistler, İslâmiyet'in bu çeşitlemesini kurcaladıkları, üstüne kuşku gölgesini düşürdükleri ve kutsal olmayan, hileli bir nitelikle gösterdikleri için (Salman Rüşdi gibi) tehlikelidir. Bu nedenle de onlara göre kitabımın erdemi, oryantalistlerin kötücül tehlikelerine işaret etmesi ve İslâmiyet'i bir biçimde onların kıskacından çıkarmasıdır.


Gelgelelim, ben ne kadar yaptığım işin bu olmadığını düşünürsem düşüneyim, her durumda söz konusu görüş varlığını sürdürüyor. Bunun iki nedeni var. Birincisi, insan gerçekliğinin durmadan yapılıp bozulduğu ve istikrarlı bir öz türünden şeylerin hep tehdit altında olduğu biçimindeki bir tezi yakınmasız ve korkusuzca yaşamak, kimseye kolay gelmiyor. Bu korkunun yaygın karşılıkları, yurtseverliktir, aşırı yabancı düşmanı milliyetçiliktir ve düpedüz tatsız olan şovenizmdir. Hepimizin dayanacak bir temele gereksinmesi var; sorun, bu temelin “ne”liğine ilişkin formülasyonumuzun ne ölçüde aşırı ve değişmez olduğudur. Benim savunduğum düşünce, örneğin, öz İslâmiyet ve Doğu imgelerinin birer imgeden başka bir şey olmadığı ve gerek Müslüman inanç sahipleri topluluğu tarafından, gerekse (anlamlı bir denklik olarak) oryantalistler topluluğu tarafından bu niteliğiyle yüceltildiğidir. Oryantalizm adını verdiğim şeye yönelttiğim itiraz, bunun Doğu dillerinin, toplumlarının ve halklarının antika meraklısı gözüyle incelenmesinden ibaret olmasına değil, bir düşünce sistemi olarak, türdeş olmayan, dinamik ve karmaşık bir insan gerçekliğine, eleştirel olmayan, özcü bir açıdan yaklaşmasınadır; bu bakış açısı hem sürüp giden bir Doğu gerçekliğini, hem de bunun karşıtı olan ama aynı biçimde sürüp giden, Doğu'yu uzaktan ve diyelim ki yukarıdan gözleyen bir Batı özünü telkin etmektedir.


Bu hatalı tavır, tarihsel değişimi gizliyor. Benim bakış açıma göre daha da önemlisi, oryantalistlerin çıkarlarını gizliyor. Masum bilim adamı davranışı olarak oryantalizmle, emperyal gücün suç ortağı olarak oryantalizm arasına ustaca çizgiler çekme girişimlerine karşın, söz konusu çıkarlar Napolyon'un 1798'de Mısır'ı işgal etmesiyle modern küresel aşamasına giren genel emperyal bağlamdan hiçbir zaman tek yanlı bir biçimde ayrılamaz.


Aklımda Avrupa'nın, Doğu adı verdiği şeyle modern zamanlardaki çatışmalarında, başlangıçtan bu yana ortada olan zayıf tarafla güçlü taraf arasındaki çarpıcı karşıtlık var. Napolyon'un Description de l'Egypte' indeki (Mısır Betimlemesi -ç.n.) özenle oluşturulmuş heybet ve görkem vurguları, (arkasında modern bir sömürgeci fetih ordusu bulunan bütün bir bilginler kurulunun sistemli emeklerine tanıklık eden ağır, sıra sıra ciltler) Fransız işgâlini işgâl edilenin bakış açısıyla üç ayrı ciltte betimleyen Abdülrahman El Cabarti gibi kişilerin bireysel tanıklıklarına gölge ediyor. Denecektir ki Description, on dokuzuncu yüzyıl başları Mısır'ına ilişkin bilimsel, bu nedenle de nesnel bir anlatıdan ibarettir, ne var ki Cabarti'nin (Napolyon tarafından hem bilinmeyen hem de dikkate alınmayan) varlığı, başka şeyler düşündürüyor. Napolyon'unki, Mısır'ı Fransa'nın emperyal yörüngesinde tutmaya çalışan güçlü birinin bakış açısından "nesnel" bir anlatıdır; Cabarti'ninki ise bedeli ödeyen, değişmeceli (mecazi -ç.n.) anlamda ele geçirilen ve yenilen birinin anlatısıdır.


* Yazarı: Terence Ranger (ç.n.)
Başa dön
gunfrfd
Hiç


Kayıt: Oct 14, 2006
Mesajlar: 4216

MesajTarih: Cmt Hzr 16, 2007 10:45 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Başka bir deyişle, Description ile Cabarti'nin vakayinâmeleri, sonsuza değin karşıt bir Batı ile Doğu'nun varlığına tanıklık eden hareketsiz belgeler olarak kalmaktan çok, ikisi birlikte, daha başkalarının gelişmesine kaynaklık eden, kendilerinden önce de başkalarının varolduğu bir tarihsel deneyim oluşturuyor. Bu deneyimler dizisinin tarihsel dinamiklerinin incelenmesi, yeniden "Doğu Batı çatışması" gibi klişelere dönmekten daha zordur. Oryantalizm'in yanlış bir biçimde el altından Batı karşıtlığı yapan bir yapıt olarak okunmasının nedenlerinden biri budur ve bu okuma (süreklilik atfedilen bir ikili karşıtlığa dayandırılmış tüm okumalar gibi) dayanaksız, hatta kasıtlı bir geriye dönük bahşetme edimiyle, masum ve haksızlığa uğramış İslâmiyet gibi bir imgeyi yükseltmektedir.

Tezlerimin içerdiği özcülük karşıtlığının kabul edilmesini zorlaştıran ikinci neden ise siyasal, özellikle ideolojiktir. Kitabım yayımlandıktan bir yıl sonra İran'ın olağanüstü kapsamlı bir İslâmî devrimin yeri olacağını da, İsrail'le Filistinliler arasındaki savaşın 1982'de Lübnan'ın işgalinden 1987' de intifada' nın başlamasına kadar böylesine vahşi ve uzun biçimler alacağını da bilmemin hiç olanağı yoktu. Soğuk Savaş'ın sona ermesi, Doğu ile Batı arasında bir tarafta Arapların ve İslâmiyet'in, diğer tarafta Hıristiyan Batı'nın bulunduğu düşünülen bitmez tükenmez çatışmayı ne yumuşattı ne de bitirdi. Sovyetler Birliği'nin Afganistan'ı işgal etmesinin; Cezayir, Ürdün, Lübnan, Mısır ve İşgal Altındaki Topraklar gibi çeşitli ülkelerde 1980'li ve 1990'lı yıllarda İslâmî gruplar tarafından status quo'ya meydan okunup Amerikalılarla Avrupalılardan çeşitli tepkiler gelmesinin; Pakistan'daki üslerden, Afganistan'da Ruslar'a karşı savaşmak için İslâmî birlikler oluşturulmasının; Körfez Savaşı'nın; İsrail'e olan desteğin sürmesinin; ve "İslâmiyet"in, her zaman duyarlı ve bilgili bir biçimde" olmasa da, telaşlı bir gazetecilik ve bilim konusuna dönüşmesinin bir sonucu olarak, daha yeni, ancak hiç de daha az sert olmayan çatışmalar gelişti. Tüm bunlar, kendilerini ya Batılı ya Doğulu ilan etmeye zorlanan insanlardaki zulme uğrama duygusunu alevlendirdi.

Böylesine çalkantılı bir bağlamda, Oryantalizm'in yazgısı hem kötüydü hem de iyi. Arap ve İslâm dünyası için, Batı'nın cüretini endişe ve gerilimle hissedenlerin gözünde Oryantalizm, Doğulu'yu hiçbir zaman gerçekten dinlememiş ya da Doğulu olmasını affetmemiş olan Batı'ya ciddi bir yanıt veren ilk kitaptı. Arapça'daki ilk tanıtma yazılarından birinde kitabın yazarının, görevi Batılı otoritelerle bir tür epik ve romantik mano-a-mano'ya girişmek olan bir Arapçılık şampiyonunun, kötüye kullanılıp haksızlığa uğramışların savunucusu olarak betimlendiğini anımsıyorum. Yazı bu abartmaya karşın, Batı'nın süregelen düşmanlığının Araplar tarafından duyumsanışına ilişkin bir gerçeklik iletiliyordu.

Kitabı yazarken, yazıt olarak Marks'tan alıntıladığım küçük tümcede ("Kendi kendilerini temsil edemiyorlar, temsil edilmeleri gerekiyor") üstü kapalı söylenen öznel gerçeğin farkında olduğumu yadsımayacağım; bu gerçek, size fikrinizi belirtme şansı tanınmadığını düşündüğünüzde, bu şansı elde etmek için çok büyük bir çaba göstereceğinizdir. Çünkü gerçekten de, yirminci yüzyıldaki ulusal hareketler tarihinin dokunaklı bir biçimde gösterdiği gibi, astlar konuşabiliyor. Ancak hiçbir zaman, yapımını betimlediğim ve korkunç etkilerini azaltmaya çalıştığım iki rakip siyasal ve kültürel tek parça blok arasındaki düşmanlığı sürekli kıldığını duygusuna kapılmadım.
Başa dön
gunfrfd
Hiç


Kayıt: Oct 14, 2006
Mesajlar: 4216

MesajTarih: Cmt Hzr 16, 2007 10:51 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Ne var ki Oryantalizm büyük ölçüde, kendini ileri sürmek için bilgiyi kullanan gücün / iktidarın çokkültürlü bir eleştirisinden çok, astlık konumuna bir tür tanıklık -dünyanın lanetlileri karşılık veriyor- gibi düşünüldü. Ben de kitabın yazarı olarak verilen rolü oynuyor gibi görüldüm: Söz konusu rol, tarihsel olarak Doğulular tarafından değil Batılılar tarafından okunmaya koşullanmış bir söylemin yer aldığı bilgi dolu metinlerde üstü örtülüp çarpıtılmış olana ilişkin, kendi kendini temsil eden bilinç rolüydü. Bu nokta önemli ve kitabımın epey belirli bir biçimde reddettiği ama paradoksal olarak da varsayıp bağımlı kaldığı bir düşünceyi, kalıcı bir ayrım çizgisi boyunca savaş halinde olan değişmez kimlikler düşüncesini güçlendiriyor. Kendisiyle ilgili bir şeyler yazdığım oryantalistlerin hiçbiri herhangi bir Doğulu okuyucuya seslenir gözükmemektedir. Oryantalizmin söylemi, iç tutarlılığı ve katı yordamları hep Batı metropollerindeki okuyucu ve tüketici için tasarlanmıştır. Bu nokta, gerçekten hayranlık duyduğum, Mısır'ın büyülediği Edward Lane ve Gustave Flaubert gibi kişiler için olduğu kadar, Lord Cromer gibi burnu büyük sömürge yöneticileri, Ernest Renan gibi parlak bilim adamları ve Arthur Balfour gibi baron düzeyindeki soylular için de geçerlidir ve tümü de, yönettikleri ya da inceledikleri Doğuluları lütûf konusu olarak görmüş, sevmemişlerdir. Onların oryantalist oryantaliste yaptıkları tartışmaları ve çeşitli beyanlarını (çağrılı olmaksızın) dinlemekten belli bir zevk duyduğumu ve bulgularımı, hem Avrupalılara hem de Avrupalı olmayanlara duyurmaktan da aynı derecede zevk aldığımı itiraf etmeliyim. Buna olanak verilmesinin nedeni hiç kuşkusuz benim emperyal Doğu-Batı bölünme çizgisini aşarak Batı yaşamına girmiş olmakla birlikte, geldiğim yerle olan bazı organik bağlarımı da korumamdır. Yordamım, bariyerlerin korunmasından çok daha büyük ölçüde bariyerlerin öte yanına geçilmesiydi; Oryantalizm'in bir kitap olarak bunu gösterdiğine inanıyorum, özellikle de insanbilimsel çalışmaların düşünce üzerindeki zorlayıcı sınırlamaların ötesine, tahakküm ve özcülük dışı bir öğrenme tipine doğru gitmesi idealini desteklediğimi söylerken.


Bu düşünceler gerçekte kitabımın üstündeki, dile getirilişi Batı'dan uzun süredir gecikmiş bir intikamın alınışı gibi algılanan yaralar konusunda bir tür tanıklık olması, çekilen acıları kayda geçirmesi yönünde varolan baskıları artırdı. Çeşidi halklar, dönemler ve oryantalizm biçemleri üstüne dediklerini -burada yapay bir alçakgönüllülüğe girişmeyeceğim- ayırtılandıran ve ayırt eden bir çalışmanın böylesine basit bir biçimde nitelendirilmesine yazıklanıyorum. Yaptığım her çözümleme, tabloyu çeşitlendirmekte, ayrım ve ayırtıları çoğaltmakta ve tümü oryantalizmle ilintili olsa bile, edimde bulunanları ve dönemleri birbirinden ayırmaktadır. Chateaubriand ve Flaubert ya da Burton ve Lane çözümlemelerimi tam tamına aynı vurguyla okumak, "Batı uygarlığına saldırı" gibi sıradan bir formülle, aynı indirgeyici iletiyi türetmek bence hem basitleştirici, hem de yanlıştır. Yine bence son dönemin oryantalist otoritelerini, ince vurgular ve inandırıcı olmayan bilgi gösterileri yoluyla gizlemeye çalıştıkları siyasal güdülerle ve düşmanlıkla hareket eden tanıklar olarak okumak, tümüyle doğrudur.


Beklenmeyen bir sey olmamakla birlikte, kitabıma en şamatalı karşılıkları veren grup oryantalistlerin kendileri oldu. Benim başlıca hedef okuyucum hiç de onlar değildi; niyetim oryantalistlerin yapıp ettiklerini bir miktar açıklığa kavuşturmak yoluyla diğer insanbilimcilerin belli bir alandaki özel yordam ve kalıtımları fark etmesini sağlamaktı. "Oryantalizm" sözcüğünün mesleki bir uzmanlıkla sınırlandırılması fazla uzun sürmüştü; bu sözcüğün genel kültür, edebiyat, ideoloji ve hem toplumsal hem de siyasal tavırlar bağlamında yürürlükte ve var olduğunu göstermeye çalışıyordum. Oryantalistlerin dilinde, birinden Doğulu diye söz etmek, o kişiyi dili, coğrafyası ve tarihiyle bilgin kitaplarını dolduran biri olarak göstermekten ibaret kalmıyordu: Doğulu sözcüğü genellikle daha düşük bir insan anlamına gelen, küçültücü bir deyim olarak kullanılıyordu. Bunu söylerken, Nerval ve Segalen gibi sanatçılar için "Doğu" sözcüğünün görkemli ve ince bir biçimde egzotisizmle, gözalıcılıkla, gizemle ve vaatle bağlantılı olduğunu yadsıyor değilim. Ama sözcük aynı zamanda tozu dumana katan bir tarihsel genellemeydi. Tüm oryantalistlerin yapıtlarındaki oryantalizmin kötü, şapşalca ya da tek tip olduğunu hiçbir yerde öne sürmüş değilim. Buna karşılık oryantalistler loncasının emperyal güçle özgül bir suç ortaklığı tarihi olduğunu ve bu tarihi yersiz diye nitelemenin Pangalosvari kaçacağını açıkça söylüyorum.
Başa dön
gunfrfd
Hiç


Kayıt: Oct 14, 2006
Mesajlar: 4216

MesajTarih: Cmt Hzr 16, 2007 10:55 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Destek gören girişimlerden biri de, oryantalizm eleştirisinin -özel olarak benim yaptığım eleştirinin - hem çıkar ötesi bilim adamlığı idealine bir anlamda ters düştüğü, hem de anlam taşımadığı savıyla kotarılan tez oldu. Bu girişim, kitabımda birkaç sayfa ayırarak eleştirdiğim Bernard Lewis'ten geldi. Lewis Oryantalizm'in yayımlanmasından on beş yıl sonra bir dizi deneme yazarak bunlardan bir bölümünü (Islam and the West - İslâm ve Batı) adlı kitapta topladı. Kitabın başlıca bölümlerinden biri bana yönelik saldırılardan oluşuyor ve belirgin bir biçimde oryantalist nitelikte bir dizi gevşek ifadeyi (Müslümanlar modernliğe karşı öfke içindedir, İslâmiyet din ile devleti hiçbir zaman ayırmamıştır vb. vb.) seferber ettiği başka bölüm ve denemlerle çevrili; söz konusu ifadeler hep aşırı derecede genellenmiş ve tek tek Müslümanlar, Müslüman toplumlar, ayrıca Müslüman gelenek ve çağlar arasındaki ayrımlardan pek az söz ediliyor. Lewis bir anlamda kendi kendisini, benim esas olarak eleştirilerimi dayandırdığım Oryantalistler loncasının sözcülüğüne atadığından, kullandığı yordamlara birazcık daha zaman ayırmaya değebilir. Lewis'in fikirleri ne yazık ki, Batılı muhataplarını, doğuştan demokrasi dışı, öfkeli ve şiddetçi bir İslâm dünyası tehdidine karşı uyarmakla görevliymiş gibi duran yardımcılarının ve öykünücülerinin arasında bir hayli geçer akçe.


Lewis'teki laf kalabalığı, duruşunun ideolojik dayanaklarını ve hemen her şeyi yanlış yanından almak konusundaki olağanüstü yetisini pek gizleyemiyor. Hakikati çarpıtıp yanlış benzetmeler yaparak anıştırmalarla yol alıyor ve bu yöntemleri bilim adamının konuşma tarzı saydığı o âlimâne sakin otoriteyle yaldızlıyor. Tipik bir örnek olarak, klasik antik çağ incelemelerine karşı girişilebilecek aptalca bir etkinlik olurdu dediği varsayımsal saldırı ile benim oryantalizm eleştirim arasında kurduğu benzerliği alalım. Öyle bir saldırı kuşkusuz aptalca olurdu, çünkü oryantalizmle Helenizmi karşılaştırmanın olanağı yoktur. Oryantalizm dünyanın bütün bir bölgesini sömürgeci fetihlerin eşliğinde betimleme girişimiyken, Helenizm hiç de Yunanistan'ın 19.ve 20. yüzyıllarda sömürgecilerce doğrudan fethedilmesine ilişkin değildir; ayrıca, oryantalizm İslâmiyet'e karşı antipatisini dile getirirken, Helenizm klasik Greklere sempatiyle yaklaşır.


Bundan başka, ırkçı, Arap ve Müslüman karşıtı bıktırıcı klişeleriyle -ve klasik Yunanistan'a hiç saldırmayışıyla - şu anki siyasal devinirlik de Lewis'e, eski moda sömürgeci oryantalizmin en övülmeyesi yönlerine baştan başa uyan bir pratik olarak, bilimsel tartışma biçimi altında tarihdışı ve kasıtlı siyasal tezler ortaya koyma olanağı tanıyor. Bu nedenle Lewis'in yapıtı şu an salt entelektüel ortamdan çok, siyasal ortamın bir parçasını oluşturuyor.


Lewis'in yaptığı gibi oryantalizmin İslâmiyetle ve Araplarla ilgilenen dalının bir bilgi disiplini olduğunu ve bu nedenle klasik filolojiyle rahatça aynı ulama yerleştirilebileceğini ifade etmek, Batı Şeria ve Gazze'deki işgal idaresi için çalışan pek çok İsrailli Arapça uzmanı ve oryantalistten birini Wilamowitz ya da Mommsen gibi bir bilim adamına benzetmek kadar saçma kaçıyor. Lewis bir yandan İslâmî oryantalizmi “masum ve heyecanlı” bir bilim dalı konumuna indirgemek, öte yandan da oryantalizmin -ben ve daha birçoğu gibi- oryantalist olmayanlar tarafından eleştirilebilecek bir biçim oluşturamayacak kadar karmaşık, çeşitli ve teknik olduğunu ileri sürmek istiyor. Lewis'in bu noktadaki taktiği, önemli miktarda tarihsel deneyimi örtbas etmektir. Benim düşünceme göre, Avrupa'nın İslâmiyete gösterdiği ilginin kaynağı merak değil, Hıristiyanlığın karşısına tektanrıcı ve gerek kültürel gerekse askeri açıdan hatırı sayılır bir rakibin çıkmasından duyulan korkudur. Çok sayıda tarihçinin gösterdiği gibi ilk Avrupalı İslâmiyet bilginleri Müslüman kalabalıkların ve din değiştirmelerin taşıdığı tehdidi savuşturmak için yazan ortaçağ polemikçileridir. Bu korku-düşmanlık bileşimi bugüne değin, imgelemde dünyanın bir parçasına, coğrafi ve tarihsel açılardan Avrupa'nın ve Batı'nın karşısına konan bir parçasına -Doğu'ya- ait görülen bir İslâmiyet'e gösterilen bilimsel olan ve olmayan ilginin içerisinde şu ya da bu biçimde hep var olmuştur.
Başa dön
gunfrfd
Hiç


