Tarih: Prş Arl 07, 2006 1:25 am Mesaj konusu: Size kim, hangi rolü verdi?
"........
Tat vermiyorsa artık hiçbir şey sana, şairin deyişiyle “Bir merhabayı bıçaklar gibi” günaydın diyorsan sabah girdiğin o duvarların arasındaki insanlara, günde üçten fazla saate bakıyorsan oralarda, artık yalnız kaldığın her anda “Ee, başka?” diye soruyorsan bu hayata, bu soruna cevap alamıyorsan o dar zamanlarda, başkasının biletiyle başkasının koltuğunda yol aldığın trende kimse sana dokunsun istemiyorsan kendine bile açıklayamadığın bir huysuzlukla, ki uzar gider bu liste, zamanı gelmiş demektir artık… Adına “Bir çıkış yolu bulma” mı dersin, “Hayatımda yeni bir kapı aralıyorum” diye mi adlandırırsın, yoksa “Başka hayatlara yelken açmak” gibi fiyakalı bir cümlemi seçersin orası sana kalmış artık…
.................."(Emre Daşar/Açıkgazete'den)
Mutsuzluğunun kaynağı nerede? diye de sorabiliriz.Ama kuşatılmış benlik ve hayatlar içimize en çok koyan.İçimizdeki ben, ben ben değilim diye çıpınıyorsa bir başka ifade şekliyle biz başkalarının tasavvurlarının ete kemiğe bürünmüş yalan yansıları isek ve gemileri yakamıyorsak ya da sürekli küfür ederek terbiyemizi korumaya çalışıyorsak kimin hayatını yaşıyoruz dersiniz?
Hayatı ödünç mü aldık yoksa ödünç mü verdik?
Hangisi kazançlı?
En son fadim tarafından Cum Ekm 19, 2007 7:03 pm tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
Kayıt: Aug 05, 2006 Mesajlar: 494 Nereden: baktığınız yerden
Tarih: Prş Arl 07, 2006 4:06 pm Mesaj konusu:
veren niye verdi bilmiyorum..
geri vermek istiyorum almıyor..
tartıda bunu dile getireceğim..
hayat verilecekse o ağacın altında kendim olmak istiyorum..
gelsin etsin edebileceği kadar ne yemini varsa..
biri alsa şu yükü üzerimden..
veya nasıl yere atılır gösterse..
Nedir bu kaybolan nesnelerden alıp veremediğin diye soracak olursanız, size varoluşun anlamının kaybolanı aramada saklı olduğunu söyleyebilirim. İnsanoğlu yeryüzündeki uyanışına yaratılmış olduğunu fark ederek varır. Ama iş burada bitmez, burada başlar. Çünkü yaratılmış olmayı kavramak aynı zamanda kişinin noksanını bilmesi demektir. Bu da bir arayışı gerektirir. Nedir noksan? Nasıl, neyle giderilir? Kaybolduğunu hissettiğimiz ister heybe olsun, isterse deve, arayış başlamıştır; büyük arayış.
Hikayemizde devesini kaybeden bir adam var. Bu adam devesini ararken yüksek düzeyde anlayış yeteneğine sahip üç dervişe rast gelmiş. Üç müdrik diyelim onlara. “Devemi kaybettim” demiş dervişlere; “Onu siz gördünüz mü?” Dervişlerin ilki; “Bir gözü kör müydü devenin?” diye sormuş. Adam sevinçle “Evet!” diyerek cevaplamış bu soruyu. İkinci dervişin “Ön dişlerinden biri eksik miydi?” sorusu karşısında devesini kaybeden adam heyecanlanarak “Evet, evet” demiş. Dervişlerden üçüncüsü “Bir ayağı topal mıydı?” diye sorar sormaz “Evet, evet” cevabını yapıştırmış. “O halde” diye konuşmuş dervişler, “Sen deveni bizim geçtiğimiz güzergâh üzerinde ararsan iyi edersin, onu bu yolda bulma ümidi vardır.” Kayıp devesinin peşine düşen adam bu üç dervişin kendi devesini görmüş olduklarına kanaat getirmiş ve alelacele dervişlerin geldiği istikamete koşturmuş.