Kayıt: Oct 14, 2006
Mesajlar: 4216

MesajTarih: Cmt Hzr 16, 2007 11:01 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

İslâmiyete ya da Araplara ilişkin oryantalizm konusundaki en ilginç sorunlardan birincisi varlığını böylesine bir inatla sürdüren ortaçağ kalıntılarının aldığı biçimler, ikincisi ise oryantalizmle, oryantalizmi üreten toplumlar arasındaki bağlantıların tarihi ve toplumbilimidir. Oryantalizmle, örneğin, yazınsal imgelem arasında olduğu kadar, emperyal bilinç arasında da güçlü bağlar vardır. Avrupa tarihinin pek çok dönemi açısından çarpıcı olan nokta, İslâmiyet konusunda bilim adamlarının ve uzmanların yazdıklarıyla şairlerin, romancıların, politikacıların ve gazetecilerin o dönem söyledikleri arasındaki trafiktir. Ayrıca (bu nokta, Lewis'in ilgilenmeyi reddettiği yaşamsal noktadır) modern oryantalist çalışmalardaki yükselişle büyük Doğu imparatorluklarının İngiltere ve Fransa tarafından ele geçirilmesi arasında dikkat çeken (ancak pekâla anlaşılır) bir paralellik vardır.


Ortalama klâsik İngiliz eğitimiyle Britanya İmparatorluğu'nun genişlemesi arasındaki bağlantı Lewis'in düşünebileceğinden daha karmaşıksa da, modern filoloji tarihinde iktidarla bilgi arasındaki paralellik hiçbir alanda, oryantalizmdekinden daha açık değildir. İslâmiyet ve Doğu konusunda sömürge iktidarları tarafından, sömürgeciliklerini haklı çıkarmak için kullanılan bilgilerin çoğu oryantalist bilimden türetilmiştir: Kısa bir süre önce yayımlanan ve çeşitli yazarların incelemelerini içeren Orientalism and the Postcolonial Predicament/ Oryantalizm ve Sömürgecilik Sonrası Durum (Ed. Carol Breckenridge ve Peter van der Veer, 1993), Güney Asya'da sömürge yönetiminin oryantalist bilgileri nasıl kullandığını bol bol belgeleyerek göstermektedir. Oryantalistler gibi bu bölgeyle ilgilenen bilim adamlarıyla dışişleri bakanlık daireleri arasındaki değiş tokuş bugün hâlâ bir hayli tutarlı olarak sürmektedir. Bunlar; ek olarak, İslâm ve Arap tenselliği, tembellik, yazgıcılık, acımasızlık, yozlaşma ve debdebe gibi, John Buchan'dan V.S. Naipaul'a pek çok yazarda rastlanan klişelerin çoğu aynı zamanda, komşu alan akademik oryantalizmin temelinde yatan varsayımları oluşturagelmiştir.


Lewis ve öykünmecileri gibi bu türden tüm gözlemlerin "moda dâvâları" benimsemekten ibaret olduğunu söylemekle, örneğin şu sorular ele alınmış olmuyor: Neden böylesine çok sayıda İslâmiyet uzmanı, İslâm dünyasındaki amaçları iktisadi sömürü, egemenlik ya da yekten saldırı olan hükümetler için etkin bir biçimde çalışıyor ya da danışmanlık yapmıştır ve hala yapıyor, ya da, neden böylesine çok sayıda İslâmiyet bilgini – (Lewis'in kendisi gibi) "klasik" İslâm kültürünün çıkar göz etmeyen bir bilimsel ilgiye konu olabileceği havasında, modern Arap ya da İslâm topluluklarına saldırılar düzenlemeyi görev biliyor? ABD'nin Körfez' deki güvenlik çıkarları konusunda bölge büyükelçiliklerine bilgi vermek üzere bakanlık görevlisi olarak gönderilen ortaçağ İslâm loncaları uzmanlarının görüntüsü izlendiğinde, bu görüntü kendiliğinden, Lewis'in sözde kardeş alan olan klasik filolojiye yüklediği Eski Yunan sevgisine benzer bir şey düşündürmüyor pek.


Bu nedenle, devlet iktidarıyla olan suç ortaklığını yadsımaya her zaman hazır olan İslâm ve Arap oryantalizmi alanının şu betimlediğim bağlara ilişkin bir iç eleştiriyi çok yakın zamanlara kadar hiç üretmemiş olması ve Lewis'in, oryantalizmi eleştirmenin "anlamsız" olacağına ilişkin acayip önermeyi dile getirebilmesi sürpriz sayılmaz.
Başa dön
gunfrfd
Hiç


Kayıt: Oct 14, 2006
Mesajlar: 4216

MesajTarih: Pzr Hzr 17, 2007 2:33 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Önde gelen Arap ve İslâmiyet uzmanlarının çoğundan, kendi başına düşünmenin yerini tutan bir hakkı yenmişlik şiddeti taşıyan karşılıklar gelip duruyor; pek çoğu, eleştirinin kendisi bile pek kutsal akademik alanlarının izin verilemez türden bir ihlâliymiş gibi "kötücül", "onursuzluk", "haysiyet kıncı" gibi sözcükler kullanıyor. Lewis'e gelince, ABD Kongresi'nde, Commentary'de ve benzeri yerlerde Arap davası (ve benzerleri) karşısında çoğu oryantalistten daha ateşli bir siyasal partizan olageldiğinden, sunduğu savunma belirgin bir kötü niyet edimidir. Dolayısıyla kendisine uygun düşecek yanıt, alanının "onuru"nu savunduğu savını öne sürerken siyasal ve toplumbilimsel açıdan nerelerde olduğunu içeren bir yanıttır.


Kısaca, İslâm ya da Arap oryantalizmiyle modern Avrupa kültürü arasındaki ilişki, yaşamış her oryantalisti, her oryantalist geleneği ya da oryantalistlerin yazdığı her şeyi mimleyip yoz ve değersiz emperyalizm olarak toptanlaştırmadan incelenebilir. Ben hiçbir zaman öyle yapmadım. Oryantalizmin bir komplo olduğunu söylemek ya da "Batı"nın şeytanlık olduğunu anıştırmak bilgisizlik olur: Bu iki tavır da, Lewis'in ve artçılarından Iraklı politika yazarı Kenan Makiya 'nın ısrarla bana yükledikleri ahmaklıklar arasında yer alıyor. Öte yandan, bilim adamı olsun olmasın Doğu konusunda yazan, düşünen, konuşan insanların içinde yer aldıkları kültürel, siyasal, ideolojik ve kurumsal bağlamı örtbas etmek de ikiyüzlülüktür. Batılı olmayanlar arasında kafası çalışan bunca kişinin oryantalizme karşı çıkmasının modern oryantalizm söylemini doğru bir biçimde kökeni sömürgecilik çağında yatan bir iktidar söylemi olarak algılamalarından ileri geldiğini anlamak son derecede önemlidir. Esas olarak İslâmiyetin tek parça ve değişmez nitelikte, bu nedenle de "uzmanlar" tarafından güçlü yurt içi çıkarlar için pazarlanabilir bir şey olduğu kabulüne dayanan bu tür bir söyleme bakan Müslümanlar, Araplar ve diğer insanlıksızlaştırılmış önemsiz halklar o söylemde ne insan olarak kendilerini, ne de alçakgönüllü bilim adamı olarak gözlemcilerini bulabiliyorlar. Modern oryantalizmin söyleminde ve Amerika ve Afrika yerlileri için oluşturulmuş benzer bilgilerdeki buna denk düşen söylemlerde epi topu, çıkardan arınmış bilimsellik kurgusunu sürdürmek için ele aldıkları düşünce sistemlerinin kültürel bağlamını yadsımak, örtbas etmek ya da çarpıtmak gibi müzminleşmiş bir eğilim görüyorlar.


Bugünkü dünya sahnesine yönelik açıklamalarla bu sahneyi kültürel ve siyasal bakımdan kavrama girişimleri su vüzüne, çarpıcı ölçüde dramatik olan bazı yollardan çıkmıştır. Köktendincilikten daha önce söz etmiştim. Bunun çağcıl eşdeğerleri, kültürler ve uygarlıklar arasındaki -yanlış bir her şeyi kapsarlığı olduğuna inandığım - kökten ayrımı vurgulayan kuramlara ve milliyetçiliğe dönüştür. Örneğin, geçenlerde Harvard Üniversite