Bulamamış adam aradığı yerlerde devesini ve ne yapması gerektiğini yine dervişlerden öğrenmek isteğiyle bu kez dervişlerin peşi sıra gitmiş. Anlayış sahibi üç ermişi akşam üzere bir istirahat menzilinde eliyle koymuş gibi bulmuş. Yine sorular karşısında kalmış adam: “Devenin bir yanında bal, öte yanında mısır mı yüklüydü?” demiş birincisi; adam “Evet” demiş. “Hamile bir kadın mı biniyor senin devene?” demiş ikincisi, yine “Evet” demiş adam. “Biz senin devenin nerede olduğunu bilmiyoruz” demiş üçüncü derviş. Bunun üzerine deveci, bu üç kişinin kaybettiği deveyi çaldıklarına kanaat getirmiş ve onları kadı karşısına çıkarıp başından geçenleri anlatarak üç dervişi hırsızlıkla suçlamış. Kadı, devecinin ifadesini yerinde bularak üç ermişi deveyi gasbetme suçundan hapse atmış.
Kısa bir süre sonra adam devesini arazide başıboş dolaşırken bulmuş ve dervişlerin salıverilmelerini temin maksadıyla mahkemeye başvurmuş. Daha önce dervişlerin kendi durumlarını izah etmeleri için bir fırsat tanımayı hiç aklına getirmemiş olan kadı, onlardan nasıl olup da deveyi hiç görmedikleri halde deve hakkında bu kadar çok şey biliyor olmalarını açıklamalarını istemiş. Dervişler, yolda devenin ayak izlerini gördüklerini, izlerden birinin silik oluşunun devenin bir bacağının topal oluşuna delalet ettiğini; yolun yalnızca bir yakasından ot yemiş olmasının tek gözünün körlüğüne delil olabileceğini; ısırdığı yaprakları yırttığına göre ön dişlerinden birinin eksik olduğunun anlaşıldığını söylemişler.
“Arılar ve karıncalar yolun iki kenarında bir şeylere üşüşmüşlerdi. Bunların bal ve mısır olduğunu gördük. Bir konaklama yerinde çalılara takılmış uzun insan saçı gördük, devenin üstündeki kadındı. Yerde el ayası izi vardı, ancak doğumu yakın hamile bir kadın elini yere dayayıp otururdu.”
“Bütün bunları hırsızlıkla suçlandığınız zaman kendinizi temize çıkarmak üzere neden söylemediniz?”
“Çünkü devecinin devesini aramaktan vazgeçmeyeceğini ve onu çok çabuk bulabileceğini göz önüne aldık. Keşfettiği gerçeği ahlaki bir olgunlukla perçinleyecekti. Bizim salıverilmemiz için harekete geçerek cömertliğin, sorumluluk hissine sahip olmanın zevkini tadacaktı. Hadisenin göründüğünden farklı cereyan ettiğini gören kadı ise gözünde mantık yollarına güvenerek kestirmeden hükme varmanın değerinin düştüğünü görecek ve bir arayışa koyulmanın kıymetini takdir etmede daha üstün bir konum sahibi olacaktı. Kadı, doğru hükme varmanın tevazu ile arayışa neler borçlu olduğunu görecekti. Kendinde yargılamaya yetecek donatım olduğu zehabına kapılmanın gönül kırıklığını tadacak, birini suçlamadan veya bir iddiaya sahip çıkmadan önce kendi ölçülerini tartmanın kaçınılmazlığını kabul edecekti.”
“Bizim geçirdiğimiz deneyler şunu gösterdi ki, insan hakikati ararken bir gücü, bir yargılama gücünü kendinde hıfzettiği zannına kapılmamalı. Herkes kendi kaybettiğini kendi arasın. Bu arayışta diğerleri sadece arayanın neyi kaybettiğini hatırlatabilirler. Bunu nimet bilmeli. Senin noksanını tasvir edenler, senden bir şey gasbetmiş olmaz. Neyi kaybettiysen onu sen kendin ara.”
İ.ÖZEL
SADECE KAYBETTİK........
Hayat insana biçiyor rolünü bahtıma ne geldiyse oynadım, oynuyorum da hala. Mızmızlanmadan , isyan etmeden elimden geldiğince , gücümün yettiğince . Ne kadar başarılıyım bilemem . Hamurum belli, gücüm belli...
Sadakat ve ihanetin; en uç köşe başlarında saf tuttuğu bir birleşmenin yaratısıyım.
Her ikisini de derinden bilerek büyüyen bir bilinç,
Nasıl bir oyunun, baş kahramanı olabilecek bir role bürünebilir, oyuna dahil olabilir ki.
Bana yüklenen ve hükmedilen rol; ağır dünya işi.
En alt tabakanın oluşumunda...
Benim bu rolümde anne olmak yok.
Ama yinede insan nesli devamı için büründüğüm daha küçük ama faydalı roller var...
Anne rolü tam kahramanlık gibi geliyor bana.
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız